• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

21.12.13

Reflektor

Dinlenecek ne kadar da albüm birikiyor, kafayı yiycim -_-


28.11.13

Red Forest

16.11.13

Manowar @ Istanbul 2014

Vay arkadaş, daha dündü ilk konseri; yetiştik, şanslıyız be diye muhabbet ettiğimiz günler. 
Neyse. Tur büyük. Kaçıran kulak zarını aldırsın, bozdurtsun naparsa yapsın \m/


10.11.13

In Another Life, When We Are Cats

hi victor

2.11.13

God Is An Astronaut - Light Years From Home

ne güzel demişler:



Deafening thoughts, that my World has ended
Lying here with no desire to move
Fade away from this lonely place 
To summertime Dreams
From the dark into Golden Heavens 
I ascend 
Silent, the house, with thoughts I can't erase 
Dead Tree violently sways outside 
Fade away from this lonely place 
To summertime Dreams
From the dark into Golden Heavens 
I ascend 
I fade away from this lonely place 
To summertime Dreams
I ascend 

26.10.13

Spil Etekleri

Askerlik hakkında pek çok şey tahmin ettiğim gibi gidiyor olsa da, insanın biraz daha fazla kendi kendine kalması, iç sesiyle daha fazla zaman geçirmesi ve düşünmesi, hasır altı ettikleriyle yüzleşmesi kısmını hafife almış olmam iyi gelmedi. dönüşüm harika mı olacak, yarak gibi mi olacak, göreceğiz ^^

13.8.13

russian circles - deficit

Russian Circles "izlenmeden ölünmemeli" gruplardan benim için, ekim ayı sonu da yeni albüm geliyor. belki bu bahaneyle istanbul'a şöyle bir uğrarlar. yeni albüm ilk şarkı da tam hayvanca olmuş. o riff'le evlenilir, o derece.


1993 Metallica İstanbul Konseri

Yaş 10, hayal meyal hatırlıyorum Metallica ilk kez İstanbul'a gelmiş hem de stadyum konseri, TV'de haber programları haber yapıyor ve çevre ilçelerde elektrik kesintisi olabiliyor diyor gösteri yüzünden. Bunu izleyen ben "oha be artık nasıl bişiyse filan" diyorum, metallica dediğin nedir, stad konseri nedir hiç bilmeden, boy desem 20cm zaten. Tabii çevrede beni o konsere getirecek birisi de yok. Çok sonra internet ile öğreniyorum "efsane konser" olduğunu ama onun için de adam gibi görüntü yok, hurafe, abartı sanıyor insan haliyle ama geçenler biri sağ olsun acayip dua alacak bir iş yaparak o konserde 90 dakika koydu Youtube'a. Görüntü ve çekim tarzı bugüne bile taş çıkarıyor, en son model telefonla bunun yarısı güzellikte görüntü alamayan dallamalar düşünsün orasını. Ama atmosfer cidden abartılmasının da hakkını veriyormuş. 2000 sonrası hiç bir Metallica konseri böyle değil valla. Sahnede makine gibi, kütür kütür çalıyorlarmış. Jason farkı da muazzam.

9.8.13

From One Second To The Next

Sizi bilmiyorum ama ben araç kullanırken bir yandan da telefonundan, tabletinden bir şeyler kurcalayan, yazışan insanlara oldukça sinir oluyorum. Arkadaşımsa uyarıyorum, taksiciyse sürekli yüzüne bakarak derdimi anlamasını umuyorum, uzatırsa belli ediyorum. Bunu da bir şeyi öğretmek amacıyla yapmıyorum, bunun zaten yapılmaması gerekiyor. Araç kullanmak kendiniz kadar yayalara karşı da (hayvanları kapsayacak şekilde) sorumluluk yüklenmekte. Ufak bir dikkatsizlik, hata, arkasında çok fena hikayeler getirebiliyor. Yazışma nedeniz her ne ise, cidden BEKLEYEBİLİR.

It Can Wait Belgeselleri kuşağında kamerasını ve mikrofonunu bu ölçüde kayıp yaşayan ailelere açan Werner Herzog, 35 dakikalık belgeselini yayınladı. From One Second To The Next adındaki belgesel, araç kullanırken yazışan sürücülerin hatasından kaynaklı kayıpların, ailelerinde ne tip tahribatlar, hikayeler bıraktığını en derinden yansıtıyor. İzleyin, izletin.

7.8.13

Choke

Duvarlarıyla gelen, onları yıktığınızda da gurur meselesi yapıp gitmeyi ceza gören ve büyük hata içerisinde olan kadın/erkek için nazar duası kadar kutsal bir şarkı yapmış Alice in Chains Choke ile. Kendini kurtarıcı olarak veya veda edilemeyecek gibi gören varsa 13 kere daha düşünsün.

5.8.13

Roger Waters @ İstanbul

Onca konser izledim ettim, böylesini görmedim arkadaş. "Konser" veya "tiyatral bir şov"un çok ötesindeydi The Wall Live. Duvarlar yıkıldıkça güzelleşiyor resmen. Roger'ın sesi belki o anda 20 bin kadar insana ulaştı ama etkisi çok daha dalganacaktır. Gezi kayıplarımızın anılması ise gözleri doldurdu elbette.The Wall'un arkası direniştir!


2.8.13

would?

1.8.13

Eterna

Tek başlarına anlamsız olan şeyler ustaca yan yana getirilirse hepsinden daha anlamlı görüntüler ortaya çıkabilir.

29.7.13

Fuck You April!

bazı erkekler sevemez
bazı kadınlar çok çok sever
bazı erkekler saygı gösteremez
bazı kadınlar saygı beklemez
bazı erkekler yanındakiyle idare eder
bazı kadınlar yanındakini değil geriye kalanları sever
bazı erkekler hep konuşur, sadece konuşur
bazı kadınlar hep içine atar
bazı erkekler yalan söylemeyi sever
bazı kadınlar yalan duymayı sever
bazı erkekler çok çok sever
bazı kadınlar da hiç sevemez...

bunlardan en az bir tip özelliğe sahip iki bireyin yan yana gelmesi şüphesiz her zaman olduğu gibi muhteşem hissettirir, ama sular çekilince geriye bırakacağı etki, en az aşağıdaki sahne gibidir, hiç şaşmaz:


Jim Kazanjian

Dünyaya farklı açılardan bakabilen ve orada olmayanı pek çok zügeçten geçirip görünür kılan herkesi sevmişimdir. Jim de bunlardan biri. Binlerce görsel çalışması yok ama bence her biri muazzam. Kendi sitesi: http://www.kazanjian.net  , Facebook sayfası: https://www.facebook.com/pages/Jim-Kazanjian/169561883066048


24.7.13

Geberten Şiirler: Uzak Yakınlık

Soruyordun
İlkyaz işte
Uyanıp bir bahçeyi dinliyoruz
Tenhalık böyle

Dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde
Beklesem hemen gelecek olduğun
Tam öyle olduğun
Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
Kırık dökük de olsa yanımda
Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda
O deniz ki aramızda hiç kımıldamadan
Erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun.

Yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan
İkimizdik, iki kişi değildik
Bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine
Birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin
Yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum
Sanki bir bakıma ayrılık böyle.

Karşılıklı otursak da ne zaman
Masa örtüsünü ikiye bölen ellerimizdi
Bir tırnak yeşilinden gerisin geriye
Ayak bileklerimizden gerisin geriye
Bütün bunlar gereksiz, bilmiyorum sanma
Gereksiz ama yalnızlık böyle.

Bir hüzün kaç kişinin hüznü olurdu
Çıkarsak toplamak yerine
Her hüzün başka türlü olurdu
Ne yaparsan yap saati kurma
Öyle dağıldık ki hepimiz
Her günün geçmesi bir gerçek oluyor
Seninle her uzaklık gibi böyle...

Edip Cansever


20.7.13

Benden sinemayı çıkarın...

Akira Kurosawa demiş ki "Benden sinemayı çıkarın, geriye hiçbir şey kalmaz."
Cidden de öyle. Kaç kitabını okudum saymadım, zaten filmlerini seyrettim, ağzına kadar sinema ile dolu bir hayat Akira'nınki. Belki de bu yüzden bence gelmiş geçmiş en büyük yönetmen.

Ama insanı ister istemez bazı gerçekleri minimal düzeyde de olsa böyle ustalarda görmesi şaşırtıyor. Cidden çoğumuzun hayatında "o şeyi" çıkarınca, geriye pek bir şey kalmıyor. Bu demek değil ki o insan ölüyor, işe yaramıyor ve mutsuz. Hepsi ve daha fazlası var tabii, ama insan şu kısacık hayata yollanmışsa bir davası oluyor genelde be. Şanslı olanı onu keşfedebiliyor, yaşıyor işte. Bu da beraberinde "onu çıkarınca geriye bir şey kalmaz"ı getiriyor doğal olarak. Akira reyis bunu belki sinemayı övmek için söylemiştir ama pek çoğumuz için çok daha acıklı bir yarasına da işaret ediyor yani bu söz. Kısacık ama iz bırakan hayatını bir şeye harcayıp, onsuz bir hiçi göze almak, her platform adına,sümük söktürecek kadar hüzünlü değil mi?


