• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

30.12.11

Kırılmaz cam testi

bu yılınız bari gülerek bitsin


26.12.11

The XX - Open Eyes

The XX stüdyoda <3<3<3
Noel hediyesi olarak da ilk demolarını yayınladılar.
Open Eyes. Replay tuşunun boku çıktı resmen.





Open eyes, see for me 
Undisguised please help see
It’s enough, it’s too much 
No, I lost faith, I found love… 
Tonight I could lose the fight 
But with you by my side, everything will be alright. 
Closed my mouth, words fall out 
Come and save, words and bout 
You can tell if something’s wrong
I’ve been here but I’ve been gone 
And the skies don’t seem so bright 
With you by my side, everything will be alright.

25.12.11

neverland

yenisindir.
önce hiçbir şeyden haberin yoktur.
sonraki günler sana bir takım olaylar getirir, bir şeyler yaşarsın.
her yaşadığın olay senden bir şeyler götürürken bir şeyler de katar.
bazı şeyleri formülüze edersin; " x yaparsan y olur, o yüzden z yap"
sonra yarattığın formüllere göre yaşarsın, ama formüller de işe yaramaz
ne yaparsan yap raya oturtamazsın, en fazla daha az raydan çıkmıştır.
bu sırada da yeni formüller geliştirirsinsin, yeni problemler görmüşsündür çünkü.
daha sonra yanıldığın yerleri görürsün, bazı formüllerinin yanlış olduğunu farkedersin.
silersin veya değiştirirsin, daha sonra benzer problemlere yeni formülle yaklaşırsın.
yine olmaz. ne yaparsan yap hayatını formülize edemediğini farkedersin.
"bari akışına bırakayım, ne olursa olur"culuk oynarsın.
bir süre benliğin yer bunu, ama kontrolsüzlük ağır basar, yeter der.
dizginlerini eline alırsın, "bu sefer..."le başlayan cümleler kurarsın.
yine ve yine ve yine farklı problemler  aynı sonucu verir.
işte böyle durumlarda blog, her şeyden korkar, her şeyden çekinir olursun.
bu enstrümanın hangi teline dokanırsan dokun, bir şeyleri değiştiriyor oluşun gerçeği,
her değişimde yeni bir problemi doğuruyor oluşun bile huzursuluğun kitabını yazdırmaya yeter.
bir şey yapma zorunluluğun olmayan bir zamanda, bir mekanda, birileriyle , en azından yapsan bile bir tepkimeyi harekete geçirmiyor olma isteği kaplar dört bir yanını.
biraz boşluktur tek istediğin. ne kadar hızlı atarsan at o taşı, ne tarafa atarsan at, hangi açıyla olursa olsun; hiç bir yere çarpmayacak, hiç bir şeyi kırmayacak bir yer, zamandır tek dileğin, gitmek istediğin.
VE hiç gidemeyecek, gelemeyecek, göremeyecek hatta bilemeyecek oluşun gerçeğinle yaşar, bugün hangi problemle uğraşsam da başka tepkimeler yaratsam diye kasarsın.
özlersin.
akışına bırakır eskirsin.

24.12.11

1Q84'ü beklemek

Neden 1Q84'ü son derece sabırsızlıkla bekliyorum?

--
“If you can love someone with your whole heart, even one person, then there's salvation in life. Even if you can't get together with that person.”

--

“Most people are not looking for provable truths. As you said, truth is often accompanied by intense pain, and almost no one is looking for painful truths. What people need is beautiful, comforting stories that make them feel as if their lives have some meaning. Which is where religion comes from.”


--



"Whether an objective is a meal or a man or something else, we tend to think that we choose something on our own initiative. But maybe we don’t choose anything at all. Maybe we are just pretending to choose things which might have been arranged in advance. Sometimes I think that our so-called free will might be just an assumption." said Aomame. 
"If so, our life would be quite dim."
"Could be."
"But if you could love someone from the bottom of your heart, no matter how he would be a horrible person, no matter if he wouldn’t love you, at least your life is not hell. Even if it would be slightly dim. "
"Yeah."
"But Aomame-san" said Ayumi.
"I think that this world is irrational and it has a shortage of kindness."
 "I guess you're right ", Aomame said. “But too late to replace it.”
"It has been long past its return policy." said Ayumi.
"What's worse, you have thrown away the receipt."
"You have a point."
"But who cares? This world will come to an end in no time." said Aomame.
"Sounds great."
"And the Kingdom will appear."
"I can't wait." said Ayumi.

21.12.11

dubstep christmas house

skrillex rulz <3

17.12.11

Iced Earth konseri

Her halde en gecikmiş konserlerden biriydi ülke tarihinin, Iced Earth 10 yıl önce gelse binlerce kişiye konser verecekken artık ortalama bir grup kadar salon doldurabilir nitelikteydi ki zaten öyle oldu.

Dua ettim A question of Heaven çalmasınlar diye, nitekim çalmadılar, ama melancholy niye çalmıyorsun ya, ilk kez gelmişsin hem de! Neyse, bana Dante's Inferno yetti hatta arttı bile. Ergenliğe keskin dönüşler yaptık o sıralar. Tamamen eskilerden çaldıkları bi setlist ile tekrar gelsinler ısırırım


11.12.11

yangın

Ofisteyim. PC başında takılıyorum. Bir haber gündeme düşüyor bomba gibi. Dolmabahçe sarayı yanıyormuş. Neden olduğunu bilmiyorlar ama fotoğraflar korkunç. Güzelim saray yanıyor diye üzülüyorum ama içimden eve gitmek geliyor hem de hemen. İyi de niye eve gitmek istiyorum diye bir iradeye sahip olunca cevaplar gelmiyor aklıma; sonuçta evim saraya uzak sayılır, etkilenmez yangından, ama apar topar çıkıyorum, taksiye atlıyorum. Beşiktaş'tan sonrası duman olmuş, araçlar giremiyor, Barbaros'tan dolanıyoruz. İnsanlarda bi panik var. Yangın yayılıyormuş. Rüzgarın etkisiyle evime doğru ilerliyormuş. Birini arıyorum açmıyor. Kimi arıyorum yahu ben? Bilmiyorum, ama endişeliyim, daha çok, korkuyorum. Evin önüne geldiğimde 200 metre ötede alevlerin sarılığını görebiliyorum. Eve koşuyorum, asansöre biniyorum, yavaş yavaş çıkması ilk kez sinirimi bozuyor, kapıya gelip anahtarları şangır şangır ayarlayıp dalıyorum. "Hadi hadi gidiyoruz" diyorum girer girmez. Kime diyorum hala bilmiyorum. Odama geçiyorum....

Oturuyorsun. Önünde çay bardağı, pastaneden alınmış açmaların buruşmuş kağıtları. Sakinliğine gıcık oluyorum. Bacak bacak üstüne atmışsın. Çok nadir giydiğin dantelli siyah işlemeki çoraplarını giymişsin. Bi dakka ya neler oluyor hatırlıyorum bunu? demeye kalmıyor, beynime biri iğne batırıyor gibi acıyor, ellerimle başımı tutunca da ilk kez konuşuyorsun. "Neyin var ne oldu?" diyorsun. Başıma bir şey oldu demiyorum, "Yangın çıkmış ya, duman kokusunu almıyor musun hala, Dolmabahçe sarayı yanmış. Buraya kadar sıçramış, hadi al üstünü başını gidiyoruz"... Kımıldamıyorsun. Başımı tutmayı bırakıyorum, ama deli gibi ağrıyor. "Hadisene be, birazdan gelir alevler buraya!" diyorum. "Her şeyin sadece bir oda, her şeyin yanacak, razı mı olacaksın?" diyorsun. Saçma buluyorum soruyu ama tartışmanın sırası değil, sadece bir odadan ibaret olmama üzülemem, sadece elini tutup kanepeden kaldırmaya çalışıyorum. Sanki 10 ton gibi kımıldamıyorsun. Oradan seni kaldırmam imkansız, o anda anlıyorum. Bir şey demiyorsun, bakıyorsun sadece dik dik. Göz kırpmıyorsun.  Bir iğne daha saplıyorlar beynime. Duman şiddetini arttıyor, sıcak oluyor etraf. Alevlerin kapıya yetişmesinden korkmuyorum, daha çok kımıldamaman, benle gelmemen korkutuyor, acıtıyor. Elini bırakıyorum. Sihirli bir kelime arıyor ağrılı beyin, ne olur kalk oradan, öleceğiz! Gelmiyor o kelime. Duman! Duman! Alevler yan binaya gelmiş bile. Balkonun camından bak yansımasını görebilirsin! Kalksana be lanet olasıca! Hala bakıyorsun, niye bakıyorsun ya! Kalk git. Benle gelme tamam, ama git! Ya neden uyanmıyorum, rüya bu zaten. Ama o zaman niye hala uyanmadım, alt kat mı yanıyor niye yerler sıcak? Sıcak derimi yakmaya başlıyor. Yatağın üzerine çıkıyorum. Sana bir şey olmuyor. Sanki orada değilmişsin, olanlardan etkilenmiyormuşsun gibi davranıyorsun. Gözlerin donuk. Hatırlıyorum bu bakışları. Ağrı şiddetini arttırıyor. Umrumda değil, ölmeni istemiyorum, sana zarar gelemez, bir şeyler yapmalıyım diye düşünüyorum. Panik sırası değil. Nefes al... Koridorun sonundaki girş kapısı yanıyor artık. Buradan çıkmak imkansızlaşmaya başlamak üzere. Bu rüyaysa uyansam iyi olur artık! Olmuyor. Battaniyeleri alıp banyoya getiriyorum, ıslatıyorum iyice. Onlara sarılıp buradan çıkacağız, sonra asansöre bineceğiz. Kablolar demir, erimeyecektir hemen, aşağı inince de koşarız, evet evet kurtulabiliriz. Peki duman? Ya asansör durursa, duman zehirlemez mi? Yok ki başka çare. Kalbim acıyor. "Battaniyelere sarılıp hızla koşacağ..." odaya girdiğimde göremiyorum seni. Cam kenarlarından dumanlar giriyor artık. Sağa sola bakıyorum. Yoksun. Kimse oturmuyor o kanepede. Sehpa da yok. Çay bardağı da. Pastaneden açma filan da almamışsın zaten. Hiç girmemişsin bu odaya. Kokusundan belli. Sakinleşiyorum. Bu kadar kısa sürede bunlar nasıl oldu diye düşünüyorum, artık kaçmaya gerek yok. Bir kulak uğultusu. Battaniye düşüyor elimden yere. Akan suları ayaklarıma sıçrıyor. Hissetmiyorum. Bu kadar.

