• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.12.12

oh dae-su

24.12.12

Amour

Haneke'nin bu son "gerçeğe dokunuşu" tahmin ettiğimden de hardcore oldu. istediğiniz kişiyle, istediğiniz kadar battaniye altında izleyin, üşümekten geçici felç geçireceksiniz.

16.12.12

Quechua

bazen ben...


8.12.12

lullaby




Cross over and turn
Feel the spot don't let it burn
We all want we all yearn
Be soft don't be stern
Lullaby
Was not supposed to make you cry
I sang the words I meant
I sang

27.11.12

5 centimeters per second

unutur unutur, izler hatırlarım.
çocukluk ile olgunluk arasındaki o ince çizgideki telafisi olmayan kaybettiklerimizin geçmez sızısıdır, gerçeğin ta kendisidir 5 centimeters per second. yokluğu öldürmeyen ama hatırlanması süründüren sevdiklerimize güzel bir ağıt belki de. kimisinin kendisinden kopuşu, kimisinin artık ulaşamayacağını bildiği şeye gösterdiği uğraştır, hayattan uzaklaşışıdır, kimisi için de yolun devamıdır. üç bölümde "büyümenin" gerçekçi halini izler ağlarız 5 centimeters per second'da.

hala izlemeyen var ise:


 

Bu da efsane ost'sidir, filmden sonra dinlenip kendinizi asabilirsiniz :)

21.11.12

all of my trains

adam uyuyor, yine de kapı kilidinin açıldığını hissedebiliyor içeride. dünyanın bütün kapılarını ardına açarak girse de bir tüy kadar sessiz sokuluyor adama kapıyı açan, tek derdi adamı uyandırmamak oluyor, yine de özlemi ağır basıyor, yaklaşıp adamın saçının arkasından bir tutam koku alıyor, ciğerlerine basıyor sanki bu son tutamı gibi. o sessizlik hiç bitmiyor. adam uyanıyor. güneş altında uyuya kalmış, ensesi yanıyor. ağzında ekşi bir şarap tadı, bitmemiş kitabıyla kum yerde buluşmuş duruyor. adam hangi sayfada kaldığını bile bilmiyor, bunu dert etmiyor. biraz rüzgar, biraz sessizlik dileyip kulaklıklarını takıyor. bir gün yine kapı kilidinin açılacağını umuyor. mırıldanıyor .. morning always looked like you


 

11.11.12

4ört

Hayır; blogu filan boşladığım yok aslında. her gün açıyorum bakıyorum var mı yazılacak bir şey, paylaşılacak bir zımbırtı, yoksa yok, varsa var şeklinde geçiyor günler. ve yine hayır; unutmadım blogumun dördüncü senesini arkada bıraktığını. kötü bir ekim gecesinde hayata gözlerini açmıştı, hala dün gibi hatırlarım.

oturup dört yılın özetini yazmak gibi bir şey geçmedi değil aklımdan ama aslında özeti zaten bu sayfalar arasında, gerçi biraz uzun bir özet ama bir tek yazıya sığdırmaya çalışmak haksız olacağından bu faslı sonraki yıllara erteliyorum. "e o zaman buraya ne yazacaksın" diyenler olursa da, haklısınız aslında, artık buraya fazla dökülmüyorum. bir şey olmadığından değil bu dışa vurumları biraz daha profesyonel şekilde, kendime yazma çabalarım oluyor. aslında çok daha öncesinde vardı ama günden güne yazma işine artan saygım beraberinde "yazmamayı" getiriyor(du).

bazı fikirleri, bazı hisleri olan bi adamım nihayetinde, muhtemelen toplumun %99'u kadar, bazen endişe duyduğum şey bunları somut bi forma taşıyamamak oluyor. bunu kırmanın pek çok yolu var tabii, akademik eğitimden tutun gündelik hayata kadar, ama genelde bir iş yapılacaksa hakkını verme taraftarıyım. örneğin üç film izledi, iki kitap okudu, 50 sayfa yazdı diye senaristliğe soyunan bir adamla laf dalaşı yapmam bu yüzdendir. bir yetenek işinden önce bir matematiği olduğu ve buna saygı duyması gerektiğini bilmeyen bir bünye, geriyor beni.yazılı ortamda iyi bir eser ortaya koymanın genius değilse biri hamile kalıp çocuk doğurmaktan pek bir farkı yok. Hatta daha zor çünkü süreç belli değil, 9 ay, 99 ay, 9 yıl artık neyse; kafanıza bir fikir, bir his düşüyor, bir şeylerin sonunu veya başını düşünüyor ve örmeye başlıyorsunuz. milyarlarca beyin nöronunuza yayılıyor bunlar. hafızanız kötüyse çeyreğine geldiğinizde ilk çeyreği unutmuş oluyorsunuz. döngünün üstesinden geldiğinizdeyse bu fikir ve hislerin piştiğine tanık olmanız muhtemel (diyorum çünkü belki de hayatınızın sonuna kadar da pişmeyebilir). bu süre artık ne kadarsa, siz de değişebiliyorsunuz, çorbaya yeni baharatlar atıyorsunuz, bazen baharatın da ötesine geçip başka yemeğe çevirebiliyorsunuz çorbanızı. (hayır acıkmadım ve evet burda pek imla kurallarını iplemiyorum). sonraki süreçler daha da dallanıp budaklanıyor çünkü nöronlarınızda yarattığınız dünya, ona ait hikayeler inandığınız şeyler olabiliyor. insanların yaşamadıklarını yazabildiğini biliriz ama inanmadığı şeyi yazabildiğini pek düşünmüyorum. bu inanma-yaşam faslı ise biraz sakat dönem sanki çünkü bir tarafta kelimeler kadar özgürsünüz, diğer taraf yani uyandığınız tarafta ise bir o kadar özgür değilsiniz. her köşe biraz acı, biraz keder, biraz anı, biraz pişmanlık, biraz öfke, biraz mecburiyet, biraz alışkanlık, biraz umut, biraz gölge biraz biraz biraaaaz... Charlie Kaufman'a bu yüzden biraz hayranım. hayal bile edemediğim dozlarda iki tarafta da hergün gidip gelen bir beynin 60'na yaklaşması büyük başarı gibi geliyor.  Aşağıdaki video hala başucu derslerinden biri bana göre.

O değil de, 29 oluyoruz be blog. amk.



1.11.12

cafe de flore

Her filmde müzik kullanır ama aslında pek azı "kullanır". müzik sahneye hayat veriyor, besliyorsa, gözlerini kapattığında bile hala fotoğraflar gözünün önünden geçmeye devam ediyorsa, film bittiğindem müziğe susamış hissediyorsan, BAM!

Cafe de flore işte böyle bir film. tüm müzikleri harika olduğu kadar, hem çok doğru yerlerde kullanılıyor hem de hiç alışılmadık bir tarzda. Bazen çat diye kesiliyor, bazen sesi tavan yapıyor, bazen alakasız bir şeyler çalıyor. Ama Sigur Ros çalıyor. Neden çaldığını izlerken anlarsınız, anlatmayayım.

Ama filmi eşsiz kılan tabii ki kırılmış aşklar ve beraberinde karakterleri sürüdükleri yerler. Henüz ergen yaşta tanıştıkları çiftimiz müzik dolu bir beraberliği 20 yıl sürdürür, iki de kız çocuğu yapar ama evin erkeği artık daha çok sevdiği biri bulur. Geriye de daha önce başka hiç bir erkeği öpmemiş bir kadın kalır. Hem de hala it gibi seviyordur. Geri döneceğinden emindir, hayatını yok etse de bir ömür boyu onu bekleyecek sabrı kendisinde görür ama işler o kadar basit değildir. Gördüğü rüyalar onu farklı ruh dünyasına tanışır ve yeni hisler keşfeder. Elbette erkek tarafında da çatlaklar vardır ama seviyordur yeni adayını, yapacak bir şey yoktur, ama öyle olduğu anlarda bile çocukluk aşkı, eski karısı, iki çocuğunun annesine karşı hissettiklerini bir tek biz biliriz. Biraz üzse de, sarssa da, bu hayatta sevdiğine kavuşmanın dışında da önemli ve mutlu eden anlar vardır. Tanık oluruz. Fonda Pink Floyd çalıyordur.

19.10.12

moonlight

bazen ölsem bi tek müzik dinleyemeyeceğime üzülürüm gibi geliyor.