17.7.13

tatil raconu

Anladık. tatil demek "kafa dinlemek, bünyede biriken stresi, elektriği atayım, bir şeylerden uzaklaşayım" demek değil pek çoğunuz için. "iki instagram fotosu çakayım da kuzenlere, ex'lere havamı atayım"ın hallicesi işte. tatile gidip de tabletinin başında düşmeyen herkesin aklına sıçayım ayrıca. ama şimdi kuralına göre oynayıp da bunu tatil dönüşü laf salatasına dönüştürmemek lazım. sivrisineklere yem olmaktan kurtulmamamış, yosunlu denizlerde midyeye dönüşmüş, gördüğü en güzel bitki oteldeki saksılar olmuş, en gürültüsüz ortamı mecidiyeköy gibi, kalkıp da "bi tatil yapmışım aga sorma, geberdik keyiften" demeye de gerek yok dostum. sen tatile gittiysen, aşağıdaki fotodakilere gidenler nereye gitti mk :)

 

15.7.13

Biraz daha yenilendik!

Blogun adındaki "eski"nin hakkını verdiğimi düşünüyorum ama biraz da "yeni"ye imkan tanımak lazım tabii ki. Gördüğünüz gibi şöyle sikko bi tasarım seçtim bu sefer, ama daha işlevsel geldi gözüme. Uzun aralıklarla bile olsa buralarda görüşmek üzere...


11.7.13

rewind the film

Odamızın ışığı son kez kapanmadan, gökyüzünden o son bulut uçup gitmeden, kır saçlı fotoğrafımızın bir kopyası bir akrabamızın vitrinini süslemeden önce sanırım bu hayatın en büyük gizemine tanık olamayacağız. Ölmek zaten kabullenmesi zor bir kavram iken yaşlanmak da bir o kadar sarsıcı.

Bir sigorta poliçesi satmak isteyen pazarlamacanın tanımladığı o güzel yaşlılıktan çok öte bir yaşlılık geçireceğimiz gerçek.

En sevdiğimiz arkadaşlarımızın bir kısmı bizden önce gidecek. Arkasından bir ton anı bırakacaklar, o kadar ki; başını asla hatırlayamayacağız. Aşık olduğumuz kadınlar, erkekler çoktan kalbini bir köşeye koymuş, o anın uykuda gelmesini dileyecekler. Kameralara sarkık yanaklarla gülebileceğiz ama en büyük düşmanımız hala aynalar olacak. Bu ten üzerinde kimlerin izlerinin olduğunu, ne kokular sindiğini kimse bilemeyecek. Kimlerin fotoğraf makinelerinde, ne mekanlarda ne pozlar verdik, artık hiçbir önemi olmayacak. Konforlu bir tuvalet ihtiyacı gidermek belki de tek dileğimiz olacak.

Onlarca yaptığımız her seçimin artık toplu sonucuyla, hırıltılı bir boğazla uyuyacağız her gece. Sanmıyorum ki her doğan güneş eskisi gibi beraberinde umutlar getirsin. Şanslıysak daha önce gittiğimiz mekanlara tekrar gideceğiz. Damaklarda "burayı hatırlıyorum sanki" tadı olacak. Manzara eskisi gibi olmasa da içimizde bir yerde o mekanlar aynen korunuyor olacak. Kaç ülke gezdik, kaç ortama girdik, kaç insana selam verdik; hepsi belki bir günlüğün acıklı bir paragrafını anca dolduracak. Hatırlamadıklarımız hatırladıklarımızdan daha fazla olsa da pişmanlık yakamızı bırakmayacak. Veletleri pişman olmamaları için aşırı derecede uyaracak olsak da her kızarık gözle uyanılan her sabah beraberinde "keşke" ile başlayan sihirsiz dilekler barındıracak. En sevdiğimiz şarkı sayısı artık çok az olsa da o nakaratlar hep iç sesimizde yankılanacak. Eşlik edilen danslar, dökülen terler, sevgi ile öpüşen dudaklar uzak bir galakside paylayan yıldızdan çok da yakın gelmeyecek. İç karartan her saatin arasında da vaktimizi öldürecek uğraşlar bulabilecek, takma veya az önce yapılmış gibi taze duran dişlerimizi göstermek istemeyerek samimiyetsiz gülücükler atacağız. Vitrinimizde gömdüğümüz dostların, akrabaların fotoğraflarına bakacak, bu süreci doğanın kanunu belleyip beynimizi fazla yormayacağız. Hayal kırıklıklarıyla dolu bu hayatı aslında bir kez daha yaşamak için Manic Street Preachers'ın da yaptığı gibi, tatlı bir rüyadan fazlasını görmeyeceğiz.


7.7.13

çıkarma işlemi

Çok arkadaşı olan, girdiği her ortamdan bir dost edinen, edindiği her dostla sürekli iletişimde olan, olamadımı da üzülen, cana yakın, kanı kaynayan, mavi boncukcu biri hiç olmadım. böyle biri olmadım diye de hiç pişman olmadım. hatta şöyle bir düşünüyorum da dopdolu bir arkadaş çevresi olan, eli sürekli telefonda bir arkadaşına bir şey anlatmak ile vaktini harcayan, her haftasonu samimi olmayan bir davete gitmek durumunda kalan biri olsaydım, bugün işim daha zordu.

şu kısa insan hayatında, çevresi adına pek fazla turnusol kağıdı görevi yapacak fazla olay yaşanmıyor. azlar ve çok özler. sonuçta eşleriniz gibi dostlarınızı da gerçek olup olmadığını bazı olaylar, sınavlar sonrası anlıyorsunuz. eminim çoğunuzun da böyle gerçek olmayan, tatlısu dostları vardır, sadece farkına varacağınız günü bekliyorsunuz. bu konuda ben çok şanslıyım çünkü az olan tüm dostlarımın gerçek olduğuna epeydir eminim. ama çemberi biraz daha geniş tuttuğumda farkettim ki çürük domatesler varmış.

Gezi Olayları ve sonrasında yaşananlar iyi turnusol kağıdı görevi gördü benim için. Kim haktan yana, kim fanatikliğin kurbanı değil, kim örümcek zihinli, kim aklın yolu bir değilci, hepsini tespit edebildim. bakın, "benim gibi düşünmeyen" demiyorum; benim karşı çıktığım şeyleri savunması gerekmiyor dostlarımın, ama insanlık düşmanı görüntüler sonrası yalanların peşinden giden, aklı yıkanmışlar gibi ezber konuşan biri ise o/onlar, üzgünüm hepinizi hayatımdan çıkardım. ne okullar okumuş, ne yollardan geçmiş, ne kariyer sahibi adamlar, kadınlar bunlar; cidden "insan" dilinden anlamak, doğrunun, hakkın tarafından olabilmek, bu uğurda yolunu değiştirmek bu insanlar için imkansız. bu yüzden seslerini asla duyamayacağım kadar uzak tutuyorum kendilerini artık. 30 senelik hayatımda ya beni sevmeyenleri hayatımdan çıkardım (kolaylık olsun diye) ya da cidden aptallık ve kötülük karşısında isteyerek yenilen, o tarafa geçmeyi daha karlı görenleri... 

matematiği yeni öğrenirken, en zorlandığım işlem türü çıkarma idi, ama artık en sevdiğim sanırım. size de öneririm.


2.7.13

beterin beteri

Beterin hep bi beteri oluyor bak. genelde zaten hep o "beteri" bularak az biraz tatmin olunursa olunuyor. gerçi çok aşağılık bir şeydir bu. mesela yatak döşek hasta olursun, kendine "ah ah ne beter hastalıkta olanlar var, onlar mızmızlanmıyor gör" dersin. bence baya aşağılık bir şey bu "beterin beteri var" inancına göre durumuna pay çıkarmak. ama sanırım yine de insan fıtratında var. veya bebekken hangi mekanizmalar ekleniyorsa beyne, farkında olmadan yapıveriyorsun yetişkin hayatında. sanatın tüm dallarında en çok karşımıza çıkan acılardan ilki sevdiğinin "ölümü" olsa da hemen arkasından sevdiğine kavuşamama acısı gelir. o kadar örneğini görmüşüzdür ki, cidden sanki en acısı da o gibi gelir. ama biraz kurcalayına şey daha acı değil mi; kavuştuğun sevdiğinle bir gün uyandığında artık onu sevmediğini farkettiğin an? en azından kavuşamazsan aşk olur, ama kavuşup bir gün bu şekilde uyanırsan, en iyisiyle yok olur be insan.