8.12.11

O'nla ya da O'nsuz

Ne güzel ve ne acı konuşmuşsun be Can Dündar :/


kokusu burnunuzdan sureti gözünüzden sesi kulağınızdan teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü... özlemi sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu... 



 

Elite Squad

Benim inatla hâla izlemediğim Bus 174 ile adını dünyaya duyuran José Padilha'nın son 2 filmi bu blogta yer almalı yane... Hatta şu güne kadar neden izlenmemiş bu filmler, kendi kendime kızdım. Sao Paulo'nun cehennem gibi sokaklarında, City of God'tan daha fazla sert olan Elite Squad filmleri her sinefilin izlemesi gereken yapıtlar.Ha tırtıl böcük papatya görmek isteyenler uzak dursun tabi.
http://www.imdb.com/title/tt0861739/
http://www.imdb.com/title/tt1555149/


3.12.11

the end

3-4 yıldır çok yoruldum be blog. böyle şarkılar bana bunu hatırlatıyor. üşütüyor. sararmış bir fotoğraftaki anı olsun istemiyor insan


I feel cold
wakened, I hold you in my arms
told you that life is short but love is old


27.11.11

polemik?

şu güne kadar kaç oyuna, filme kaç sayfa yazdım bilemiyorum (aslında merak ediyorum) ama hiç birine gelen geri dönüşler HaberTürk Online'a verdiğim röportaj kadar olmadı! Hatta Ankara'dan bir dergiden PES-FIFA hakkında yazı teklifi geldi...  Ne kadar polemik seven bir milletiz ya ahaha :) valla efendi efendi yazmayı bırakıp ara gazı mı vermek lazım ne lazım anlamadım bu okuyucu kafasını. Biz de okuyucuz hem alla alla :))

Röportaj şurda

garip?

bildiğin paranoyak bi adamım. o yüzden "hayat çok garip yea" demem hiç kolay değil. ama şu günler diyebiliyorum içten içe. çok garip şeyler oluyor ya, bazen zamanda bir kırılma olmuş veya alternatif gerçeklik tecrübe etmişim, geçmişten başka ama aynı birisi görmüşüm gibi. anlaşılmıyor di mi? garip işte. öyle.

25.11.11

Give Us A Little Love

heh. hatırladığım iyi oldu seni Fallulah. Aslında iyi olmadı. Neyse



It's another time, it's another day
Numbers they are new, but it's all the same
Running from yourself, it will never change
If you try you could die


24.11.11

A Letter to Uncle Boonmee

Bilmiyorum Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives filmini izlediğiniz mi. Çok özel bir filmdir. Ancak izlediğinizde anlayacağınız türden filmerden.Bu sene festivallerde çok ses getirdi. Yazar yönetmeni Apichatpong Weerasethakul da oldukça özel biri. Hakkında bir şeyler okuduğunuzda hakvereceksiniz bana. Aslında çok filmi varmış ama ben Uncle Boonme ile tanıdım abimizi. Ama bu film öncesi bir de kısa filmi var ki hayran kalmamak elde değil.

İzlemek ve infolar için: http://animateprojects.org/films/by_date/2009/a_letter_to

19.11.11

bazen

Bazen bi' insanla tanışmazsın. Kavuşursun.

14.11.11

Hurry Up, We’re Dreaming

M83 bu yılın gizli kalmışlarından. Bir albüme göre çok fazla parça çıkardıklarından arada gizlenen süper parçalar var.


Send your dreams where nobody hides, give your tears to the tide... denmişse bir yerde bize dinlemek düşer mesela



favorim ise Splendor

What have we to show?
Barren feelings and dust for crow.
We can't ever know.
When it's time to go.

That's the way to see the end.
Glowing out along the river bend.
It's not goodbye my only friend.
Yesterday started over again.


 

13.11.11

color adapting

beynin insana oynadığı oyunlardan en favorim şudur.
normalde A ile B'deki iki taşın bir birinden farklı 2 renge sahip olduğuna yemin edebilirsiniz.
AMA ikisinin birleştiğii yere yandan parmağınızı koyup kapatırsanız AYNI renk olduğunu göreceksiniz.

National Geo'nun bu tip görsel oyunlarla-dikkatle ilgili harika bir belgeseli vardır, must-see


11.11.11

Oyungezer Kasım 2011

49 sayımız. Artık Oyungezer 4 yaşında. Vay anasını. Daha dün gibi ilk sayı heyecanı. Batar mı batmaz mı, satar mı satmaz mı derken onbinlere ulaştı Oyungezer bugün... Zaman bazı konularda dehşet-ül gezer şekilde geçiyor ahali.

Neyse, bu sayımız özel olduğu için hem içerik hem de dışarık olarak birkaç artısı var :) İçerik için tıktık


6.11.11

vazgeçme yetisi

Eskiden çok az olan, ama artık devasa bir şekle bürünen bir yetimin var olduğunu, maalesef, biliyorum. Birkaç dakikada işimden, gücümden, sevdiklerimden sevmediklerimden, arkadaşlarımdan, malımdan mülkümden, canımdan kanımdan, ailemden akrabalarımdan, ismimden soyumdan, şu anda "neyden asla vazgeçemem acaba" diye düşünip de bulamadığım pek çok şeyden vazgeçebilir hayat duruşum var. Neden böyle, niye böyle emin değilim; ama böyle bir his ve güç var; biliyorum. Vazgeçemeyenlere göre bir ütopya gibi gelse de, yapabilen birisi için tam bir lanet. "Önemli" kelimesinin anlamını yitirdiği bir hayatı yaşasan kaç yazar. Hayatta uğruna asla vazgeçemeyeceği en az 1 şey olmalı insanın. Her ne kadar vazgeçebilsen de.