Mono - Moonlight




Sigur Ros- Ara Batur

13.10.12

Laura

Bat for Lashes , Natasha Khan hakkındaki sevgimi burda da pek çok kez dile getirmiştim. Ablam yine gönül telime dokunmayı başardı yeni albümle. Henüz sindirilmesi bitmedi ama Laura çok ayrıymış ya. Bir insan kendi egosuna şarkı yapıp bu kadar mı samimi söyler, üzer


8.10.12

late autumn

daha bıyıkları terlemeyen biriyken bile hayatın getirmeyeceği sürprizleri bile düşünerek ve onlara endişelenerek beynimin bir kısmını öldürmüş biri olarak, bu huyum genetik olarak aktarılacaksa üremeyeye hazırım. kötü senaryolara hazır olmak kağıt üzerinde temiz iş gibi dursa da, bir kere geleceğiniz şu hayatta, hiç yenilenmeyecek iç hayatınızı kabusa çevirebiliyor, bu yüzden bunu nesilden nesile aktarmanın faydası yok.

ama bundan da pişman değilim. bazı şeylerin sadece "bazı" insanların başına geldiğini düşünen salaklardan olmadığım için, varsın tek sıkımlık beynimin yarısını buna harcamış olayım. cidden bir insanın başına hep iyi şeyler geleceğini düşünüp normal şeyler gelse bile üzülüp kahrolması karşısında daha beterini yaşamasını diliyorum. insan insanın kötülüğünü, karşı tarafın iyiliği için, isteyebiliyor işte. o yüzden bizim gibi bir avuç kabile ferdine kötü bakışlar atmayın. her şeyin tıkırında olduğu bir zaman döneminde hayatınızın nasıl da tepetaklak olabileceğini anlatan hikayelerle doludur sanat dünyası, birilerinin bir bildiği vardır diye düşünmek gerekir bu nebzede. illa ki kendini kandırmak istiyorsan, en kötüsünün başına gelmeyeceğini düşün ki kaybın daha az olsun.

Late Autumn ne alaka derseniz, izleyen anlayacaktır. İlk önce pek sevildiği, sevdiği kocasının, hayatının bir döneminde ölümüne neden olan Çinli bir kadının yolu, hayatını jigololuk yaparak sürdüren Koreli bir adamla Seattle karayolu üzerinde kesişir. Normal bir hikayede denk düşmeyecek detayların denk düştüğü, olmaz dediğimiz detayların süslendiği hayatların uygun olmayan bir zaman diliminde, uygun olmayan bir şehirde kesişmesinden neler doğar, hayat onlara ne verir, neleri geri alır; en azından alabilir, izleyebildiğimiz hoş bir hikaye. Giriş-gelişme-sonuç şeklinde klasik bir kompozisyona sahip olmasa da (hayat gibi), kurgusu beni benden alır bu yapıtın. Attığımız bilinçsiz adımlar yüzünden, birilerine geç kalma endişesi taşır film, dikkat edilmesi gerekir.

bir kavuşma ile bir veda öpücüğünün aynı yerde olduğunu ender anlardan:


29.9.12

Filmlerden Alıntılar #24

Reign Over Me'yi sadece 1 kez izledim. Muhtemelen ikincisi gelmez. Empati yeteneği yüksek olanlara da fazlasını önermem zaten. Yaşamak denilen şeyin fiziksel olmasa da iç dünyada birkaç önemli tele bağlı olduğunu en acımasız yerinden gösterir Reing Over Me. Aşağıdaki sahne de en güzel sahnelerden.

-I felt them burning.
dediği kısma dikkat...


21.9.12

Oasis

Hayır grup olan Oasis değil, 2002 yapımı Kore yapımı olan filmden bahsediyorum.

Chang-don Lee beş film yazmış, yönetmiş ve herbiriyle "rahatsız etmeyi" bilmiştir. Abinin külliyatından bir tek Oasis bana çok aykırı geldi. O kadar ki sonunu 4 yıldır izlememiştim. Geçen gün izlemeyi başardım...

Aslında belirli bir nedeni yoktu izlemememin, ama basit de bir nedeni yoktu. Filmini az çok biliyorsanız, bir aşk hikayesi üzerinden ilerleyen bir tespit filmi. Filmin erkek tarafı biraz ilginç, ilk baktığınızda "salak bu ya" dediğiniz, hareketlerinde mantık göremediğiniz, empati kuramadığınız bir kişilik. Kadın tarafıysa felçli. Hatta %99.9 oranında konuşamıyor, tek başına yaşamaya mahkum edilmiş çıkarcı bir aileye sahip. Ama hayalgücü pek güçlü, hayatı farklı görebiliyor. Erkek de keza öyle, kendi dünyası var, karşı taraf o kadar da önemli değil.

Yolları kesişen bu iki bireyin kendi aralarında anlayamayacağımız bir ilişki bağ oluşuyor, hem de son derece sakat bir başlangıçtan sonra! Ama su yolunu buluyor. Eğlenmesi imkansız dediğimiz iki birey eğlenebiliyor, anlaşamaz diyoruz ama anlaşıyor, sevemez diyoruz ama seviyorlar, bekleyemez diyoruz ama bekliyorlar. Bundan 10 yıl önce Lee usta hızla tüketilmeye başlanan aşklara gönderme işliyor her satır arasına. Bir ağıt gibi ağlatıyor felçli kadını durup durup. Sanırım bu yüzden 4 yıl boyunca sonunu görmek istemedim. Belki kalbim kırılacaktı, belki de öyle bir mesaj alacaktım ki bu bir şeyleri değiştirecekti. Düşünmeyi bırakıp izledim ve evet boğazıma bir yumruk oturdu, biraz utandım, biraz sıkıldım, bolca üzüldüm, ama kıskandım.

Ne ben kimseyi öyle sevecektim, ne de kimse beni öyle sevecekti sonuçta. Gerekli mi? Bilmiyorum. Ama kusurlarımı görecekler, hesaplarını ona göre yapacaklardı, ben de beğenilerimi ön planda tutacak, çıkarlarımı düşünecektim yeri geldiğinde. İş dönmüş muhasebeye yani. Ne kadar fazla fedakarlık yapabiliriz ki artık? Yapmalı mıyız ayrıca? Filmin çoğu sahnesinde yönetmen bize felçi kadının bir anda düzeldiğini, dans ettiğini, "bizim gibi" olduğunu gösteriyor mesela. Filmin bu sahneleri her seferinde beni ağlatır çünkü buradaki sorun bu sahneleri "deliye bak neler görüyor" diyerek izliyoruz ve "keşke kadın normal olsa" diye iç geçiriyoruz, ama bu oradaki adam için önemli bile değil. O orada bizim gördüğümüz şeyi sevmiyor çünkü. Çok daha ötesine gidebilmiş bir ruha sahip. Biz mi, o mu kendini kandırıyor bilmiyoruz ama onun bizden daha çok mutlu olduğu bir gerçek. Sonra da zaten "mutlu olmadan da geçer zaman" diyerek biraz daha silikleşiyorsun kendinden, düşünmüyorsun.


11.9.12

Anything You Synthesize

The American Dollar iyidir; kirli ruh ve düşüncelerimizi siker atar; ambiantını yediğiminin ^_-


6.9.12

Au Revoir Taipei

Taipei'de geçen Fransız Yeni Dalga soslu bir melodram çekildi deseler belki inanırdım ama başarılı olacağı konusunda kesinlikle şüphelerim olurdu. Arvin Chen kısa filmlerden gelen ve ilk uzun metrajıyla Berlin'den ödülle dönen bir senarist-yönetmen. Woody Allen Tayvan'da doğsa bence böyle bir film çekerdi. Biraz komik, biraz sert, biraz mutlu, biraz hüzünlü. Her plan çok doğal ve çok titiz...

Giden madem gidiyor, arkasından bakarak hayatını harcama, vakit yanındakilerine önem verme devri, sana değer verene şans ver, sonra pişman olma tarzı filmleri sevenler mutlaka göz atsın; sanırım ülkemizde bir hayli ıska geçilmiş.


21.8.12

I'm fading away...

True Blood nasıl gidiyor filan onu boşverelim, ama 5.10-Gone Gone Gone bölümündeki şu sahne karşısında saygıyla eğildim. Eternal Sunshine OTSM-vari bu sahnede Hoyt artık en sevdiği iki şeyden vazgeçiyor.