29.6.13

Varmak

Genelde geç kalışlarımla ünlüyümdür. Geç kalkabilirim, yola geç koyulabilirim, vaktinde çıksam bile gitmem gereken yere geç varabilirim anlamsızca. "Yolda" hiç sorun çıkmasa bile olmam gereken yerde geç olmuş olabilirim. O kadar ki iş işten geçmişin bile artık anlamı olmayabilir. Köprünün altınan o kadar sular geçmiş olabilir ki, artık su bile geçmiyor olabilir. Belki köprü bile toz olmuştur. Vardığımda "geç kaldım özür dilerim" diyecek bir hücre bile bulamayabilirim. Sesim eko bile yapmayabilir. "Geç" kelimesinin ifade taşımadığı bir zaman dilimine bile denk gelebilirim. Nihayetinde geç kalışlarıyla ünlü biriyim dediğim gibi. Ama bir nokta daha var ki, en azından olmam gereken yere eninde sonunda varırım. Mutlaka giderim oraya. Mutlaka yola çıkarım çünkü. Olmam gereken yere ulaşmak için, işten geçmiş olmasının anlam teşkil etmediği, ne altı olan bir köprü, ne de akan bir suyun kalmadığı; zamanın pek önemli olmadığı o yere, geç kalmak dahil, her şeyi yapar giderim.

24.6.13

Love is a riot

Andrew "Android" Jones vakityle Lucas ile, Nintendo ile çalışmış oyun geçmişi de olan, pek çok albüm kapağına imza atmış, oldukça enteresan bir üsluba sahip pek yaratıcı, dışavurumcu bir abimizdir. Ve bize direnişi temsilen harika bir çalışması var.

Inspired by the demonstrations happening now in turkey and all over the world
 

the reality we inhabit is a projection of our own consciousness that has one source.
we are forced to experience the illusion of separateness.

all forms of conflict are essentially two seemingly separate forces trying to express their love for each other, however our identification with our own egos get in the way. creative conflict is seeing yourself in the opponent and the realization that there is no other self.

tear gas, brutality, violence or injustice don't make this interaction any easier yet they still do not take away from the universal truth of oneness that each of us are a part of.

the expression of Love is one of the greatest mysteries and it manifests in a myriad of phenomena. Love is incredible, love is crazy, love is pain, and... Love is a Riot.



20.6.13

Not For Want Of Trying

"All I know is first you've got to get mad. You've got to say, "I'm a human being, God Dammit! My life has value!" So, I want you to get up now. I want all of you to get up out of your chairs. I want you to get up right now and go to the window, open it, and stick your head out, and yell, "I'm as mad as hell, and I'm not going to take this anymore!"

 

18.6.13

#resistbrazil #vemprarua

40 kuruşluk ufak ama haksız bir toplu taşıma zammı, toplu taşımanın kalitesinin eleştirilmesi, ardından klasik latin amerika polisinin sert müdahelesi ve sonra da bugün Rio'da milyonlarca insan sokaklarda, kongre merkezi işgal altında :) ortalıkta polis gözükmüyor (ha gözükse ne yapabilir bu kadar kalabalığa o ayrı) ve manzara muazzam. V



14.6.13

New York'lu Çapulcular

her dinlediğimde burnuma anason kokuyor -kalp-

6.6.13

#DirenGezi

Normalde umutsuz bir vakayımdır. Buradan da pek çok kez ülkemden umudumu kestiğimi dile getirmişimdir. Azınlık olmak ayrı bu azınlığın güçsüz olması ayrı bir sancıydı. Ama 28 Mayıs'ta 29 senelik hayatımın en büyük twist'ini yaşadım. Ne oldu, ne olmadı zaten biliyorsunuz, tekrara gerek yok, ama artık eskisine oranla daha umutlu biriyim. Hani yarına bir şeyler değişir mi, bu umut bir şeyleri değiştirir mi bilemem, ama ben değiştim onu biliyorum (o kadar gazı yiyince tabii). "Ben artık değişmem, biz artık değişmeyiz, değişemeyiz" önümüzdeki koca bir yalan.


27.5.13

Dert Değil



Mevsimlerden kışın sonu, yıllardan siktiret. Nasıl ruhum daralıyor, nasıl, tarifsiz. İlk kez olmuyor ama sanki ilk kez başa çıkılamayacak gibi. Bazen gelir bana öyle, anlıktır belki günlük; yüreğine bir taş oturur sanırsın ki... örneklendiremiyorum bile. Öyle günler işte en kötüsü. Yalnızlık x100 diyeyim. Dedim Volkan böyle olmaz, bi git sarhoş ol gel. Velhasıl beyoğlunun bilindik bilinmedik yerlerini dolaştıktan sonra sarhoş olmaya ramak kala kafam kaldırmadı artık kaosu, vurdum kendimi yola. Baktım sarhoş değilim, mantıklı düşünebiliyorum. “Düşünebiliyor” olmam yetiyor zaten. Bu iş böyle olmaz, gir şu tekele, o son bardağı da iç dedim. Hava da nasıl soğuksa, alkol bile ısıtamıyor bünyeyi. Tek hayalim sarhoş olmak. Ben çok az sarhoş oldum, çok çok az. Çünkü ben sarhoş olunca suicidal taraflarım kabarıyor(muş), en azından anlattıkları o yönde. Araba önüne atlamak, çok katlı bina balkonundan aşağı sarkmak, giden arabadan inmek gibi pek çok sabıkam olmuş, daha doğrusu olacakmış nerdeyse... Neyse işte, diyorum ki içimden sarhoş olursam geçer bu sızı. Tam olarak da ne düşündüğümü hatırlamıyorum, mekan da pek tekinsiz, en iyi ihtimalle çöpe filan atarlar beni, iki gün sonra bulunurum.

Alkolün tatlı geldiği ender anları yaşıyorum, bir yandan da şu gece hayatının ne kadar plastik olduğunu düşünüyorum dostlarsız. Kafa kıyaklığı diyip başka konu düşünmeye çalışıyorum, eve nasıl giderim gibi bir düşünce hiç yok. Apartman önü desem değil, dükkan karşısı desem değil öyle bir yerde oturuyorum, soğuk götüme götüme vururken önümüzden böyle siyah üzerine renkli şeritli çoraplı bi kız geçiyor. Sadece çoraplarını görüyorum tabii, gece lambasına doğru bakacak güç sıfır. Gidiyor, sonra geri dönüyor, gölgesinden anlıyorum ki bana bakıyor. Hiç oralı olmuyorum, merak duygusu sıfır hatta eksilerde. İzin istemeden yanım sayılamayacak kadar köşeye oturuyor. Bakıyorum suratına, normal kız. Kahküllü, saçlar ensede, hippi desen değil, klasik desen değil. Ben filmlerde de sevmiyorum böyle atmosferde hikayeye bir kadının dahil olmasını. Yazar bunu genelde deus ex machina olarak kullanır bir şeyleri düzeltir, en kötüsü hikayeyi ilerletir. İstemiyorum bir muhabbet açılsın, hikaye ilerlesin, bu gece böyle sessiz, soğuk bitmeli; susuyorum, içmeye devam ediyorum. O da susuyor. “Seni de mi kırdılar?” diyor. Hoppa. Her susana böyle drama oynatmak da alışkanlık oldu. Behzat Ç mi lan bu? Doğru tahmin ediyor oluşu da gıcık edici tabii. “Onla alakası yok” diyorum bakmadan.

İçkimi almaya çalışıyor, hop diye eline atlıyorum, izin vermiyorum. “Ya sen akrep misin?” diyor. Lan bütün pintiler akrep burçlu mu? Alla alla. O sırada gülüyorum inceden tabii, bu konuda hiç değişemeyeceğimi anlıyorum, yapabileceğim bir şey yok. “Buna ağzımı sürdüm, alim sana yeni bi tane?” diyerekten tekeli işaret ediyorum. “Yok, sağol, ondan değil zaten” diyor. Ne demeye çalışıyo bi anlasam. Ya kızlar, kafası kıyak bi erkekle yapılabilecek şeylerin sayısı bir elin sayısını geçmez. Bunların içinde de yara deşmek, sorgulamak, merak gidermek hiç yoktur... Neyse. Kıza biraz haksızlık daha doğrusu öküzlük yaptığımın farkına varıyorum, en azından yüzüne bakıyorum bundan sonra. Taş çatlasa 25 yaşında olduğunu farkediyorum. Masumluk veya evil'lık göremiyorum. Bi aksesuarı bile karakterini ele verecek cinsten değil (elimde değil önce kıyafetinden karakter tahlili yaparım kişide). “Eee” diyorum. “Eee” si yok, oturuyoruz” diyor. Girişken kızlar hoşuma gider genelde, ben olsam böyle bir şey yapamam mesela. Ama o anda cidden gidecek bir “hoş” yok ortamda. İçkimi uzatıyorum, içiyor. “Kalıcak yerin yok mu ki burda oturuyorsun? diye soruyor. Sarhoş değilim ya, sorunun ne kadar yanlış olduğunu düşünebiliyorum, içimden “her dışarıda böyle oturanın kalıcak yeri olmuyor mu demek?” geçiyor ama normal cevap veriyorum. “yoo ondan değil, sarhoş olmaya çalışıyordum” diyorum. Ona samimi bir cevap gelmiş olacak ki “Ne güzel...” diyor. Neyi güzel mk. Demiyorum tabii. Susuyorum. Susmayı seviyorum.

