1.3.14

Asker Olmak ve Olmamak

Ota boka bir şey yazan benim 168 gün gömdüğüm askerlik adına bir şeyler yazmaması saçma olurdu. Ama tabii bu yazıyı “faydalı olur umarım” açısından yazıyorum, askerliğin temeline inerek herkesin bildiği şeylerden bahsetmeyeceğim. Aralarda naçizane öğütlerim de olacak, dikkate alan alır, bilemem.


Öncelikle ilk öğüdüm “askere gidebileceğiniz en erken yaşta gidin” olacak. Benim gibi 30’a direk dayamışken giderseniz her açıdan sıkıntı çekersiniz. Geciktirme nedeniniz güçlü değilse (sağlık, para gibi) askere gidin, bir an önce aradan çıkarın yoksa hem fiziksel olarak zorlanacaksınız hem de psikolojik olarak atmosfer size ağır gelecektir. Bir gerçek var ki asker ortamı genelde 20-24 yaş arasına göre düzenlenmiş, algılar o yönde. Sizin 5-6 yıl önce geride bıraktığınız bir olgunluğu kaldırmanız, şalterinizi indermeden oldukça zor oluyor. Ha gidecekseniz de bu gerçekle gidin.

“Askerlik şöyledir böyledir” gibi büyük laflar etmeden önce belirtmekte fayda var ki bu konu “nerede, nasıl yaptın?” cevabıyla doğru orantılı. Her kışlada askerliğin direnci değişiyordur. Şahsen ben coğrafyası güzel Manisa’da yaptım. Terör tehlikesi sıfır, şehrin merkezinde. Sıcağı pek sıcak, soğuğu da idare eder derecede. Kalkıp Kars’taki adama göre kıyaslama yapamam tabii. Askerlikte hava şartı çok önemli çünkü askerlik genelde sahada geçen bir süreç. O yüzden yazdığım her şey madalyonun “iyi yüzü” olacak, kötü yüzü size kalmış.

İster uzun isterseniz kısa olsun askerliğin iki dönemi travmatik geçiyor, eğer sivil hayatınızda dağda yaşamış bir tip değilseniz ortam genelde bünyenizi üzecektir. Ben ağustos sıcağında gittiğim için resmen ilk 21 günüm cehennem azabı şeklinde geçti. Günde 6 litre su içip bir kez tuvalete gittiğimi bilirim. Özellikle ilk üç gün sabır testidir. Lügatı bilmezsiniz, çok kalabalıktır, yatağınızı ararsınız, konfor yoktur. Benim gibi 2 bavul şeklinde giderseniz iyice sıçtınız. Ben yanımda bir omuzluk çanta ile gittim, oradan da aldıklarımla 2 omuzluk çantam oldu. Öğleden sonra başlayan kayıt süreci gece 01 gibi bitti ki iki omuzum da ağırlıktan morarmıştı. Her kemiğim ağrıyordu, o gece ağrıdan uyuyamadım. Horlayan kadar ağlayan da çoktu. 4 saat uyku ile kalkıp o botlar giyilince içinizde ufaktan bir “heh yarrağı yedin, 160 gün buralardasın” geçmiyor değil. Yemek nerde nasıl yenir, nasıl komutlara uyulur, yürünür, uyulması gereken kurallar filan acemliğin en ön önemli kısımları. Burada bir kısa dönem ayrımı yaparsam, emin olun 400 tane üniversite mezunu ile 400 tane lise mezunu arasında askerde aptallık derecesi farketmiyor. Usta birliğinde acemi birliğinde olduğum  ve 5 tane acemi dönemi yolladığım için bunu çok net söylüyorum. Dersin ki adam öğretmen, mühendis, kafası çalışır ama yok; o kamuflaj giyilince IQ 50 altına düşüyor. Düşmek zorunda bir yerde çünkü emir-komuta zincirinde dipte olmak daha üzerini kaldıramıyor. Soru işaretine pek yer yok. Acemi birliğiniz nerede, nasıl olursa olsun, yapacağınız şey yeterli derece arkadaş edinmeniz tavsiyemdir. Boş boş laklak edin, kafanızı meşgul tutun. Kitap okuyun, not alın, sistem üzerine düşündükçe bir gülümseme gelecektir yoksa.

