12.4.11

minik bir ses için

uzun bir aradan sonra yine annemle görüştüm blog. artık kanaat getirdim ki kanımdan birini görmek gerçekten kendimi kötü hissettiriyor. "neden" sorusuna onlarca cevap vardır muhtemelen ve %99'u benden kaynaklanıyordur, ama sonuç aynı, her seferi kendimi kötü hissettirdiği gibi biraz daha acıtıyor. Aile demek, kan bağı olan biri demek, geçmiş demek, anı demek. Geleceğe dair hiç bir şey yok, ışık yok, umut yok. Ne olmuştu ne oluyorlar üzerinden gidiyor hayat onlarla. Ve evet sen; yaşayan veya ölen aile bireylerinle yüz yüze geldiğinde aranızda görünmez bir bağın, ipin olduğunu hissetmez misin, öyle bir şeyin var olduğuna inanmaz mısın, etle tırnak gibi benzetmesini kullanmaz mısın? Ben kullanamıyorum, yok öyle bir bağ, kopmuş çok zaman önce. Bu yazıyı okuyan tanımadığım sen kadar uzaklar bana. Beni doğuran, doğurtan bir insan evladına sonsuz şükran, hürmet ve saygı, genlerimde eser yok. Hayır, bunlar çocukluktan kalan ağır travmatik yaşananlardan değil, ekstrem bir şey olmadı, işin kötüsü de bu aslında, doğasında var içgüdümün. Bunu farkettiğim andaki yüz ifadem, kanımın donması, üşümemin gelmesi, kaybettiklerimin acısı, kazanamacaklarımın bilinci... Her şey üst üste gelince yerini bir feryat figan almıyor, tam tersi inanılmaz bir sessizlik kaplıyor içimi. siyah-beyaz, soluk bir fotoğraf kadar sıkışık. Dünyanın en yüksek dağının üstündeki ufak, kapısız, dört duvar içindeki birinin duyabileceği kadar sessiz ruhum. İnsan sessizlikten korkar mı? Korkuyor işte. Neye dalalet olabileceğini asla tahmin edemiyorum bunun.
Şimdi anlıyorum aslında alıp başını çok uzaklara giden, yolculuğunu tamamlamak zorunda olan adamları. Minicik bir ses için dünyadaki her taşın altına bakabilecek kadar azimli olabilecek yakıta sahipmişsin gibi geliyor, her ne kadar yarı yolda bir anda düşüp tükeneceğini bilsen de, her zamanki gibi. İnsan asla bitiremeyeceği bir yolculuğa bile bile çıkar mı, çıkmalı mı? İleriki yıllarda gündeme oturacak soru bana işte...
Tepkiler: