• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

2.12.14

Irresistible Force

Bakma böyle sakin durduğuma blog, özledim seni valla. Şöyle bi müzik sallayayım uğramışken diyorum. Jane's Addiction'ın askerleriyiz... Kendini seksi hissediyorsan, sevdiğinle sevişmek istiyorsan, biraz yukarılardan uçmak istiyorsan, orgazm sırasında varoluş sancıları çekmek istiyorsan, tam yerindesin. Al Replay'e, sabahlar olmasın:


11.11.14

25. Yılında The Gathering

Eski yeni tüm The Gathering ekibinin yer aldığı 25. yıl konserine ne kadar çok gitmek istesem de, olmadı :/ Bunları izleyip izleyip kendimi kesmeyeyim de napayım -_-





7.11.14

Kwoon - Swan

Sadece harika.

6.10.14

The Vanishing of Ethan Carter

Her şey Ethan Carter'ın ortadan kaybolmasıyla başladı. Neden, nereye, niçin kaybolmuştu? Gerçekten kaybolmuş muydu? Her taşın altına bakıp, hikaye parçalarını birleştirerek çözümlediğimiz oyun, şüphesiz atmosferiyle insanı içine çekip oraya hapsetme özelliğine sahip. Önce çok büyük gözüken ama zamanla her köşesini bildiğiniz bir köye dönüşen yerde, kabus gibi hikayelere denk gelmek, hayalgücüyle dans etmek, şüphesiz en büyük toplarından oyunun.

Ama benim için asıl önemli noktası, içindeki naiflik. Çocukken kafanızda kurduğunuz absürd veya çok korkunç hikayelerin naifliği, aileniz ile aranızdaki anlaşmazlıklar, sizi anlamamaları, kafanızda sıkışmanız, çıkışı hayallerde bulmanız, orada yaşamanız ve sonuçlarına herkesin katlanması... Eğer bu tip konular size çok uzak gelmiyorsa The Vanishing of Ethan Carter'a mutlaka bir el sürün derim. Müzikleri için bile değer.

25.9.14

forever fly

25 Eylül 1993. Pek çok insana bir şey ifade etmese de Türk rock-metal camiasının pek iyi bildiği tarihtir. Pentagram'ın ilk dönem sonra Big Bang'in gitaristi Ümit Yılbar'ın cıraf dağında pkk ile girilen çatışmada şehit düştüğü tarihtir.

 
O yıllarda henüz 10 yaşımda olduğum için tanımadığım ama daha sonra kim olduğunu filan öğrenince, hiç tanımasan da sevdiğim bir yetenek Ümit Yılbar. Uzun saçlı, küpeli, siyah tshirtlü adamlara iblis gözüyle bakılan bir dönemde, seve seve şehit oldu. Keşke olmasaydı.

Keşke olmasaydı da Pentagram ekibi arkasından Fly Forever gibi kutsal emanet bir şarkı yapmasaydı, konserlerinde çok nadir de çalsalar, keşke böyle bir anı hafızalara kazınmasaydı, ismi bir sokağa verilmeseydi, buna gerek olmasaydı... Kadehler bugün Ümit için kalksın o zaman, fence your eager to fly forever dilimizden düşmesin.


19.9.14

Silent Hills

Silent Hill ile geçmişim PS1'in en şatafatlı dönemine kadar gider. SH raflara yeni çıkmış ve ben henüz ilk kez bir survival-horror oyunu tecrübe ediyorum. Daha ilk yaratıkta elde bir şey yok, ölüp ölüp duruyorum ve oyunu sürekli yeniden başlatıp geçmeye çalışıyorum bölümü. Daha sonra zaten orada ölmek gerektiğini öğrenince insan hayran oluyor haliyle oyuna. Hele ki daha ilk chapter sonunda, okulun bodrum katındaki o ilk boss'u öldürünce "oyun bitti" sanmış ve çok sevinmiştim, tabii sonra oyunun henüz başında olduğumu anlayınca işler değişmişti. 1 hafta bana soğuk terler döktürmüştü SH.

SH3'ten bu yana ilk kez bu kadar umutluyum seriden, eminim ki sıçırtıcak ve koca koca adamlar altına bez bağlayarak Silent Hills'i oynayacağız. Kojima sağ olsun. Sadece konsept videosuna bakın, doymazsanız PS4'teki P.T. demosuna bir göz atın hele.

8.9.14

Dünya Mutluluk Raporu

Her ne kadar ülkece bencillik damarlarımızda aksa da arada bir şöyle bir etrafımıza, dünyaya baktığız zamanlar oluyordur. Gezilebilecek en güzel ülkeler, en ucuz ülkeler, en zengin ülkelerin yanında ne kadar ilgi çeker bilinmez ama pek çok faktörün göz önünde bulundurulmasıyla oluşan en güncel (en yeni) mutluluk raporu yayınlandı. "TR kaçta yeğen?" diye merak eden varsa 77. sırada diyeyim peşinen :)

Hani olur da ülkeden gitmek isterseniz (kim istemiyor ki) eminim ki zenginlik, iş cart curt fırsatları kadar mutluluk kıstasını da göz önünde bulundurmak gerekir. Mutlu ülkeler, mutlu halklar şüphesiz bizim gibi saçma sapan konulara saplanıp kalmamış, ufak hesaplarla günlerini harcamıyor; hem kendi adına, hem ülkesi hem de insanlık adına iyi işler üretmek, geliştirmekle meşguller.


Tabii ki liste ilk bakışta biraz ilginç gelebilir, mesela Lüksenburg nasıl ki kişi başına düşen gelir bakımında zirvede iken mutlulukta 19. sırada (para =/ mutluluk), listede arap emirlikleri nasıl 14. sırada olabiliyor, İsrail nasıl ABD'den daha yukarıda, ilk etapta garip gözükse de hesaplama metodlarına bakmak gerek. Yine de ilk 5'e bakınca coğrafi açıdan nerede mutlu yaşanmakta, oldukça net.
Listenin devamı ve tüm rapor ise şu pdf'te.

29.8.14

The Fault in Our Stars

"O, bir milyon hayran istemedi. O sadece bir tane istedi. Ve isteğine kavuştu da. Belki genişçe sevilmedi ama derinden sevildi."
Bildiğim bir şey varsa da en güzel ilişkinin tadı bu iki türden insanın yan yana gelmesiyle oluşuyor, şaka gibi. Tek başlarına bir cacık olur gibi durmasalar da bu insanlar, yan yana dünyanın en huzurlu alanı oluşmuş olur çevresinde. Bir taraf için sadece karşısındaki için sonsuza kadar sevilmek yeterli olurken diğer taraf için herkesçe bilinmek, herkesin aklında yer edinmek, öldüğünde bile hatırlanmak, hatırlanacak işler yapmak geçer. Cümle içinde her ne kadar kötü bir şeymiş gibi gözükse de aynı yastıkta gerçek bir aşka kapı aralaması şüphesiz hayatın bug'larından biri. İnsana "Bizsiz bir dünyayı hayal etmek istedim... ve ne kadar değersiz bir dünya olabileceğini anladım." dedirtir. Bitti.


14.7.14

Biz Aduketi Oturma Odasında Öğrenmedik!

Beni bilen bilir, favori oyun türüm dövüş oyunlarıdır. Eli yüzü düzgün tüm dövüş oyunları elimden şöyle bir geçmiştir. Türü seviyor olmamın pek çok nedeni var elbette, hızlı düşünme, sağlam refleks gerektirmesi, şans faktörünün içinde çok olmaması, mücadele ruhunun hiç tükenmemesi, aynı tür olmasına rağmen her oyunda farklı özlerin yakalanabiliyor oluşu filan beni hala kendisine yapıştıran şeylerden.