Tabii acemilik askerliğin a’sı, asıl sonra başlıyor macera. Gittiğiniz yerde uzun ve kısa dönemler sizi bekliyor olacaktır, işleri genelde paylaşmak değil üzerinize yığmak için sıraya girmişlerdir çünkü onlara da öyle yapmışlardır. Burada ne yapmanız gerektiği sizin kişiliğinize kalmış, kimisi üzerine bırakılan işi sorgusuz taşır kimisi de “hop kardeş, bu iş beni aşar, işini paylaşalım ama” der. Ama devrecilik, sıracılık bunlar lugatta yasak olan şeyler, unutmayın. Sizin işiniz komutanın size verdiği iştir, üst devrenizin değil. Ben bu açıdan pek sıkıntı çekmedim açıkçası. Bölükteki çocuklar iyiydi. Kısa dönem zaten iki kişiydi, biz geldik onlar 5 gün sonra gitti. Uzun dönem arkadaşlar da pek cana yakındı, hep iyi anlaştık (yaş 30 olunca saygı da biraz artıyor), iş varsa ya sırayla döndü ya da yardımlaştık, hiç sorun çıkmadı. Ha tek sorun bizim alt devremiz kd’ler gelince yaşandı. “biz şöyleyiz böyleyiz yapmayız, gel yaptır” tarzı bir üslub beni bile çileden çıkardı, o moda hiç girmeyin, alttan almak değil de her zaman mantıklı argümanlarla konuya yaklaşın. Alttan almak demişken, mutlaka cidden cahil çocuklara da denk geleceksiniz, sizin “altan alayım” dediğiniz şey onlara göre “bak nasıl da diş geçirdim, bunu şimdi bi de sikim” demek, yani üzerinize daha çok gelecektir. Böyle bir durumda ya komutanlara gidin ya da siz de kafayı kullanarak diş geçirin. Zekaya dair bir şey gördüklerinde genelde sinirlenirler ama sizinle uğraşmazlar. Herkese mavi boncuk dağıtmayın, tertibinize sahip çıkın, beraber karar alıp beraber uygulayın. Saçma ama biraz hapishanedeki gibi diplomatik oyunlar dönecektir.