3.11.11

little person

Kasım ayı gelir, beni bi varoluş sorgulaması tutar. Kasım ayları hala sıkıcı benim için. Sorgulama deyince de Synecdoche, New York terapilerim başlar haliyle. Charlie Kaufman gel babam ol... Şarkı ve animasyona dikkat çekeyim bu sefer:


30.10.11

brodka - Krzyżówka Dnia

sözlerinden zerre bir şey anlamasam da müthiş

27.10.11

Bir gün sen düşersen ben de seni kaldıracağım

kimin söyleyip söylemediği önemli değil; tek cümlede umut göz yaşları döktürecek kadar içten, belki de henüz ölmemişizdir dedirtecek kadar anlamlı:

25.10.11

günaydın

güne, kendiliğinden gelen, bir günaydınla başlamak ne güzel; ama bunu yanında kulağına fısıldayamaması ne kötü :/

düğün boy

Düğünleri sevmem, pek samimi gelmezler ama haliyle kardeşim gibi sevdiğim Onur evlenince bir parçası olmamak olmazdı. Hatta bu cinayete şahit bile oldum :) Kaç yıllık ev arkadaşım hatırlamıyorum ama artık kendisi "koca" sıfatıyla hayatına devam edecek :)

Düğün tabii benim akraba düğünleri gibi değildi ama sağolsunlar arkadaş çevremiz önceden anlaşmış gibi "e Volki artık sıra sendeeee ihihih" demeyi ihmal etmedi :)) Ben de hepsini aynı özenle ignore etmeyi bildim  "hee hee oldu öyle öyle" diye :) Manyak mısınız lan :)

Düğünde keramet vardır derler bakalım, göreceğiz :)

22.10.11

hazım

değişmekle, değişimi kabullenmek arasında kalın bir çizgim varmış; onu daha net görebiliyorum. hiç tahmin etmediğim bir şekilde rahatlıkla değişebiliyormuşum mesela. gel gelelim bu değişimin hazmı o kadar rahat geçmiyormuş. yan etkileri oluyormuş. bazen dar, bazen büyük beden bir elbise gibi rahatsızlık verebiliyor; çıkarmak istiyorsun. eskiden insanların bunu değişemediklerinden ötürü istediğini düşünürdüm, ama asıl sorun hazmedememekmiş. keşke midesizliğimle övünebilecek kadar barışık olsaydım kendimle.

17.10.11

crazy stupid love

Yılın en samimi, en içten, en sıcak filmi. Epeydir bekliyordum izlemeyi, beklentilerimi aştı diyebilirim. Ruh eşi kavramına inananlar için ayrı bir tadı olacaktır (lise yıllarında tanışan ve bir birlerinin ilki olan bir ailenin zamanla tembelleşen kocasını iş arkadaşıyla aldatan aile kadının komik öyküsü)

Ama Ryan Gosling'e bir paragraf açmak lazım. Abicim sen tam bir öküzsün! The Notebook'tan bu yana 8 filmini izledim, bunların 5'i en beğendiğim filmler listesinde ulan! En son Drive izlemiş, yok artık, yuh, oha diyip şu filmde yine kendine beni hayran bıraktın, bravo valla.

13.10.11

you go wherever you go today

bir köy otobüsünde gidiyorum. nereye gittiğimden bihaberim. oraya konmuş gibiyim. camdan dışarı baktığımda yeşile çalınmış karlı dağ yamaçları gözüme çarpıyor. tanımıyorum yolları. pencereler soğuk geçiriyor, üşütüyor. az yolcu var, olanlar da uyuyor. herkes uyuyor ama bir tek ben uyanığım. şoför koltuğunun arkası kapalı, gözükmüyor. kollarımı bir birine doluyorum, kendime sarılır gibi, koltuğuma gömülüyorum, gözlerimi dinlendirmek istiyorum, kendimi güvende hissediyorum anlamsızca. dilimde de şu şarkı sürekli rüyamda:


9.10.11

ölçek sokak

daha öce buradan doğduğumun yer hakkında bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. Ölçek sokak'ta halen oturan bir arkadaş üşenmedi çekti sokağın son halini.

aşağıdaki video benim doğduğum evin önüdür. 1. dakikada jumbalı bir ev gözüküyor, işte onun tam karşısında biz oturuduk. 3 katlı jumbalı bir evde doğdum, 7 sene sonra taşındık. ilk 5 senesini hatırlamıyorum ama okula başladıktan sonraki 2 seneyi hatırlıyorum. Bu sokakların kaşarıydım adeta :)

Elbette evimizi yıkmışlar, zaten sokak neredeyse baştan yenilenmiş. O zamanlar trafik yok denecek kadar azdı sokakta şimdi otoparkı bile var. Taksi durağı vardı yok, bakkal vardı yok, hiç bir şey kalmamış. Yeni öğrendim, ben çocukken Taylan diye ergen bir serseri vardı, içer içer mahalleyi ayağa kaldırırdı, o ölmüş mesela. 40 yaşlarında filan olması lazım bugün, yazık olmuş.

Diyeceksiniz ki e sana bu mekan 1 saat kadar uzaklıkta, niye gidip görmüyon böle videolardan görüyorsun. Haklısınız ama ben doğduğu yere geri dönebilen birisi olamadım. Bu sokakta, olmayan evimizde, çok anım var ve bu nostalji melankoliye dönüşüyor bünyede. Mesela bu sokakta halen kaybolduğum kabuslar görürüm. O zamanlardan belliymiş adres tutamadığım aklımda, annem bir arkadaşına bir şey yolladığı zaman 1 saat arardım evi, belki bulurdum yeri, her apartman aynı gelirdi, numarası kaçtı adı neydi apartmanın, daire nosu kaçtı? Hiç çıkamazdım içinden... Kabuslarımda da kapı kapı gezip evimi arıyorum mesela, hep yanlış dairenin ziline basınca da utanıyorum kaçıyorum filan. İlginç kafalar bunlar...



30.9.11

son kullanma tarihi dolan hediye

Biraz traji biraz komik bir hadiseyi yazmak geldi içimden.

Normalde komşularımın sesleri odamdan içeri girmez, öyle kağıt bi eve denk gelmedim şükürler olsun... Derken epeydir, aylardır, hatta yılı aşkın bir süredir beni rahatsız eden tek şey aşağıdaki ya da yandaki komşumun sabahın köründe çalan alarmı.

Hergün denk gelmiyorum bu sese tabii ki. Ama sabaht 5 gibi, sabah ezanı dolaylarında düdüdüdüttt düdüdüüdütt diye 3 dakika çalar. İnceden inceden duyarım ben de eğer eve geç gelmişsem veya çalışıp sabahlamışsam. Anlam veremediğim şey o alarmın niye bu kadar uzun süre çaldığıdır. Yani uyandırmıyor mu 3 dakikada seni bu alarm?

Ben de her halde komşu biraz yaşlı ve sabah namazına kalkmak için zorlanıyor ki böyle diye düşündüm. Yani "namaz" var ya işin ucunda, şikayet etmiyorum. Kendime mani oluyorum. Uykum biraz kaçsa da rüyama geri dönüyorum...

Aylar ayları kovaladı ve geçen hafta garip bir şey hissettim. Alarmın çaldığı konum biraz garip geldi, şöyle bir kafamda canlandırdım da, yani cam kenarına denk gelen bir yerde olmalı bu saat, o da çok alakasız geldi. Fitil oldum, nereden geldiğini aramaya koyuldum duvarlara kulak koyarak. Yok, duvarldan gelmiyordu bu ses.

Aklımın ucuna bile gelmeyen bir yerden geliyordu bu ses. Farkedince dizlerimin bağını çözen bir yerden. Oturup soluk aldığım bir yerden. Giysi dolabımdan geliyordu ses.

2009 Mart'ı için ex kız arkadaşıma doğum günü hediyesi almıştım. Dijital bir saat ama tasarımı ilginçti. Alarmı çalınca kenarındaki tekerleri harekete geçip bulunduğu yerden kendisini aşağı atıyordu bu robotumsu şey, kaçıyordu ve uyuyan kalkıp onu kapatana kadar da öyle hareket ediyordu düdüdüüütt diye

Ben o hediyeyi o kıza hiç veremedim. Sarıp sarmaladığım hediye poşeti ve eski bir torbada giysi dolabımın derinliklerine koymuştum, tozlanmış epeyce ama hala oradaymış. Artık alarmı kurulu gelmiş ki öyle paketlemişim. Pili artık bitme noktasına gelmiş aradan geçen 30 küsür ay sonunda, ama bitmemiş sonuçtu. Çöpe hediye atabilen bir tip olamadım hiç, bu hediyenin kaderi de bu oldu maalesef. Biraz tozunu aldım, o toz gözüme kaçtı, ama aynı yerine geri koydum; hergün aynı saatte ötüp beni rahatsız edeceğini bilsem de... Umut veren tek bildiğim ise; bir gün pilinin bitip susacak olması.


26.9.11

The rose with the broken neck

ben bu sene böyle içten, böyle üzen, böyle gerçek, böyle güzel bir şarkı dinlemedim, dinlemem de herhalde.



help myself to a drink 
help myself to the sink

25.9.11

.

baktı. baktım. gidiyorum dedi. nereye dedim. konuşmadı. konuşmadım. bakmadı. gitti. durdum. arkasından baktım. durdu. döndü. sormayacak mısın dedi. neyi dedim. konuşmadı. sormadım. sustu. baktı. bakmaya devam etti. o zaman ben gidiyorum dedim. nereye dedi. cevap vermedim. sustu. sustum. baktı. bakamadım. gidemedim. gitme diyemedi. oturduk.