Sevdiğin için en çok ne yaptın?” diyor aniden! Sanki cevabımı bir referans, bir karşılaştırma amaçlı sormuş gibi. Ne desem altından bir acı çıkaracakmış gibi. O saatte orada benle ise dertsiz biri olmasına imkan yok çünkü. Yanıma gelmeden önce nereden geldiğini düşünmemeye çalışıyorum, ne yaşadığını hayal etmemeye çalışıyorum. Yeri ve sırası değil. Bu gece benim sarhoş olmam lazım diyorum kendime. Yavaştan da götümün donduğunu hissetmek huzursuzlandırıyor bir taraftan.
“Yapmam gereken her şeyi yapmadığımı biliyorum, niye ki? diyorum.
“Ya yanılıyorsan? diyor.
“O zaman yanılıyorumdur, dert değil” diyorum.

Soru biraz kıllandırıyor beni. Acaba beni tanıyor mu diye merak ediyorum. Yüzüne bakıyorum, %100 daha önce görmediğim bir surat olduğuna eminim. Kaç kız kaç erkeğe böyle sorular sorarki diye düşünüyorum, ama bunu şimdi düşünüyorum. Zaten bu yüzden yazıyorum bu  yazıyı. Bu anı hiç bir yere bağlanmıyor çünkü o gece. Tekelden bir içki daha alıyorum, birazını içip ona emanet ediyorum. “Bari sen sarhoş ol” diyorum. Yalancıktan gülüyor... Sarhoş olamadan evime dönüyorum. F tipi hapishanelerin bile daha ferah geldiği bir gece beni bekliyor...

Daha sonradan, hatta şimdi aklıma geliyor; “Dert değil” derken ne kadar da yalan söylediğimi farkediyorum.“Ya yanılıyorsam?” sorusu kemiriyor içimi. Cidden, ya yapılabilecek her şeyi yapmışsam, elimden bu kadarı gelebilmişse, daha fazla mümkün değilmişse, ben bu kadarcık bir adammışsam? Cidden bu dert olmaz mıydı bana?

O yüzden siz kızlar, kadınlar; bir erkeğe doğru sorular sormadan birkaç kere düşünün.

21.5.13

Miserere Mei Deus

inançsız da olsanız, bu yakarıştaki güzelliği görmemek imkansızdır.


19.5.13

acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir

18 veya 16 yıl önce, emin değilim, bi yakın akrabamının kızı ergenliğinin de cesaretiyle sevgilisine kaçıyor. "beni ona verin, intihar ederim" diyor. ediyor da. baktılar kız ciddi, kendi bilir diyor ailesi, veriyorlar. halen evliler, sorun yok, ama o kaçışından sonra babası onu geri alıp eve geri getirdiğinde odasında sürekli Sezen Aksu dinlediğini hatırlıyorum, zır zır ağladığını filan. bi yandan cidden öyle odun bir adam için bunları yapıyorsa seviyor demek ki diyorum, bir yandan da Sezen Aksu ile tanışıyorum.

Böyle yanık yanık sesiyle, hiç bir derdi olmayan, ergenliğe hazırlanan benim bile canımı yakıyor, kızı hayal bile edemiyorum. o günden sonra pek çok kez karşıma çıkıyor Sezen - ki Türkçe sözlü müzikle aram hiç iyi olmamasına rağmen. Bu yüzden bünyemdeki Sezen Aksu gerçeğini inkar etmiyorum. Herkes gibi ben de ufak bünyeli bu kadının bunları nasıl yazdığını merak ediyor, teori üretmiyorum, keyfine bakıyorum. Canlı da bir kez izledim, cidden ebe sikebiliyor. Şansınız varsa, izlemeyin derim -_-

 

17.5.13

Part 3

keşke hiç yaşanmasaydı dediğim anlar aklıma her geldiğinde onları birer sahne gibi görüp arkalarına bir müzik atmaya çalışıyorum. en güzelini bulduğumu hissettiğim anda da o kötü sahneden geriye güzel bir tat kalıyor gırtlakta. güzel bir film olmuyor ama güzel bir sahneye dönüşüyor anı. işin kötü tarafı o fon müziğini dinlediğin her zaman aklına bu sefer de o kötü anı geliyor. ikisinden de vazgeçemiyorsun sonuçta. birisinden biri, elbet biri, hafızanın en solgun tarafından onu alıp karşına koyup tekrar tekrar yüzleştiriyor, "bakalım bu sefer ne kadar acıtacak" diye. ben de arkasına bunu koyuyorum bu sefer:

13.5.13

dooruzu

o havalı oyuncak top sahnesi hala kanatır, yazıktır.

10.5.13

The Place Beyond the Pines

if you ride like lightning, you're gonna crash like thunder diyor filmdeki eski dostumuz.
Blue Valentine'nin yazar ve yönetmeni bu sefer beni gafil avlıyor, yüreğimden vuruyor. bu kez sümüklü bir kadın özlemine ağlatmıyor. düzeltilmesi imkansız bir özlemin aromasını burnunuza tutup çekiyor. iyi ile kötünün bir potada eritildiğinde ortaya çıkan malzeme ile aklınıza merdiven uzatıp aşağı bakıyor. hiçbir safta yer tutamasanız da aslında yerinizi iyi biliyorsunuz. Mike Patton melodileri boğazınızı sıkıyor bir taraftan, aklınıza kırışmış, soluk, eski bir fotoda geri gelmeyecek anları hatırlatıyor. sanki bir kere kaybetmişseniz, her gün, sonsuza kadar kaybedecekmişsiniz hissiyle boş yollarda arkadaşlık ediyor. Dünyanın en yoksun filmi The Place Beyond the Pines.

7.5.13

Baz Luhrmann

En nihayetinde hepimiz birer hikayeyiz, birileri tarafından birilerine anlatılacak veya en azından anlatılmayı beklenecek bir köşede, hiç ölmeyecek. Hep bunun acısını ve mutluluğunu taşıyan Baz Luhrmann 2 hafta sonra geri geliyor, biliyorsunuz, tehlikenin farkındasınız değil mi?!

4.5.13

R.I.P. Jeff

Nihayetinde tüketiyoruz; dinliyoruz, izliyoruz, okuyoruz. Bunları üreten harika insanlar var ve benden önce ölmeye devam ediyorlar, devam edecekler. Her birine ayrı ayrı üzülecek olmam hani korkutmuyor değil bei. Sevdiğin bardağın kırılması bile yürekte bir yere dokunuyorken, dün orada olup bugün olmayan birinin üzüntüsü bir ömür boyu sanırım. Bir ömür boyu ölüme tanık olmak çok adaletsiz mk.

30.4.13

We Have Signal: MONO

Alabama konserlerinden süper kalite kayıtlı, görüntülü bir video geldi Mono'nun. 3 saniye yetti konser gününe ışınlanmama. Mono mavisi yine kendini gösteriyor.

Son albüm olan For My Parents adı nereden geldi Taka anlatıyor videonun ortasında. Öncesinde de Mono nereden geldi bu günlere, kısaca özetliyor. Bu adamlar cidden çok iyi insanlar.

Son performans must-see:


We Have Signal: MONO from We Have Signal on Vimeo.

28.4.13

the story of luke

Luke henüz yeni reşit olmuş, otistik bir geçtir. babası belli olmadığı gibi annesi tarafından da terkedilmiştir çok ufakken. anneannesi, dedesi tarafından yetiştirilmiştir. eğitimini evde almıştır. hiç sosyalleşmemiş, dışarısını hiç tanımamıştır. ninesi ölünce dedesi de artık fenalaşıp huzurevinin yolunu tutunca Luke biraz açıkta kalır. kuzenlerinin yanına taşınır ve böylece "hayata balıklama atlayış" hikayesi başlar.

Luke önce cinsel kimliğini keşfeder, sonra insan ilişkilerini, ardından geçimini sürdürme çabaları başlar. dışlanır, hayalleri yıkılır, devam etme gücü arar. bir hedef seçmelidir kendine.

Her ne kadar Luke senin, benim gibi biri gibi çizilmemişse de aslında çoğu erkekle aynı kaderi paylaşır. bizim hikayemizden çok da farklı değildir. ilk kazandığı parayla sevdiğinin yanına gitmeyi düşler. hikayesinde ani sürprizlere, mucizelere yoktur. ayakları yere basar. gerçektir, serttir ve bununla yaşamaya alışması gerekir. kimi zaman çığlık atarak, kimi zaman da pancake yaparak...