İlişkilerinizle uğraşırken bir yanda da işinizle uğraşacaksınız elbette, zira askere “askerlik” yapmak için değil çalışmaya gidiyorsunuz %80. Geriye kalan %20 anca savaş sanatına dair şeyler. Uzun dönemler bu açıdan biraz daha fazla eğitim alıyor ama kısaların zamanı yetmediğinden (ve daha çok çalıştığından) pek askeri eğitim göremiyor. Biraz kurşun sıkma, biraz silahlı silahsız hareket, yürüyüş, sıraya girme cart curt derken kendinizi daha çok çalışıyor bulacaksınız. Askerde ne iş yaparsanız yapın çok gelecek, orası ayrı ama bazı işler “daha çok” gelecektir. Bu konuda yorulmak istemiyorsanız yazıcı ve revirci olmayın derim. En azından olmak için çabalamayın. Hele ki bir acemi birliğinde revirci olursanız vay halinize, hergün 30-50 adam “oram buram ağrıyor, hastayım ölüyorum” diyerek kaytaracak, aradaki birkaç cidden hasta adamın da küfür yemesine neden olacak, onlarla uğraşmak zor. Yazıcı keza öyle, bu sefer de komutanlarla her daim yüz yüzesiniz. Bunun artıları var elbette ama askeri kanunda sözde gösterdikleri ve istedikleri işleri yapmak kesinlikle yasak. Mesela denetleme olunca karargahtan erleri kovarlar. Sanıyor musunuz ki denetlemeye gelen albaylar bunu bilmiyor? Biliyor tabii, herkes biliyor ama “görmüyorsam suç yoktur” tiyatrosu her devlet dairesinde olduğu gibi burada da var. Askerlik eğer terör bölgesinde değilse oldukça memurane geçmekte. Saati dolan gelir, gider. Nöbeti olan mızmızlanır, hakkı yenirse de “vatan sağolsun” demez, basar kalayı. Bence bu çok da yanlış değil, sonuçta uzman, astsubay veya subaysın yani bir hayatın var, hepsini üniformaya adamak yanlış olur ama artık devir değişti; askere ihtiyaç anayasa sayesinde lazım, cidden vatanını sevenler olsa da azınlıktalar. Onlara saygım var ama “maaşımı alırım, yanımdaki eri de iliğine kadar çalıştırır rahatıma bakarımcı” tüm askerlere de hakkınızı helal etmeyin, ben etmedim. Bize “burada sorun çıkarmayın, sizi buraya biz çağırmadık, Anayasa kanunu ile geliyorsunuz, sizden önce milyonlarcası geldi, sizden sonra da gelecek, dert açmayın başımıza, işinizi yapıp gidin” derlerdi, doğru bir yargı ama empati yok. “Bu adamlar zorla buraya geliyor, parasından zamanından oluyor, bari psikolojik olarak yormayalım” diyen komutan %10 filandır. “madem geldiler eh biraz öpelim” tayfası da % 50 filan. Gerisi kararsız. Neyse, ben baya yoruldum çalışma sürecinde, sivil hayatta bi bardak su vermeyeceğim, karakteri oturmamış, benden ufak bıdıklara hizmet etmek mutlaka koyar adama, ama bunu göze alarak gitmiştim sonuçta, katlandık. Nitekim işimi doğru yaptım, takdir belgemi de aldım, hiç bi komutanla ve kadro ile sıkıntım olmadı, bilakis çoğuyla güzel dostluklar kurdum, kurmadıklarım da az yukarıda bahsettiğim kendisini tiyatro oyununa kaptırmış olanlardı ki hayatlarında kolaylıklar diliyorum. İş + nöbet + ye iç uyu derken askerlik bitiyor ama emin olun takvimler 2 kat yavaş geciyor kapılar arkasında. Beyindeki yorgunluk fizikselinden daha fena. Uyuyarak, kas dinlendirerek de geçmiyor.

Şimdi burada eleştiri yapmazsam çatlarım, tabii soğutma amaçlı değil, kişisel düşüncelerim, genele vurduğumuzda yanılıyor olabilirim ama onun da kararını cidden "genele vuracak kadar şey görmüş bir asker verebilir." Zorunlu askerlik çeşitli açılardan ele alındığında günümüz insan haklarına göre tartışmalı konu. Ben “ben askerlik yaptım, herkes de yapmalı” gibi bencilce düşünmüyorum, bilakis fırsatı olan gitmesin kanunlar çerçevesinde hatta birgün anayasamız o kadar gelişsin ki isteyen gitsin, profesyonel orduya geçelim. Zaman artık nakitten daha değerli, insalar sevdiklerinden ayrılmamalı. AKP hükümeti biliyorsunuz ki TSK’nın gazını bir hayli aldı 10 yıl içerisinde, gazı alırken haksızlık yapmadı mı, yaptı ama rütbesiz askeri de çoğu yerde kurtarmış. Devlet dairesi dediğin şeffaf olmalı. İş kışlalara gelince bu yoktu. Demokratik ülkelerde böyle bir şey yok. Herkes biliyor ki “eğitim zaiatı” diyerek pek çok genci telef ettiler vaktiyle. Albaylar tanrıcılık oynadı. Hastalıktan ölenleri tedavi etmediler. Psikolojik baskıları kullanarak intihar ettirdiler gencecik beyinleri. Disko dedikleri şeyi bir tehdit ve keyif aracı olarak kullandılar eskiden. Artık yok. Bir komutan size her açıdan haksızlık ediyorsa mutlaka şikayet edin, idari kanunlar onu tutsa da artık sivil mahkemeler sizin yanınızda. Komutanlar da zaten sizi eskisi kadar çok sikmeye meraklı değil, çünkü ciddi kariyer sıkıntısı çekiyorlar, gelip geçici bir er yüzünden buna leke gelsin istemezler. Eğer haksızlığa, hakarete uğradığınızı düşünüyorsanız sivilden hukuk yardımı alın, haklıysanız bunu göstermekten zerre çekinmeyin, size kimse de askerliğinizi dar edemez, askeri kanunlar üzerinde de pek çok hakkınız bulunuyor bunu unutmayın. Fevri bir ceza alıyorsanız mesela, bunun tutanaklara geçmesini isteyin, bu size savunma hakkı verecektir. 7+3 günde savunmanızı yapıp kararınızı bekleyin. Çıkan sonuca yine üst mecralara giderek şikayetinizi iletebilirsiniz. Kendini bilmez bir bölük komutanının “sana şu cezayı verdim hadi git” demesiyle kendinizi ezdirirseniz siz bilirsiniz, sonra ağlamayın.