Atari salonu tozu yutmuş her çocuk gibi ben de gözümü Street Fighter ile açtım tabii. Şöyle düşünün, yaşım 9 filan, şu andaki Maçka Küçükçiftlik Parkı sadece lunapark ve içerisinde ateri salonu vardı, ailecek giderdik, bir gün babam gel bi jeton alak dedi daldık içeri, boyum o kadar kısa ki arcade makinesinin kolunu zor tutuyorum aşağıda. O jeton Street Fighter'a gidiyor. Ben bir tuşa basıyorum, ekrandaki karakter bir hareket yapıyor, ben hızlı hızlı basıyorum, ekrandaki karakter hızlı hızlı hareket ediyor. Resmen aklımı yemiştim. Atari 2600'üm vardı, onda Temel Reis, Pong, Boks oyunu, Araba yarışı filan oynuyordum ama bu çok farklıydı!


Neyse gel zaman git zaman yaş ilerledi, sanırım 11-12 gibi bizim mahallenin lunaparkına atari salonu açıldı. Bir sürü oyun vardı ve ondan sonra oranın tam bir abonesi olmuş, servet harcamış, onlarca arkadaş edinmiştim.

Tekken, King of Fighters, Double Dragon filan da bir yandan beni etkiliyordu ama onları 1 el oynuyorsam SF'yi 5 kez oynuyordum. Önce Hadouken nasıl atılır, sonra Shoryuken nasıl çekilir, sonra Tatsumaki nasıl yapılır derken kombo nedir, nasıl yapılır, filan derken kafa gitti. Çok net hatırlıyorum; tuvalette sıçarken kombo düşünürdüm. Bu alışkanlık daha sonra diğer oyunlara sıçradı çünkü onlar komboya daha el verişliydi. SF'da kombo dediğin 4 Hit'lik filandı. Asıl amaç zaten tuzağa düşmemek, rakibin hatasını affetmemekti. Ken favorimdi, ki halen öyle. Ama SF II için Ken en iyisidir diyemem. Çok deli Zangief, çok manyak Vega'cılar görmüşlüğüm vardı, gerçi hiç yenemezlerdi beni ama aramızaki fark ben onlardan daha az yetenekli olsam da çok sabırlı dövüşürdüm, onlar da hep agresif oynar kaybederledi.



Ardıdan ev konsolları geldi, SF evlere girdi, saçma saçma çocukları SF oynarken filan gördüm. Baktım gamepad ile oynanmıyor SF, arcade ortamlarında devam ettim kariyerime. Arcade salonlarının özelliği çok sıkı arkadaşlıklar kurmanızdı. Şu andaki arkadaş sayısından 5 kat daha fazla arkadaşım vardı 15 yaşımda iken -ki aralarında 30 yaşında adamlar da vardı. Bazılarını hiç unutmam; Kasımpaşa'da mobilyacılar çarşısında cilacıydı, elleri nasırlıydı böyle, ama acayip güzel muhabbeti vardı, sonra kemancı bir şopar çocuk vardı ama acayip nazik birisiydi, manyak KOF ve SF oynardı, sonra bir diğer çocuk hakiki deri işinde çalışıyordu, mont yapıyordu bildiğin, Rum'du, şivesine gülerdik, mükemmel Tekken oynuyordu ve kabul ediyorum beni ezer geçerdi hep. 5 filmlik hikaye çıkar valla her birinden... İşte böyle böyle bir araya gelir, oyun oynar, turnuva yapardık. Sıkılınca çıkar gezer, otururduk, top sahasına gider maç izler, çekirdek çitler hangi dövüşçüyle hangi dövüşçüye nasıl tuzaklar kurarız tartışırdık. O cilacı abimiz Zangief ile oynardı ve resmen ustasıydı. Adam yaklaştırmazdı yanına, hemen kapardı. Kaldı ki bu adam ciddi para ödüllü sokak arası SF turnuvalarına girer ciddi paralar kazanır, sonra onu da at yarışında harcar bitirirdi.



O zamanlar şöyle bir adet vardı, diğer semtin ünlü atari salonlarına gidilir, bol jeton alınır ve oranın sakinleri itina ile yenilirdi. Ama o oyunları cidden biliyor olman gerekirdi yoksa rezil olurdun ve bir daha gidemezdin. Ben en son KOF 95, KOF 96, SFII, SF EX, Tekken 2-3, Mortal Kombat 3-4'te epey iyiydim ve böyle böyle atari salonlarına gider, milleti başımıza toplar ve bol bol küfür işitirdik. Düşünsenize biri evinize geliyor ve sizi haşat ediyor, bir de pişmiş kelle gibi sırıtıyor! Tam sopalık! Evet, onu da yedik, çok da kovulduk. Bu işler o zaman böyleydi. En temizi Sarıyer ve Mecidiyeköy'deydi. Buralarda oyun oynadığımızda arkamızda 10 tane çocuk toplaşırdı. Hele o mekanın en iyi oyuncularıyla turnuva yapıyorsak alkış kıyamet kopardı mekanda. EVO ortamı nasılsa oralar da öyleydi bizim için. M.Köy'de eski benzinci arkasındaki sokakta güzel bir kitle vardı. Cidden çok başarılı çocuklar vardı. Ben bazı komboları ilk kez orada görür, sonra geliştirirdim. Onlar da bunu benden görür kullanırlardı. Scene'a soktuğum üç taktik vardı, biri SFII'de normalde Ryu ile 4 Hit vurulmaz (üstten yumruk/tekme + yumruk + Shoryuken, Ken gibi 4 değil 3 Hit vurudu ama rakip yerdeyken iyi bir zamanlamayla orta tekme ile arkasına doğru atlarsan Frametrap yapıp 4 Hit vurulabiliyordu. Sonra SF EX'te Akuma ile yerden tekme + ters aduket + yerden tekme + special + ters aduket + yerden tekme şeklinde rakibi kitleyen ve korumadan bol enerji yiyen piç taktikleri vardı. KOF 96'da ise Iori ile yakında kapma hareketini süper bir hızda yapabilirsen 1 yumruk + kap +1 yumruk kap + bir yumruk kap... diye kombo yapar, rakibi bayıltır, istersen tekrar devam edebilir, istersen de özeliği çakıp %80-90 damage çakabilirdin. Neyse, böyle deli deli şeyler bulmuşluğum vardı. Millet bunları internetten filan bulduğumu söylüyordu ki alakası yok, o zaman zengin çocuklarında anca internet vardı, ne gezer bizde! Biz öğle yemeği paramızı biriktiriyor, bayram harçlıklarını filan saklıyor buralarda harcıyorduk. Kaçınız kapı önünden efes bira şişelerini aşırıp, gidip tekel bayiye satıp jeton parasını çıkardı sorarım size?!

Elbette her güzel şeyin bir sonu vardı. Arcade salonları hızla kapandı, ev konsolları iyice popüler oldu, PlayStation1 geldi (iyi tarafı SF Alpha 3 gibi efsane bi oyunla tanıştık), internet kafe denilen bir şey geldi, kalan arcade salonları da mafya tarafından kirletildi, çocukları manipüle ediyorlar diye de polisler ancak büyük sokaklardaki arcade salonlarını açık tuttular (İstiklal'de FunCity, CityLand filan işte). FunCity'ye de çok gittim. Bol japon turist geliyordu, yanlarına giriyordum paso, SF EX'te beni gördüklerinde resmen dumur oluyorlardır, çoğu yenilip tebrik edip gitmişti.  Sonra Mortal Kombat III oyuncuları çok sağlamdı, Smoke ile harikalar yaratıyorlardı, hiç bulaşamadım, sadece izledim, notlar filan alıyordum :) Mega Drive II'de açıp arkadaşları dövüyordum, vaay neler öğrenmişsin filan diyorlardı :) Gel zaman git zaman oralar da kapatıldı, şimdi İstanbul'da taş çatlasa 3-5 tane yer vardır. Evime yakın olsa giderim valla, o derece özlüyorum oraların tozunu.