22.4.13

Symphony No. 39

klasik müziğin hafızadaki yeri adlı bir çalışma var mıdır henüz araştırmadım ama çok acayip bir şey oldu geçenlerde.

anneme ilk önce kendime dair hatırladığım ilk anıları anlatıp olayın geçtiği yaşımı filan öğrenmeye çalışıyorum böyle. ne anlattıysam 7 bazen 6.5 filan yaşa tekabül ediyordu ki bir anım 5.5 yaşıma ait çıktı. onda da annemin bana yaptığı bir şakadan dolayı kısa süreli bi travma mı geçirdim neyse artık yer etmiş zihinde ahah.

ama konunun açılması başka idi. alakasız zamanlarda mozart'ın bilmediğim senfonilerini açıp dinlemek gibi garip huylarım var. yine bir keresinde 39 senfoni k.543 denk gelmiştim. allaaam ben bunu nerden biliyorum? nerden! NERDEN?! O kadar tanıdık geliyor ki, sanki bir yıldır dinliyorum, ama ilk kez denk geldiğime de eminim. filmlerde de kullanılan bir şey değil, zaten filmde kaç dakika kullanılacak da hatırlıcam... en son dedim volki bu da çocukluktan kalma bir şey olmasın? gerçi mantıklı gelmedi ilk etapta, klasik müzik dinlediğimi hatırlamıyorum, ama üstteki olay olunca aradaki zaman diliminde kaçırdığım şeyler olmuş olabilir diye düşündüm, sorum, "anne bak böyle böyle, bir şey hatırlıyorum hem de çok iyi, var mıydı çocuklukta böyle bir şey?"

biraz durdu düşündü, bakındı, "haaaa evet ya sen öyle garip garip şeyler yapıyordun" dedi ahaha. 90'ların sonunda işte, trt'nin kimsenin izlemediği kanallarında alakasız gün ve saatlerde klasik müzik programları olurdu, olurmuş yani ve ben zap yaparken denk gelirsem takılı kalır bakarmışım! ben! tv yetmezmiş, radyoda da denk gelirsem açık bırakırmışım, dikkatimi verirmişim. tabii aile cahil olduğu için bu hareketler garip geliyormuş ama neyse ki elleşmemişler. okula filan başlayınca tabii ara beni boya beni pop şarkılarına kapılıyorsun, ama okul öncesi epey bir dönem böyle takılmışım. 29 yaşında kendine ait bilmediğin bir şeyi öğrenmek ilginç oluyormuş işte.

neyse. bi video ile yazı bitirmek adettimdir, ama bu sefer müzik değil, kişiye odaklanalım. Avusturyalı Nikolaus Harnoncourt (84) harika bir müzik dersi veriyor gençlere. Gözlerini bana açıp pörtletse muhtemelen ben de çalardım alayını :)


21.4.13

Amorphis - Circle

Amorphis son model bi albümle geri döndü a dostlar. 2007'deki Silent Waters albümünden bu yana (güzel albümler yapsalar da) şöyle her an dinlemek istediğim türden şeyler yapmamışlardı. Görülen o ki Circle ile şeytanın bacağını kırmışlar ve tam da kendilerine, Finlandiya'ya yakışır bir albümle kalabalığı dağıttılar. Bonus şarkı olan Dead Man's Dream'i de dinlemeden geçmeyin der yalarım ^^

20.4.13

do you realize?

herkese olur mu bilmem ama güzel bir konserde bir anda biriyle yüzyüze geleceğim ve ne olduğunu anlamadan yüreğim yerinden çıkacakmış gibi olduğunu hayal ederim. hani bir film sahnesi için saçma, bir hayat için, bir erkek içinse şık bir gelişme olabilirdi, emin değilim. eğer böyle bir sahne olacaksa the flaming lips konserinde seni bekliyor olacağım (o konser hiç gerçekleşmez tabii ki)


16.4.13

on your mark

Studio Ghibli'nin bu kısa filmi, sonradan klipleştirilen, pek bilinmez nedense. fütüristik bir gelecekte geçmesi, salt melek karakteri kullanması, biraz mtv aromalı olması, miyazaki'nin bu kısa filmde kullandığı bazı teknikleri sonra yapacağı birkaç kült filmde kullanacağı gibi özellikleri var. Ama olmasaydı da olurmuş. 7 dakikada mozaik pasta yapıyor kalp sıcaklığında ^^



15.4.13

Oblivion

Sci-fi film açlığının giderileceği yılda sezonu açtı Oblivion. Hani filmi beğenirsin, beğenmezsin o ayrı ama M83'ün OST albümü müthiş!


13.4.13

lacrimosa

şu sıralar, bir oyun olsa da, sanat camiasına düşen en iyi eser olan BioShock Infinite'te yer aldığı için hype'ı artan Lacrimosa, oyundan çok önce de özel sinyaller yollardı bu beyne, Tree of Life'tan da önce hatta. Yarım kalmış bir nefesi veremeyişin arkasından ruhuna çöken karanlığa sarıldığın andaki huzur gibidir. Tatlı bir kabulleniş. Ölüme dikilmiş en güzel kıyafet.




10.4.13

Reprise

Oslo, August 31st benim adıma 2012'nin en iyi filmlerindendi. Ondan çok daha önce izlediğim Reprise'a ise tekrar geri dönme ihtiyacı hissettim çünkü aynı yönetmen ve yazarın bu iki filmde ne tip köprüler inşa ettiklerini çözmem gerekiyordu. İyi ki de dönmüşüm.

Danimarka'da doğan, Norveç'te büyüyen Joachim Trier şu anda iki de iki gidiyor. Beş yılda yazılan Reprise'ın arkasından bir beş yıl sonra da Oslo ile geri döndü ki o ne dönüş. Trier soyadında bir keramet var galiba.

Neyse, diyorum ki Reprise'ı siz mutlaka Oslo'dan önce seyredin tabii ki çünkü Oslo çok daha olgun bir film. Ama Reprise gibisi de yok! Bu kadar güzel yazılmış ve güzel kurgulanmış, soğuk iklimli ama sıcak dokunuşlu film göremezsiniz.

Bazı şeyler bir kere yaşanıyor cidden. Şartlar ve kişiler aynı olsa da sonuçlar farklı oluyor ikincisinde. Sonuç delisi değilsen sorun yok ama Reprise bu açıdan bir arayış içerisinde. İki 20'lerinde olan genç aynı dönemde ilk kitaplarını çıkarma sancısı yaşıyor ve yaratıcılık taraflarının ruhlarını nasıl hastalandırdığını, nasıl başkalaştırdığını, aşk hayatlarına etkilerini gösteriyor. Henüz filmin başında "filmde şunlar şunlar olacak" dense de, dediğim gibi şartlar değişince sonuçlar da değişiyor ve film ciddi bunalıma dönüşüyor. Ne cıvık gençlik filmi ne de samimi bir aşk filmi bu. Doğrucu bir tarafı var, yeri gelince tokatını esirgemiyor. Oslo'nun geleneksel kültüründen genç nüfusuna, drug, punk ve seks üçgeninden akıl sağlığını kaybetmeye kadar başınızı döndürecek malzemeler var Reprise'da. Alkollü veya dumanlı iken kesinlikle izmeleyin mesela... Ama 10'dan geri doğru sayıp gitme kısmına denk gelmem karşısında bir şey diyemedim.


8.4.13

Jagten

İçini rahatlatabilen ve kendisini kolaylıkla kandırabilen biri hiç olamadım, bunun sıkıntısını her daim çekerken bir de bunları yapabilen insanları anlayabilmekte oldukça güçlük çekiyor olmam ayrı bir derttir bana. Ne kadar iredelersem irdeleyeyim insanın "doğru" ile savaşından bilerek mağlup çıkıyor oluşunu çözemiyorum bir noktada.

Jagten'i (The Hunt) aslında geçen yıl bekliyordum ama yurdışına çıkması mart sonunu buldu. Sonuç: tahminlerimin de ötesinde bir sanat eseri olmuş. Thomas Vinterberg Danimarkalı yönetmenler arasında bence hakkı yenenlerden. Tamam, The Celebrations muazzam ama dahası var bu abide. The Hunt'ı izleyince görebilirsiniz.

Çocukların hayal dünyası geniştir, yalan olsun diye olmasa da gerçek dışı şeyler söylerler. Herkes bunu bilir, ama kimse çocuğunun yalan söyleyebilecek biri olduğunu/olacağını kabul etmez. Tam tersi, ona yalancı diyenlerdir yalancı. En yakın arkadaşı bile olsa, olsun, kimsenin çocuğu yalan söylemez (bunun bir diğer versiyonu herkesin sevgilisi-eşi şekerdir, melektir, kötü değildir. amk kim sikiyo bu dünyayı o zaman? bekarlar mı?)

Örflerine sadık bir kasabada bir çocuğun birkaç saniyede uydurduğu bir yalandan yola çıkarak güneşin nasıl da balçıkla sınavanabileceğine ve toplumun gerçeği siktir edip görmek istediklerine nasıl da inanındıklarını bu kasabanın puslu havasında görebiliyoruz. Masum bir hayatın bir daha hiç temizlenemeyecek düzeyde çevresi tarafından nasıl kirletilebilir olması, başta da bahsettiğim gibi, çok iyi bir gözlem tecrübesi, ama anlaması çok sinir bozucu.