21.9.11

Filmlerden Alıntılar #18



"Büyükler çocuk gibi görünürler... Öldüklerinde.
Biliyorum çünkü, annem öyleydi. Küçük bir kız gibiydi.
Hiç büyümemiş gibi.
Hiç annem değilmiş gibi..."





İsveç, Danimarka, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerin sinemasında yıkılması gereken hep bir duvar vardır benim için. Kolay giremem o dünyaya. 2011 Oscar'ında da En İyi Yabancı film dalında ödülü Incendies'ten kapan In a Better World - Hævnen'de de durum değişmiyor. Susanne Bier bu sefer iyiye ve kötüye Danimarkalı karakterler üzerinden bakış atıyor filminde; her ne kadar umut dağıtsa da ders almayı bilenler için ne kadar yalan yaşadığımızı tekrar gösteriyor. Belki de böyle yaşamak zorunda olduğumuz için acıtıyor film biraz da. İklimi gibi hikayesi de üşütüyor.

19.9.11

machine head - darkness within

bir filmden daha fazla beklediğim yegane albüm sanırım Machine Head - Unto The Locust idi. Albümün çıkmasına henüz 1 hafta var ama internete düştü. Semirdik. Günlerdir işte, yolda hatta uykuda eşlik ediyor bana. Yıl 2011'in sonları ve onbinlerce rock-metal albümü arasına zirvelerde girebilecek bir albüm dinleme şerefine eriştiğim için acayiiiiip gazım. Bana şu saatten sonra saçımı uzattırıp MH dövmesi yaptırtacak ipneler!

Albüm hakkında konuşmayacağım zira Machine Head albümleri biraz şarap gibi. The Blackening 20 ay sonra filan asıl rengini çıkarmıştı mesela. Bu albüm de aynı hayvanlık derecesine sahip. Bakalım altlarından neler çıkacak...

Ama buradan bir tek parça paylaşayım. Açık ara, tartışmasız, grubun şu ana kadar yazdığı en iyi parça. Darkness Within.  Rob oldukça bunalım bir havada, Crazy Heart'ı seyrettik sonra, çeşitli bunalımlı ruh hallerini aşıp şarkıya girişiyor sonuçta bu şarkı çıkıyor. I am just a broken man yazan ellerini ilk fırsatta öperim Rob'cum \m/\m/\m/

15.9.11

artık olmayan notlar

buraya yazmayı unutmuşum. bugün neler hissediyorum, gelecekte görsem fena olmaz.

kafamın bozulduğu bir gün tüm notlarımı yok ettim. sonsuza kadar. ortaokuldan geçtiğimiz aya kadar ne kadar aldığım not varsa artık yok. çoğu bir hikaye başlangıcı, bazıları sonu, senaryo taslağı, title'lar, anılar, hayaller, denemeler, iş yapacak projeler, fikirler, film ve oyun adları, şifreler, tarihler, telefon numaraları,adresler, cart ve curtlar. Artık yoklar. Varlar elbette, bazılarını hala hatırlıyorum ama not almıyorum tekrardan. Anca benim hatırladığım benimle beraber gelsin.

Muhtemelen notlarımı attığım için gelecekte çok pişman olacağım. Cidden olacağım, ama gelecekteki ben bana o zaman kızmaz sanırım. Çünkü insan kendisini biraz daha özgür hissediyor. Yanında taşımasan da o notlar kafanın bi tarafında ağırlık yapıyorlar. "notlarım var" diyorsun ve beyin ondan sonra eteğindeki taşları hesaplamaktan su kaynatıyor. Hesaplama sonrası onları tekrar yaşıyorsun. Geliştirmek istiyorsun. Ama zaman olmayınca durduk yere bir acı saplanıyor kafana. Ama şimdi rahat. alınmış notların olduğunu bile hatırlaması gerekmiyor, değil o notların neler olduğunu.

Böyle de hastalıklı düşüncelerim var işte. Bana ait yansımalara bile bazen tahamüllüm yok, değil başka bir insan oğluna.

12.9.11

la fée verte

kasabian'ın yeni albümü çıktı. albüm şahane. ama bir şarkısına aşık oldum diyebilirim. cidden. aşk yani. ölene kadar sarılabilirim hissi uyandırıyor her mikrosaniyesi





how does it feel to live a life
where nothing is real
so just send me
down the river

7.9.11

Filmlerden Alıntılar #17

Jane Eyre'den geliyor bu alıntı. Harika film. Sık sık kime üzüleceğinizi şaşırıyorsunuz.



Jane Eyre:
Burada dolu dolu yaşadım hayatımı.
Hor görülmedim.
Korkuyla yaşamadım.
Hiç dışlanmadım.
Sizi tanıdım, Bay Rochester...
...ve sizden ayrılmak bana ızdırap veriyor.

Rochester:
O zaman neden gidiyorsun?

JE: Karınız yüzünden!
R: Karım yok.
JE: Ama evleneceksiniz
R: Jane, kalmalısın.
JE: Neyiniz var sizin?
Duyguları olmayan bir makine miyim ben?
Fakir, gösterişsiz, sönük biriyim diye...
...ruhsuz ve kalpsiz miyim sanıyorsunuz?
Sizin gibi bir ruhum ve kalbim var benim de.
Eğer Tanrı bana güzellik ve zenginlik bahşetseydi...
...birbirimizden bu kadar kolay ayrılmamamızı sağlardım.
Ölümlü bedeninize hitap etmiyorum.
Ruhum ruhunuza hitap ediyor...
...Tanrı'nın huzrundaymış gibi...
...eşitizmişçesine.

R: Öyleyiz!
JE: Ben hür iradesi olan özgür bir insanım...
...ve zaten sizden ayrılmakta zorlanıyorum.

R: O zaman iradenin kaderini çizmesine izin ver.
Sana elimi ve kalbimi sunuyorum.
Jane...
...ömrünü yanımda geçirmeni istiyorum.
Benim dengimsin ve ruh eşimsin.
Benimle evlenir misin?

JE: Benimle dalga mı geçiyorsunuz?

R: Bana güvenmiyor musun?

JE: Kesinlikle!

6.9.11

sleep in sanity

son Anathema albümü epey eskilere götürdü beni valla. ikinci albüm olarak da Serenades'e it gibi yapışmıştık. Bir saatten fazla doom metal ziyafetiydi bee. Bir gençlik bu yüzden verem olmuştu... Sleepless'a kadar gelebiliyorsan iyiydi zaten. Sleep in sanity'yi hatırlıyorum da, bir de yeni çıkan albümdeki haline bakıyorum. Aynı grup, aynı şarkı ama farklı iki nesil. Bu kadar mı çabuk geçiyor  zaman, bu kadar mı çabuk geçecek yani?

bu ilk hali:



Bu günümüz hali (ki bunu da sevdim, yalan yok):



Tüm albüm boyunca bu tip git-geller yaşayabiliyorsunuz. Beyniniz "hangisi daha çok sevdin ama?" yarışı yaptırıyor durmadan... Müzikte değişim ölüm gibi ya, alışması zor. imiş.
Bir de Sunset of The Age'e bakın hele siz.

3.9.11

olsun

tam bir orospu çocuğu düeti olmuş. tekiniz söyleyince yetmiyor yani, daha da acıtalım, ikili dalalım demişsiniz. bravo





gitmek gitmektir işte, hepsi bu

1.9.11

everwake

ben anathema ile crestfallen ile tanışmıştım. ve orada Everwake adında 3 dakikalık bir parça vardı. onu dinleyince "anathema seviyorum" der olmuştum. şarkı çok şey anlatmıyordu ama bir cümlesiyle beni yakalmıştı... Daha sonra o bunalım anathema parçalar çıktı. O crestfallen günleri bitti. Ama en en önce Everwake vardı.

bir de Anneke gerçeği vardı. Önce The Gathering vardı, sonra solo albümleri vardı. En sevdiğim kadın vokaldi. Ve geçen gün Everwake ile Anneke bir çatı altında toplandı. Asla aklıma gelmeyecek iki sevdiceğim birleşmişti... Ah nerelere gidem ben

30.8.11

sen şarkılar söyle içinden

bayram faslı iyi başlamadı kendi adıma. O ölmüş çünkü. Tez yayılmış bu haber de diğer kara haberler gibi.

