• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.3.13

love hurts

o zamanlar Incubus daha vitamindi.
orijinalinden daha iyidir aşağıdaki bi de:


28.3.13

Into The Abyss

Herzog ya çok seveceğiniz ya da hiç sevmeyeceğiniz bir yönetmendir. Ben çok seven taraftayım. Özellikle belgeselleri klasik belgeselin ötesinde olmasıyla ilgimi çekmiştir. 2011'deki Into Abyss de aynı şekilde...

Belgeselini tamamlasa da bu hikayedeki özünü hala anlayamadığını söyler Herzog. "İnsan doğasındaki" o anlaşılmaz davranışların bir yumağı var Into The Abyss'te. Ufak bir açıdan bakarsanız canice işlenmiş seri bir cinayetin ardından gelen idam cezasını görürsünüz ama deştikçe çıkanlara Herzog bile şaşırıyor.

Çocukluğum olmasa da ergenliğim suç işleyenlerin yakınlarında geçti. Gerek ailede, gerekse apartmandan tutun mahalleye, oradan semte, oradan okula, oradan arkadaşla hatta öğretmenlere kadar "suç" denen nanenin sözlük anlamının diğer taraflarını görmüşümdür ama cidden bazı şeyler karşısında anlamayı geçip yutkunamayacak düzeye geliyorsunuz. Kelimelerle bir şeyler yazılsa hatta işte filmi bile yapılsa aslında bu sorgu, bu anlama çabası, yetersiz kalıyor.

Camaro marka bir arabayı çalmak için zengin bir siteye giren ergenliğin doruğundaki üç gencin planda olmayan bir cinayete karışmasının ardından, peş peşe gelen diğer aile fertlerinin öldürülmesi arkasından gelen polis kovalaması ve yakalanmacayı biraz daha deşen Herzog, her suçlunun ailesi, arkadaşları, yakın çevresiyle konuştukta o damlanın dalgası o kadar yayılıyor ki cidden bebek doğan birisinin nasıl bu noktaya geldiğini anlayamıyorsunuz. Şu yüzdendir diyemiyorsunuz.

10 yıl önce suç işlemekten gurur duyan veletlerden birisi bu filmde kanunlar tarafından öldürülüyor ve Herzog öncesinde kendisiyle konuşuyor. 8 gün sonra ölecek olan bir gencin itirafları kadar acıtan başka bir şey var ki dışarı çıkıp bir hava almanız kaçınılmaz. ömür boyu hapis cezası alan, 2 oğlunun da onun gibi hapise girmesi, babanın oğlunun duruşmasında onu idamdan döndürmesi ayrı bir boğazda düğümken, Herzog'un bir anda patlattığı "başka bir gelecekte olsanız neler yapardınız?" sorusuna o pişman baba o kadar cevap veremiyor ki, gözlerinden o kadar ölüm akıyor ki, tıkanma yaşayan bir yazara en az 3 kitaplık ilham verecek cinsten. Pişmanlık konusu cidden çok ayrı bir kavram iken bu baba buna ayrı bir sayfa açıyor. Ölüm pişmanlıktan daha güzel.

Elbette bir de infazları yapanlar var. 120 kadar infaz yapan bir adama mikrofon uzatıyor Herzog ve duyduğum en güzel benzetmelerden birini yapıyor adam. "Çizgini yaşa" diyor. Hangi çizgi sorusuna ise, mezar taşındaki doğum ile ölüm tarihi arasındaki o kısa çizgidir hayatın diyor, iyi yaşa.


Tamamını şuradan izleyebilirsiniz

26.3.13

Brennisteinn

zaten aklımı bi süredir sigur ros ile yemişim, üzerine bir konseri haberi, arkasından yeni albüm çıkış tarihi, üzerine yeni bi klip, bi de 3 şarkılık ep gelince şu sikko günlerim hayat buldu ^^

geriye söylenebilecek fazla söz bırakmamış bu dahiler hani...

23.3.13

Travis - another guy

Travis geri döndü!
Hem de çok ince ayar vererek ^^

19.3.13

unutmuştum

Bazen ben.


14.3.13

fırtına

son aylarda ilginç bir rüya alışkanlığım var, o da bir şeye acayip takıp bir hafta, 10 gün filan sürekli aynı şeyi, aynı kişiyi rüyamda görüyor oluşum. inanın 10 gün boyunca rüyanızda top model birini görseniz bile hoş olmuyor. bu yüzden birkaç gün sonra ne görürseniz görün olay kabusa dönüşüyor. rüyanızda yoruluyor, yorgun uyanıyorsunuz. bunların sonuncusu ise ilginçti, bahsedersem belki kurtulurum diyorum.