Bazen yoluna devam edemezsin, her an yüreğin yırtılır, midene kramp girer, kendi kumunda olduğun yerde battığını bilir ama başa çıkamazsın, gururun havlu atmaya izin vermez. Hoyt dizinin bu tip bir karakteriydi. İlk aşkını en iyi arkadaşına kaptırınca travmatik olaylar sonrası hayatına devam edemediğini, ama ikinci bir şansı hakkettiğini anlar. Kısır döngünün kırılmasının ilacı yine ilk aşkı Jessica'dadır. Onu ve en yakın arkadaşı Jason'ı zerresine kadar unutacak ve yeni hayatına başlayacaktır. Yapımcılar iki suçluya "unutulma" korkusunu verip insanoğlunun bir diğer acınası yönüne parmak basıyor bu sahnede. İster suçlu ol ister suçsuz, unutulmak en büyük ceza.




sondaki kokuyu içeri çekme bölümü -_-

8.8.12

the future is now

Ne dinledik be. Ne güzel geri döndün, ne güzel söyledin... The Offspring özlemekmiş derdimiz meğer biçız 



now you see me, now you don't
no vow to break
no string of hope

3.8.12

Mono - Legend

Yeni albüm "For My Parents"tan bir parça daha geldi Mono'nun , hem de oldukça özenli çekilmiş İzlanda görüntüleri eşliğinde. 12 buçuk dakikalık bir "al beni vur yere yere" kıvamında olmuş parça. Tüm albümü tek seferde dinlemeye cidden korkuyorum, ama itiyiz kölesiyiz o ayrı <3 br="br">

2.8.12

adam

her dört yılda bir anlamı değişen, değişecek olan, şarkıya örneklerden :

23.7.12

c'est la vie, c'est la mort

Adına, etine, rengine, statüsüne bakmadığın; bir olabildiğin, olabileceğin, nereye giderse gidebileceğin, güvenebileceğin, her şey pembe olmasa bile yine de deneyeceğin, yanından ayrılmak istemediğin, nolursa olsun bensiz gitme diyebildiğin, gerekiyorsa beraber boğulabileceğin, dibi görebileceğin ve en kötüsünde bile pişman olmayacağın biri tanıdın mı? Evet ise C'est la vie'yi ona armağan etmeyi unutma

17.7.12

dream odyssey

Alemlerin en kutsal gruplarından Mono, eylülde yeni albümleri For My Parents'ı çıkarmaya hazırlanırken yürek parçalayan taze bi şarkıyı paylaştılar kullarıyla: Dream Odyssey.

"We hope that this album serves as a gift from child to parent. While everything else continues to change, this love remains a constant throughout time." şeklinde bir not düşen bir gruptan hangi tonlarda bir şarkı gelebileceğini tahmin edecek kadar su içmişseniz şu dünyada, içiniz hafiften kıyılmaya başlasın o zaman:





16.7.12

senfoni

Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.
 
Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.
 
İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.
 
Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.
 
Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum...

---

Hayatı Turgut Uyar hassassiyetiyle yaşamak diye bir şey var.

10.7.12

ben bir martı olsam

tam bir doom metal şarkısı aslında <3


9.7.12

Filmlerden Alıntılar #23

I wish there was some way for us to go back and undo the past.
But there wasn't.
There was nothing we could do.
So I just stayed silent and trying to telepathically communicate...
how sorry I was about what had happened.
And I thought of all the grief and sadness...
and fucked up suffering in the world...
and it made me want to escape.
I wished with all my heart that we could just...
leave this world behind.
Rise like two angels in the night and magically...
disappear.





Sigur Ros'u pek çok film kullandı, ama Mysterious Skin gibi kullanan olmadı. Bir daha asla izlemek istemeyeceğiniz muhteşem filmlerin başında gelen MS, sayılı "kitabını geçen filmlerden". 100 dakika içerisinde midenize kramp girmediyse, boğazınız şişmediyse, ağlamadıysanız, oturup düşünmediyseniz, kaybettiklerinizi anmadıysanız, sizin adınıza üzgünüm.

3.7.12

reunion

Şimdi şöyle bir gerçek var ki American Pie film olarak değil de 80'lerin başlarında doğmuş herkes için önemlidir. Daha reşit bile olmadığım o dönemde American Pie'ı izlediğimde nası bi katarsis yaşadığımı, kimse bilemez diyeceğim ama yalan, herkes bilir. Erkenlik ateşi, her seferinde yüzüne gözüne bulaştırmalar, utanmalar, mastürbasyonlar, saklanbaç oynamalar, sapıklığın dorukları, hormonsal aşklar, anlamsız hırslar, bitmek bilmeyen eğlence fitili... Sorunlu dönemlere güzel zamanlar geçirtmişti American Pie.

Aradan 13 yıl geçince kaldığı yerden devam Reunion ise bilmiyorum, beni biraz üzdü. Filmdeki karakterlerle kısmen yaşıt olduğumdan mıdır nedir, durum o kadar iç açıcı gelmedi. Göte kaçan eğlence aşkı, testikıl hevesler yerini neye bırakıyor, değerli olan şey ne oluyor, güzel bir yansıma tutmuş ve resmen bir devri sona erdirmiş. Ulan daha 3le başlayan hanelere gelmeme var, sikertmeyin adamı şöyle geçmişten hortlak filmlerle :/ Biz daha ölmedik -_-



26.6.12

Filmlerden Alıntılar #22

I realized something today.
I'm a non-person,
You shouldn't be here.
I'm not here.
You may see me...
but I'm hollow.
Failing...
we're failing.
Failed in the sense that we...
have left... everyone down.
Including ourselves.



Bir Youtube yorumunda "Underrated as fuck" deniliyordu. O kadar çok katılıyorum ki. American History X'in yönetmeninden daha azı beklenemezdi. Camus ile açılıp Poe ile biten, izleyenin safra kesesini şişiren, biraz da kafası çalışanın hayatını değiştirebilecek bir film Detachment.


25.6.12

Ev alma Urwerk al

Herkesin arabalara ve saatlere deli gibi meraklı olan bir arkadaşı olmuştur eminim ki. Benim ikisine de ruh hastası derecede meraklı arkadaşlarım olmuştu. Şimdi hepsinin de bir arabası bir saati var, ama herkesin sahip olduklarından var, hiç bir özelliği yok yani!

Ama ama amaaaağğ Urwerk saatlerine bundan böyle ben de ekstra ilgi gösteriyorum. Ama anca sanal alemlerde! Çünkü bu saatlerin fiyatları 70 bin ile 120bin dolar arası değişiyor! Değer mi, kesinlikle değer. Çok çok param olsa almayan en adi, o derece. Bence tasarım olarak biraz daha geek olsaydı tüm ödüllerimi verirdim ama şu aşamada bile gelecekten gelmiş gibi duruyor, muazzam. Dünyada hiç bir saatin sahip olmadığı teknolojik özelliklere sahip. Yani bir saate ne kadar çok şey koymuşların cevabı parasında yatıyor. O kadar para ver neler yapıyorlar işte!





18.6.12

ve elimde bir cinayet

House bittiğinde elim bir şeyler yazmaya gitmedi (gidecek) ama Behzat Ç bitince öyle olmuyor. Ne oldu ne bitti söylemicem tabii ama bütün bir yazı sikip attığını tahmin etmek zor değil. Jehan Barbur'un en sevdiğim ikinci şarkısıyla nokta koymalarıysa, hem de sözlerine göre son anları kurgulamaları, cidden dil ısırmalıktı. İzleyen çoğu erkeğin ağladığından bu sefer eminim.


16.6.12

Fikriniz önemlidir

Saygısızlığa bir yerde tahammülüm vardır, o da kişinin saygılı olmama hakkını kullanma hakkına sahip olduğu için, ama konu "fikirlere saygısızlığa" gelince bana bir haller oluyor!

Fiziksel olan bir şeye saygısızlığı çok dert etmiyorum, iyi günümdeysem anlayabilirim, çıkar çatışması doğal, ama bir fikre saygısızlık yapmak cidden hastalıklı bir davranış. Ortada olmayan, kafada henüz tohum kıvamında olan, kimseye bir yararı veya zararı olmayan bir şeye, paranoyakça veya ezikçe saygısızlık yapmak, ıhh, uzak dursun benden.