Arcade salonu alışkanlığım geçse de dövüş oyunu alışkanlıklarım geçmiyor. Askerlik öncesi bi KOF XIII kasayım dedim ama askerden sonra canım çekmedi, Ultra SF IV çıktı şimdi ona kasıyorum. Ken ile Avrupa'da ilk 15, Globalde ilk 100'e girdim -ki daha yeni oyun, zamanla neler olacak göreceğiz. Şimdi bir de Mortal Kombat X gelecek, arkasından bi Tekken 7, arkasından Tekken X SF, ohooo dövüş oyunları severler yaşadı yemin ediyorum. Bir FPS hayranı bile an fazla 3-5 ay oynarsa oynar o oyunu, ama bir dövüş oyunu sever, o serinin bir sonraki oyunu çıkana kadar o oyuna yapışır eğer iyiyse. O yüzden arcade stick'lerinizi sağlama alın, online bağlantılarınızın kalitesini arttırın, bir de kendinizi globalde küçük görmeyin olm; yemin ederim Türk dövüşçüler Korelilerden daha iyi oynuyor Street Fighter'ı da... işte.... zemin müsait değil hala ülkede :/

2.7.14

Seçmediğimiz Savaşlar

Fotoğrafın gücünü hiç hafife almam ve her defasında da iyi kullanıldığı yerde kalbime yumruk atar, soluğumu keser.

Angelo ile Jennifer'ın hikayesi de böyle güzel bir fotoğrafta başlıyor işte. Görüldüğü gibi pek uzak değil, herkesin yüzlercesini çektiği, aslında sıradan ve çok güzel bir foto. Bu hikayeyi eşsiz kılan ise sonrası. Jennifer'ın göğüs kanserine yakalanmasının ardından Angelo sevgilisini fotoğraf karelerine sıkıştırmaya çalışması. Her bir kare bir kitap kadar dolu. Aşağıdaki linkteki başlık abartıdır sanıyordum ama cidden değilmiş, son 3 kare cidden yerle yeksan etti beni :(



http://www.viralnova.com/wifes-cancer/

                                                                            I love it all



Bazı kadınlar böyledir; hayatınıza girmesi ayrı bir mucize yaratırken, çıkması ayrı bir mucize yaratır. Angelo TEDx konuşmasında bunu pek acıklı olarak anlatıyor.


28.6.14

Kış Uykusu

Bilgilerimiz, hatalarımız, korkularımız, sevdalarımız, pişmanlıklarımız, egolarımız, susup da söyleyemediklerimiz, haykırdıklarımız, güç gösterilerimiz, uykularımız, cahilliğimiz, pervasızlığımız, körlüğümüz, şüpheciliğimiz, oyunlarımız, taşlarımız, bağlılığımız, bahane bulduklarımız, sorularımız, gidişlerimiz, unutudamadıklarımız, kandırdıklarımız, güvensizliklerimiz, küfürlerimiz, silahımız, paramız, statümüz, tokatlarımız, kırılan camlarımız, kusmuğumuz, çocuklarımız, ailemiz, imamımız, sarhoşluğumuz, ateşimiz, müziğimiz, şekspirimiz, mumuz, metaforumuz, gülüşlerimiz, şarabımız, karanlığımız, kelimelerimiz. Bitişlerimiz. Bitmeyen uykularımız. Aşklarımız...

Kendinize bir iyilik yapın; Kış Uykusu'nu izleyin.


17.6.14

Veronika Ölmek İstiyor

paulo coelho'nun en iyi kitabı ne diye düşündüm durdum, sanırım kesin kararımı verdim (arada saçma saçma "en iyisi ne damarım tutar). Evet, Veronika Ölmek İstiyor bence en güzel kitabı üstadın.

Askerde 2 nöbet arasında bitirdiğim, biter bitmez de kafada şimşekler çaktıran, çok özel bir kitap bence. Özellikle zor zamanlarınızda okumanız gerek.

"Tanıdığı bir sürü insan başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki gerçekten üzgünmüş ve yardım etmek istiyorlarmış gibi söz ederlerdi, ama işin gerçeği, başkalarının acılarından zevk aldıklarıydı; çünkü böylece kendilerinin mutlu ve şanslı olduklarına inanabiliyorlardı."...

der kitap. İnsan beynine, ölüme, deliliğe samimi ve cesur bir yolculuktu Veronika ile bu kitap. Pek çok insanı ipten döndürdüğünü de bilirim. Must-read.


Kitabı ne kadar iyiyse filmi de o kadar kötüydü tabii. Geriye bir tek müzikleri kaldı hafızamda.


9.6.14

Yavuz Çetin Gecesi

5 Temmuz'da Dorock barda gerçekleşecekmiş.
Kadro şimdilik şöyleymiş.
Baya kan dökülür :)

 



Edit: Konser KÇP'de olacak.
Etkinlik sayfası: https://www.facebook.com/events/1569622166597677
Bilet: http://www.biletix.com/etkinlik/RKURC/TURKIYE/tr

Kadro: FUAT GÜNER, PENTAGRAM, TEOMAN, AYLİN ASLIM, OGÜN SANLISOY, BULUTSUZLUK ÖZLEMİ, MOĞOLLAR, KURTALAN EKSPRES, PİLLİ BEBEK, SAHTE RAKI, TT BLUES BAND ve onur konukları...

1.6.14

fury, deliver me

Eskiden yaz aylarına girilmesi bile mutlu olmaya yeterdi, gerçi mutlu olmak için bulunan nedenin mantıklı olması gerekmiyor ama yine de güzel bir nedendi yaz mevsiminin gelmesi. her ne kadar bahar aşığı olsam da bu bahardan bi sik anlamadım, belki yaz umduğumu verir, bilemiyorum ama bildiğim şey yaza girmiş olmak bile bu sene mutluluk lobumda kımıldanmaya sebep olamadı. hatta biraz gerdi bile diyebiliriz. çünkü yaz hızla gelip hızla gidecek ve yine montlara gireceğim! büyük travma! eğer mutlu olmak için aranan sudan sebepler zamanla siliniyorsa böyle, beden bunlara bağışıklık kazanacaksa, 10 yıl sonrasını düşünmek istemiyorum. o yüzden bi çay demleyip sesi köklüyoruz  ^^

20.5.14

Penny Dreadful

Yaz sezonu geliyor, tatildeki diziler ekrana dönecekken yeni yapımlar da pörtlemeye başladı. içlerinden Penny Dreadful şu anda ayılıp bayıldığım tek dizi. Eva Green zaten diziyi şahlandırıyor ama hem gore oluşu, hem de ünlü gotik av ve avcıları, suparnatural bir ortamda sunması ve bunu da gayet yüksek bir bütçeyle prodüksiyonlaması, kendisini kaçırılmaz yapıyor valla. Henüz 2 bölüm oynadı ve bir ruh çağırma sahnesi var ki evlere şenlik. Şimdiden etraf teori doldu taştı. Evet, dizinin aslında tam olarak ne olduğu, ne hakkında olduğu halen bilinmiyor -ki bence en güzeli de bu.