O bir barda sokulmuştu yanıma. Bana içki ısmarlar mısın, ben tüm paramla içtim diye muhabbete girmişti. O gün niye beni seçmişti, hiç öğrenemedim. O konuşma hiç de klişe şekilde ilerlememişti. Hiç kötü veya munzur bir niyeti yoktu. Sadece içmek istiyordu. Hiç de öyle junkie filan değildi. Güzeldi, çok güzel bir okulun güzel sanatlarında okumuştu. yetenekliydi. kafası başka yerlerde olduğu için çalışmak gelmiyordu içinden. derdi kariyer, para, koca değildi. ailesiyle sürekli problemliydi bu açıdan. onlarla yaşamak istemiyordu, kaçmak istiyordu. hangimiz istememiştik ki diyebilirsiniz ama onun geçerli nedenleri vardı...O ilk muhabbet daha sonra pek çoğuna yerini bıraktı. Her insan en az bir hikaye olduğu için onu dinlemek hoşuma gidiyordu. Hiç öyle "aramızda bir elektrik oldu, çekim oldu, cuk oldu" demiyeceğim. olmadı çünkü, ama ben onu anladıkça o bana biraz daha sokulgan davranıyordu. daha sonra ben kendimi ifade ettim biraz, ama biraz. korkarım çünkü ben senin gibi insanlardan dedim. Niye? dedi. Biliyorum çünkü şu anda nerede olduğunu, neler yapmak istediğini, birine ihtiyaç duyduğunu dedim. Üzülmüştü. Bazı şeyleri anlatınca farkına varan tiplerdendi. "Süper kahraman değilim ben, hayatında bir ışık olayım da aydınlatayım, benim kendime yararım yok aaa" der dururdum. Sonra bir şey olmadı. Onu hiç mutlu görmedim. Hiç umutlu da görmedim. Hapishanedeymiş gibi yaşıyordu. Çok nadir gülerdi. Hayatın en büyük problemleriyle başa çıkması gerekmiyordu belki, ama kendi ruhu kırılmış, parçalara bölünmüştü bir kere. toplanması çok zordu. onu üzen çoktu. çok arkadaşı da yoktu. ailesi zaten var yoktu. bu kadar güzel olmasına rağmen nasıl bir erkek arkadaşı olmaz, hep şaşırırdım.

bir zaman sonra bu umutsuzluğu kızdırmaya başladı beni. kara delik gibi kendini yutmaya çalışıyordu. normal bir insan bu aşamada profesyonel yardım almasını sağlayabilirdi ama ben normal bir insan değildim. bu kara delikten kaçmam gerekiyordu ve kaçtım. başka şansım yoktu çünkü o enerjiye kapılırsam benim için bir daha geri dönüş olmazdı. uzun süre aramadım onu, ama haberlerini alıyordum. ruhunun içine düştüğü o bataklıktan çıkmak için hiç bir adım atmıyor, her geçen gün biraz daha kararıyordu içi. birkaç kez güzel sms'ler atarak güldürdü beni. elim telefona çok gitti ama ketum biriyim ben, yapacak bir şeyim yoktu, susmakla yetindim. aradan zaman geçti...

ve O ismi lazım değil güzel insan artık yok. bu acısına son vermiş kendi elleriyle. onu çok iyi anladığımdan üzülemiyorum. yani içim acıyor ama o anlamda üzülemiyorum. hayatta herkesin yaşaması gerekiyor ama düşük bir yüzde insan yaşayamayacak nedenlerle dünyaya geliyor. küçük şeyler bunlar zaten, ama olmuyor işte. hayatının sonuna kadar bu parçalanmışlıkla yaşanabilir mi, bilemiyorum. tedavisi varmış gibi gelmiyor... onu çok iyi anladığımdan severdi beni. iyi birisi diye ben de onu severdim. o kadar iyilik maskesi takıp da kevaşelik peşinde kadın tanıdım, hepsini cebinden çıkarırdı valla dobralığıyla. ailesi ise onu "kötü" bellediği için cenaze töreni düzenlememiş, inanması zor cidden, cenaze namazını bile kılamadık. bazılarımızın yaşantıları işte bu kadar çok geliyor bazılarımıza, hatta ailemize. umarım yüreklerine o evlat ateşi düşer de son nefeslerine kadar sönmez.

kafası güzel olunca "sen böyle hikaye mikayelerle ilgilisin lan, benim de hikayemi yazar mısın ileride hee?" der gülerdi. ilk minik hikayesini buradan paylaşmış olayım böylece. çünkü onun hikayesini bilen de anlatacak da biri pek yok. Bu hissi pek bilmezsiniz siz. Düşünsenize öldüğünüzde birkaç kişinin bundan haberi olacağını ve onların da içinde birkaç kişinin sizi ancak tanıyabildiğini? O yüzden adını bilmeseniz de olur. zaten bilmiyordunuz kimdir nedir, değişen bir şey olmayacak. çok az insanın hayatında parmak izini bırakıp giden 26 yaşında tıfıl ve güzel bir kadın göçüp gitti topraklarınızdan. Son bir kez daha görüp sarılmak için nelerimi vermezdim ama pişman olma zamanı değil... Umarım ileride hikayesini anlatacak daha büyük fırsatlarım olur. Ve keşke birlikte bir fotoğraf çektirseydik lan o kadar konuşmak yerine!

severdin bu şarkıyı. so watch as I start to smile sımayyllllll sımaaaylll  kısmında ellerinle dudaklarını yukarı kaldırırdın. iyisindir umarım

28.8.11

kitap alıntıları

...uzun bir ayrılıktır insan, kalbi kendi yalnızlığına gömülü. Baştan başa koca bir ayrılık dünya... Yalnızca biz değiliz ayrılıklarla sınanan.. Ayrılıklar üzerine kurulu bir dünyadır üzerinde yaşadığımız... Baktığımız her yerde bir ayrılık masalı yaşanır baştan ve aralıksız... Her şey az gider uz gider... Ağaçlar yapraklarından ayrılır, yağmur bulutlarından... Tohumlar bitkilerin gövdesinden uzaklara savrulur hep, bahardan yazdan ayrılır dünya, geceden gündüzünden ayrılır... Kalbine tutunarak yaşayan herkes için beşiğin ardından başlar ayrılıklar...

...ve her ayrılığa tahammül gücü veren birde umut vardır yüreğin kıvrımlarında sessizce gizlenmiş...

26.8.11

akrep

yani şu adreste resmen ben yatıyorum, ama sırf akrep burcuyum diye mi böyleyim? Ağustos'ta doğsam başka biri mi olacaktım? Şu burçlara kafam bir türlü ermiyor arkadaş.... http://www.akrepburcu.net/akrep-burcu-erkegi.html

22.8.11

You would always win, always win.



Sometimes I wake up by the door,
That heart you caught, must be waiting for you ...
kısmından sonra tüm hayat enerjim götüme kaçıyor. daha kötüsü, bundan hiç rahatsız olmuyorum. öylece solsun filmin rengi, Fin yazmadan bitsin, gözler güzel bir son ararken siyah ekranla karşılaşsın istiyorum.

let it burn

19.8.11

love padlocks

hohenzollern köprüsünde, işlem tamam

18.8.11

dom dom

Dom zaten güzel de daha güzeli Dom manzarasıyla uyanmakmış arkadaş.

12.8.11

pinhan

şu sıralar çabuk karalıyor ve çabuk unutuyoruz. elif şafak'a bir hallerin olduğu belli ama elif şafak lan bu! riff arakladı, kötü albüm çıkardı, peşi sıra dvd bastı diye AC/DC'ye bok atmaya benzer. Pinhan'ı 26 yaşında yazdı bu kadın!

pek sevdiğim bir alıntı yapalım bari kitaptan. garip bir dilemmaya sokar beni bu:
Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın...

9.8.11

I hate everything about you

sabahlara kadar dinliyoruzzzzzZzZz

6.8.11

hiroshima man amor

bugün 6 Ağustos. Atom bombasıyla ilk tanıştığımız gün.
Hemen akla bu film gelmiyor tabii, ama benim gelir nedense. Açar izlerim bazı kısımlarını. Tam olmasa da filmin altında yatar bugünün acısı.
Ayrıca imkansız aşkın da dikenleri gömülmüştür nazikçe filmin içine. Hiroshima man amour hakkında tonla kitap yazılmışken ben susayım, Elle konuşsun en iyisi.

"You're destroying me. You're good for me"

4.8.11

in my sleeping

şu sıralar benim kafalar tam böyle.
tek parçalık gruplardan bassment. bana da aslı gösterdi, tam oldu gecem.

i wake in a feeling same as the night before
as if in my sleeping i'm traveling nowhere
so i like to lay back with my hands behind my head
pretend to myself that i'm a dreamer again


i wake in a feeling same as the night before
as if in my sleeping i'm traveling nowhere...