Bence sizden de uzak dursun. Eğer buna izin veriyorsanız da sonradan şikayet etme hakkını kendinizde görmeyin. Hadi gördünüz diyelim, bunu tek başınıza, bir odadayken yapın, korkaklığınızla insanların zamanını çalmayın. Siz bu konuda üstünüze düşeni yaparsanız zaten bu tip fikre saygısızlar çevrenizden yok olmuş olacaktır.

Bu yüzden fikriniz değerlidir, önemlidir. Günümüzde bizden, sizden çok var. O kadar çok var ki, her bir ağızdan okyanuslara dalsak içer kuruturuz. Bir farkınızın olduğunu düşünüyorsanız bu tamamen sizin fikrinizle doğru oranlıdır. Neye ne şekilde olduğunun önemi yok bu fikrinizin. Yeter ki o fikir sizin olsun. Sizden doğmuş olsun. Sizde gelişmiş olsun. Başkasının fikrini başkasına satıyorsanız zaten pek şansınız yok saygı görme konusunda.

Fikrinize saygı göstermekle onu kullanmaya çalışmak isteyenin arasındaki farkı da bilin. Fikirlerin önemini bilen çakal kurumlar "gelin fikirlerinizi hayata geçirelim" şeklinde özünüzü toplamak, kendi ballarını yapmak isterler. İzin vermeyin. 60-70 yıllık hayatınızda aslında gol olacak çok fikriniz olmayacak (deriniz gol atmak değilse, konu ayrı tabii ki). Elbette sizle ölecek, hiç bir şekilde hayat bulamayacak bir fikrinizi paylaşmanın zararı yok, en azından tarihe bir katkısı olur ama o fikrin arkasından zaten gidecek iseniz, bunu kaptırmayın, farkınızı sıradanlaştırmayın. Aklınıza teknolojik bir fikir gelmişse "Bu fikir kötü, tutmaz, uğraşma" diyenin çevresinde durmayın. Dünyanın en büyük fikirleri, projelerinin destekçileri, desteklemeyenler karşısında hep yok denecek kadar az olmuştur. Dünya yuvarlaktır diyenlerin öldürüldüğü bir türüz sonuçta. Tarihin en zengin, en yaratıcı, en üretici insanlarının fikirlerine ilk etapta çoğunluk değer vermemiştir. İşin doğasında bu var çünkü. Hamur her yerde hamur; onu eşsiz kılacak şey ellerde bitiyor. Bitene kadar da anlaşılmıyor.

Fikirler kurşun geçirmezdir diyeceğim güleceksiniz, ama öyledir. Dünyanın en kötü insanlarının fikirleri bile fikirsizlerden daha ömürlüdür (cümle temelde yanlış tabii). Kötü bile olsa fikir sahibi olmak iyidir, çünkü öncesi olan "bilgi sahibi" olmayı gerektirir. Bilgi sahibi olmaksa zaten yeşil sahalarda görülmesi gereken hareketlerden. Fikirsiz olmayı tercih etmek bile bazen yoğun bilgiden kaynaklanır, sonuçta fikir sahibi olmak bir seçim yapmış olmanız, bir şeylerden de -o zaman aralığında bile olsa- vazgeçmiş olmanız demektir. Bazen bir şeylerden vazgeçmemek gerekebilir.

Elbette hakkını vererek bir fikir sahibi olmak bir bitiş değil, bir başlangıç. Büyük bir serüvenin ilk adımı. En zor kısmı. Endişesi büyük. Başınıza bir şeyler gelecekse iyi veya kötü, bu fikir veya fikirlerinizden dolayı gelecektir. Ama sizin fikirleriniz olduğu sürece 1 milisaniye bile pişmanlık duymayacaksınız attığınız adımlardan.




12.6.12

black as time

Candlemass yine harika albüm yapmış. 2007'de yaptıkları King of the Grey Island hayatımda en çok dinlediğim albümlerdendi, Psalms for the dead de sanırım öyle olacak. Yine mitler, iblisler, cadılar gırla, ama son şarkının "zamanla" alıp veremediği şeye bayılıyorum. Zaten abilerin gerçeği tokat gibi ensene vurmasının ayrı hastasıyım. Seni mutlu etmek, huzura kavuşturmak yerine iğnelere geçirme samimiyeti yeter. Zaman kadar ezeli bir düşmanın yokken, rekabet dahi edemiyorken onu övmeye, ona umutlanmaya çalışmak beyhuda değil de nedir?

Time is a black hole that consumes energy, ambition and love

4.6.12

Filmlerden Alıntılar #21

Bazen ayrılman gerekir, gitmen gerekir, yaşın kaç olursa olsun, o gün en kötü günündür.
Belki başka bir zaman diliminde berabersindir, belki hiç tanışmamışsındır bile, belki de tekrar kavuşacaksındır, ama o zaman diliminde o anda gidiliyordur; geriye vücudunun her noktasının kokusunu hatırlaman gerektiğinden başka bir şey gelmez...

Hayattaki ufak seçimlerin büyük etkilerine en güzel örneklerinden olan Mr. Nobody'nin en güzel sahnesi, en üzücü sahnesi de oluyor. 15 yaşına iniyor ve her pazar söz verdiğin ışıkevinde onu bekliyorsun gelmesi umuduyla. Belli mi olur, başka bir zaman diliminde geliyordur?




Her pazar günü, fenerin orada bekle beni, tamam mı?
Ta ki tekrar kavuşana dek. Bir ömür boyu, tamam mı?
Hiçbir şey bitmedi.

Sen ilk ve son aşkımsın.

10 gün. Bu...14 bin 400 dakika eder.
Keşke her şey şu an dursa...
...ve sonsuza kadar bu şekilde kalsak.
Daha yavaş nefes almaya başlarsan... zaman yavaşlar derler.
Rivayet böyledir.

Vücudunun her noktasının kokusunu hatırlamam gerek.
Deniz fenerinde buluşacağız.
Seni seviyorum.

24.5.12

Max Payne 3 ve sonrası

Ben herkes gibi Diablo'yu değil Max Payne 3'ü bekliyordum tabii ki. O kadar ki unuttum MP2'yi ne zaman oynadığımı. Ama daha ilk kare girince Max'i ne kadar çok özlediğimi anladım, hatırladım.

İçinde bir kara delik bulunduran Max, bilindiği gibi bu sefer daha yaşlı, daha olgun, acısı daha az, ama bu onu daha az kaçık biri yapmıyor, tek farkı artık ne yapıyorsa farkında ve tüm sorumluluğunun da bilincinde. Ağzına kadar polis dolu olan bir karakolda isyan başlatmadan önce başına gelecekleri biliyor, en kötü ölürüm yani ne var diyip hedefine koyuluyor. Hassssasıyız...

Rockstar harikasu bu amca bildiğin 100 milyon dolardan fazla bütçeyle yapıldı, her cm'si bunu yansıtıyor. Uncharted nasıl ki adrenalin dolu bi TPS idi, MP3 onun bunalım ve kaos dolu versiyonu. (Sabah 05 dolaylarında oyunu bitirdiğimde kan revan içinde kalmışım...) İkisi de kulvarının lideri bence. Ha, ben Max'in hikayesini tercih ederim o ayrı.

Oyunu burada incelemeyeceğim tabii ki, ama son olarak Health ne OST yapmış arkadaş! mutlaka dinlenmeli, dinletilmeli:



It's time to let me go
Give up
Give our soul away

17.5.12

MaKey MaKey

Bizim sektörde yaratıcı çoktur, ama projenin gerçeğe dönüşmesi için bütçe azdır genelde. Kickstarter şu sıralar bu tayfa için bulunmaz Hint kumaşı. Amerika dışına çıksa sistem bi, neler koyacağız da işte, şimdilik izliyoruz :)

Aşağıdaki projenin hastası oldum. Mutlaka izleyin:




http://www.kickstarter.com/projects/joylabs/makey-makey-an-invention-kit-for-everyone

11.5.12

hayat kaçık bir rüyadır

Redd'in yeni albümü geldi! Heyecanım büyüktü çünkü bi önceki albümleri 21, muhtemelen hayatımda en çok dinlediğim albümdü. Doğ-öl ve arasındakileri bir albüme dökebilen Redd acaba bu sefer ne yapacaktı?