14.5.14

The Lunchbox - Sefer Tası

Hint sinemasının arthouse ile buluşması nasıl olur diye merak ediyorsanız The Lunchbox'a yani Sefer Tası'na bakmanız yeterli olacak. Elbette elin Hintli'nin arthouse dokusu Fransa gibi olmuyor ama yine de aroması hoşunuza gidecek cinsten. Bunun da en büyük nedeni filmin yazar ve yönetmeni Ritesh. Kendisi 35 yaşında, New York'ta sinema eğitimi almış ve bu ilk uzun metraj filmi. Daha önceki kısa filmleriyle büyük festivalleri gezmiş, bu filmi için de 1 milyon dolar destek bulabilmiş ve ortaya da çok şukella bir film çıkarmayı başarmış.

"Yanlış binilen trenler sizi doğru yere götürebilir" özünden yola çıkan film, Hindistan'da 1 milyon kişiden fazla insana hizmet veren Sefer Tası ağını odağına koyuyor. Bu kadar büyük bir network'te bir tane bile ulaştırma hatası yapmayan bu sistemde eğer 1 tane hata olursa ne olurdu kurmacasından yola çıkıyor ve kocasına hazırladığı yemeği bir gün emekliliği gelen bir başka kişi, bir memur alıyor ve hikaye start alıyor.



Genç ama kötü bir evlilik geçiren hintli kadın ile ölen eşi sonrası kendisini yanlızlığa vermiş yaşlıca abimiz (ki pek sevilir Hint sinemasında) arasında yazılı bir ilişki başlıyor. İlişki dediysem de gayet arkadaşça ama sonrası için ümit verici. Nitekim bu tatlı-sert romantizm Hint kumaşı yerine Avrupai bir kumaştan biçilmiş. Ayakları yere daha sağlam basıyor ve eğlenceyi biraz bir köşeye koyuyor. Elbette monoton bir hat kullanmıyor, aralarda gayet komik hadideler, espriler dönmekte ama bir Hint filmi için bunlar hiç bir şey. Bu yüzden Hindistanda filmin bir gişe başarısı,hedefi yok ama sinema adına güzel şeyler başarıyor. Meraklısına şiddetle öneririm.

11.5.14

Sam Berns'ün Mutluluk Felsefesi

Sam Berns'ü eminim duymuş veya görmüşsünüzdür. Çok nadir gözüken Progeria ile doğan Sam'in bu TEDx konuşmasını es geçmişim. Bence en güzel TEDx konuşmalarından biri ve çok güzel bir miras bırakıyor arkasında.

Bu konuşmanın 1 ay sonrasında vefat eden Sam, pek çoğumuzdan daha mutlu hayata gözlerini yumdu. Sadece 17 yaşında olmasına rağmen en az iki ömürlük badireler atlatan Sam'den şüphesiz öğrenilecek çok şey var.

2.5.14

1,5 saatlik Post-Rock Playlist'i

Random modta da rahatlıkla dinlenebilir, 1,5 saatlik, yavaş-hızlı arasında, çok popüler olmayan grupların çok popüler olmayan ama benim çok sevdiğim şarkılarından oluşan bi playlist yaptım kendime. varsa türün meraklısı, ısırsın ucundan. bi de best of post-rock playlist'i yapıcam ama o liste biraz zor çıkacak :)



29.4.14

Cosmos: A Space-Time Odyssey

hadi ben kendimi hiç evren bazında büyük, yüce, benim için yaratılmışlar gibi hissetmedim de, lan Cosmos insanı cidden minicik hatta toz zerreceği kadar hissettiriyor, yani müthiş! hani bi aydınlanma ile yer yer de aslında bir bok olmadığımızı da görebiliyoruz, dahası korku da peşinden geliyor. supernova, pulstar, karadelik derken valla insanın uykusu kaçıyor! yani siz yatağınızda uyurken matematiğinizin yetmediği kadar uzaklıklarda her an bir şeyler oluyor; milyarlarca yıldır oluyor, olacak ve varoluşunuz bu düzende sadece bi 70-80 yıl kadar sürecek! lan harbiden bozuk süt üzerinde beliren ve akabinde çöpe atılan mantar zerreceği kadar yokuz, bu nasıl bir "varolmak" mk... bak nasıl da kendimi ezik hissediyorum :((

şaka bir yana kozmozda cidden bir tek Dünya'da hayat olduğunu düşünen varsa gitsin kafasını bi buzluğa soksun.



17.4.14

Bu Bir Zaman Denizi, Biz Nereye

Türkçe pop filan dinlediğim yoktur ama Tarkan'ın da yeri bünyede ayrıdır bak. Her albümünü her parçasını savunmam, ama adam cidden star, hakkını da veririm. 1994'te Aacayipsin kasedinin girmediği Türk hanesi kalmamıştır sanırım. Yine Sensiz gibi bi albümden sonra tam tersine şaşırırdım. Kıl Oldum Abi dönemlerini çok net hatırlayamıyorum ama Aacayipsin'i daha net hatırlıyorum. Yaş 11, daha ergenlik bile yok, ne duysan diline dolanıyor. Ve her yerde Tarkan çalıyor. Her yerde! Malum şarkıların dışında bi bakıyorum kasete, Biz Nereye diye bir parça var lan ve "farklı" bir tonu var. Kaset dayımın, diyorum bu ne ya, üzerine kayıt mı yaptın filan. Söylüyor işte Tarkan'ın işte kimin olcak diyor. Tabii daha bünyede böyle rock hard, rock free ruhu filan yok ama kan çekiyor işte. Rıza Erekli'nin büyüsü, Gür Akad'ın efsane solosu, Tarkan'ın rock boğazı filan derken Kış Güneşi'nin arkasından Biz Nereye hala en sevdiğim Tarkan şarkısıdır. Tarkan için de ilk ve tek zaten...

Tabii yaş 14 filan olunca rezilliklerime de alet olmuyor değil şarkı. Birkaç kızın defterine gizlice sözlerini filan yazmışlığımda vardır :) "Bin ses buldum isminde, bin renk buldum yüzünde..." rezillik ahahah

15.4.14

tuhaf temaslar

özledik o deliliği be

2.4.14

Bir Joon-ho Bong Filmi: Snowpiercer

Koreli yönetmenlerin denizaşırı işleri artmaya başladı, takip eden biliyordur. Nitekim Stoker dahil henüz voleyi çakan olmadı. Ben bunu biraz da ünlü Amerikalı-İngiliz oyuncuların Koreli yönetmenlerin çalışma düzenine uyamadıklarına bağlıyorum Snowpiercer bunu kırarsa kırardı ki bunda biraz başarılı olduğunu söyleyebilirim. Chris Evans normalde kütük bir oyuncu, bu filmde bunu biraz değiştirmiş. Tilda Swinton teyzemiz de çok acayip bir rolle geliyor ki ağzına ağzına terlikle vurasınız geliyor, o derece güzel.

Küresel sıcaklıktan ötürü son derece kapsamlı inşa edilen trendeki bir grup insanın, ki bu grup insan dünyada yaşayan son insan ırkı, aynı gerçek dünyada olduğu gibi ilişkilerine dayanıyor Snowpiercer. Trenin en arkasında en fakirler, en önünde en zenginler, sefa sürenler. Ve bir gün trenin en büyük direnişi ve devrimi boy gösteriyor haksızlıklara karşı. "Bu tren daha fazla böyle gitmez" diyor kısaca trenin en arkası ve en öne doğru soluksuz bir direniş gösteriliyor. Dekor olarak da muazzam güzel film. Bioshock oynayanlar bazı sahnelerde keyiften keyife koşacaktır, harika.

