• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

30.3.11

Yaza Muse?

bu yaz yine müziğe doyacak istanbul. Bon jovi, judas priest, whitesnake, alice cooper, limp bizkit, motorhead, slipknot, iron maiden, mastodon, in flames, deep purple, amy winehouse, lilly allen, megadeth, kanye west ve unirock gruplarının bir yana bırakıyorum (tamam Maiden için de heyecan büyük ama) abiiii Muse ya! Var sanırım böyle bir ihtimal Sonisphere adına. Olursa işte nice danalar kurban edilir Muse adına. gidilir de dönülmez ufkundayım!

Loneliness be over
When will this loneliness be over?

common people

pek tanımadığınız leş bir barda, kafalar çakır keyifken, Pulp çalarken, çıkın ortaya ve hiç tanımadığınız bir kızla beraber bağıra çağıra Common People söyleyin, nakaratında dans edin. Gönderme yapmadan. Sonra içmeye kaldığınız yerden devam edin, sıradan insanların yaptığı gibi :)

27.3.11

rastgele

*bahar gelmiş, gitmiş, yaz geliyormuş, aman da amanmış. mevsimlerden bu yaşta tat almayı kestiğim için kendime kızmıyor değilim. ama yine de dünyanın güneşin etrafındaki dönüşüne göre motivasyonumu belirlemek mantıklı gelmiyor. Öyle olsa zaten bunu gündelik hayata da taşırdım. en iyi ihtimalle kışlıklarımı kaldırırım, tshirt giymeye başlarım; sevindirici haber.

ama tabii ki baharda da pek çok istemediğim şey olacak, olmamasını dilediğim şeyler gerçekleşecek, olmasını istediklerim olmayacak, yaz gelecek senaryo değişmeyecek, sonbahar, sonra yine kış,... her seferinde engelli maraton koşucuları gibi üzerinden bir bir atlamaya çalışacağım engellerin, bazılarını devireceğim, iyi de yarışın süresi de hedefi de yok diye bazılarını yanımda götüreceğim, bunun farkına vardığım için oyun oyun olmaktan çıkacak ve biraz dinleneceğim. benden çok daha önce çok daha beterlerini yaşamış güzel yazarların öğüt dolu satırlarından pay çıkaracağım, motive olacağım, yarışa geri döneceğim, tekrar koş koş koş.

*sarhoş bir erkekten daha kötü bir şey varsa da o da -zaten kontrolsüz olan- kadınların sarhoş olmasıdır. Çok fena.

*yansıma kanunlarını kullanarak kapalı mekanlarda içerisini süzen kadınları doğru camda yakalayın ve yansımanın yönüne göre göz kırpın. "lan gördü galiba, nasıl görür ya" diye hafif bir gülümsemeyle dağılıyorlar. komik

*erkekten duymak istediği yalanları duymaktan keyif alan kadınlardan daha kötü bir şey varsa, o da o erkekle evlenen kadınlardır. iki yalancının evliliğinden doğacak bebek her şekilde ölüdür kozmosda. kesinlikle.

*hayattan keyif alacağım diye basabildiği kadar enseye basıp can yakan insanların bir gün çok fena düşeceğini umut ediyorum. muhtemel.

*live by the sword, die by the sword. bir tek ibrahim tatlıses için geçerli değil sanırım. gerçek.

*dünyadaki her şeyde bir çıkar ilişkisi var. bununla yaşayamıyorsanız yaşamıyorsunuzdur. belki.

*onurlu yalnızlık > onursuz ilişki

25.3.11

Postcard From 1952

Take Care, Take Care, Take Care çıkalı 1 hafta filan oldu. Kulaklardan düşmedi. Gözlerinizi kapayın; tüm sevdiklerinizi, özlediklerinizi, anılarınızı arkanızda bırakıp hiç bilinmeyen bir yere yürüyerek gitme hissine kapılıp gidin.