Beni şaşırtmadılar, kimisi dik başlı, kimisi melankolik, kimisi kırılmış, kimisi ümitsiz, kimisi çok ümitli... Sonuçta Hayat Kaçık Bir Rüyadır beni yine üzmeyi başardı topyekün, yol playlist'leri zirveme kondu.

21'den birkaç yıl bol bol bahsetmiştim, bu da farkı olmaz, şimdi 2 farklı parça koyayım buraya, devamı gelir elbette. Şebnem Ferah düeti olan Sevmeden Geçer Zaman zaten Hit olduğu için onu es geçiyorum...


Kimse sana uymuyorsa, olsun, birgün bulursun, keyfin nasıl istiyorsa bırak öyle olsun





kar gibi soğuk elleri vardı

5.5.12

Sung-bong Choi

ben bunu nasıl kaçırmışım ya.
G. Kore'nin yarışmaları bile böyleyken filmlerindeki dramatik altyapı az bile kalıyor yemin ediyorum.
Yerle yeksan oldum 8 dakikada.

1.5.12

yabancılaşma sendromu

Erkekte illa ki orgazm sonrası olacak diye bir şey yok bence. Doktorlar oturup bunu bi düşünmeliler. Ya da bende bi bug var, lag var, bişi var. Çünkü medikal değil aynen kelime anlamıyla yaşanan bir şey bu. Bence.
...
Gayet mutlusun, çevren kalabalık, çevrende dostlar, tanıdıklar, tanımadıklar, hafif bi meltem esiyor ensene ensene, kafanda da kulaklarında da güzel bir müzik var, dilin ara ara eşlik ediyor, ellerin ritm tutuyor, muhabbet koyu, yanaklar gülmekten kızarmış, bakışlar yumuşak, kafan sadece o masada, belki biraz ötesinde, dünya mı yanmış, aman koy götüne... sonra bi anda bir şey oluyor, sanki biri görünmez düğmene basıyor, kendine anlık başka bi açıdan bakıyorsun, az önce "ne güzel yaa" dediğin öğeler özelliğini yitiriyor, gülen yanakların eski rengine dönüyor, dudaklar büzüşüyor, içkinden bi yudum daha içiyorsun ama eski tadını vermiyor, herkesin gözlerine şöyle bi bakıyorsun, dudaklarını okuyorsun, "acaba onlara da oldu mu?" diye ama yok, sorun sende galiba, keyfi kaçmanın fersah fersah ötesine zıplıyorsun birkaç saniyede, bazen kendini çıplak hissediyorsun, bazen her şeyini kaybetmiş, bazen kalbin acıyor, gitmek istiyorsun ama ne olup bitiyor anlam vermeye çalışmaktan en fazla "ben bir tuvalete gidiyorum" diyip elini yüzünü yıkıyorsun, geri dönerken hiç de o kadar hevesli değilsin, ne oldu o az önce bıkbık eden çocuğa, hiç bi fikrin yok. geçer diyorsun, biraz susuyorsun, "ne oldu abi sustun yaa" diyenler oluyor, "hiç ya ne olsun bişi yok, dinliyorum" diyorsun, hiç yaratıcı değilsin, gülüşmelere ortak olmaya çalışıyorsun ama yapmacıklık akıyor yüzünden, telefonuna bakıyorsun, çerezle ilgileniyorsun, beyaz leblebinin gereksizliği üzerine filozofsal bakışlar atıyorsun, ama hala üzerinden gitmiyor o yabancılaşma. iki saniyede değiştin değişmesine de, öncesi mi sonrası mı asıl sensin, onu çözememek koyuyor en çok adama

28.4.12

Charlie Kaufman: Screenwriters Lecture

muhteşem bir BAFTA hizmeti. Pek çok yazar-senarist derin konular hakkında derin derin konuşuyor. Bunların içinde beni en çok vuransa Kaufman oluyor. Kaufman muhteşem bir senarist, yazar olduğu kadar da muhteşem bir insandır. Hayranıyım. Her cümlesi, eğer onun gibi değilseniz, bir insanı bu kadar üzebilir, bu kadar hırpalayabilir. Bu da ümitlerinizi yeşertir. Onun filmlerini izlemişseniz asla unutmazsınız. Hiç durmadan aylarca dinleyebilirim kendisini. Aşağıdaki linkte 40 küsür dakika hem yazma sanatından hem de yaşama sanatından bahsediyor. Ne anlatıyor nasıl anlatıyor; onu siz görün ama eğer eliniz kalem kımıldatıyorsa, kendinize yeni ufuklar açabilir ve dönüm noktaları yaşabilirsiniz, o kadar güçlü. Kaufman bu şekilde çok konuşmaz, ama konuşunca öz konuşuyor. Videoyu izleyin, dilerseniz transcipti de okuyabilirsiniz. 

http://guru.bafta.org/charlie-kaufman-screenwriters-lecture-video

transcript: http://guru.bafta.org/sites/learning/files/guru_sws_ck_transcript_final.pdf



23.4.12

bad wings

son 10 gündür itler gibi ne dinledim diye sorarsanız, ahan da aşağıda. Strobe'dan daha çok beğendim, o derece biçızz!


18.4.12

Valtari ve Tragic Idol

uzun zamandır deli gibi beklediğim iki albüm geldi, ağzımdan köpükler saçarak dinledim tabii. İki albüm arasında bağ yok elbette, sadece sevdiğim iki farklı grup, ama bünyede derin hayranlık duygusu uyandırabiliyorlar. Sigur Ros uyku öncesi, Paradise Lost uyku sonrası bire bir.

14.4.12

sakla zamanı, gelir...

bugün yine dolaplarımın derinliklerine girdim. Sebep? Beton çivisi lazım, kesin dolabımda vardır! Tabii giriş o giriş. Saatlerce çıkamadım. Bi dolu çöp çıkardım yine. 10 yıllık faturalar vardı ya, niye saklamışsam.

biriktirme konusunda kendimde sevdiğim tek şey; konser biletlerini genelde atmam. insan bir süre sonra unutuyor ne izledim, izlemedim, o günün öncesi ve sonrasını hatırlamak ise uzak bir ihtimal, ama o günlere insanı döndürecek bir neden bulunursa, örneğin o günden kalan bir bilet gibi, neden olmasın... sonra dünmüş gibi hatırlıyorsunuz. yani böyle bir şeye kalkışmadan iki kere düşünün... şöyle birkaç tane anlamlısını yan yana koyim dedim:


Ha bir sürü cep telefonu faturamı da atmamışım, dökümleri de duruyor, yıl 2003, 10. ay, bakalım kimleri aramışım dedim...

o günlerde de turkcell çok kazıkmış ya.


sonra liseden mezun olmadan kim bana ne yazmış diye baktım, gerçi 1-2 yılda bi bakarım, bu sefer garip geldi çoğu nedense. halen en iyi arkadaşım olanın yazdığını kendisine yolladım, hatırlıyo musun bak bu yazdığını diye, ahahah hatırlayamadı tabii, "günaydın yarışı" neydi ya diyo :) ergen-stayla işte. nerden nereye pehh

30'uma kadar ne kadar nostalji varsa bitirip kurtulmak istiyorum merak etmeyin :)

3.4.12

Ekki múkk

28 Mayıs'ta çıkacak albümden ilk parça kalplere düştü. Hani böyle çoook kötü birisindir, çok uzun hayatında birkaç saniyeliğine de olsa çok güzel bir şey görürsün ve içinde bir fidan açar, ağlarsın pişmanlıkla, yıkanasın gelir ama geçmez, pişmanlıkla ölürsün, Sigur Rós bana hep aynı hissi veriyor, bu şarkı da dahil. Asla yakalayamayacağın dünyanın en güzel kelebeği gibi. Bir de bu sonbahar izlesek ya seni artık -_- Olmadı Berlin'de...

 

31.3.12

Dukan raporu

nihaaa, burada hiç lafını etmemişim, evet ben de Dukan'cıyım :)  1 ayım bugün itibariyle bitti. İlk kez adı konmuş bir diyet yapıyorum ve manzara şu anda iyi. 30 günde 9kg verildi, geriye az bir şey kaldı, hadi bakalım...

Merak edenler için Dukan nedir, nasıl yapılır anlatmayacağım, google'lasanız bulursunuz zaten ama bazı önerilerim olacak. Kullanıcı tecrübeleri bu konuda önemli çünkü.