Kore'nin en iyi yönetmenlerinden Joon-ho Bong, çok severim, ama açıkçası Snowpiercer da bir "gol" değil. Bir diş geçirme, gelecek için bir umut, ama asla "işte bu, tüm dünya görsün bunu" diyemiyoruz. Nitekim o günlere az kaldı gibi, en fazla 3 yıla klasikler dökülecektir.

29.3.14

VPN'siz Twitter ve Youtube'a Giriş

Ben unutmuştum Host dosyası editini, siz unutmayın diye söyliyeyim:

Klasik host dosyası rötüşü yapacaksınız (Admin modunda notepad ile aç, yapıştır, kaydet, çık)

199.59.150.7 twitter.com www.twitter.com
199.59.148.12 t.co www.t.co
199.59.150.7 twitter.com www.twitter.com
199.59.148.12 t.co www.t.co
199.16.156.107 mobile.twitter.com
199.59.148.84 pic.twitter.com s.twitter.com

199.59.149.199 api.twitter.com
199.59.148.11 translate.twitter.com
199.59.150.39 translate.twttr.com

74.125.224.225 youtube.com www.youtube.com
74.125.224.225 youtube.com
74.125.224.225 www.youtube.com
74.125.224.71 m.youtube.com
74.125.224.136 gdata.youtube.com

26.3.14

Antimatter - Too Late

Antimatter yeni bir albümle geri dönüyor. Selpak sponsor olur artık, daha ilk parçayla yürek yırtıldı -_-

14.3.14

The Creeper

İnsanın sadece yazası değil hiçbir şey yapası gelmiyor şu günlerde be blog. Halbuki pek gazlıydım bir şeyler yazmaya, hatta biraz da mutluydum; en güzel oyun stüdyolarından biri olan Crytek'te işe başladım filan ama şu hafta cidden en kara haftalardan biriydi ülke adına, yazı dilim bundan öte gidemeyecek ikinci bir emre kadar... Ne öfkenin ne hüznün gideceği var; ne de huzurun geleceği. atıyorum kendimi yine kara melodilere


1.3.14

Asker Olmak ve Olmamak

Ota boka bir şey yazan benim 168 gün gömdüğüm askerlik adına bir şeyler yazmaması saçma olurdu. Ama tabii bu yazıyı “faydalı olur umarım” açısından yazıyorum, askerliğin temeline inerek herkesin bildiği şeylerden bahsetmeyeceğim. Aralarda naçizane öğütlerim de olacak, dikkate alan alır, bilemem.


Öncelikle ilk öğüdüm “askere gidebileceğiniz en erken yaşta gidin” olacak. Benim gibi 30’a direk dayamışken giderseniz her açıdan sıkıntı çekersiniz. Geciktirme nedeniniz güçlü değilse (sağlık, para gibi) askere gidin, bir an önce aradan çıkarın yoksa hem fiziksel olarak zorlanacaksınız hem de psikolojik olarak atmosfer size ağır gelecektir. Bir gerçek var ki asker ortamı genelde 20-24 yaş arasına göre düzenlenmiş, algılar o yönde. Sizin 5-6 yıl önce geride bıraktığınız bir olgunluğu kaldırmanız, şalterinizi indermeden oldukça zor oluyor. Ha gidecekseniz de bu gerçekle gidin.

“Askerlik şöyledir böyledir” gibi büyük laflar etmeden önce belirtmekte fayda var ki bu konu “nerede, nasıl yaptın?” cevabıyla doğru orantılı. Her kışlada askerliğin direnci değişiyordur. Şahsen ben coğrafyası güzel Manisa’da yaptım. Terör tehlikesi sıfır, şehrin merkezinde. Sıcağı pek sıcak, soğuğu da idare eder derecede. Kalkıp Kars’taki adama göre kıyaslama yapamam tabii. Askerlikte hava şartı çok önemli çünkü askerlik genelde sahada geçen bir süreç. O yüzden yazdığım her şey madalyonun “iyi yüzü” olacak, kötü yüzü size kalmış.

İster uzun isterseniz kısa olsun askerliğin iki dönemi travmatik geçiyor, eğer sivil hayatınızda dağda yaşamış bir tip değilseniz ortam genelde bünyenizi üzecektir. Ben ağustos sıcağında gittiğim için resmen ilk 21 günüm cehennem azabı şeklinde geçti. Günde 6 litre su içip bir kez tuvalete gittiğimi bilirim. Özellikle ilk üç gün sabır testidir. Lügatı bilmezsiniz, çok kalabalıktır, yatağınızı ararsınız, konfor yoktur. Benim gibi 2 bavul şeklinde giderseniz iyice sıçtınız. Ben yanımda bir omuzluk çanta ile gittim, oradan da aldıklarımla 2 omuzluk çantam oldu. Öğleden sonra başlayan kayıt süreci gece 01 gibi bitti ki iki omuzum da ağırlıktan morarmıştı. Her kemiğim ağrıyordu, o gece ağrıdan uyuyamadım. Horlayan kadar ağlayan da çoktu. 4 saat uyku ile kalkıp o botlar giyilince içinizde ufaktan bir “heh yarrağı yedin, 160 gün buralardasın” geçmiyor değil. Yemek nerde nasıl yenir, nasıl komutlara uyulur, yürünür, uyulması gereken kurallar filan acemliğin en ön önemli kısımları. Burada bir kısa dönem ayrımı yaparsam, emin olun 400 tane üniversite mezunu ile 400 tane lise mezunu arasında askerde aptallık derecesi farketmiyor. Usta birliğinde acemi birliğinde olduğum  ve 5 tane acemi dönemi yolladığım için bunu çok net söylüyorum. Dersin ki adam öğretmen, mühendis, kafası çalışır ama yok; o kamuflaj giyilince IQ 50 altına düşüyor. Düşmek zorunda bir yerde çünkü emir-komuta zincirinde dipte olmak daha üzerini kaldıramıyor. Soru işaretine pek yer yok. Acemi birliğiniz nerede, nasıl olursa olsun, yapacağınız şey yeterli derece arkadaş edinmeniz tavsiyemdir. Boş boş laklak edin, kafanızı meşgul tutun. Kitap okuyun, not alın, sistem üzerine düşündükçe bir gülümseme gelecektir yoksa.

Tabii acemilik askerliğin a’sı, asıl sonra başlıyor macera. Gittiğiniz yerde uzun ve kısa dönemler sizi bekliyor olacaktır, işleri genelde paylaşmak değil üzerinize yığmak için sıraya girmişlerdir çünkü onlara da öyle yapmışlardır. Burada ne yapmanız gerektiği sizin kişiliğinize kalmış, kimisi üzerine bırakılan işi sorgusuz taşır kimisi de “hop kardeş, bu iş beni aşar, işini paylaşalım ama” der. Ama devrecilik, sıracılık bunlar lugatta yasak olan şeyler, unutmayın. Sizin işiniz komutanın size verdiği iştir, üst devrenizin değil. Ben bu açıdan pek sıkıntı çekmedim açıkçası. Bölükteki çocuklar iyiydi. Kısa dönem zaten iki kişiydi, biz geldik onlar 5 gün sonra gitti. Uzun dönem arkadaşlar da pek cana yakındı, hep iyi anlaştık (yaş 30 olunca saygı da biraz artıyor), iş varsa ya sırayla döndü ya da yardımlaştık, hiç sorun çıkmadı. Ha tek sorun bizim alt devremiz kd’ler gelince yaşandı. “biz şöyleyiz böyleyiz yapmayız, gel yaptır” tarzı bir üslub beni bile çileden çıkardı, o moda hiç girmeyin, alttan almak değil de her zaman mantıklı argümanlarla konuya yaklaşın. Alttan almak demişken, mutlaka cidden cahil çocuklara da denk geleceksiniz, sizin “altan alayım” dediğiniz şey onlara göre “bak nasıl da diş geçirdim, bunu şimdi bi de sikim” demek, yani üzerinize daha çok gelecektir. Böyle bir durumda ya komutanlara gidin ya da siz de kafayı kullanarak diş geçirin. Zekaya dair bir şey gördüklerinde genelde sinirlenirler ama sizinle uğraşmazlar. Herkese mavi boncuk dağıtmayın, tertibinize sahip çıkın, beraber karar alıp beraber uygulayın. Saçma ama biraz hapishanedeki gibi diplomatik oyunlar dönecektir.