1.8.11

she is love


3 Doors Down'un yeni albümü Time of My Life çıktı. Elbette müptelası olunacak şarkılar çok. Şimdilik favorim şu








She is Love.

she walks through the city
noone recognises her face
they don't want her pity
noone ever mentions her name
she's carried the broken
her scars have no name in her heart
she walks in forgiveness
she'll shine like a light in the dark

she is love (she is love)

she'll always remember
the days when they welcomed her here
they know if they need her
she made a promise to always be here

she is love (she is love)


when they are weak she will always be strong
though they don't know it they are never alone
no matter how many times they may leave
it's never hopeless coz she still believes

she is love (she is love)

değmesin ellerimiz

25.7.11

ben de aldatırım!

Kusura bakma God is an Astronaut! Seni bir süredir Japon olan Mono ile aldatıyorum. Zaten farkındasındır, elim bir süredir Play'e gitmiyor sende. Hem pabucun biraz dama atılmış oldu hem de hayallerimi bir süredir o şekillendiriyor. Sevdiğim şeylerin farklı şekillerini gördüm onda. Denemek lazım dedim. Seni her zaman daha çok seveceğim ama Mono'nun da kalbimdeki yeri hep ayrı olacak. Eskiyene kadar bana müsade et ve şu melodiye kulak kabart

24.7.11

the man from nowhere

"Birine çok yakınlaşmak istersen, bir şekilde ondan uzak durursun" - The man from nowhere


Arkadaşım "The Chaser özentisi, izlemene gerek yok" diyerek filmi izlememi erteletmişti, iyi bok yemiş, harika bir filmden etmiş beni. Neyseki telafi ettim.

"The Man" tarzı filmleri g. kore sinemasında yeni değil ama son 3-4 yıldır acayip bir "yanında ek konu koyup dumur ederiz" adeti süre geliyor. The Chaser aslında bu yüzden kilometre taşı oldu. The Man from nowhere (Ajeossi) de bu formülü uygulamış. organcılık ve küçük çocukları çalıştırma konusunda çok ciddi bir iş çıkarıyor ana konu yanında. Hem adamın hem de çatışmanın arkasında fena bir drama yatıyor. epey kalp acıtıyor bu. çok güzel de gerçekçi dövüş sahnelerine sahip. aşağıdaki sahne pek spoiler içermiyor, bir izleyin derim. Filmiyse mutlaka izleyin.


23.7.11

kalemden kilim

sıkıcı okul derslerinde kareli defterimi dört kareyi farklı açılarda düz çizgilerle karalardım. bu aslında bir kare olurdu, daha sonra aynı şekilde 4'e4 pek çok kare daha karalar, aaa ne güzel motif oldu lan derdim. Acaba bunu çok daha dev boyutlarda yapsan yukarıdan bakıldığında nasıl gözükür diye de merak ederdim. Aşağıdaki çalışma bana bunu hatırlattı. Çok güzel ve çok manyakça bir çalışma. <3



22.7.11

wait for me - jltf

Tabii Moby'yi övdüm övdüm ama bir yandan da durmadan dua ettim "nolur Wait for me ve JLTF çalma nolur nolllluuur" diye. Çalsaydı o gece, hatta o hafta benim için orada biterdi.  Nasıl bitmesin ki arkadaş... Game over > Exit

19.7.11

Rock n Coke'da neler oldu?

Çok şey olmadı tabii, ama ben iyi hasta oldum, hala yataklardayım, dedim bari bişiler karaliyim. At gibi terle, üzerine rüzgar ya, yetmedi soğuk su iç, e hasta olmazsın da ne olsun Volkan? Salak volkan...


Efenim şimdi RnC'ye öyle tüm grupları izleyeyim de ihya olayım diye gitmedim. İzlemek istediğim grupları izleyip zevkten dört köşe olma niyetindeydim ve oldum.

Önce Motörhead. Çok hayranları değilim. 5-6 parça dışında hastası olduğum bir olay da yok ama Lemmy büyük adam, rock n roll tanrısı kesinlikle. Tuttum milleti kolundan en öne kadar ilerledik. Babalar bir çıktılar sahneye, taklır takır çaldılar. Dersin ki 3 değil 7 kişi var sahnede. Sahnesi dolu doluydu Motörhead'in. Bir çocukluk rüyası gerçek olmuştu. Adrenali yüksek bir büyü gibiydi. Yer yer kudurduk ama abartmadım ben. Ha bir de şey; azılı Motörhead hayranlarının IQ'sü yemin ediyorum 50 filan. Fanı olsaydım da soğurdum zaten.

Son 2 parça, Ace of spades ve Overkill:


Motörhead indi sahneden, haliyle en önü bırakmak olmazdı hem Limp Bizkit o gün orada olmamın asıl sebebiydi. Bekledik epey. Ergenken, öyle azılı metalci değilken Limp Bizkit dinler teytey zıplardık. Şimdiki ev arkadaşım o zaman alay ederdi, o ne lan solosuz grup mu olur diye, gerçi hala ediyo ama ahahah, biz de ayşe ile ona inat dinlerdik, rolling rolling el hareketi filan yaparaktan. Ergenlik hayaliydi, gerçek oldu!

Aga o ne gaz, o ne adrenalin, o ne sahne duruşu, o ne gitar tonları! Ben hayatımda böyle eğlenmedim, böyle yorulmadım. Break Stuff filan çalınırken kendimdne geçmişim. Fred bi ara önümüze geldi, verdim elimi, tuttu ama sonra bir yığılma oldu düşüyorduk yüzlerce kişi aynı anda. Yani 10 yıl önce gelseler bu kadar azamazdım, bu yaşta helal olsun dedim kendime volki, ayrıca Fred de hiç yaşlanmamış, hala o sayko bakışlara ve hareketlere sahip. Wes Borlend de ilk kez gördüğüm özel makyajını yapmıştı. Kafanın yarısı beyaz, yarısı siyah, darth vader gibi çıktı. Öküzler gibi de çaldı.
Şöyle de 2 video koyayım, tempoyu biraz yansıtıyor ama içerideki atmosfer bunun 4-5 katı fazlasıydı. (biri burnuva vurdu, birinin parmağı gözüme girdi ama yılmadıımmmm :))





İkinci gün Skunk, Mogwai ve Moby için gittik. SA harikaydı ama millet sıcaktan baymış olduğu için pek katılamadı konsere, ablam yine de çoşkuluydu bi ara milletin üzerine atladı.

Mogwai öncesi OGZ ahalisi de cemaate katıldı. Ölümüne Mogwai'ciyiz! ama önce Serpil'le bütün lunapark aletlerine bindik. Crazy dance olan zımbırtı çok fenaydı, resmne boynum çıkıo sandım ki hala ağrıyor :) Kusmaktan da zor anda yırttım ama Vortex'e de binip tepe taklak olmayı bildik :)

Mogwai geç çıktı, epey sıkıldık, hatta bu yüzden Travis'in son 4 şarkısını kaçırdık ama sahneye çıktıklarında unuttuk gitti her şeyi. Ben ilk kez izledim Mogwai'yi canlı canlı. Albümlerden daha fena yapıyormuş. Bütün o bilinçaltını ortaya çıkarıyor, üşütüyor, melodiler bir şey anlatıyor, özletiyor, doyduğunu hissediyorsun resmen. Yani bu müzikse bizim Türkiye'deki müzikler ne? Duman ne? Kurban ne mk? Daha önce hiç bir konser sonrası ufak, karanlık bir odaya gidip sesim kısılana kadar bağırma isteği yaşamamıştım. Mogwai bunu yaşattı bana, bir kere daha hastası oldum. Aşağıdan Hunted by A Freak performansını dinleyin derim.



Mogwai bitti gitti, Moby çıkana kadar Vodafone çadırına bakalım dedik, oo mllet kopuyo burda tısstıss diye daldık. Hay dalmaz olaydım. Resmen Ex yuvasıymış. Anlaşmışlar mı nedir, neyse ki kibar bi kişiliğim olduğu için :) güzelce sıyrılarak ana sahneye attım kendimi.

Sözde yorgunum, Moby'yi sadece dinleyeceğim. Peeh. Sevdiğim bütün parçalarını peş peşe çalınca haliyle durmak yalan oldu. Hayatımda bu kadar dans etmemiştim sanırım (ki bölece kendime bir Fatality çekmiş oldum).






Müziğe ve insana doydum valla. Özellikle insan kısmına. Ben epey insan tanıyormuşum lan filan oldum sık sık. Sıkıldım yani naber yahu nerelerdesin demekten. Herkes oradaydı, herkes, birkaç kişi hariç.