  • Ben yaklaşık 15 gün Dukan'ı araştrdım. Yorumları okudum. Bilimsel tarafını da okudum. Öneririm ama kendinizi ikna etmek için hep iyi taraflara yönelmeyin. Eksi taraflarına da mutlaka bakın. Araştırın, kafanıza yatarsa motivasyonu kapın başlayın.
  • İlk Atak dönemi en zor kısmı. Benim 7 gündü ve çok zorlandım. İlk 3-4 günü hasta bile oldum, mide kaynaklı hastalandım evde yattım ama bozmadım diyeti, devam ettim 6. gün geçmişti her şey. Mide düzeninizi bozacağı için metabolizmanızda ve bağışıklık sisteminizde gariplikler olacak, hazırlıklı olun.
  • 10 kg'ın altında kg vermek istiyorsanız hiç bulaşmayın. Burada yaptıklarınızın yarısını yapsanız zaten daha uzun sürse de daha keyifli bir şekilde kilolarınızı verebilirsiniz.
  • Bekarsanız ve öğle yemeğini iş yerinde yemiyorsanız zorlanacaksınız çünkü piyasada sizin işinize yarayan yemekleri, usulüyle yapan yer bulmak zor. İş yerinizde yapabiliyorsanız iyi (ben yapabiliyorum), yoksa evde yapıp getirmeniz lazım. 
  • Dukan'da aç kalmak yok. Abartmadan yiyebilirsiniz. Bütçeniz kadar yani. Aç da kalmayın zaten. en az 2 lt su için, ve az uyumayın, kaslarınızdan kaybedersiniz.
  • Diyete başlamadan mutlaka kitabını alın. Neler yenilebilir yenemez ayrı olarak bir listenizi çıkarın. 10 günde zaten ezberleyeceksiniz. Büyük marketler en uğrak yeriniz olacak, özel markalar araştıracaksınız.
  • Şekeri, unu, karbonhidratı, alkolü, yağın her türlüsünü unutun (sanırım günde 2 çay kaşığı zeytin yağı hakkı verilmiş ama sallayın bence). Yola bunları unutacağını bilerek başlayın ki çıldırmayın. Evet, rüyanıza karbonhidrat içerikli yemekler girecek. Ben sık sık şehriyeli pilav, fırından çıkmış ekmek içi yiyorum :)) Kimisi meyve özlüyor (evet meyve yok ilk iki dönem)
  • Baharat kültürünüzü arttırmalısınız çünkü saf protein günleri yemeğinizi farklılaştırmak ve güzel göstermek adına elinizdeki en iyi makyaj malzemeleri bunlar. Yoksa bir süre sonra kırmızı etten, tavuktan ve balıktan bayabilirsiniz. Bol bol tarif bakın deneyin, fırınınızı sevin okşayın.
  • Dışarıda mutlaka sizi motive edecek birileri olsun. Açıkça söylemeyin ama bunu duymaya ihtiyacınız olduğunu az çaktırın. Motivasyon çok önemli.
  • Seyir dönemi bitmeden asla diyeti bozmayın. Asla. Duvarı çatlatırsanız gerisi gelir. Günde 20-30 dakika yürüyün. %10-20 farkettiriyor yürümeyene göre.
  • Abartı spor yapmayın, kendinizi yormayın çünkü enerji olarak günlük temponun üzerinde şeyler yemiyorsunuz.
  • En kötüsü de yulaf kepeği. Sizin ve bağırsaklarınız için çok gerekli bu diyette ve olmazsa olmazlardan. Bildiğin talaş olduğu için bir şeylerle karıştırarak tüketmeniz gerek günlük olarak. Ve evet, kabızlık yapıyor Dukan. Bol sıvı, goji meyvesi (vitamin eksikliğinizi giderir) yulaf kepeği ve markalı light yourtlarla bu şikayetinizden kurtulabilirsiniz.
  • Her gün tartılmayı da doğru bulmuyorum. Çünkü ilk dönem su dengeniz büyük ölçüde değişkenlik gösteriyor. 3-4 günde bir tartılmak en doğru sonucu verecektir.
  • Kilolarınızı verince Dukan bitmiyor. Verdiğiniz kg x 10 gün kadar koruyacak sonra da son safhaya geçeceksiniz. Zaten Dukan'ı popüler kılan da bu. Diğer diyetler kg verdirip salıyor ve haliyle geri alınıyor onlar ama Dukan sizi asla bırakmıyor. Sonuna kadar gidecekseniz girişin, heves edinmeyin.
  • Dukan'da aç kalmak olmamasına rağmen 1 sene sürmeden 30-35kg verenler var. Ümidinizi hiç yitirmeyin yani.
  • Dukan çok da sağlıklı değil, bunu da unutmayın. Şeker, tansiyon hastasıysanız hekime danışın. Ayda bir kan tahlili yaptırın. Vücuda protein yüklemek teoride çok sağlıklı bir olgu değil ama henüz kanıtlanabilir bir zararı yok Dukan'ın. Ama gelecekte böbreklerinizi ekstra yormuş olduğunuzu bilin. Peki Dukan neden sağlıklı kg vermeye değil de hızlı kg vermeye odaklanıyor? E isteyen sağlıklı beslenerek, spor yaparak ve bilinen diğer şeylerle kilo kaybedebilir zaten, Dukan kısa zamanda çok kg kaybetmenin yöntemi, yersiz bir eleştiri.
  • Dukan Türkiye'de de son derece hızlı popülerleşiyor. Kitabı dünyada 10 milyonu geçmiş abinin. Yani popüleritisi sizi etkilemesin Kimisi için Dukan çok yanlış bir tercih. Bütçeniz az ise, yemek yapma kültürünüz yok ise, yürümeyi sevmiyorsanız, su içmem, az uyurum diyorsanız, kaçamak yapmak alışkanlığınızsa hiç bulaşmayın. Hatta kesinlikle bulaşmayın çünkü fazlasıyla geri alırsınız o kiloları götünüze göbeğinize.



28.3.12

japon'dan al dansı

çok uzun süredir böyle bi şov izlememiştim her halde. level = asian dememe gerek bile yok. Yine yapmış abimler <3


21.3.12

Pendulum - short movie

3 dakikada beni duygulardan duygulara koşturup göz yaşı döktüren çok az kısa film olmuştur hatta belki olmamıştır.

Pendulum ise çok ayrı olmuş. Yüzünü Tekken oyunundaki Heihachi gibi boyayan, Japon komedyenin eseri. Hem bir komedyenden, hem bir Japon'dan hem de gamer'dan böylesi bir hikaye çıkmasına hiç şaşırmadım ama 2:26'daki olay çok ayrı ya :/


20.3.12

Filmlerden Alıntılar #20

Sook-hyun, size şu mesajı iletmemi istedi:
Sook-hyun sizden ayrılmak istiyor.
Bunu söylemek onun için çok zor,
Bu yüzden onun yerine ben geldim.
Anlıyor musunuz?

Sook-hyun yeni biriyle tanıştığını söyledi.
Elbette siz çok iyi bir insansınız ve o sizi çok sevdi.
 Ancak farkında olmadan yeni bir aşk doğdu.

Lütfen bu konuyu fazla uzatmayın.
O'na yeni aşkıyla mutluluklar dileyin.
Ve O da, tüm kalbiyle...

sizin yeni bir aşk bulmanızı ümit ediyor....


Nerede olursanız olun, kimle olursanız olun, hangi zaman diliminde yaşıyorsanız yaşayın, er ya da geç sevdiğiniz insanlara veda edecek ve vedalarıyla karşılacaksınız. Ortalama 70 sene yaşayan bir canlı türü için olabildiğince acı geçen bu zaman diliminden bir kesiti bu efsane sahneye yer veriyor Sad Movie. İşsizlikten başkalarının yerine ayrılma mesajı iletme işine giren elemana, çok sevdiği sevgilisinden bu sefer mesaj yani iş gelir ve bu konuşmayı camdaki yansımasına yapmak zorunda kalır boncuk boncuk ağlarken. Sad Movie zaten şansız kaybedenlerin acıklı pek çok hikayesi; bir tanesi bile yetiyor, gülerken ağlamaya, kaybetmeye ne kadar yakın olduğumuzu güzel resmediyor.


