• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

27.5.13

Dert Değil



Mevsimlerden kışın sonu, yıllardan siktiret. Nasıl ruhum daralıyor, nasıl, tarifsiz. İlk kez olmuyor ama sanki ilk kez başa çıkılamayacak gibi. Bazen gelir bana öyle, anlıktır belki günlük; yüreğine bir taş oturur sanırsın ki... örneklendiremiyorum bile. Öyle günler işte en kötüsü. Yalnızlık x100 diyeyim. Dedim Volkan böyle olmaz, bi git sarhoş ol gel. Velhasıl beyoğlunun bilindik bilinmedik yerlerini dolaştıktan sonra sarhoş olmaya ramak kala kafam kaldırmadı artık kaosu, vurdum kendimi yola. Baktım sarhoş değilim, mantıklı düşünebiliyorum. “Düşünebiliyor” olmam yetiyor zaten. Bu iş böyle olmaz, gir şu tekele, o son bardağı da iç dedim. Hava da nasıl soğuksa, alkol bile ısıtamıyor bünyeyi. Tek hayalim sarhoş olmak. Ben çok az sarhoş oldum, çok çok az. Çünkü ben sarhoş olunca suicidal taraflarım kabarıyor(muş), en azından anlattıkları o yönde. Araba önüne atlamak, çok katlı bina balkonundan aşağı sarkmak, giden arabadan inmek gibi pek çok sabıkam olmuş, daha doğrusu olacakmış nerdeyse... Neyse işte, diyorum ki içimden sarhoş olursam geçer bu sızı. Tam olarak da ne düşündüğümü hatırlamıyorum, mekan da pek tekinsiz, en iyi ihtimalle çöpe filan atarlar beni, iki gün sonra bulunurum.

Alkolün tatlı geldiği ender anları yaşıyorum, bir yandan da şu gece hayatının ne kadar plastik olduğunu düşünüyorum dostlarsız. Kafa kıyaklığı diyip başka konu düşünmeye çalışıyorum, eve nasıl giderim gibi bir düşünce hiç yok. Apartman önü desem değil, dükkan karşısı desem değil öyle bir yerde oturuyorum, soğuk götüme götüme vururken önümüzden böyle siyah üzerine renkli şeritli çoraplı bi kız geçiyor. Sadece çoraplarını görüyorum tabii, gece lambasına doğru bakacak güç sıfır. Gidiyor, sonra geri dönüyor, gölgesinden anlıyorum ki bana bakıyor. Hiç oralı olmuyorum, merak duygusu sıfır hatta eksilerde. İzin istemeden yanım sayılamayacak kadar köşeye oturuyor. Bakıyorum suratına, normal kız. Kahküllü, saçlar ensede, hippi desen değil, klasik desen değil. Ben filmlerde de sevmiyorum böyle atmosferde hikayeye bir kadının dahil olmasını. Yazar bunu genelde deus ex machina olarak kullanır bir şeyleri düzeltir, en kötüsü hikayeyi ilerletir. İstemiyorum bir muhabbet açılsın, hikaye ilerlesin, bu gece böyle sessiz, soğuk bitmeli; susuyorum, içmeye devam ediyorum. O da susuyor. “Seni de mi kırdılar?” diyor. Hoppa. Her susana böyle drama oynatmak da alışkanlık oldu. Behzat Ç mi lan bu? Doğru tahmin ediyor oluşu da gıcık edici tabii. “Onla alakası yok” diyorum bakmadan.