15.7.11

turbo lover

Judas Priest de bitti gitti geçtiğimiz günlerde. Artık emekli olma arefesindeler ve bunu da son bir tur ile süslediler Scorpions benzeri. 2008'deki anısı kötü Judas Priest konserinden pek bir şey anlamamıştım. Zaten grup da durgundu, ama bu final konserleri muazzamdı. Resmen büyü saçtılar sahneden. Müzikte 40 yılı devirdiler ve milyonların gönlünde taht kurdular. Milyonlar Judas Priest ile büyüdü, onlarla eğlendi onlarla üzüldü onlarla sevişti. Ve artık yoklar. Bir daha izleyemeyeceğiz. Bu bilinçle sahne önümdeki yerimi almış, aval aval bakıyordum Halford'a. A touch of evil'ı yine canlı dinleyemedik ama Diamons & Rust ile hüzün ritüelimizi yerine getirdik. Bu sefer güzeldi anısı.

Limp Bizkit denildi mi benim aklıma bir anı gelir, o da kötüdür, umarım Cumartesi bunu da tam tersine çevireceğim, Behind Blue Eyes çığırmak gerek bazen...

judas konserinden çok net bir kayıt:

14.7.11

the dark knight rises trailer

The Dark Knight hayatımın filmlerindendir. Bana why so serious? dövmesi yaptırandır. Haliyle üçlemenin son filmi The Dark Knight Rises'ı da aynı hayvanca içgüdülerimle bekliyorum. Hem de daha çıkmasına 1 sene var! İlk teaser trailer, bootleg şeklinde nete düştü. Warner Bros bütün videoları siliyor gerçi, 18'inde kendisi HD olarak upload edecek ama arada bir tane sağlam video yakaladım. Yeyin gayri:



Trailer'da neler konuşuluyor öğrenmek içinse buraya TIKTIK

13.7.11

11 minutes

Bazı insanlar vardır, siz susun çünkü biz sizin yerinize konuştuk, yazdık diye dünyaya geliyor sanırım. Çoğu zaman gerçekten de en güzeli susmak, bizden önce konuşanları dinlemek, onlarda bizi izlemek.

mesela;

"Really important meetings are planned by the souls long before the bodies see each other."
- Paulo Coelho

11.7.11

The King of Limbs (Live From The Basement)

Beklediğimiz video online oldu nihayet. 1 saate yakın tam anlamıyla "müzik"

Radiohead - The King of Limbs (Live From The Basement)

10.7.11

zoraki mutlu

mutlu olmak için silmen, unutman, yok sayman, bilsen de bilmemezlikten gelmen, istesen de konuşmaman, gitmemen veya gelmemen gereken onca şey varken, mutlu olma çabası zengin olma, bilgili olma veya modern olma çabası gibi geliyor. Yani kendin değilken sana söylendiği gibi olma çabası. Bir kere de mutlu olmaya çalışma, bir kere de yok sayma, bir kere de yasını tut, dibe çök, ağlamaktan uyuyama, düşünmekten kus, her şeyi riske at, olmadı çöpe at, gurunu kır, görme, duyma, öl, olmadı ölmeyi dile. Sen mutlu olunca ne sen ne de hayat daha güzel oluyor, en azından kendin gibi olma erdemine sarıl. 
- Kendime not

7.7.11

pyramid song

muhtemelen gelmiş geçmiş en iyi şarkılardan birisi. Codex sonrası dinleyince nasıl çarpıntı yapıyor, nasıl da boğaz kurutuyor... Thom Pyramid Song'ta önce "There was nothing to fear and nothing to doubt" diyip sonra Codex'te "no one gets hurt, you're doing nothing wrong" diyip aklımı okşuyor. 


All my lovers were there with me, all my past and futures and we all went to heaven in a little row boat

3.7.11

Filmlerden Alıntılar #16

İlk izlediğim dönemlerde çok sarsmayan, pek de anlamadığım, ama artık perdenin arkasını gördüğümden çokça hissettim, artık hiç bir gücün bana tekrar izletemeyeceği bir filmdir Dolls. Öldürün daha iyi.

Çin, daha sonra Japon kültüründe görünmez bir yere sahip olan "kırmızı ip" ilk kez Kitano'nun Dolls filminde bizlere gösterilmiştir. Biz ona "ruh eşi" diyoruz batı kültüründe. İp çok zorlu yollardan geçer, çizikler alır, engellere takılır, kirlenir, hatta iki ucu arasındaki mesafe korkunç uzundur, ama bir kere bağlandı mı erkek ve kadına, asla ama asla kopmaz. amına koyayım o kırmızı ipin ben çok net.


Bu sefer alıntı yapacak bir durum yok filmden. Her şey mimikten ve tecrübelerinizden ibaret. Videoyu izleyin... Şu 2 dakika bile yetiyor bana, sizi bilemeyeceğim.

Ha bir de filmle ilgili şu yorumu alıntılayayım;

Full of irony and intricate symbolism, it’s almost impossible to resist…the film itself is beautiful, as Takeshi moves his human puppets through richly coloured natural backdrops of the changing seasons.
EMPIRE

29.6.11

machine head - locust

2007'deki The Blackening adlı albümlerinden de önce "geleceğin Metallica'sı Machine Head'tir" tezim The Blackening ile daha bir güçlenmişti. Sonra zaten Hetfield pek çok sahnesini MH elemanlarıyla paylaşıp taht devri konusunda sıcak baktı. Tam bir şarap albümdür The Blackening, ben hala değerinin bilinmediğini düşünüyorum ama Eylül'de yeni albümleri geliyor dadaşların. Aşağıdaki parça da ilk verilen parça nete. Her şey muhteşem. Özellikle davul tonlarına bitiyorum, gel kurşuna diz beni Dave diye bağırasım geliyor :)) Flynn de vokallerde bir seviye atlamış artık. Bu albüm de The Blackening kalitesinde olursa artık, kimse tutamaz MH'i, 2014'te tüm rock-metal camiası MH konuşuyor olur.

28.6.11

night fishing / paranmanjang izle ulan

Chan-wook Park 'ın ne denli deli, Paranmanjang'ın da her ne kadar ticari bir amaçla yapılsa da ne denli başarılı olduğunu merak ediyorsanız, buyurun size asrın kıyağı. Halen çok nadir izlenebiliyor film, kore dışına pek çıkamadı, ingilizce alt yazı da yok şu an ama çok da gerek yok.

iPhone4 ile, 30 küsür dakikada ne hikayeler anlatılıyormuş izleyelim:

(şifre: www.Asia-Team.net )

26.6.11

fuck your democracy

çoğunluğun dediği olur dediler, halkın seçimi dediler, demokrasi dediler, dağdan aşağı inin mecliste konuşalım dediler, sesinizi dinleyelim dediler, masada anlaşalım dediler... Yalan söylediler. Haliyle sesini sokakta duyurmak istediler ama ona da izin vermediler. Bugün TV'lerinize yansımamış fena şeyler oldu Şişli'de. Ben de başka amaçla o taraflarda olduğum için olaya denk geldim, gördüm ki orta çağ kafa tası avcılığı kostüm değiştirmiş devam etmekte ısrar ediyor.

Aşağıdaki video umut kırıcı, karamsar bir tablo her zaman olduğu gibi. Zaten hafif bir olay bile sayılabilir, çok daha fenalarını gördü bu gözler ama ortalara doğru kucakta bir çocuk taşınıyor. Allah'tan o çocuğa bir şey olmadı diyorum. Bir çocuğun varlığı kadar yokluğu da çok şey değiştirir. Özellikle ağzınızı kapatmak istiyorlarsa. Ayrıca lütfen "orada çocuğun ne işi var ama!" tarzı salak yorumlar yapmayın...

kulaklarda şu cümle kaldı Sırrı Süreyya'dan  "alın lan canımızı.başka da ne hüneriniz varsa yapmazsanız namertisiniz, namert oğlu namertsiniz. gelin lan hele, ölümden öte köy var mı?"

23.6.11

1000

bu 1000. postummuş bu blog üzerinde. Ne zaman 1000 kere bir şey yazdım bu bloga inanın çeyreğini bile hatırlamıyorum. Az önce baktım eskiden ne yazmışım diye, bazılarını tanımakta güçlük çektim, ama bu yüzden seviyorum blog denen kavramı. Bir şeyler hatırlatıyor, bir şeyleri gözüne sokuyor depo görevi kadar.

Bir 1000 tane daha post yazmak nasip olur mu bilemiyorum ama ilk 1000 postun hayırlı olsun blog. Olur da birgün kapanırsan veya silinirsen seni özleyeceğimi ve aldatmayacağımı bil... Şimdi buraya kadar eski, 1001'den sonra yeniye geçmek nasip olsun, olur mu?


21.6.11

radiohead - staircase

portishead'ten davulcu Clive Deamer ile canlı çalınan parça günün müzik gündemini belirlemeye yetti. Çıkacak olan From The Basement dvd'sinden bir şarkı olan Staircase'i ilk kez duyuyoruz. Thom saçları uzatmış.