İlişkilerinizle uğraşırken bir yanda da işinizle uğraşacaksınız elbette, zira askere “askerlik” yapmak için değil çalışmaya gidiyorsunuz %80. Geriye kalan %20 anca savaş sanatına dair şeyler. Uzun dönemler bu açıdan biraz daha fazla eğitim alıyor ama kısaların zamanı yetmediğinden (ve daha çok çalıştığından) pek askeri eğitim göremiyor. Biraz kurşun sıkma, biraz silahlı silahsız hareket, yürüyüş, sıraya girme cart curt derken kendinizi daha çok çalışıyor bulacaksınız. Askerde ne iş yaparsanız yapın çok gelecek, orası ayrı ama bazı işler “daha çok” gelecektir. Bu konuda yorulmak istemiyorsanız yazıcı ve revirci olmayın derim. En azından olmak için çabalamayın. Hele ki bir acemi birliğinde revirci olursanız vay halinize, hergün 30-50 adam “oram buram ağrıyor, hastayım ölüyorum” diyerek kaytaracak, aradaki birkaç cidden hasta adamın da küfür yemesine neden olacak, onlarla uğraşmak zor. Yazıcı keza öyle, bu sefer de komutanlarla her daim yüz yüzesiniz. Bunun artıları var elbette ama askeri kanunda sözde gösterdikleri ve istedikleri işleri yapmak kesinlikle yasak. Mesela denetleme olunca karargahtan erleri kovarlar. Sanıyor musunuz ki denetlemeye gelen albaylar bunu bilmiyor? Biliyor tabii, herkes biliyor ama “görmüyorsam suç yoktur” tiyatrosu her devlet dairesinde olduğu gibi burada da var. Askerlik eğer terör bölgesinde değilse oldukça memurane geçmekte. Saati dolan gelir, gider. Nöbeti olan mızmızlanır, hakkı yenirse de “vatan sağolsun” demez, basar kalayı. Bence bu çok da yanlış değil, sonuçta uzman, astsubay veya subaysın yani bir hayatın var, hepsini üniformaya adamak yanlış olur ama artık devir değişti; askere ihtiyaç anayasa sayesinde lazım, cidden vatanını sevenler olsa da azınlıktalar. Onlara saygım var ama “maaşımı alırım, yanımdaki eri de iliğine kadar çalıştırır rahatıma bakarımcı” tüm askerlere de hakkınızı helal etmeyin, ben etmedim. Bize “burada sorun çıkarmayın, sizi buraya biz çağırmadık, Anayasa kanunu ile geliyorsunuz, sizden önce milyonlarcası geldi, sizden sonra da gelecek, dert açmayın başımıza, işinizi yapıp gidin” derlerdi, doğru bir yargı ama empati yok. “Bu adamlar zorla buraya geliyor, parasından zamanından oluyor, bari psikolojik olarak yormayalım” diyen komutan %10 filandır. “madem geldiler eh biraz öpelim” tayfası da % 50 filan. Gerisi kararsız. Neyse, ben baya yoruldum çalışma sürecinde, sivil hayatta bi bardak su vermeyeceğim, karakteri oturmamış, benden ufak bıdıklara hizmet etmek mutlaka koyar adama, ama bunu göze alarak gitmiştim sonuçta, katlandık. Nitekim işimi doğru yaptım, takdir belgemi de aldım, hiç bi komutanla ve kadro ile sıkıntım olmadı, bilakis çoğuyla güzel dostluklar kurdum, kurmadıklarım da az yukarıda bahsettiğim kendisini tiyatro oyununa kaptırmış olanlardı ki hayatlarında kolaylıklar diliyorum. İş + nöbet + ye iç uyu derken askerlik bitiyor ama emin olun takvimler 2 kat yavaş geciyor kapılar arkasında. Beyindeki yorgunluk fizikselinden daha fena. Uyuyarak, kas dinlendirerek de geçmiyor.

Şimdi burada eleştiri yapmazsam çatlarım, tabii soğutma amaçlı değil, kişisel düşüncelerim, genele vurduğumuzda yanılıyor olabilirim ama onun da kararını cidden "genele vuracak kadar şey görmüş bir asker verebilir." Zorunlu askerlik çeşitli açılardan ele alındığında günümüz insan haklarına göre tartışmalı konu. Ben “ben askerlik yaptım, herkes de yapmalı” gibi bencilce düşünmüyorum, bilakis fırsatı olan gitmesin kanunlar çerçevesinde hatta birgün anayasamız o kadar gelişsin ki isteyen gitsin, profesyonel orduya geçelim. Zaman artık nakitten daha değerli, insalar sevdiklerinden ayrılmamalı. AKP hükümeti biliyorsunuz ki TSK’nın gazını bir hayli aldı 10 yıl içerisinde, gazı alırken haksızlık yapmadı mı, yaptı ama rütbesiz askeri de çoğu yerde kurtarmış. Devlet dairesi dediğin şeffaf olmalı. İş kışlalara gelince bu yoktu. Demokratik ülkelerde böyle bir şey yok. Herkes biliyor ki “eğitim zaiatı” diyerek pek çok genci telef ettiler vaktiyle. Albaylar tanrıcılık oynadı. Hastalıktan ölenleri tedavi etmediler. Psikolojik baskıları kullanarak intihar ettirdiler gencecik beyinleri. Disko dedikleri şeyi bir tehdit ve keyif aracı olarak kullandılar eskiden. Artık yok. Bir komutan size her açıdan haksızlık ediyorsa mutlaka şikayet edin, idari kanunlar onu tutsa da artık sivil mahkemeler sizin yanınızda. Komutanlar da zaten sizi eskisi kadar çok sikmeye meraklı değil, çünkü ciddi kariyer sıkıntısı çekiyorlar, gelip geçici bir er yüzünden buna leke gelsin istemezler. Eğer haksızlığa, hakarete uğradığınızı düşünüyorsanız sivilden hukuk yardımı alın, haklıysanız bunu göstermekten zerre çekinmeyin, size kimse de askerliğinizi dar edemez, askeri kanunlar üzerinde de pek çok hakkınız bulunuyor bunu unutmayın. Fevri bir ceza alıyorsanız mesela, bunun tutanaklara geçmesini isteyin, bu size savunma hakkı verecektir. 7+3 günde savunmanızı yapıp kararınızı bekleyin. Çıkan sonuca yine üst mecralara giderek şikayetinizi iletebilirsiniz. Kendini bilmez bir bölük komutanının “sana şu cezayı verdim hadi git” demesiyle kendinizi ezdirirseniz siz bilirsiniz, sonra ağlamayın.