Yine de gözlere güveniyorum, bir orası kaldı çünkü.


6.4.13

Outlaw Gentlemen & Shady Ladies

Volbeat sevmesi zor bir grup ama sevdin mi de kolay kolay bırakamıyorsun. Yeni albüm doruk noktası olmuş artık. Kölesiyiz \m/

4.4.13

100z

Sonunda yamulsan da; bir daha düzelemeyecek kadar çizilsen de; hayatın farklı yönlerde geri dönülmeyecek kadar değişecek bile olsa; 100 kere de şu hayata gelsen, her seferinde de aynı sonuçla karşılaşacağını bilsen, yine de o insanın yoluna çıkmayı tercih edeceğin insanlar yaşıyor bu topraklarda. İyi ki yaşıyorlar.

1.4.13

Barfi!

Uzun zaman sonra Türk vizyonlarına bir Hint filmi geliyor: Barfi!
Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur gibi açıklayıcı bir ad ile gelen filmi melodram sevenler için must-see. Ama selpak ile değil havlu ile filan izleyin. Hesapsız kitapszın, kendiliğinden tomurcuklanan ilginç bir melodram.

Dilsiz rolündeki abla ise cidden aşık olmalık. Al yaşa sonsuza kadar ^^




31.3.13

love hurts

o zamanlar Incubus daha vitamindi.
orijinalinden daha iyidir aşağıdaki bi de:


28.3.13

Into The Abyss

Herzog ya çok seveceğiniz ya da hiç sevmeyeceğiniz bir yönetmendir. Ben çok seven taraftayım. Özellikle belgeselleri klasik belgeselin ötesinde olmasıyla ilgimi çekmiştir. 2011'deki Into Abyss de aynı şekilde...

Belgeselini tamamlasa da bu hikayedeki özünü hala anlayamadığını söyler Herzog. "İnsan doğasındaki" o anlaşılmaz davranışların bir yumağı var Into The Abyss'te. Ufak bir açıdan bakarsanız canice işlenmiş seri bir cinayetin ardından gelen idam cezasını görürsünüz ama deştikçe çıkanlara Herzog bile şaşırıyor.

Çocukluğum olmasa da ergenliğim suç işleyenlerin yakınlarında geçti. Gerek ailede, gerekse apartmandan tutun mahalleye, oradan semte, oradan okula, oradan arkadaşla hatta öğretmenlere kadar "suç" denen nanenin sözlük anlamının diğer taraflarını görmüşümdür ama cidden bazı şeyler karşısında anlamayı geçip yutkunamayacak düzeye geliyorsunuz. Kelimelerle bir şeyler yazılsa hatta işte filmi bile yapılsa aslında bu sorgu, bu anlama çabası, yetersiz kalıyor.

Camaro marka bir arabayı çalmak için zengin bir siteye giren ergenliğin doruğundaki üç gencin planda olmayan bir cinayete karışmasının ardından, peş peşe gelen diğer aile fertlerinin öldürülmesi arkasından gelen polis kovalaması ve yakalanmacayı biraz daha deşen Herzog, her suçlunun ailesi, arkadaşları, yakın çevresiyle konuştukta o damlanın dalgası o kadar yayılıyor ki cidden bebek doğan birisinin nasıl bu noktaya geldiğini anlayamıyorsunuz. Şu yüzdendir diyemiyorsunuz.

10 yıl önce suç işlemekten gurur duyan veletlerden birisi bu filmde kanunlar tarafından öldürülüyor ve Herzog öncesinde kendisiyle konuşuyor. 8 gün sonra ölecek olan bir gencin itirafları kadar acıtan başka bir şey var ki dışarı çıkıp bir hava almanız kaçınılmaz. ömür boyu hapis cezası alan, 2 oğlunun da onun gibi hapise girmesi, babanın oğlunun duruşmasında onu idamdan döndürmesi ayrı bir boğazda düğümken, Herzog'un bir anda patlattığı "başka bir gelecekte olsanız neler yapardınız?" sorusuna o pişman baba o kadar cevap veremiyor ki, gözlerinden o kadar ölüm akıyor ki, tıkanma yaşayan bir yazara en az 3 kitaplık ilham verecek cinsten. Pişmanlık konusu cidden çok ayrı bir kavram iken bu baba buna ayrı bir sayfa açıyor. Ölüm pişmanlıktan daha güzel.

Elbette bir de infazları yapanlar var. 120 kadar infaz yapan bir adama mikrofon uzatıyor Herzog ve duyduğum en güzel benzetmelerden birini yapıyor adam. "Çizgini yaşa" diyor. Hangi çizgi sorusuna ise, mezar taşındaki doğum ile ölüm tarihi arasındaki o kısa çizgidir hayatın diyor, iyi yaşa.


Tamamını şuradan izleyebilirsiniz

26.3.13

Brennisteinn

zaten aklımı bi süredir sigur ros ile yemişim, üzerine bir konseri haberi, arkasından yeni albüm çıkış tarihi, üzerine yeni bi klip, bi de 3 şarkılık ep gelince şu sikko günlerim hayat buldu ^^

geriye söylenebilecek fazla söz bırakmamış bu dahiler hani...

23.3.13

Travis - another guy

Travis geri döndü!
Hem de çok ince ayar vererek ^^

19.3.13

unutmuştum

Bazen ben.


14.3.13

fırtına

son aylarda ilginç bir rüya alışkanlığım var, o da bir şeye acayip takıp bir hafta, 10 gün filan sürekli aynı şeyi, aynı kişiyi rüyamda görüyor oluşum. inanın 10 gün boyunca rüyanızda top model birini görseniz bile hoş olmuyor. bu yüzden birkaç gün sonra ne görürseniz görün olay kabusa dönüşüyor. rüyanızda yoruluyor, yorgun uyanıyorsunuz. bunların sonuncusu ise ilginçti, bahsedersem belki kurtulurum diyorum.

Take Shelter filmini bilirsiniz. Bir fırtına gelmektedir, daha doğrusu öyle görülmektedir. Baba karakteri de bu görüntüleri gerçek hayata yorar ve ona göre tedbir alır. gerçek ile gerçek üstünün iç içe geçtiği, pek buhranlı bi yapısı vardır. İşte böyle atmosferde geçiyor son 6-7 günüm ve hayır filmi yeni izlemedim... Her seferinde mekanlar değişiyor rüyalarda ama olay değişmiyor. Önce amazon ormanlarını kıskandıracak bir yağmur başlıyor. yağmur yavaşladıktan sonra da kemik donduran bir rüzgar, akabinde yeryüzüne düşen yıldırımlar. kimisinde mahalleye yıldırımlar düşüp her yeri alevler sarmışken bir survival hikayesine denk geliyorum, kimisinde de dibi gözükmeyen, kör bir gri havada kumsalda fırtınadan kaçmaya çalışırken buluyorum zihni. ama her şey muazzam gerçekçi. yarı çakıl dolu sahilde ayaklar acıyarak koşmak, dalgalardan ve yağmurdan kaçıp yüzünü tokatlayan damlalar, kulağına kaçan çalılar, nefes alışını zorlaştıran rüzgar, kulak zarını delecek kadar güçlü gökgürültüleri, gözleri kamaştıran yıldırımlar, yakınına düştüğünde sıcaklığı, gerginliği, yoğunluğu, panik havası. kıyamet gününün biraz daha yüksek prodüksiyonlusu işte... rüyaları ilginç kılan ilk özellik istikrarlı oluşu olsa da asıl önemli olan tanımadığım ufak bir kız çocuğuyla bu survival ortamlarında bulunmam! belki 8-9 yaşında, konuşmayan, kumral, kalın kaşlı, somurtkan, korkmayan ama güçsüz, çelimsiz bir kız çocuğu bu. kimdir, necidir hiçbir fikrim yok. bencilliğimle bilinirken rüyalarımda üstün bir sorumluluk alıp kendimi alevlere bile siper edip tek arzum onu bu tehlikeli ortamdan kaçırıp kurtarmaya çalışımak oluyor. normalde bunun bir rüya olduğunu anlayıp tadını çıkarmam gerekirken, olay akışına kapılıp, fedakarlık yapan birine dönüşmem çok ilginç oluyor cidden...

rüyaların bir sonu olmuyor ama genelde başarısız oluyorum. ya ağzına kadar su dolu bir apartman dairesinin içine düşüp boğulmayı bekliyorum ya da kopan kolonlar altına sıkışıp kalıyoruz. gerçek hayattan tek uzak farkı; bu tip fail durumlarında sıfır panik yaşamam. yani birazdan öleceksem de sikeyim bea rahatlığı var... bari bir kere kurtarayım şu kızı da öyle başka bir mini seriye geçeyim diyorum -_-