22.3.11

Joe Hisaishi öldür bizi

Saf müzik bu olsa gerek. İçinde bir insanın, bir insan hayatı içerisinde yaşayabileceği tüm hisler var. Bundan 10 yıl sonra tam hakkı verilecek olsa da Departures'in, birgün verilecek olması güzel.

7.45'te gelen keman melodisi hep gözlerimi sulandırmıştır, bu insan hikayesi mutlu bitmiştir hissi verir. Umarım öyle bitmiştir.

20.3.11

"Where did you go"

Who's somebody?
Who's someone?

norwegian wood the movie

nihayet izlendi, çok beğenildi. Kitabı kadar büyülü değil ama özünü yansıtıyor.
20li yaşlara olgun bir bakış açısıyla, ilk aşk, seks, ilişkiler ve ölüm kavramlarını johnny greenwood melodileriyle iyi kazımış. Ya ölesiniz, ya da ölesiye aşık olasınız gelir.

17.3.11

playstore geldi

buradan iş konuşmayı sevmiyorum ama bunu duyurayım dedim, çünkü çok yorulduk, çok yaşlandık. TTNET'in maddi sahibi, bizim de içerik ortağı olduğumuz, TTNET OYUN'dan sonraki bir diğer büyük proje olan PLAYSTORE, bugün resmi olarak duyuruldu Sapphire IStanbul'un çatı katında (efsane bir manzarası var olm).

Playstore'un ilk adım olarak seçtiği oyun da Crysis 2. Ön siparişte oyun, pek ekonomik. Pek de özel bir sitesi var ŞURADA.

Durun bakalım, bu Türkiye'de bir ilkti (kehkeh) ama yazın daha güzel şeyler olacak inşallah oyun severler adına inşallah (daha da yaşlanacağız, o ayrı konu :)

16.3.11

Les passants

şu sıralar ofis katlarında, çalışanların arabalarında bu parça ve albüm (Je Veux) çalıyor, bahar geliyorrr

13.3.11

Eleven Minutes

"Hayat bazen insanları, birbirleri için ne kadar çok şey ifade ettiklerini anlasınlar diye ayırır".
P.C.

11.3.11

codex

9 mart'ta, god is an astronaut ile bir kez daha zihnimi temizledim. son yıllardaki en iyi arkadaşım giaa'dır benim. beni hep dinler, hem anlar, bir şey hatırlatır unutturur ağlatır güldürür gaza getirir uçurur düşürür kaydırır hırpalar kucaklar öper ısırır ilham verir haz verir öldürür elimi tutar kafama vurur nefes alır, verir...

buraya onla ilgili bir şeyler yazacaktım, ama lanet olsun ki hala hatırlıyorum. sonra zihnimde codex. yine üşüme geliyor.

slide your hand
jumf off the end


7.3.11

tick tock

güzel bir kısa film.

son 5 dakikanız kalsaydı ne yapardınız, tersten izliyoruz. sonundaki alıntıya dikkat

6.3.11

blue.blue.blue.blue.blue.blue.blue.blue.blue.naked and blue.

sabah 4ü geçmiş. önümde pek çok soru işareti beni beklerken, hiç biri umrumda değil, içine dalmak istediğim tek şey şu aşağıdaki şarkı oluyor. patti smith her kelimesiyle bir çizik atıyor beynime. michael stipe'ın konuşur sözleri gidecek bir anı arıyor zihnimde. her sözüne bir kare çiziyorum. çok karanlık oluyor bu film. bana benziyor biraz. I'm a creation of now.

cindrella boy, you've lost your shoe diyor patti, en derinden, en dokunaklısından, filmimde kayboluyorum bir anda, yanıyor film, sonunu göremiyorum, ah biraz daha aç içseydim iyi olacak. a sun makes shadows all over yor face, as you sing, naked an blue, into me. gözüme toz kaçıyor hemen.




http://lyrics.wikia.com/R.E.M.:Blue

5.3.11

ben, kendim ve eskiden

oyun oynamak bir hobiyken konu ondan para kazanmaya dönünce bazı şeyler değişiyor. Değişmeli de zaten. Sorun yok orda. Ama insan özlüyor arkasına bakınca bazı şeyleri. "Yine öyle olsun istiyorum ya ühü :(" değil bu. Olmasın da zaten. İyi ki öyle şeyleri yaşamışım diyorum ve özlüyorum. Şimdiyse o ne kadar trafik kazandırır, o ne kadar kar getirir, proje taslakları, takipler, yönlendirmeler, düzenlemeler, planlar, programlar öhöö. ayrı ipin mandalıyız. ama unutmadım.