18.3.12

seether konseri

ne güzeldi Seether konseri! Cayır cayır çoşturdular üzdüler gittiler. iyi ki Gift çalıp ağlatmadılar.
yine de you're gone away, you don't feel me here anymoooooore diye çığırabildik. <3 yine bekleriz

10.3.12

Kony 2012

izlemek lazım. sonrasını düşünürsünüz.
istanbul event'i de şurada

9.3.12

one day you will teach me to let go of my fears


çevremde bir tane bile Sleepmakeswaves dinleyen, seven yok.

8.3.12

Oyungezer Mart 2012

Bu sayı ekstra özel oldu.
Dünyada GameInformer sonrası ilk ACIII kapaklı oyun dergisi biz olduk sanırım!
+ 16 sayfa özel PS Vita ek kitapçığı var! Valla gözlerim çatladı, alın okuyun aaa -_-


3.3.12

All of a sudden I miss everyone

Don't ever tell anybody anything. If you do, you start missing everybody.

1.3.12

Like Crazy

Bu hikayede kız dergi yazarı, erkek mobilya tasarımcısıdır. Hızlı bir kaynaşma dönemi geçirip aşık olurlar. Erkek ilk ahşap tasarımını kıza yapmıştır. Bir birlerine hediye vermeler, yapmalar başlamıştır; hayatlarında ölümsüz anılara yer açarlar hızla. Ufak dünyalarında koklaşırlar, sevişirler, bir birlerini tanırlar. Çok severler. Deliler gibi severler. Kızın eğitimi sona erer ve kısa süreli bir ayrılık yaşamak zorundadırlar lakin geleceğe dair planları hazırdır. Ayrılmayacaklardır. Yazar kızımız erkeğe uzun süredir bir günlük yazıyordur, güç versin diye onu verir. Yazmayı sever kız... Bir hafta bile yalnız kalsalar ölecek gibi olan aşıklarımızın değişim süreçleri başlamıştır aslında içten içe. Araya giren süre ve mesafe, yeni hayat tecrübeleri, yeni mekanlar, yeni işler, yeni tenler onları değiştirir. Fiziken ayırır. Hatalar yaptırır. Her hata biraz daha değiştirir. Bakışlar donuklaşır. Başkalaştırır.

Mekanlar, roller, zaman hatta her şey değişse de bir şey hiç ama hiç değişmeyecektir. Bazı hayatlar böyledir. Like Crazy bu hayatlardan bir tanesidir işte.


Yaşıtım olan Drake Doremus, eline aldığı fotoğraf makinesi ve sadece 250bin dolarlık bütçesiyle bizzat yaşadığı tecrübesini film yapar. O'nu özler. O'nu anar. İyi ki de yapar.

27.2.12

close your eyes for encore

21.2.12

black god

en son my dying bride hakkında bir şeyler karalamamın üzerinden 3 yıl geçmiş. bir insanın müzikal anlamda kendisine acı çektirmenin en kolay yolu olduğu için MDB'den itinayla uzak durduğumu, daha doğrusu korktuğumu söylesem yalan olmaz. ufak bir kızı karalara büründürdüğü gibi koca koca adamları yatak döşeklere de düşürecek güçtedir MDB. Bir yaylı girer kalbini keser, Aaron ciğerden bir söz söyler uykunuzu kaçırır, bir solo vardır burun kemiğinizi sızlatır.

Müzikler de koku gibidir, mütemadiyen "an" getirir karşınıza, asla yok olmaz, ordadır hep, hele ki bir anlamı varsa. benim MDB hayatımda yeterince yer etmişti. bi şarkısını kan destekli not olarak yazmış sevgilime vermişliğim de var, sırf MDB seviyor diye sevdiğim de var, oturup dinleyip sarhoş olduğum da var, tek dinleyip saatlerce ifadesiz suratla yürüdüğüm günler de var, gözlerim şişene kadar dinlediğim de var... hayır, konu sadece "hüzünlü müzik" değil MDB'da. Din var, dinsizlik var, insan ve insansızlık var, varoluş var varolamamak var, görünmezlik var, boşluk var, sessizlik var, hiçlik ve her şey de var. hayatınızdaki evrenize göre bir şeyler yakalıyor o veya bu şekilde. o günlerde sıradan gelen bir cümle bugün gözlerinizi sulandırabiliyor veya o gün çok anlamlı olan bir şey bugün geçerliliğini korumuyor artık.

Cry of the mankind'te Aaron "We live and die without hope" dediğinde eskiden tüylerim diken diken olur bir yansıma yakalardım, ama aradaki geçen yıllar "I don't want to die a lonely man, this is a weary hour" dedirtiyor mesela. dig me deep and leave me forever more örneğin... Kelime anlamıyla olmasa da dalıp gidiyorsun gelecekteki sene. Sorgulayacak gücün bile olmayabiliyor. Bırakıyorsun şarkı bitsin. A sea to suffer in veya two winters only, olmadı a kiss to remember ya da black god... hala jilet gibi kesebiliyor. bazı şeyler hiç de zamanla eskimiyor veya geçmiyor. keskinleşiyor bile diyebiliriz. 

Bir 3 yıl sonra başka bir MDB yazısıyla görüşmeyiz umarım.



 

17.2.12

ne dinlesek?

valla bi milyon tane şey birikti dinlenecek, hangisine ne zaman fırsat gelecek bilmiyorum ama son günlerde şu üçlü epey canımı sıkmayı! başardı. En derininden öneririm:

Lana Del Rey - Born to Die:
2011 Adele'nin yılı olmuşsa 2012 de Lana Del Rey yılı olacak şüphesiz. Video Games single'ı harikaydı, gördük ki albüm de süpermiş. Boş yok, ama şu aşağıdaki şarkı tam taşaklara tekme olmuş ya. Come and take a walk on the wild side ile başlayan nakarattaki vokal melodisi karşısında saygıyla eğiliyorum.İnsanı alıp uzaklara götüren bi yapısı yok mu şimdi şu şarkının?




Anathema - The Begining of the End:
Durun kaçmayın! Klişe bir Anathema şarkısı yok nihayet karşımızda. Hatta eski Anathema geri dönmüş, ebemizi sikmeye yemin etmiş diyebilirim. O gitar solosuyla sevişilir o kadar net konuşuyorum!



Paradise Lost - Crucify:
Tragic Idol çok süper olacak artık hiç şüphem yok! Jilet takımlarını aldık, bilekleri hazırladık, albümün çıkmasını bekliyorum. Elcaazlarımla upload ettim, götü sıkı olanlar dinlesin.

 

16.2.12

friendsheep

animasyon severler ekranı yalar, o derece

13.2.12

a separation

adettendir, biten yılın best of'ları seçilir filan. bu yıl epey geciktim ehe. izlenmesi gereken filmler anca bitti. Shame ile kadro doldu, kısa sürede bi Top10 çıkarırım ama 1. sıradaki filmim hiç değişmedi.

2011'de çıkan filmler arasında A Separation'dan daha iyisini izlemedim, ki sanırım 200'den fazla film izledim.

Bu İran yapımı filmde sorumlulukları olan koca ile başka yerlerde gerçekleştirmek istediği hayalleri olan bir kadın, artık ayrılmaya karar vermesi ile başlayan kısa bir süreci izliyoruz. Bir birine uymayan iki karakterin dünya için ufacık olan bu ayrılma kararlarının çevrelerindeki etkilerini izlemek muazzam bir tecrübeydi. karakterlerin sürekli göze bakarak şikayetlerini dile getirmesi, benim ilk kez hissettiğim duygulara neden oldu. haklının, haksızın, iyinin, kötünün, çirkinin, güzelin, masumun, suçlunun bu kadar iyi harmanlandığı bir hikaye okumayalı uzun zaman olmuştu. Hele İran'dan gelmesi, çok anlamlı oldu. Hala varsa bu filmi izlemeyen bileklerini filan kessin.