Ah bir de portishead + bat for lashes + radiohead üçlüsünden bir konser olsa da gitsek, dönemesek!

Bir Sonisphere daha bitti

evet, geçen sene olduğu gibi bu sene de ayinimizi tamamladık. Şu anda tam bir tuğlayım, demirdökümüm. serçe parmağıma kadar her kemiğim ağrıyor ve minik minik yürüyebiliyorum. Fazla dağıtmışız galiba :)

Götüm kadar yere 12-13.000 kişi iyi sığdık valla ama pancar gibi de yandık. Organizasyon bu kadar kötü olamazdı, ona girmeyeceğim ama gruplar enfesti.

Mastodon'u kaçırdım, ama ilk kurşun In Flames'ten geldi. Cayır cayır çaldılar bizi de hophop delirttiler. Sahne önünde (o ara) olmadığım için pek göremeyip az duydum ama görebildiğim kadarıyla bile yetti. Gerçi adamlar önceki gün Dorock'taydılar, epeyce içince de konser gününe mal gibi kalkmışlar :)



Come Clarity:



Yeni albümden Deliver Us'ı pek temiz çaldılar (yalan yok, nakarata hastayımmmm)



Arkasından Alice Cooper rock n roll dersi verdi. Karşımızda dede beklerken gençlere taş çıkaracak bir performans ortaya koydu. Her şarkıya harika şovlar düzenlediği gibi School's Out ile another brick in the wall'u çok iyi harmanladı. aklımıza Serdar dallaması geldi tabii ki :D

no more mr nice guy'ı sahibinden dinlemek orgazm nedeniydi:




Frankestain da çok zevkliydi, sonlara doğru da zaten kendisi geldi gulyabani gibi :))




ve tabii ki Poison. çekim arkalardan olduğu için öndeki azma durumları pek gözükmüyor ama çok tepiniyorduk o sıralar :)




VEEEE Slipknot... Şu an odun gibiysem bunlar yüzünden. Muhteşem giriştiler. muhteşem bitirdiler. sağlam moshpit döndü. adamlar tam ruh hastasıymış onu da gördüm. palyanço sık sık seyircinin içine atladı, yetmedi kaç numara artık görmedim ama en soldaki platforma çıktı, seyircileri çağırıp üzerine atladı sırt üstü. sahnede zaten bir birlerinin üzerine tırmanıyorlardı. DVD'lerindeki kadar keyif aldım ama çok pis bir sırt ağrısı ganimetim oldu.

(Sic) ile girdi abiler. pogonun olduğu yerden biraz uzaktaydım, ortam süperdi, boynumdan ilk kas o anda koptu




Spit it Out tabi ki en eğlendiğimiz parçaydı. Herkesi çömeltip aynı anda zıplattırdı. bu video zıplama kısmı değil davul şovu görülüyor:


şuradan spit it out'u baştan sonra görebiliyoruz. ben de bu kadar yakındım sahneye:


Sahneden epey uzaktkai platforma kadar gidip atladı hayvan!


Sonra çok yorulunca durulduk tabii. Maiden vakti geldi çattı. Sağ taraftan kibar kibar izledik jediları. İlk maiden parçasını sanırım bundan 13-14 sene önce dinleyip büyülenmiştim, her klasik parçalarından biraz duygulandım konserde ama yorgunluktan odaklanamadım pek. Yine de 2. yarı tavaf ettik, hacı olduk, number of the beast, hallowed be thy name, running free derken bir de baktık bitmiş bu yıl da, üzüldük...

The Trooper çaldığında herkes transa girmişti:


vazgeçilmez hit Fear of the dark. Sesimiz kısılana kadar çığırdık (kalabalığı görmek adına en iyi video)




tonla eski dostu gördüm. öpüşmekten sıkıldım bi ara, yeni arkaşlar da ordaydı, görmek istemediklerim de ordaydı. Zaten ufak bir zümreyiz ama bir araya gelince epey oluyormuşuz onu da görmüş olduk.  \m/\m/\m/\m/

16.6.11

bir Seher geçti gitti buralardan

Yaklaşık bir haftadır içime oturan sıkıntının, o rüyaların nereye varacağı belli oldu. Gerçekten de kan ve his bağı olarak bağlandığın birisini uzakta olsa da hissedebiliyorsun. Anne yarısı diyebileceğim babaannem seher turan geçtiğimiz akşam vefat etti. Bu dünyada 80 seneden fazla yer aldı ve ben güçlü kadın ve anaç kadın gibi kavramları ondan öğrendim. Dünyanın en iyi insanı değildi ama beni hep sevdiğini biliyorum. Hayır şu anda kahrolmuyorum, ama ilk anıdan son anıya doğru bir yolculuktayım. 6 yaşımda o Şişli'deki çatıda çiçek suladığımız andan hastanede helalleştiğimiz ana kadar binlerce şey paylaştık. Dünyanın en kötü oğullarına ve onların da çocuklarına sahip olsa da her saniyesinde "çocuklarım, torunlarım" demekten vazgeçmedi, haliyle mutlu olduğu gün sayısı hiç birimizinkinden çok değildi. Nereye gitti bilemiyorum, ama buraya göre çok daha mutlu ve huzurlu olduğundan eminim.

Sadece 4 sene evli kaldığı ve daha sonra kocasını yitirdikten sonra üzerine gül koklamayıp pek çok hastaya bakan, pek çocuk büyüten pek çok torunla ilgilenen pek çok ev kuran Seher, doğduğu topraklara yol alıp kocasının yanına yatmaya hazırlanıyor. Bugün herkes senin için üzülüyor babaanne

15.6.11

... about the things caught in my mind

Gidişler güzeldir; nereye olursa olsun, kimle olursa olsun, gidişler iyidir. Seni değiştirme ihtimali vardır. En büyük maceraların bile bir adımla başladığı gerçeği çığ olur içinde, kimse tutamaz gidersin. Gideceğin aracın bileti bile tenini terletir. Senle beraber giden onlarca insanın gözlerinde benzer damgalar görürsün, herkes gittiği için mutludur. Yolculuğun daha ilk saatleri olmasına rağmen çoktan alışmışsındır gitmeye, ömrünün sonuna kadar gidebilecek güç akar damarlarından. Doğru yoldasındır. Ait olduğum dediğin yerden her saniye biraz daha uzaklaşıyorsundur, biraz daha gidiyorsundur kafanın içinde. Senle beraber giden insanlar bile yeni insanken kim bilir gittiğin yerde ne yeni insanlar göreceksindir; içindeki çığ giderek büyür, bir oyun, bir macera gibi gelir. Gidişine mola vermen bile en güzel verdiğin molalardır. O kadar sabırsız olmana rağmen bu kısa molalara karşı gösterdiğin sabırı muhtemelen hayatında hiç bir şeye göstermemişsidir. Sonra yine hızla gider ve gidersin... Gitmek istediğin yere varırsın ve alışkınlıklarından kurtulmuş, gittiğin yerin alışkanlık kostümlerini üzerine almışsındır. Herkes sana daha önce bakılmadığı gibi bakıyordur. "Sen gelmişsindir" arkanda bir çığ bırakarak, ama içindeki çığ en güzelidir, düşünmezsin. En büyük maceran artık başlamış, hayatını değiştirecek insanların arasına ilk adımını çoktan atmışsındır. Belki her şey çok güzel olmayacaktır ama sen artık gitmişsindir. Kendine bir ispat madalyası takmışsındır. Gidebilmiş olmanıın verdiği gurur bile ısıtır içini. Bu ısı bir yaşam boyunca ısatacak güçteymiş gibi düşünürsün. Yola koyulursun. Alışırsın, tanışırsın, öğrenirsin, oralı olursun ve günün birinde, birinin yüzünde, birinin elinde, bir rüyanın sonunda, bir duşun ortasında, bir yemeğin başında, bir yatağın içinde, bir ter dalmasında, bir göz yaşında, bir gülümsemede, bir karanlıkta, bir melodide, bir sahnede, bir parada, bir kelimede, bir boşlukta, bir çöpte, bir sokakta, bir birada, bir duvarda, bir kazada, bir eşyada, bir kokuda, bir denizde, bir pislikte, bir korkuda, bir yansımada, bir bebekte, bir kalabalıkta, bir filmde, bir aynada, bir aşkta, bir boyada, bir kıymıkta, bir fısıltıda, bir dokunuşta, bir nefeste, bir fotoğrafta    bir   şey    hatırlarsın.  Alman gereken bir şeyi unutmuş, almadan gitmişsindir.