Playstation ilk kez TR'ye girmiş. Tüm sony dükkanlarında koca tv'lerde PS1 oyunları dönüyor. Ben de tabii ki 2Dci bir mega drive'cıyım, nasıl aklım çıkıyor PS1'in grafiklerine. Bizim eve 25 dakka uzaklıktaki Sony dükkanının önünden günde 4 kere geçerdim o ekrandaki demoyu izlemek için. "Bir gün alcam lan seni" dediğimi bilirim. Zaten aldıktan sonra yeni evlenmiş damat gibi evden çıkmadım 1 hafta. Evet, adeta seviştim PS1'imle.

Sonra kominiti yayıldı. Mahalledeki PS1ciler arttı. akrabalara bulaştı. Tonla insanla oyun oynar, konuşur olduk. Evlere gidildi, turnuvalar yapıldı. SAbahlara kadar muhabbet oyun çerez kola... 400 kadar PS1 oyunu arşivim vardı.

Tabii ben o zamanlar da kontrolsüz değildim. 97-98'den bahsediyorum işte. Kontrolü kaybederek eğlenemezdim, kontrol bendeyse eğlenebilirdim. Sakin, risksiz, tehlikeden kaostan uzaksam tamamdı. Mesela bir kere Sarıyer'e yiğenlere gidip, oradaki bir arkadaşında kalmıştık 2.5 gün. Cuma akşam başladık, pazar akşamına kadar hiç uyamadan oyun oynadık. Gözler kan çanağı. Ben o gün ilk kez Metal Gear Solid oynayıp aklımı kaçırmıştım. İlkel bir ingilizceyle bile anladığım kadarıyla oyunu anlayıp Sniper Wolf bölümünde gözlerimiz dolmuştu. "Olm böyle bir oyun nasıl yapılır lan" diye saatlerce hayretler içerisindeydik. Boss'ları geçemiyor, bir birimize yardım ediyorduk. Yetmedi Resident Evil 2'yi 2 kere bitirdik. Işıkları açarak tabii. Üzerine Silent Hill 1 attık. Bir birimizi korkuttuk. Yetmedi Final Fantasy 8'i japonca oynadık!. Ben o menüyü nasıl çözdüm hala aklım sırrım ermez mesela! Ama ne kadar çok eğlendiğimi, mutlu olduğumu hatırlıyorum. Param yoktu, bi oyunlarım vardı ama keyifler güzeldi. Şimdi ne oynarsam oyniyim en fazla heyecanlanıyor ve büyük saygı duyuyorum sanat karşısında. Çok az da oyunum var paramın olmasına karşılık. O çocuksu kafayla oyunların dünyasına girmek çok ayrı bir olaymış gerçekten. Şimdi düşünüyorum da, bugün o derinlikte gelen başka konular bundan kaç yıl sonra artık, buna benzer yapaylıkta gelecek mi? Çok eğlendiğim, beraberken mutlu saydığım şeyler günün büyüsüne mi ait olacak sadece? Bunun cevabını bilsem bile, buna göre hareket etmek gerekir mi mesela? Bugün neyse o mu? Yapabildiklerimi yapmalı, gerisine şükretmeli miyim?

Bir yerde okumuştum, "bundan 20 yıl sonra yaptıkların için değil yapmadıkların için pişman olacaksın" diye. Ne kadar tehlikeli bir tehdittir bu ya.