Take Shelter filmini bilirsiniz. Bir fırtına gelmektedir, daha doğrusu öyle görülmektedir. Baba karakteri de bu görüntüleri gerçek hayata yorar ve ona göre tedbir alır. gerçek ile gerçek üstünün iç içe geçtiği, pek buhranlı bi yapısı vardır. İşte böyle atmosferde geçiyor son 6-7 günüm ve hayır filmi yeni izlemedim... Her seferinde mekanlar değişiyor rüyalarda ama olay değişmiyor. Önce amazon ormanlarını kıskandıracak bir yağmur başlıyor. yağmur yavaşladıktan sonra da kemik donduran bir rüzgar, akabinde yeryüzüne düşen yıldırımlar. kimisinde mahalleye yıldırımlar düşüp her yeri alevler sarmışken bir survival hikayesine denk geliyorum, kimisinde de dibi gözükmeyen, kör bir gri havada kumsalda fırtınadan kaçmaya çalışırken buluyorum zihni. ama her şey muazzam gerçekçi. yarı çakıl dolu sahilde ayaklar acıyarak koşmak, dalgalardan ve yağmurdan kaçıp yüzünü tokatlayan damlalar, kulağına kaçan çalılar, nefes alışını zorlaştıran rüzgar, kulak zarını delecek kadar güçlü gökgürültüleri, gözleri kamaştıran yıldırımlar, yakınına düştüğünde sıcaklığı, gerginliği, yoğunluğu, panik havası. kıyamet gününün biraz daha yüksek prodüksiyonlusu işte... rüyaları ilginç kılan ilk özellik istikrarlı oluşu olsa da asıl önemli olan tanımadığım ufak bir kız çocuğuyla bu survival ortamlarında bulunmam! belki 8-9 yaşında, konuşmayan, kumral, kalın kaşlı, somurtkan, korkmayan ama güçsüz, çelimsiz bir kız çocuğu bu. kimdir, necidir hiçbir fikrim yok. bencilliğimle bilinirken rüyalarımda üstün bir sorumluluk alıp kendimi alevlere bile siper edip tek arzum onu bu tehlikeli ortamdan kaçırıp kurtarmaya çalışımak oluyor. normalde bunun bir rüya olduğunu anlayıp tadını çıkarmam gerekirken, olay akışına kapılıp, fedakarlık yapan birine dönüşmem çok ilginç oluyor cidden...

rüyaların bir sonu olmuyor ama genelde başarısız oluyorum. ya ağzına kadar su dolu bir apartman dairesinin içine düşüp boğulmayı bekliyorum ya da kopan kolonlar altına sıkışıp kalıyoruz. gerçek hayattan tek uzak farkı; bu tip fail durumlarında sıfır panik yaşamam. yani birazdan öleceksem de sikeyim bea rahatlığı var... bari bir kere kurtarayım şu kızı da öyle başka bir mini seriye geçeyim diyorum -_-


13.3.13

beni erken öldür

"Beni al zamanın dışına götür. Biraz sarıl, biraz koru, biraz öp sonra yine sokağa bırak. Elimden tut var olmayan şeylere ekle zihnimin bataklığından kurtar. Beni al Tanrı’nın huzuruna çıkar. Ben de ona diyeyim ki, “Tanrım. Beni olduğum gibi kabul edebilecek bir Tanrı’ya her zaman inanabilirim.” O da bana, “Yürü git o zaman şeytanla görüş huzurumda ne işin var alla alla,” desin. “Kim soktu lan bunu içeri megalomana bak,” diye söylenirken biz şeytanın yanına gidelim. Sen de şeytana de ki, “Şeytan kardeş, sonuçta sen de bir melektin ama iktidar hırsın vardı. Şeytanı şeytan yapan iktidar hırsıdır. Eski günlerini özlüyor musun?” Şeytan da sana, “Sen kaç yaşındasın güzelim?” diye sorsun. “Otuz dört,” de, otuz beş olduğun halde. Şeytanın gözleri dolsun ama çaktırmasın bizi gene zamanın içine sepetlesin. Orada bir çay molası verelim geceyi bekleyelim. O gece beni al kardeşlerinin acılarıyla çarp sonra kendi yaralarına sar. Biraz sustur, biraz soğuk davran, biraz da teyzem ol. Konuşabilecek gücümüz varsa ağladıklarımız yalan. Sahiden bak. Beni al biraz sarhoş et biraz saçlarına tak biraz da yağmurların peşinden koştur. Beni al erken öldür mutsuzluk uzun sürmez."

  1. Emrah Serbes

Hayır, Emrah reyisin fanboy'luğunu yapmayacağım, ama en kısa şekilde neden hastasıyız, belirtmek istedim.

11.3.13

Mono @ Istanbul

Ve hasret sona erdi! 29 seneye kaç konser sığdırdım, hesaplasam günler sürer ama Mono konseri hep hatırlanacak! Epiklikte, katarsislikte zirveye oynar Mono. Hani albümde onlarca teknoloji ile duygu yaratımı daha kolay ama canlı performansta göt isterdi. Gördük ki Mono sahnede dört kişilik bir orduya dönüşüp akın akın ruha işliyor, nota nota... Biraz kanamış, biraz buruk, biraz içe dönük, konuşkan olmayan adamlara çok şey ifade ediyor bu melodi. Ne hi, ne bye'a gerek kalmadan Mono çok şey anlattı, çok şey hatırlattı ve indi sahneden gitti. Ama tekrar buluşacağız eminim ki \m/



Mono @IKSV Salon







4.3.13

3D Doodler

Bir başka Kickstarter projesi. Çok iyi!

2.3.13

Amorphis - Hopeless Days

Bakalım Circle albümü eskilerin yerini doldurabilecek mi Amorphis, bu ilk şarkı ile sanmıyorum, ama hoş yine de