Tabii ki askerlik sonrası bir “aydınlanma” yaşıyor vatandaş. Vergilerimizin nereye, nasıl gittiğinizi görüyorsunuz. Yağmurlu havada boya yapan mı dersiniz, kamyon kamyon atılan yemekler mi dersiniz, bozuk musluklardan her daim akan sular mı dersiniz siz seçin (bu israf konusunda yeni birkaç adım atmış ordu benden sonra). Ülkenin bereketi kaçıyorsa kışlalar ilk sırada gelir neden olarak. Yine de konu gelir dolaşır “şu otları yolun, şu taşları toplayın, şu çöpleri atın”a gelir. TSK da bir devlet dairesi, kışlalar da keza öyle teoride. Örneğin okula gittiğinizde okulu kirleten öğrenci ve öğretmen, ama temizleyenler bunlar değildir veya maliye bakanlığına ait binalar veya valilikler... Buraları temizleyenler kirletenler midir? Hayır. Çalışan kirletir, kiri temizleyenler de ayrı bir çalışan kurumdur. TSK bu konuda 80’ler kafasında halen. Gerçi “yemek pişirme” konusunda yavaş yavaş catering firmalarıyla ortak çalışıyorlar, yemekleri askerler yapmıyor artık ama temizlik konusunda böyle bir şey yok. “siz pisletiyorsunuz siz temizleyin” gibi düşük IQ’lu bir yaklaşım söz konusu. Askerin zamanının çoğu mıntıkayla geçiyor. Temizlik nasıl yapılır, herkes öğrenmeli tabi ama bu kışlayı temizlemeyi gerektirmez. Sanıyorum ki bunu da aşmaları 15 yılı filan alacaktır :) Neyse, onun dışında piyade dediğin zaten pis. Haftada 2 kere duş iyi yani. Ama piyade olup da haftada 5 kere duş yapabilen arkadaşlarım da oldu, dediğim gibi bu değişkenlik gösteren bir şey. Ama değişmeyen şey TSK’nın eskide kalmış olması, bu gerçek. Hem silahta, hem kanunda, hem uygulamada teknolojiden nasiplenmemiş olması. Kendi personel sistemleri dahil her şey 10 yıl geriden geliyor. Kağıt hala en önemli şey askeriyede, bugün kağıt bitse ülkede inanın askeriye çöker, o derece demode. Düşünün Amerika akıllı silahlara geçti, kameraya yakalanan düşmana tabletinden bir tık yapan asker havaya atılan kurşuna yön verebiliyor, TSK hala ıslanınca veya kumlanınca çalışmayan G-3’lere filan güveniyor. Yani bir yerde silaha yatırım yapmamaları da doğru çünkü artık kara savaşı yüz yüze zaten yapılmaz, hali hazırdaki aktif er-erbaş sayısı bile çok fazla. Ama daha bombastik, ağır gereçli şeylerde de pek gerideler. TSK’nın herkese açık e-dergileri vardır aylık, oraya bakın ve görün derim. Ben utandım yemin ediyorum. Bir gün savaşmak zaruri olursa o gün vay halimize demeyen asker tanırsanız anlayın ki travma geçirmiştir.