İçkimi almaya çalışıyor, hop diye eline atlıyorum, izin vermiyorum. “Ya sen akrep misin?” diyor. Lan bütün pintiler akrep burçlu mu? Alla alla. O sırada gülüyorum inceden tabii, bu konuda hiç değişemeyeceğimi anlıyorum, yapabileceğim bir şey yok. “Buna ağzımı sürdüm, alim sana yeni bi tane?” diyerekten tekeli işaret ediyorum. “Yok, sağol, ondan değil zaten” diyor. Ne demeye çalışıyo bi anlasam. Ya kızlar, kafası kıyak bi erkekle yapılabilecek şeylerin sayısı bir elin sayısını geçmez. Bunların içinde de yara deşmek, sorgulamak, merak gidermek hiç yoktur... Neyse. Kıza biraz haksızlık daha doğrusu öküzlük yaptığımın farkına varıyorum, en azından yüzüne bakıyorum bundan sonra. Taş çatlasa 25 yaşında olduğunu farkediyorum. Masumluk veya evil'lık göremiyorum. Bi aksesuarı bile karakterini ele verecek cinsten değil (elimde değil önce kıyafetinden karakter tahlili yaparım kişide). “Eee” diyorum. “Eee” si yok, oturuyoruz” diyor. Girişken kızlar hoşuma gider genelde, ben olsam böyle bir şey yapamam mesela. Ama o anda cidden gidecek bir “hoş” yok ortamda. İçkimi uzatıyorum, içiyor. “Kalıcak yerin yok mu ki burda oturuyorsun? diye soruyor. Sarhoş değilim ya, sorunun ne kadar yanlış olduğunu düşünebiliyorum, içimden “her dışarıda böyle oturanın kalıcak yeri olmuyor mu demek?” geçiyor ama normal cevap veriyorum. “yoo ondan değil, sarhoş olmaya çalışıyordum” diyorum. Ona samimi bir cevap gelmiş olacak ki “Ne güzel...” diyor. Neyi güzel mk. Demiyorum tabii. Susuyorum. Susmayı seviyorum.

Sevdiğin için en çok ne yaptın?” diyor aniden! Sanki cevabımı bir referans, bir karşılaştırma amaçlı sormuş gibi. Ne desem altından bir acı çıkaracakmış gibi. O saatte orada benle ise dertsiz biri olmasına imkan yok çünkü. Yanıma gelmeden önce nereden geldiğini düşünmemeye çalışıyorum, ne yaşadığını hayal etmemeye çalışıyorum. Yeri ve sırası değil. Bu gece benim sarhoş olmam lazım diyorum kendime. Yavaştan da götümün donduğunu hissetmek huzursuzlandırıyor bir taraftan.
“Yapmam gereken her şeyi yapmadığımı biliyorum, niye ki? diyorum.
“Ya yanılıyorsan? diyor.
“O zaman yanılıyorumdur, dert değil” diyorum.

Soru biraz kıllandırıyor beni. Acaba beni tanıyor mu diye merak ediyorum. Yüzüne bakıyorum, %100 daha önce görmediğim bir surat olduğuna eminim. Kaç kız kaç erkeğe böyle sorular sorarki diye düşünüyorum, ama bunu şimdi düşünüyorum. Zaten bu yüzden yazıyorum bu  yazıyı. Bu anı hiç bir yere bağlanmıyor çünkü o gece. Tekelden bir içki daha alıyorum, birazını içip ona emanet ediyorum. “Bari sen sarhoş ol” diyorum. Yalancıktan gülüyor... Sarhoş olamadan evime dönüyorum. F tipi hapishanelerin bile daha ferah geldiği bir gece beni bekliyor...

Daha sonradan, hatta şimdi aklıma geliyor; “Dert değil” derken ne kadar da yalan söylediğimi farkediyorum.“Ya yanılıyorsam?” sorusu kemiriyor içimi. Cidden, ya yapılabilecek her şeyi yapmışsam, elimden bu kadarı gelebilmişse, daha fazla mümkün değilmişse, ben bu kadarcık bir adammışsam? Cidden bu dert olmaz mıydı bana?

O yüzden siz kızlar, kadınlar; bir erkeğe doğru sorular sormadan birkaç kere düşünün.

21.5.13

Miserere Mei Deus

inançsız da olsanız, bu yakarıştaki güzelliği görmemek imkansızdır.