9.2.12

Traversé

Doom metalden kaçıyorum ne zamandır, ama Year of No Light'ın karanlığına kapılmadan edemedim. Dark Post Rock hem de fransızca olunca insanın o karanlıktan çıkası gelmiyor. haftalardır durum böyle. dinleyip kabus gördüğüm bile oldu bolca... koyacak bir albüm kaydı bulamadım ama live'ı da iş görür. sikilecek ruhu kalanlara öneririm

5.2.12

tango with lions

kötü bir rüyanın çok kısa süren güzel kısmıydı. tanımadığım bir tren ve karşımda tanımadığım güzel bir kadın. bakmaktan kendimi alamayıp sapık gibi gözükmemek için tanıştığım, sonrasında ise kaynaştığım biri. adını bile bilmiyorum ama bana dönüp kulaklığını uzatıyor ve "dinle bakalım, çok seveceksin" diye aşağıdaki parçayı dinletiyor. dinliyorum, çok seviyorum "beğendim" diyemeden de uyanıyorum. o soluk uyanıkken veriliyor, kafada melodisi hala dönüyor... muhtemelen çok önce birkaç kez dinlediğim bu parçanın bilinçaltımdan çıka gelmesi ve bunu güzelce süslemesini gördüm. tek korkum, tanımadığım o kadını gerçek hayatta da görmek


2.2.12

feeling that we have lost

şarkı bittiğinde bir eksiklik hissi kaplıyorsa içinizi, tamamdır.

28.1.12

meragger

blogger işi temelde çok acayip, ambalajıyla da çok süper bişi gerçekten. nerdeyse 3.5 yıl olacak blog açalı ve sıkıldığım söylenemez. o kadar çok yazar tanıdım ki, hesaplayınca manzara korkunç. ama tabii ben o kadar insan-sever biri olmadığım için birkaç tanesi hariç hiç biriyle temasta değilim artık.

lafı şuraya getireceğim. hatırlıyorum ara ara, burada yorumlarla olsun, maille olsun takılan, arada bir fikrini, görüşlerini, nefretini, sevgisini dile getirenler vardı. şimdi hiç biri yok, sadece burada değil, "orada da" yoklar ve bilmiyorum bunu okurlar mı ama anladım ki kimseyi unutmamışım. merak ediyorum arada; şu anda hangisi, kim, nerede ne yapıyordur... Pek çoğu artık blog yazmıyor hatta hesaplarını kapatmışlar. Dertli olanlar dertlerini yenmişler mi, mutlu olanlar hala mutlu mu, yoksa işler tersine mi dönmüş yoksa herkes aynı mı... umarım iyisinizdir.

23.1.12

50/50 ve keşkeler

aileden uzakta yaşanılan basiretsiz bir genç hayatı
biraz asosyallik, içe kapanıklık, arkadaşsızlık
biraz sağlık sorunları, tümör gibi
işler zorlaşınca sevgilisi tarafından aldatılmak
sonra sosyal yalnızlık
içsel yalnızlık
ölüm korkusu
ve yeni tanışılan psikolog bir kıza yürekten söylenen "senden güzel bir sevgili olurdu ^_^"...
arkasına da Pearl Jam koyunca zaten, Finish Him çekiyor 50/50
izleyin.


18.1.12

Stumble then rise on some awkward morning

Klibiyle 30'dan fazla yarışmada yüzü gülen, ama tüm dinliyicilerinin üzerine ölüm toprağı atmasını bilen, Reha Erdem'e pek çok konuda ilham olan, benim "daha ötesini" çok nadir dinlediğim bir şarkı dinlemek ister misiniz?


17.1.12

Hindsight

2000'de çektiği Siworae ile resmen bir ulusu ağlatan Hyun-seung Lee 11 yıl sonra geri döndü. "Hem de ne dönüş" demek isterdim, ama standart bir G. Kore filmi olmuş. Yine de "bazı insanlar bazı insanları sadece mutlu etmek amacıyla yaşar" mesajını alttan alttan vermeyi bilmiş, yerim <3

16.1.12

game deaths

hepsini oynamışlığım, hepsinde ölmüşlüğüm var. ama izlemesi bu kadar zevkli değildi.

11.1.12

try to be bad

iyi bir insan ol ki birileri sana kolaylıkla kötülük yaptığında hem işi kolay olsun hem de sen ona kötülük geri kötülük yapmamış ol ki içi rahat etsin sonrasında...


doğru söyle ki işi yalan dolan olanlar söylediklerini araştırmakla vakit geçirmesin, doğru söylediğini bilerek huzurlu uyusunlar...


kin güdme ki yiyeceğin kazıkları hemen unut, yenilerine hazırlan; zaten iyisin, kazık yer durursun, boşver, iyi bir insansın sen sonuçta...


her aklına gelen doğruyu söyleme ki milletin yolu yordamını, planlarını bozmayasın, evde tek başına duvara karşı söyle ama...

sevdiğin şeyi yapıyorsan sus, sus ki seni daha güzel sömürsünler, sonuçta mutlusun sen kasma, çalışmaya geldin sonuçta dünyaya...


armutsan dibine düş, düşmessen dışlanır, çok daha iyi bir meyve olsan da sevilmezsin, mümkünse baban gibi ol da şaşırtma milleti...


kibar ol insanoğluna, üzme kötü insanları, bak onlar seni düdükleseler de, en azından kibarlar, onlardan daha kaba olmamalısın sayın iyi insan...


ve affet hep. bırak onlar kötü olsun hep. sen onlar gibi olma. ama affet. affetmek erdemdir demişler insanlık kitabında! hayat devam ediyo, geçmişte yaşama, unutsana olm, affetmeyerek sağlığından mı olacaksın bak? Affetmemek karaciğer sorunlarına yol açar sonra görürsün...


Bazı güzel davranışların, hep olmamız istenen insan modellerinin de aslında kötü insanlar tarafından oluşturulduğunu, böylelikle bir köşede iyi iyi yaşayarak onlar için tehlike arz etmediğimizi, böylece planlarını bozmadığı düşünürüm bazen. Akrep burcu olmanın getirdikleri der sustururum iç sesimi akabinde. neyse ki "affetme" dışında henüz diğer problemlerim yok. Öleceksem zaten karaciğerim yüzümden öleceğimi bigün, biliyorum.

gideyim ya artık ben

10.1.12

coachella 2012

line up açıklandı... bu sene nerede şeytan taşlayacağımız belli oldu galiba ehehe

6.1.12

Filmlerden Alıntılar #19

Çoğu sanatçının derdi insana bir şeyler unutturmaktır, ki başka yerlere götürebilsin, ama bazılarının da asıl amacı en içine kadar götürüp hatırlatmaktır. Yakın gördüğümüz hislerimizin nasıl köreldiğini, nasıl değerli olduğunu hatırlatabilsin böylece. Geçen sene Never Let Me Go dengelerimi bozmuştu. Bu yıl o kadar etkili olmasa da o ayarda pek çok film geldi. Biri de Perfect Sense idi.

(spoiler:)
İnsan dediğin her şekilde yaşabiliyor, ta ki son nefesine kadar survive etme gücü hep geliyor, ne dersek diyelim, ama hissetme, sevme olmadan bir hiçe dönüşüyoruz. Film bunu bize acımasızca gösteriyor. Katı ve derinliklerde olan hislerimi bana hatırlattığı için Perfect Sense'e melankolik hisler besliyorum, paylaşayım istedim yine de.


"It's dark now but they feel each others breath and they know all they need to know, they kiss and they feel each others tears on their cheeks and if there had been any body left to see them then they would look like normal lovers, caressing each others faces, bodies close together, eyes closed, oblivious to the world around them, because that is how life goes on, like that..."

4.1.12

Mono & World's End Girlfriend

Mono zaten muhteşemdir, World's End Girlfriend ayrı harikadır. Bu iki Japon grup yan yana gelir ve sadece 5 parçalık bir epic disasterpiece albüm çıkarırsa ne olur? Dünyanın en mutlu adamına bile kıyametini yaşatabilir. Tehlikeli sular buralar.

3.1.12

Why she swallows bullets and stones

Odamdan beni alıp götüren, hiç bilmediğim yerlere sürükleyen, ruhumla şöyle bir dans edip sallayan, melankoliye boğan, karaciğerimi sızlatan, burnumu sulandıran, boğazıma yumruk bırakan, özleten, kokusunu bırakan, umut veren, gönül bağlarını gevşeten, sonra odana usulca seni geri bırakan, ama sonra yine de özleten melodiler silsilesi... Esmerine dinlemeden önce 2 kere düşünün:





2.1.12

neden sevgiliniz olmuyor?

bir zaytung araştırması. sesli güldürüyor hayvan ahahaha