• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

27.11.12

5 centimeters per second

unutur unutur, izler hatırlarım.
çocukluk ile olgunluk arasındaki o ince çizgideki telafisi olmayan kaybettiklerimizin geçmez sızısıdır, gerçeğin ta kendisidir 5 centimeters per second. yokluğu öldürmeyen ama hatırlanması süründüren sevdiklerimize güzel bir ağıt belki de. kimisinin kendisinden kopuşu, kimisinin artık ulaşamayacağını bildiği şeye gösterdiği uğraştır, hayattan uzaklaşışıdır, kimisi için de yolun devamıdır. üç bölümde "büyümenin" gerçekçi halini izler ağlarız 5 centimeters per second'da.

hala izlemeyen var ise:


 

Bu da efsane ost'sidir, filmden sonra dinlenip kendinizi asabilirsiniz :)

21.11.12

all of my trains

adam uyuyor, yine de kapı kilidinin açıldığını hissedebiliyor içeride. dünyanın bütün kapılarını ardına açarak girse de bir tüy kadar sessiz sokuluyor adama kapıyı açan, tek derdi adamı uyandırmamak oluyor, yine de özlemi ağır basıyor, yaklaşıp adamın saçının arkasından bir tutam koku alıyor, ciğerlerine basıyor sanki bu son tutamı gibi. o sessizlik hiç bitmiyor. adam uyanıyor. güneş altında uyuya kalmış, ensesi yanıyor. ağzında ekşi bir şarap tadı, bitmemiş kitabıyla kum yerde buluşmuş duruyor. adam hangi sayfada kaldığını bile bilmiyor, bunu dert etmiyor. biraz rüzgar, biraz sessizlik dileyip kulaklıklarını takıyor. bir gün yine kapı kilidinin açılacağını umuyor. mırıldanıyor .. morning always looked like you


 

11.11.12

4ört

Hayır; blogu filan boşladığım yok aslında. her gün açıyorum bakıyorum var mı yazılacak bir şey, paylaşılacak bir zımbırtı, yoksa yok, varsa var şeklinde geçiyor günler. ve yine hayır; unutmadım blogumun dördüncü senesini arkada bıraktığını. kötü bir ekim gecesinde hayata gözlerini açmıştı, hala dün gibi hatırlarım.

oturup dört yılın özetini yazmak gibi bir şey geçmedi değil aklımdan ama aslında özeti zaten bu sayfalar arasında, gerçi biraz uzun bir özet ama bir tek yazıya sığdırmaya çalışmak haksız olacağından bu faslı sonraki yıllara erteliyorum. "e o zaman buraya ne yazacaksın" diyenler olursa da, haklısınız aslında, artık buraya fazla dökülmüyorum. bir şey olmadığından değil bu dışa vurumları biraz daha profesyonel şekilde, kendime yazma çabalarım oluyor. aslında çok daha öncesinde vardı ama günden güne yazma işine artan saygım beraberinde "yazmamayı" getiriyor(du).

