1.11.12

cafe de flore

Her filmde müzik kullanır ama aslında pek azı "kullanır". müzik sahneye hayat veriyor, besliyorsa, gözlerini kapattığında bile hala fotoğraflar gözünün önünden geçmeye devam ediyorsa, film bittiğindem müziğe susamış hissediyorsan, BAM!

Cafe de flore işte böyle bir film. tüm müzikleri harika olduğu kadar, hem çok doğru yerlerde kullanılıyor hem de hiç alışılmadık bir tarzda. Bazen çat diye kesiliyor, bazen sesi tavan yapıyor, bazen alakasız bir şeyler çalıyor. Ama Sigur Ros çalıyor. Neden çaldığını izlerken anlarsınız, anlatmayayım.

Ama filmi eşsiz kılan tabii ki kırılmış aşklar ve beraberinde karakterleri sürüdükleri yerler. Henüz ergen yaşta tanıştıkları çiftimiz müzik dolu bir beraberliği 20 yıl sürdürür, iki de kız çocuğu yapar ama evin erkeği artık daha çok sevdiği biri bulur. Geriye de daha önce başka hiç bir erkeği öpmemiş bir kadın kalır. Hem de hala it gibi seviyordur. Geri döneceğinden emindir, hayatını yok etse de bir ömür boyu onu bekleyecek sabrı kendisinde görür ama işler o kadar basit değildir. Gördüğü rüyalar onu farklı ruh dünyasına tanışır ve yeni hisler keşfeder. Elbette erkek tarafında da çatlaklar vardır ama seviyordur yeni adayını, yapacak bir şey yoktur, ama öyle olduğu anlarda bile çocukluk aşkı, eski karısı, iki çocuğunun annesine karşı hissettiklerini bir tek biz biliriz. Biraz üzse de, sarssa da, bu hayatta sevdiğine kavuşmanın dışında da önemli ve mutlu eden anlar vardır. Tanık oluruz. Fonda Pink Floyd çalıyordur.

Tepkiler:

0 yorum :