Tabii ki askerlik sonrası bir “aydınlanma” yaşıyor vatandaş. Vergilerimizin nereye, nasıl gittiğinizi görüyorsunuz. Yağmurlu havada boya yapan mı dersiniz, kamyon kamyon atılan yemekler mi dersiniz, bozuk musluklardan her daim akan sular mı dersiniz siz seçin (bu israf konusunda yeni birkaç adım atmış ordu benden sonra). Ülkenin bereketi kaçıyorsa kışlalar ilk sırada gelir neden olarak. Yine de konu gelir dolaşır “şu otları yolun, şu taşları toplayın, şu çöpleri atın”a gelir. TSK da bir devlet dairesi, kışlalar da keza öyle teoride. Örneğin okula gittiğinizde okulu kirleten öğrenci ve öğretmen, ama temizleyenler bunlar değildir veya maliye bakanlığına ait binalar veya valilikler... Buraları temizleyenler kirletenler midir? Hayır. Çalışan kirletir, kiri temizleyenler de ayrı bir çalışan kurumdur. TSK bu konuda 80’ler kafasında halen. Gerçi “yemek pişirme” konusunda yavaş yavaş catering firmalarıyla ortak çalışıyorlar, yemekleri askerler yapmıyor artık ama temizlik konusunda böyle bir şey yok. “siz pisletiyorsunuz siz temizleyin” gibi düşük IQ’lu bir yaklaşım söz konusu. Askerin zamanının çoğu mıntıkayla geçiyor. Temizlik nasıl yapılır, herkes öğrenmeli tabi ama bu kışlayı temizlemeyi gerektirmez. Sanıyorum ki bunu da aşmaları 15 yılı filan alacaktır :) Neyse, onun dışında piyade dediğin zaten pis. Haftada 2 kere duş iyi yani. Ama piyade olup da haftada 5 kere duş yapabilen arkadaşlarım da oldu, dediğim gibi bu değişkenlik gösteren bir şey. Ama değişmeyen şey TSK’nın eskide kalmış olması, bu gerçek. Hem silahta, hem kanunda, hem uygulamada teknolojiden nasiplenmemiş olması. Kendi personel sistemleri dahil her şey 10 yıl geriden geliyor. Kağıt hala en önemli şey askeriyede, bugün kağıt bitse ülkede inanın askeriye çöker, o derece demode. Düşünün Amerika akıllı silahlara geçti, kameraya yakalanan düşmana tabletinden bir tık yapan asker havaya atılan kurşuna yön verebiliyor, TSK hala ıslanınca veya kumlanınca çalışmayan G-3’lere filan güveniyor. Yani bir yerde silaha yatırım yapmamaları da doğru çünkü artık kara savaşı yüz yüze zaten yapılmaz, hali hazırdaki aktif er-erbaş sayısı bile çok fazla. Ama daha bombastik, ağır gereçli şeylerde de pek gerideler. TSK’nın herkese açık e-dergileri vardır aylık, oraya bakın ve görün derim. Ben utandım yemin ediyorum. Bir gün savaşmak zaruri olursa o gün vay halimize demeyen asker tanırsanız anlayın ki travma geçirmiştir.

Bir diğer eleştirilecek konu harp okullarından verilen mezunlar. Bu konu ciddi. Eğitim önemli. TC tarihi okuyanlar bilir harp akademilerinde eğitim eskiden oldukça iyiydi. Doktorları mühendisleri filan her açıdan donanımlıydı hatta diplomat, düşünür ve yazarları da. Özendiriciydi harp okulları yani. Nitekim günümüze baktığınızda TSK en son ne zaman bir lider yetiştirmiş? Hangi icada el atmış bir öğrenci mezun vermiş? Hangi projeyle diğer ordulardan sıyrılmış bir rütbeli büyütmüş? Rütbeler bile yeteneğe göre değil ayva gibi zamana bırakılmış durumda. Elbet popülerlememiş sayfalarda vardır isimler ama bunun kime ne faydası var. Diğer ülkelerde de böyledir; büyük liderler, düşünürler askeri eğitim görmüş veya en azından o sanatı öğrenmiş yerlerden çıkar, çünkü çok yönlü düşünme; karmaşık problemleri çözme, risk denetimi yapabilme gibi basit ama önemli yetenekler gerektirir. Benim 30 yılda gördüğüm şeyse TSK artık böyle liderler yetiştirmiyor, memur üretiyor. Ortada bir çark var; bunu itmesi gereken iş gücü için çabalıyor. Çark dönsün de gerisi ne olursa olsun. Ben bunun ilk nedenini TSK’yı yönetenlerin kafa olarak günümüze adapte olamadıklarına bağlıyorum. Asker zihni de doktor zihni gibi tecrübe gerektiriyor olsa da genç beyinler olmadan hala 80’ler zihniyetiyle giden bir kurumdan kurtulamaz gibime geliyor. Hem teknolojiden hem de insani açıdan çok geride kalmış olmamız bu şeffaflılığın olmaması, hala “askerlikten soğutmak” gibi bir tabirin arkasına sığınılması olarak görülebilir. Ortaokulda benden kopya çekerek Kuleli’ye giren arkadaşıma uysaydım şu an bende muhtemelen bir askeri eğitim alan okuldan mezun olmuştum, işte o direkten dönüşüme artık çok seviniyorum.

Ha tabii ki önce devletin kendisini toplaması gerek diyeceksiniz, ki haklısınız. O gün elbet gelir ama o gün geldiğinde de bu kurumları iyi yapılandıracak, yenileyecek beyinler orada olması lazım. Bugün verilen mezunların da kendilerine çeki düzen verip memur zihniyetinden kurtulmaları gerekiyor. Şu andaki tabloya bakarsak, bir Atatürk 2.0 gelse anca medeniyetler seviyesine çıkarır gibime geliyor askeri ve ona ait ne varsa. Bu konuda Japonya savunma tarihi iyi örnek olacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca şu "tiyatro" kültüründen de kurtulmak gerekiyor. Eski bir kültür bu, düşmana karşı verilen bir ön göz dağı. Tabur içtimasından tutun yemin törenlerine kadar bunu hissedebilirsiniz. İşin komik tarafı hiç bir düşmanımız artık bu göz dağlarıyla ilgilenmiyor. He dağdaki düşman diyorsak da onlar da kalmadı diye düşünebiliriz. Napıyoruz biz? Rus ordusuna mı göz dağı veriyoruz adını bile bilmediğimiz köydeki üstü kapalı kışlada? Samimiyet her daim başarı getirmiştir, öneririm geleceğin yöneticilerine, bu götü boklu bloğumdan.


28.2.14

The Old Crocodile

Short Term 12'yi izleyenler bilir; küçük kızın çok güzel anlattığı bir ahtapot ve köpekbalığı hikayesi vardır, ağlatır. O hikayenin kökeni de aşağıda kısa filmleştirilmiş hikayeye dayanıyor ki Koji Yamamura müthiş bir iş çıkarmış.