bazı fikirleri, bazı hisleri olan bi adamım nihayetinde, muhtemelen toplumun %99'u kadar, bazen endişe duyduğum şey bunları somut bi forma taşıyamamak oluyor. bunu kırmanın pek çok yolu var tabii, akademik eğitimden tutun gündelik hayata kadar, ama genelde bir iş yapılacaksa hakkını verme taraftarıyım. örneğin üç film izledi, iki kitap okudu, 50 sayfa yazdı diye senaristliğe soyunan bir adamla laf dalaşı yapmam bu yüzdendir. bir yetenek işinden önce bir matematiği olduğu ve buna saygı duyması gerektiğini bilmeyen bir bünye, geriyor beni.yazılı ortamda iyi bir eser ortaya koymanın genius değilse biri hamile kalıp çocuk doğurmaktan pek bir farkı yok. Hatta daha zor çünkü süreç belli değil, 9 ay, 99 ay, 9 yıl artık neyse; kafanıza bir fikir, bir his düşüyor, bir şeylerin sonunu veya başını düşünüyor ve örmeye başlıyorsunuz. milyarlarca beyin nöronunuza yayılıyor bunlar. hafızanız kötüyse çeyreğine geldiğinizde ilk çeyreği unutmuş oluyorsunuz. döngünün üstesinden geldiğinizdeyse bu fikir ve hislerin piştiğine tanık olmanız muhtemel (diyorum çünkü belki de hayatınızın sonuna kadar da pişmeyebilir). bu süre artık ne kadarsa, siz de değişebiliyorsunuz, çorbaya yeni baharatlar atıyorsunuz, bazen baharatın da ötesine geçip başka yemeğe çevirebiliyorsunuz çorbanızı. (hayır acıkmadım ve evet burda pek imla kurallarını iplemiyorum). sonraki süreçler daha da dallanıp budaklanıyor çünkü nöronlarınızda yarattığınız dünya, ona ait hikayeler inandığınız şeyler olabiliyor. insanların yaşamadıklarını yazabildiğini biliriz ama inanmadığı şeyi yazabildiğini pek düşünmüyorum. bu inanma-yaşam faslı ise biraz sakat dönem sanki çünkü bir tarafta kelimeler kadar özgürsünüz, diğer taraf yani uyandığınız tarafta ise bir o kadar özgür değilsiniz. her köşe biraz acı, biraz keder, biraz anı, biraz pişmanlık, biraz öfke, biraz mecburiyet, biraz alışkanlık, biraz umut, biraz gölge biraz biraz biraaaaz... Charlie Kaufman'a bu yüzden biraz hayranım. hayal bile edemediğim dozlarda iki tarafta da hergün gidip gelen bir beynin 60'na yaklaşması büyük başarı gibi geliyor.  Aşağıdaki video hala başucu derslerinden biri bana göre.

O değil de, 29 oluyoruz be blog. amk.



1.11.12

cafe de flore

Her filmde müzik kullanır ama aslında pek azı "kullanır". müzik sahneye hayat veriyor, besliyorsa, gözlerini kapattığında bile hala fotoğraflar gözünün önünden geçmeye devam ediyorsa, film bittiğindem müziğe susamış hissediyorsan, BAM!

Cafe de flore işte böyle bir film. tüm müzikleri harika olduğu kadar, hem çok doğru yerlerde kullanılıyor hem de hiç alışılmadık bir tarzda. Bazen çat diye kesiliyor, bazen sesi tavan yapıyor, bazen alakasız bir şeyler çalıyor. Ama Sigur Ros çalıyor. Neden çaldığını izlerken anlarsınız, anlatmayayım.

Ama filmi eşsiz kılan tabii ki kırılmış aşklar ve beraberinde karakterleri sürüdükleri yerler. Henüz ergen yaşta tanıştıkları çiftimiz müzik dolu bir beraberliği 20 yıl sürdürür, iki de kız çocuğu yapar ama evin erkeği artık daha çok sevdiği biri bulur. Geriye de daha önce başka hiç bir erkeği öpmemiş bir kadın kalır. Hem de hala it gibi seviyordur. Geri döneceğinden emindir, hayatını yok etse de bir ömür boyu onu bekleyecek sabrı kendisinde görür ama işler o kadar basit değildir. Gördüğü rüyalar onu farklı ruh dünyasına tanışır ve yeni hisler keşfeder. Elbette erkek tarafında da çatlaklar vardır ama seviyordur yeni adayını, yapacak bir şey yoktur, ama öyle olduğu anlarda bile çocukluk aşkı, eski karısı, iki çocuğunun annesine karşı hissettiklerini bir tek biz biliriz. Biraz üzse de, sarssa da, bu hayatta sevdiğine kavuşmanın dışında da önemli ve mutlu eden anlar vardır. Tanık oluruz. Fonda Pink Floyd çalıyordur.