4.3.11

enter the void


Kendi zihnime en yakın bulduğum yazar-yönetmenlerdir Gaspar Noe. Asla olamayacağım bir başka insan daha... Dışarıdan baktığınızda mütevazi bir havası vardır ama kafasının içerisinde tufanlar kopar. 48 yaşındaki bu arjantinli ruh hastası dahi insan, son filmi Enter The Void ile bundan 15 yıl sonra sinema okullarında uzun uzun konuşulacak bir diğer yapıtına imza atmış.

Film 2 saat 40 dakika ama yine de yeterli değil. Klasik bir melodram. Sperm, kan ve göz yaşı var ama bunun dışında da kusursuz bir hayal gücü var. Seks mi? Ohoo, ondan bol bir şey yok. Gaspar'ın daha önceki filmlerini izlemişseniz zaten (en azından Irreversible'da bile) çıplaklığı ve seksi ne kadar iyi ve ustaca kullandığını bilirsiniz. Bu filmdeyse doruklara ulaşıyor bu. Yer yer bir porno filminden farkı kalmıyor. Sıfır sansür. Ama beni en çok sarsan sahnelerin başında kürtaj sahnesi geliyor. Daha önce bu kadar büyük bir projede kamerasını kürtaj operasyonuna sokan biri olmamıştı sanırım.


Filmin ilk 11 dakikasının videosunu koyacaktım ama kaliteli halini bulamadım. Mümkünse HD izleyin filmi çünkü görsel bir şölen var. Filmin hemen başında ölecek olan gencimiz, ölmeden önce çok güçlü bir drug olan DMT çekiyor. Gaspar bu tribi muhteşem görselleştirmiş. Kafa yapan bir filmin yapılabilceğini düşünmemiştim, Gaspar düşünmüş :) Gencimiz ölünce ne mi oluyor? Geri kalan filmi onun gözünden izliyorsunuz zaten. Kız kardeşe verilen bir sözden yola çıkan film, senaryo olarak da başarılı ama harika değil. Yer yer sıkıyor. Hatta Gaspar, filme başladığında 6 ay boyunca senaryosunu bir türlü baştan sona okuyamadığını, çok sıkıldığını söylüyor. Kendi senaryosuna sıkıcı diyen biri :)

Enter The Void genel izleyici kitlesinin %95 ine anlamsız ve "aşırı" gelecektir ama geri kalan %5'in ufkunu açtığı gibi hayatını da değiştrecek öğeler barındırıyor. Artık bir sanat dalında "görmediğimiz bir şey görmek" çok zor iken, bunun sinemadan çıkması çok güzel geldi bünyeye. Kamerayı bu kadar rastgele ama ustaca kullanan biri şu anda yok dünyada. Bunu görsel efektlerle birleştirince de karşımıza VOID çıkıyor işte. İçine düşmemeniz imkansız.

3.3.11

kaybetme korkusu

933 tane post girmişim bundan önce. bazıları aynıydı bazıları benzerdi, ama bunu ilk kez yazıyorum.

"güvenememe korkusundan" korkardım mesela. hayatın her hangi bir anında her hangi bir şeye karşı duyulmaya başlandığında geri dönüşü çok zordur. ama ondan daha beteri varmış. insan bir şeyi kaybettiğinde olacak olan şeyler yüzünden bir şeye sahip olmaktan korkar mı? Cevabınız evetse, üzgünüm, sizin için artık çok geç. dünyaları bile önünüze koysalar, dünyadaki tek istediğiniz şeye bile kavuşsanız, bir gün onu kaybederseniz yerin kaç fersah altına gideceğiniz korkusu çok güçlü. Sahip olma sevgisi ve sevincinden çok daha güçlü bir his kaybetme korkusu. Bu yüzden hayatta bir bardak sudan fazlasına sahip olmak istememenize, ilişik yaşamak istemenize, fırsatları bilerek görmemenize sebep olabiliyor. odanızın camı buğu yapıyorsa, şanslı sayıyorsunuz kendinizi.