13.3.13

beni erken öldür

"Beni al zamanın dışına götür. Biraz sarıl, biraz koru, biraz öp sonra yine sokağa bırak. Elimden tut var olmayan şeylere ekle zihnimin bataklığından kurtar. Beni al Tanrı’nın huzuruna çıkar. Ben de ona diyeyim ki, “Tanrım. Beni olduğum gibi kabul edebilecek bir Tanrı’ya her zaman inanabilirim.” O da bana, “Yürü git o zaman şeytanla görüş huzurumda ne işin var alla alla,” desin. “Kim soktu lan bunu içeri megalomana bak,” diye söylenirken biz şeytanın yanına gidelim. Sen de şeytana de ki, “Şeytan kardeş, sonuçta sen de bir melektin ama iktidar hırsın vardı. Şeytanı şeytan yapan iktidar hırsıdır. Eski günlerini özlüyor musun?” Şeytan da sana, “Sen kaç yaşındasın güzelim?” diye sorsun. “Otuz dört,” de, otuz beş olduğun halde. Şeytanın gözleri dolsun ama çaktırmasın bizi gene zamanın içine sepetlesin. Orada bir çay molası verelim geceyi bekleyelim. O gece beni al kardeşlerinin acılarıyla çarp sonra kendi yaralarına sar. Biraz sustur, biraz soğuk davran, biraz da teyzem ol. Konuşabilecek gücümüz varsa ağladıklarımız yalan. Sahiden bak. Beni al biraz sarhoş et biraz saçlarına tak biraz da yağmurların peşinden koştur. Beni al erken öldür mutsuzluk uzun sürmez."

  1. Emrah Serbes

Hayır, Emrah reyisin fanboy'luğunu yapmayacağım, ama en kısa şekilde neden hastasıyız, belirtmek istedim.

11.3.13

Mono @ Istanbul

Ve hasret sona erdi! 29 seneye kaç konser sığdırdım, hesaplasam günler sürer ama Mono konseri hep hatırlanacak! Epiklikte, katarsislikte zirveye oynar Mono. Hani albümde onlarca teknoloji ile duygu yaratımı daha kolay ama canlı performansta göt isterdi. Gördük ki Mono sahnede dört kişilik bir orduya dönüşüp akın akın ruha işliyor, nota nota... Biraz kanamış, biraz buruk, biraz içe dönük, konuşkan olmayan adamlara çok şey ifade ediyor bu melodi. Ne hi, ne bye'a gerek kalmadan Mono çok şey anlattı, çok şey hatırlattı ve indi sahneden gitti. Ama tekrar buluşacağız eminim ki \m/



Mono @IKSV Salon







4.3.13

3D Doodler

Bir başka Kickstarter projesi. Çok iyi!

2.3.13

Amorphis - Hopeless Days

Bakalım Circle albümü eskilerin yerini doldurabilecek mi Amorphis, bu ilk şarkı ile sanmıyorum, ama hoş yine de

28.2.13

The Classic

Kız arkadaşının sevgilisine aşık kız, bu umutsuz vakanın kaderini bilmeyerek huzuru ölen annesinin mektuplarında arar. Mektuplar sevgi doludur; genç yaşında tanıştığı ilk aşkına yazılmıştır ama kocası değildir bu kişi. Okul yıllarında tanışan bu gençlerin sevgilerini yetişkinliklerine taşıyamadığı, kadere yenik düşerek yarım kalmış bir aşkın kırıntıları vardır satırlarda, ayrılsalar da beraberdirler. Geriye bir tek bu yazılar kalmıştır kızına. Arkasında pek çok sır bıraktığı kadar, annenin kızına öğütleri de bu anılarda gizlidir. Annenin babaya değil de, her zaman başka bir adama aşık olarak yaşayıp gittiğini bilmenin garipliğiyle The Classic, adam döver.


 


24.2.13

Windstruck

bazen biriyle tanışmazsın, kavuşursun sözüne yürekten inanan biri olarak My Sassy Girl elbette külttür ama Windstruck'ı unutmamak gerekir. Aynı yönetmen ve senaryo sahibinin kaleminden çıkan bu iki film, filmlerinde de bahsettikleri üzere ruh ikizidirler. Aksi, asabi, arsız, kırık ve kayıp bir kadının hayatınıza ne kadar dokunabileceği, ne kadar anlam katabileceğine dair güzel fantazi melodramlardır. gerçektir aslında çünkü hiç kavuşturmaz. kavuşamayınca aşk olur.


22.2.13

magic

izlemesi bile orgazmik


20.2.13

Midway Journey (documentary)

Hem korkunç hem korkunç güzel. En yakın kıyıya 2000 km uzaklıktaki bu adanın sakinleri sadece kuşlar, ama bildiğiniz kuşlardan değil. Midway, kabulü zor bir maceraya çıkacarak 2013 bitmeden bizi.



MIDWAY : trailer : a film by Chris Jordan from Midway on Vimeo.

12.2.13

Filmlerden Alıntılar #25

-Seninle çıkmaya başlasak... Ne dersin?
-Yapmayalım.
-Benimle özgür olursun. Ne zaman istersen gelip gidebilirsin.
-Bütün gün seviştik. Bir hafta, ya da bir aylığına çıktık diyelim. Ya sonra? Hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ya sen benim hakkımda ne biliyorsun?
-Bilmeli miyim? Öğrenmeye başlarım.

-Seni şu andaki gibi hatırlamak isterim. Eğer çıkarsak, birbirimizde hatalar bulmaya başlarız. Hayal kırıklığına uğrar ve pişman oluruz. Hep böyle olmuyor mu?
-Neler olacağını bilemezsin. Aklına estiği gibi sonuçlar üretme.

-Bir sevgilin var mı? Kimseye göstermeyecek kadar çok sevdiğin biri? Bir erkek hakkında güzel
anılarım olsun isterim. Herkesten gizleyecek kadar çok sevdiğim bir erkek. Son nefesimi verirken
bile hatırladığım. Bana mutluluk veren bir erkek. Ya sen? Senin de beni böyle hatırlamanı isterim.

-Kendini adayarak bağlanan kolayca çözülmez. Ama ne kadar sıkı bağlarsan bağla, hep bir boşluk kalır.




Aein (Lover) sevmediği bir adamla mutsuz bir evlilik yapmaya hazırlanan bir kadının bir günde iç dünyasının ne kadar değişebildiğini anlatan sert bir filmdir. Günün birinde bir anda kendini birini severken bulursun ve yine de bir şey değişmez, ama içinde okyanuslar kaynıyordur; onun Korecesidir diyebiliriz. Kalbinin götürdüğü yere gidemeyen, gitmeyen, uzaktan sevenler için anlamlıdır. Geri kalanlar için biraz terbiyesiz.

9.2.13

2012'nin en iyi filmleri

Nihayet 2012'deki filmlerde eksikliklerimi kapadım (The Hunt ve birkaç henüz dvd'si çıkmayan Asya filmi dışında)

İlk 20 şöyle:

1- Amour
2- Moonrise Kingdom
3- Django Unchained
4- Beasts of the Southern Wild
5- Holy Motors
6- Oslo, August 31st
7- Cloud Atlas
8- Life of Pi
9- Argo
10- The Perks of Being Wallflower
11- Silver Linings Playbook
12- Rust and Bone
13- Nameless Gangster
14- The Master
15- The Cabin in the Woods
16- Prometheus
17- Tabu
18- Cafe de Flore
19- A Royal Affair
20- Kon-Tiki


7.2.13

Rewind This!

80'lerin başlarında doğanlar VHS dönemini biraz görmüş şanslı, bir o kadar da şanssız bir nesildir. Çünkü VHS dönemini yakalamış ama son dönemine denk gelmişizdir. Oturup günlerce anlatacak anım yok sizlere ama hatırladıklarım bile nostaljiden içimi şişirmeye yetiyor.

Aşağıdaki pek güzel olduğunu umduğum belgeselin tanıtım videosunda da dediği gibi VHS, TV'ye bakışımızı değiştirmiş bir devrimdir. Sinemanın da ötesinde bir kültürü vardı. Sinemaya giderdiniz ve konu kapanırdı ama "evde film izleme keyfi" çok ayrıydı. Bugünün 60'lık aksiyon artistleri var ise o dönem sayesinde var... Düşük bütçeli filmler kadar yüksek bütçeli filmler de o dükkanlara gelirdi (çok kötü korku filmleri çekiliyordu ya). Kiralama dönemlerini hatırlıyorum da, hep geç kiralardık, "siz de satın alsaydınız" tribi yerdik. En son kullanan nasıl kullanmışsa bantta çapaklar olur seyir zevkimize sıçardı, kasetler kopyalanırdı... Harbiye'de oturuyorduk o vakit, doğduğum evdi. Şansa da 250 metre ötemizde vardı bu dükkanlardan biri. Her yeri posterlerle kaplıydı, tek başıma giremiyordum çünkü dükkanın bir köşesinde pornografik kasetler de satılıyordu (o zamanlar biraz daha özgürdük). Bir film için babamla koca 30 dakika vakit ayırdığımızı hayal mayel hatırlıyorum. Pek de iyi film seçemezdik zaten. Anca Rambo'lar filan tutarsa tutardı. İşin acıklı tarafı da, her halde en son o günlerde birlikte bir şeyler yapmıştık. Koca listeden film seçmek, eve gelip meyveleri soyup ailecek bir arada güzel bir film seyretmek, o yaşlardan arda kalan son anılarım bende, hatta belki anı da değildir, öyle olmasını hayal ettiklerim de olabilir, bilemiyorum.

