11.11.12

4ört

Hayır; blogu filan boşladığım yok aslında. her gün açıyorum bakıyorum var mı yazılacak bir şey, paylaşılacak bir zımbırtı, yoksa yok, varsa var şeklinde geçiyor günler. ve yine hayır; unutmadım blogumun dördüncü senesini arkada bıraktığını. kötü bir ekim gecesinde hayata gözlerini açmıştı, hala dün gibi hatırlarım.

oturup dört yılın özetini yazmak gibi bir şey geçmedi değil aklımdan ama aslında özeti zaten bu sayfalar arasında, gerçi biraz uzun bir özet ama bir tek yazıya sığdırmaya çalışmak haksız olacağından bu faslı sonraki yıllara erteliyorum. "e o zaman buraya ne yazacaksın" diyenler olursa da, haklısınız aslında, artık buraya fazla dökülmüyorum. bir şey olmadığından değil bu dışa vurumları biraz daha profesyonel şekilde, kendime yazma çabalarım oluyor. aslında çok daha öncesinde vardı ama günden güne yazma işine artan saygım beraberinde "yazmamayı" getiriyor(du).

bazı fikirleri, bazı hisleri olan bi adamım nihayetinde, muhtemelen toplumun %99'u kadar, bazen endişe duyduğum şey bunları somut bi forma taşıyamamak oluyor. bunu kırmanın pek çok yolu var tabii, akademik eğitimden tutun gündelik hayata kadar, ama genelde bir iş yapılacaksa hakkını verme taraftarıyım. örneğin üç film izledi, iki kitap okudu, 50 sayfa yazdı diye senaristliğe soyunan bir adamla laf dalaşı yapmam bu yüzdendir. bir yetenek işinden önce bir matematiği olduğu ve buna saygı duyması gerektiğini bilmeyen bir bünye, geriyor beni.yazılı ortamda iyi bir eser ortaya koymanın genius değilse biri hamile kalıp çocuk doğurmaktan pek bir farkı yok. Hatta daha zor çünkü süreç belli değil, 9 ay, 99 ay, 9 yıl artık neyse; kafanıza bir fikir, bir his düşüyor, bir şeylerin sonunu veya başını düşünüyor ve örmeye başlıyorsunuz. milyarlarca beyin nöronunuza yayılıyor bunlar. hafızanız kötüyse çeyreğine geldiğinizde ilk çeyreği unutmuş oluyorsunuz. döngünün üstesinden geldiğinizdeyse bu fikir ve hislerin piştiğine tanık olmanız muhtemel (diyorum çünkü belki de hayatınızın sonuna kadar da pişmeyebilir). bu süre artık ne kadarsa, siz de değişebiliyorsunuz, çorbaya yeni baharatlar atıyorsunuz, bazen baharatın da ötesine geçip başka yemeğe çevirebiliyorsunuz çorbanızı. (hayır acıkmadım ve evet burda pek imla kurallarını iplemiyorum). sonraki süreçler daha da dallanıp budaklanıyor çünkü nöronlarınızda yarattığınız dünya, ona ait hikayeler inandığınız şeyler olabiliyor. insanların yaşamadıklarını yazabildiğini biliriz ama inanmadığı şeyi yazabildiğini pek düşünmüyorum. bu inanma-yaşam faslı ise biraz sakat dönem sanki çünkü bir tarafta kelimeler kadar özgürsünüz, diğer taraf yani uyandığınız tarafta ise bir o kadar özgür değilsiniz. her köşe biraz acı, biraz keder, biraz anı, biraz pişmanlık, biraz öfke, biraz mecburiyet, biraz alışkanlık, biraz umut, biraz gölge biraz biraz biraaaaz... Charlie Kaufman'a bu yüzden biraz hayranım. hayal bile edemediğim dozlarda iki tarafta da hergün gidip gelen bir beynin 60'na yaklaşması büyük başarı gibi geliyor.  Aşağıdaki video hala başucu derslerinden biri bana göre.

O değil de, 29 oluyoruz be blog. amk.



Tepkiler:

0 yorum :