19.5.13

acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir

18 veya 16 yıl önce, emin değilim, bi yakın akrabamının kızı ergenliğinin de cesaretiyle sevgilisine kaçıyor. "beni ona verin, intihar ederim" diyor. ediyor da. baktılar kız ciddi, kendi bilir diyor ailesi, veriyorlar. halen evliler, sorun yok, ama o kaçışından sonra babası onu geri alıp eve geri getirdiğinde odasında sürekli Sezen Aksu dinlediğini hatırlıyorum, zır zır ağladığını filan. bi yandan cidden öyle odun bir adam için bunları yapıyorsa seviyor demek ki diyorum, bir yandan da Sezen Aksu ile tanışıyorum.

Böyle yanık yanık sesiyle, hiç bir derdi olmayan, ergenliğe hazırlanan benim bile canımı yakıyor, kızı hayal bile edemiyorum. o günden sonra pek çok kez karşıma çıkıyor Sezen - ki Türkçe sözlü müzikle aram hiç iyi olmamasına rağmen. Bu yüzden bünyemdeki Sezen Aksu gerçeğini inkar etmiyorum. Herkes gibi ben de ufak bünyeli bu kadının bunları nasıl yazdığını merak ediyor, teori üretmiyorum, keyfine bakıyorum. Canlı da bir kez izledim, cidden ebe sikebiliyor. Şansınız varsa, izlemeyin derim -_-

 

17.5.13

Part 3

keşke hiç yaşanmasaydı dediğim anlar aklıma her geldiğinde onları birer sahne gibi görüp arkalarına bir müzik atmaya çalışıyorum. en güzelini bulduğumu hissettiğim anda da o kötü sahneden geriye güzel bir tat kalıyor gırtlakta. güzel bir film olmuyor ama güzel bir sahneye dönüşüyor anı. işin kötü tarafı o fon müziğini dinlediğin her zaman aklına bu sefer de o kötü anı geliyor. ikisinden de vazgeçemiyorsun sonuçta. birisinden biri, elbet biri, hafızanın en solgun tarafından onu alıp karşına koyup tekrar tekrar yüzleştiriyor, "bakalım bu sefer ne kadar acıtacak" diye. ben de arkasına bunu koyuyorum bu sefer:

13.5.13

dooruzu

o havalı oyuncak top sahnesi hala kanatır, yazıktır.

10.5.13

The Place Beyond the Pines

if you ride like lightning, you're gonna crash like thunder diyor filmdeki eski dostumuz.
Blue Valentine'nin yazar ve yönetmeni bu sefer beni gafil avlıyor, yüreğimden vuruyor. bu kez sümüklü bir kadın özlemine ağlatmıyor. düzeltilmesi imkansız bir özlemin aromasını burnunuza tutup çekiyor. iyi ile kötünün bir potada eritildiğinde ortaya çıkan malzeme ile aklınıza merdiven uzatıp aşağı bakıyor. hiçbir safta yer tutamasanız da aslında yerinizi iyi biliyorsunuz. Mike Patton melodileri boğazınızı sıkıyor bir taraftan, aklınıza kırışmış, soluk, eski bir fotoda geri gelmeyecek anları hatırlatıyor. sanki bir kere kaybetmişseniz, her gün, sonsuza kadar kaybedecekmişsiniz hissiyle boş yollarda arkadaşlık ediyor. Dünyanın en yoksun filmi The Place Beyond the Pines.

7.5.13

Baz Luhrmann

En nihayetinde hepimiz birer hikayeyiz, birileri tarafından birilerine anlatılacak veya en azından anlatılmayı beklenecek bir köşede, hiç ölmeyecek. Hep bunun acısını ve mutluluğunu taşıyan Baz Luhrmann 2 hafta sonra geri geliyor, biliyorsunuz, tehlikenin farkındasınız değil mi?!

4.5.13

R.I.P. Jeff

Nihayetinde tüketiyoruz; dinliyoruz, izliyoruz, okuyoruz. Bunları üreten harika insanlar var ve benden önce ölmeye devam ediyorlar, devam edecekler. Her birine ayrı ayrı üzülecek olmam hani korkutmuyor değil bei. Sevdiğin bardağın kırılması bile yürekte bir yere dokunuyorken, dün orada olup bugün olmayan birinin üzüntüsü bir ömür boyu sanırım. Bir ömür boyu ölüme tanık olmak çok adaletsiz mk.