27.1.13

The New World (Kore)

2012'den kalma Nameless Gangster'i izlemediyseniz, önce onu izleyin,



daha sonra The New World'ü beklemeye başlayabilirsiniz! 
<

23.1.13

yearning

az kaldı be. az!


16.1.13

toplu cevab veremedi

İş mailime, kişisel mailime, burdan veya Facebook'tan yakalayınca sorduğunuz bazı sorular var. Ya zamansızlıktan ya da hep aynı sorular olduklarından cevap veremiyorum çoğu kez. Burada hatırladıklarıma değineyim, sonra arkamdan artistlik yapıyor filan demeyin :)

- Türkiye'de oyun sektörü kısa zamanda çok büyüyecek, büyüyor zaten ama dillere destan olmasına henüz var.
- Oyun oynamayı seviyor olmanız bu sektörde çalışabileceğiniz anlamına gelmiyor. Önce bu sektörde cidden çalışmak istiyor musunuz onun bir kararını verin. Elbette yeteneklerinize göre kulvarı değişir ama ya görsel tasarımcı (2D-3D) ya da programcılık tarafına atlayın. Geri kalan yan dallarında var olan hayat kombi sektöründeki hayattan çok da farklı değil.
- Oyun tasarımcısı olanlara bir çöft sözüm ise; çok idealist değilseniz bu topraklarda hep hakkınızı yerler. Çok idealistseniz işiniz yine zor çünkü nihayetinde Türklerle çalışacaksınız, biraz kompleksli biraz da büzük bir hamurumuz var, sizi anlayamayabilirler.
- Oyun sektöründe herkese iş var ama herkesi geçindirecek derecede iş yok. Maddi beklentilerinizi yüksek tutmayın 5 yıl altı iseniz. 5 yıl üstüne de şans ve başka özellikler gerekir dolgun bir maaş için. Para derdim değil, önemli olan CV diyorsanız her türlü gideriniz var.
- Hali hazırdaki oyun sektörü diğer sektörlere göre daha temiz (yeni de ondan) ama süt değil, diğer iş kulvarlarında olduğu gibi bu sektörde de orospu çocuğu var, bu bilinçle yardırın, sonra hayalleriniz yıkılmasın. Bu tip insanlarla ahirette bile karşılacaksınız, bi şekilde sevmeyi öğrenin, olmadı onların dilinden konuşmayı öğrenin.
- Kojima gibi olacağım diyerek bir şeyler tasarlamaya başlamayın. İkinci bir Kojima'ya ihtiyacımız yok ama "size" var. Derdinizi ortaya koyun, üslubunuzu yedirin, yeteneklerinizi konuşturun, farklı şeyler sunun. İşinize saygı duyun, oyun tasarımına gelene kadar onlarca kalem şeyi bilmeniz gerekecek. Ufak çaplı bir fikir bile olsa işinizi en ufak detayına kadar projelendirin, bütçelendirin, takvimlendirin, sancısını çekin. İdare ederlerle, elbet yarınlarla, inşallah maşallahlar bir sik olmaz, olmadı.
- Mobil tarafın ekmeği daha çok yenecektir. Unity öğrenin.


- Kitap önerisi isteyen arkadaşlar, maalesef önerisi yapamıyorum çünkü gündemden çok uzağım hem de çok az okuyorum. Onun da ilk nedeni fazla izler ve dinlerim. Okumaya zaman pek kalmıyor, çok da pişman değilim, bir şekilde ara kapanabiliyor.

- Gezmeyi sürtükler gibi severim ama zaman kadar param da buna çok izin vermiyor. Çok fazla gitmek istediğim yer olmasa da olanları görmeye ömrümün yeteneceğini umut ediyorum. Görmekten ziyade, reklamın da dediği gibi, koklamak daha önemli.

- RTS, simülasyon, araba yarışı, golf, nhl gibi spor oyun türlerinde pek işim olmuyor, o türlerden gelen sorular cahillik duvarlarımda saklı :)

- Hayatımın oyun serisi Metal Gear Solid'tir.

- Akrep burcuyum. %90 özelliklerini taşıyorum gözüküyor, pek sallamasam da.

- Fotoğraf çekiyorum ya (eskisine oranla az olsa da) ama paylaşmıyorum. Yeni şeyler öğrenecek, deneyecek kadar zamanım olmuyor, beğenmiyorum çektiklerimi, bir de onları paylaşmaya zaman harcamak istemiyorum, kendime saklıyorum. bilmiyorum önümüzdeki aylar ne getirir.

- Çapkın değilim, öyle olduğumu iddia edenin mk  :p

- 20'lerimde tükürdüğüm pek çok şeyi yaladığım doğrudur. Bunu "değiştim ben ya iyi bişi bu" diye lanse edip pazarlayacak halim yok. Bu anca o yaşlarda karakter problemlerime biraz da bilgisizliğime denk düşer. Ama tükürdüğünüzü yalamaktan bir ders çıkarmış ve bunla barışıksanız durumu lehinize çevirebilirsiniz (mesela ben et kafa bir metalhead iken kaçırdığım pek çok müzik türünü yıllardır yakalamaya çalışıyorum)

- Lan ne tip alkol seveyim diye soru bile soruyorsunuz ahahah, ne bilim yahu. Bütçenize, ağız tadınıza göre değişir. Viski severim ben, jager de, para yokken bira <3 br="br">
- 2 ayda bi yalnızlıkla ilgili soru soran şahıs, valla bot musun nesin bilmiyorum da yalnızlık seçimse çok güzel bir şey, mecburiyetse fena. nihayetinde yalnızken mutlu olabiliyor, kalabiliyor, eğlenebiliyor ve keşfetme dürtün kaybolmuyorsa senden de mutlusu yok. Tek başına sinemaya gidemeyen arkadaşlarım var, samimiyetle bir aile kurmamaları gerektiğini tembihliyorum :)

- Dövmeler, alkol, metal hell yea filan derken beni ateist sanıp "yandaş" sanan da var. ben din konusunda hiç "şuyum" demedim, uydurmayın lan :), kendimi bir zümreye emanet etmiyorum, bir akımla beraber yürümüyorum, pek çok inanışa ait kendi fikirlerim var süzgecimde nihayetinde. ama ateist olmadığımı söyleyebilirim her ne kadar kendisini sevsem de. ha "inanışın hayatında ne kadar yeri var" derseniz o da yok denecek kadar az.

15.1.13

fallen angels

artık kimse böyle filmler çekmiyor, böyle sahnelere imza atmıyor. ya bu hisler artık tarih oldu ya da klişe?

7.1.13

2012'nin en iyi albümleri

Yapmazsam olmaz, biliyorsunuz! Bu sene de dinlediğim albümler arasında bir liste çıkarmak zorunda hissettim kendimi ve zorla 22'lik bir liste çıkardım. Her birini de dibine kadar öneririm. 2012 müzik adına bereketli bi yıldı. Post-rock kulvarı canavar albümler çıkardı. Caspian yardı geçti yemin ediyorum.


1- Deftones - Koi No Yokan
2- Sigur Ros - Valtari
3- Caspian - Waking Season

4- Candlemass - Psalms For The Dead
5- Beach House - Bloom
6- Mono - For My Parents
7- Muse - The 2nd Law
8- The Offspring - Days Go By
9- Gojira - L'Enfant Sauvage
10- Paradise Lost - Tragic Idol
11- Baroness - Yellow and Green
12- Wintersun - Time I
13- the xx - Coexist
14- Meshuggah - Koloss
15- Lana del Rey - Born to Die
16- Skrillex - Bangarang
17- Godspeed You! Black Emperor - Allelujah! Don't Bend! Ascend!
18- Manowar - The Lord of Steel
19- Chromatics - Kill for Love
20- Katatonia - Dead End Kings
21- Swans - The Seer
22- Bat for Lashes - The Haunted Man

İlk 3 albümden 3 şarkı önermem gerekirse :







5.1.13

Journey

Hiç tanımadığın biriyle yolculuğa çıkmaktı Journey. Bu uçsuz bucaksız çölde yardıma muhtaç olduğun gerçeğiyle yüzleşmendi. Yardım isteyene yardım edebilmenin kutsallığıydı. Bazen sadece yalnızlıktı; yalnızlığınla hayatta kalabilmekti. Yalnız doğup yalnız ölsen de ikisi arasında dokunabildiklerindi Journey. Yolculuk bittiğinde bir daha denk gelemeyeceğin bir avuç tanımadığının anılarıyla hayatına devam etme gücü bulabilmekti. Kayan bir yıldıza ağlamaktı Journey. Sevin onu.