19.2.14

Haruki Murakami Hakkında Az Bilinen 20 Şey

Murakami sevgim cidden bir başkadır. Şöyle bir hayatına bakınca da insan "ana bu bildiğin insanmış" diyor :) Tabii beyni ile kalemi arasındaki büyüyü kimse bilemiyor ama şöyle 20 madde çıkarırsak bilinenlere dair;



1- Jazz sever. 6000'den fazla albümü bulunur.
2- Kitap kritiği yapmaz. Kritiklerin lazım olduğunu ama bunun başkalarının işi olduğunu söyler.
3- Gününün rutini sert ve yoğundur. Kitap yazdığı dönemlerde sabah 04'te kalkar, 5-6 saat yazar ardından 10km koşar veya 1500 m yüzer, bazen ikisini de aynı gün yapar, ardından biraz okur ve müzik dinler ve akşam 21'de de yatar. Yılın altı ayında yazan biri olarak bu tür bir rutin ile gerekli psikolojik gücü bulduğunu söyler.
4- Film aşığıdır. Üniversite yıllarında bir yılda 200 film izlemişliği vardır (beni geçememiş :P)
5- Yerli yani Japon yemeği yer olabildiğince, ama Hint yemeği de sever lakin genelde Boston'da olursa yer.
6- Kedileri çok sever. 1898'da 10'dan fazla kedisi olduğunu söylemiş.Güncel bir rakam söylememiş.
7- Tam bir taslak adamıdır. Her kitabında dört-beş taslak çıkarmıştır. Altı ayda kitabını yazar, yedinci veya sekizinci aylarında da kitabını tekrar yazar.
8- Okuduğu ilk İngilizce roman The Name Is Archer'dır (Ross Macdonald'ın).
9- Yazar olmasında beyzbolun rolü olmuştur, gerçi bu konuyu net açıklamıyor hiç, ama birgün Yakult Swallows ve Hiroshima Carp arasında oynanan beyzbol maçını izlerken Amerikalı bir oyuncunun double yapması sonucu "neden hiç yazar olmayı düşünmedim ki?" diye düşünür ve eve gelip ilk işi Hear the Wind Sing'i yazmak olur, aylarca sürer yazı süreci.
10- Ne kadar parası olduğunu bilmez. Yılda ne kadar kazandığını, ne kadar vergi ödediğini ciddi ciddi bilmediğini, para hakkında düşünmek istemediğini söyler. Parayla yapılacak en iyi şeyin özgürlük, zaman satın alınabileceğini düşünür.
11- Koşarken rock müzik dinler. Her ne kadar jazz meraklı olsa da örneğin The Beach Boys dinlediğini söyler. Tonların, melodilerin koşmaya daha uygun olduğunu düşünür. Bir kere maratonda Mozart dinlediğini ve yarısında pes ettiğini itiraf eder.
12- Kendi kitaplarının sonunu bilmez. İşte Murakami burada diğer yazarlardan bir haylice sıyrılır. Kendisi ile okuyucunun aynı yerde durduğunu; biraz sonra ne olacağını bilmediğini söyler. Örneğin bir cinayet işlenmişse katili bilmediğini, bunu bulmak için yazdığını, eğer katilin kim olduğunu bilseydi, bunun yazmaya değer bir amaç olmayacağını düşünür. Çok ilginç.
13- İlk kitabını mutfak masasında yazar. 10 ayını alır yazmak.
14- İlk okuyucusu her zaman, her kitabında eşi Yoko olmuştur.
15- Japon edebiyatını reddetmiştir. Lisede babası Japon edebiyatını diretse de Murakami kesinlikle bunu kabul etmemiş ve 19yy Avrupa edebiyatına, Balzac, Checkov, Dickens ve Dostoevsky'ye bulaşmıştır.
16- Bir video oyununu tasarlamak ile bir kitabı yazmak arasında neredeyse fark yoktur der. Video oyununu tasarlayanın aynı anda oyuncu da olduğunu düşünür ve yazarlığında bundan farklı olmadığını söyler. Bir tür ikiye bölünme hissi.
17- 3 çevirmeni bulunur (Alfred Birnbaum, Philip Gabriel ve Jay Rubin). İlk önce kitabı İngilizce'ye çevrilir, diğer çeviriler İngilizce'den yapılır. İngilizce'den Japonya'ya çevirileri ise kendi yapar.
18- İngiliz besteci Max Richter 2006'daki albümünde Flowers for Yulia'dan bir pasaj okumuştur.
19- İlk kurgu olmayan kitabı Underground'ta (1998) 1995'teki Tokyo metrosundaki sarin gaz saldırısı madurlarının verdiği röportajların özetidir.
20- Favori yönetmeni Aki Kaurismäki'dir. The Matrix'e bayılır. Anime veya manga ile arası hiç yoktur.

13.2.14

The Man Who Lived On His Bike

Yaza hangi bisikleti alsam acaba diye bakınırken kendimi şu kısa filmi izlerken buldum :) 2012-2013'te bolca festival gezmiş, bolca da ödül toplamış.  Harika kurgu.

8.2.14

Reverso

Ne zamandır kısa film paylaşmıyordum burada, Reverso ile geri döndüreyim bu alışkanlığımı o zaman. Taze mi taze, Fransız mı Fransız bir animasyon şirketinden geliyor Reverso. Ele aldığı konuyu çok güzel anlatıyor... Çoğumuzun hayatına güzel bir göndermesi var.



Kamera arkası görüntüleri merak edenleri şuraya alalım.

5.2.14

Her - Bir Spike Jonze Filmi

Her, teknolojik düzeyi birkaç basamak yukarı çıkarıp aşka bir de oradan bakıyor. Aslında daha çok yalnızlığa sürüyor elini. İster canlı kanlı birine olsun, isterse bir işletim sistemine olsun; aşkın kimyası karşısında delirmemek, kalbimizin kırılmamasının imkansızlığına saygı duyuyor. Gençlik aşkı, birlikte büyüdüğü sevgilisinden zamana yenik düşerek (değişerek) birbirlerine artık zarar vermeye başlayıp ayrılmak zorunda kalan Theodore, sonsuza kadar sürecek olan kalp kırıklığı ve kafa karışıklılığıyla yalnızlığına bir çare arıyor Her'de. Nitekim izleyeni yerden yere vuran sahneler de böylece başlamış oluyor. Aşk namına kayıp yaşamış herkesin kalbine dokunmayı başarıyor bence Spike Jonze. Yılın en iyilerinden şüphesiz.





4.2.14

Prisoners

En son Heavy Rain sormuştu kalplere; sevdiğin birini kurtarmak için ne kadar ileri gideceksin? diye... Bedelini ağır ödemiş, ama cevabını verebilmiştik. Oğlumuz Jason'ın peşini bir an olsun bırakmamıştık. Prisoners işte bu noktada Heavy Rain ile oldukça kesişiyor. Sevdiğin birini elinden aldıklarında, nasıl da şeytana dönüşüyor insan; harika bir örnekleme daha geliyor Denis Villeneuve'den. Hapishane metaforunu her anlamda sahnelerine yediriyor, sizi bir labirente sokuyor. Fiziksel olmasa da sürekli kalbinizde o adını koyamadığınız duyguyu arattırıyor, karakterleri kendi hapishanelerinde yaşatıyor. Doğru, yanlış, iyi kötü, günah, sevap; artık ne kadar kavram varsa terazinize koyup empati kurmanızı istiyor. Buna da bir cevap vermiyor, doğrusu budur demiyor; yine kendi labirentinizde bir başınıza bırakıyor. Fona da harika müzikleri atıp hızla olay mahalini terkediyor.





26.1.14

Kiev Sokakları

Tam da Ukrayna'ya, bence günümüzün en iyi dövmecisi Dmitry'ye gitmeyi planlıyorken, Kiev sokaklarından müthiş haberler geldi. Eminim çoğumuz gıpta ile bakmışızdır videolara, bizde ne eksik demişizdir, çünkü o kadar çok benzer kareler var ki, elde değil özenmemek, "biz de başarsaydık ya" dememek. İşin temelinde aslında daha farklı "protest" tavırlar yatıyor. Onların çoğu da şu kişisel blogtaki bazı karelerde gözükmekte. Belki bir gün adalet için gerekiyorsa tüm yumurtaları kırmanın gerektiğini anlarız.



12.1.14

Wild Beasts - Wanderlust

Sanırım içinde minik minik kapakların olduğu şarkıları ayrı bir seviyorum :) Bkz. Wanderlust