Bir diğer eleştirilecek konu harp okullarından verilen mezunlar. Bu konu ciddi. Eğitim önemli. TC tarihi okuyanlar bilir harp akademilerinde eğitim eskiden oldukça iyiydi. Doktorları mühendisleri filan her açıdan donanımlıydı hatta diplomat, düşünür ve yazarları da. Özendiriciydi harp okulları yani. Nitekim günümüze baktığınızda TSK en son ne zaman bir lider yetiştirmiş? Hangi icada el atmış bir öğrenci mezun vermiş? Hangi projeyle diğer ordulardan sıyrılmış bir rütbeli büyütmüş? Rütbeler bile yeteneğe göre değil ayva gibi zamana bırakılmış durumda. Elbet popülerlememiş sayfalarda vardır isimler ama bunun kime ne faydası var. Diğer ülkelerde de böyledir; büyük liderler, düşünürler askeri eğitim görmüş veya en azından o sanatı öğrenmiş yerlerden çıkar, çünkü çok yönlü düşünme; karmaşık problemleri çözme, risk denetimi yapabilme gibi basit ama önemli yetenekler gerektirir. Benim 30 yılda gördüğüm şeyse TSK artık böyle liderler yetiştirmiyor, memur üretiyor. Ortada bir çark var; bunu itmesi gereken iş gücü için çabalıyor. Çark dönsün de gerisi ne olursa olsun. Ben bunun ilk nedenini TSK’yı yönetenlerin kafa olarak günümüze adapte olamadıklarına bağlıyorum. Asker zihni de doktor zihni gibi tecrübe gerektiriyor olsa da genç beyinler olmadan hala 80’ler zihniyetiyle giden bir kurumdan kurtulamaz gibime geliyor. Hem teknolojiden hem de insani açıdan çok geride kalmış olmamız bu şeffaflılığın olmaması, hala “askerlikten soğutmak” gibi bir tabirin arkasına sığınılması olarak görülebilir. Ortaokulda benden kopya çekerek Kuleli’ye giren arkadaşıma uysaydım şu an bende muhtemelen bir askeri eğitim alan okuldan mezun olmuştum, işte o direkten dönüşüme artık çok seviniyorum.

Ha tabii ki önce devletin kendisini toplaması gerek diyeceksiniz, ki haklısınız. O gün elbet gelir ama o gün geldiğinde de bu kurumları iyi yapılandıracak, yenileyecek beyinler orada olması lazım. Bugün verilen mezunların da kendilerine çeki düzen verip memur zihniyetinden kurtulmaları gerekiyor. Şu andaki tabloya bakarsak, bir Atatürk 2.0 gelse anca medeniyetler seviyesine çıkarır gibime geliyor askeri ve ona ait ne varsa. Bu konuda Japonya savunma tarihi iyi örnek olacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca şu "tiyatro" kültüründen de kurtulmak gerekiyor. Eski bir kültür bu, düşmana karşı verilen bir ön göz dağı. Tabur içtimasından tutun yemin törenlerine kadar bunu hissedebilirsiniz. İşin komik tarafı hiç bir düşmanımız artık bu göz dağlarıyla ilgilenmiyor. He dağdaki düşman diyorsak da onlar da kalmadı diye düşünebiliriz. Napıyoruz biz? Rus ordusuna mı göz dağı veriyoruz adını bile bilmediğimiz köydeki üstü kapalı kışlada? Samimiyet her daim başarı getirmiştir, öneririm geleceğin yöneticilerine, bu götü boklu bloğumdan.


Tepkiler: