29.11.10

fractured creatures

Epeydir aklımdaydı bunu yazmak, unutmuştum, Dexter 5.09'da da görünce ahaa dedim, yazayım.

Bazen insanların çok eski yıllarda çok daha farklı ruh hallerinde yaşadıklarını düşünürüm, hani bari gelecekte güzel şeyler olmayacak bari geçmiş böyle değildi gibi. Tabii benim bahsettiğim geçmiş Milattan da öncesi.

Galiba insan hep aynıymış, hep de aynı ruha sahipmiş. Kıyafet, kültür, dil gibi değişen bir şey değilmiş insan ruhu zaman karşısında. Bu yüzden bana sonradan gelen bir hobi, bu dönemden kalma eserleri okumak oldu. Zaten süper bir hikayecilik dili olduğundan ekstra seviyorum ama hiç değişmediğimizi ve hiç de değişmeyeceğimizi bilmek iyi ve kötü hisler uyandırıyor bende.

Love will make men dare to die for their beloved-love alone; and women

as well as men.

Plato'nun Symposium'u yeni değil ama bi süre önce okuduklarımdır mesela, bu alıntı oradan (okumak isteyen olursa buradan okuyabilir). O zaman da bahsedilen şeyler, bugün ki Twitter kullanıcısından farklı değil. Dertlerimiz, umutlarımız, kaygılarımız hatta hedeflerimiz bile daha yazı tarihinin ilk başından beri sanırım aynı. Sanırım diyorum çünkü kesin kounşacak kadar okumuş biri değilim, ama öyle hissediyorum.

İnsanda bir "yaşama" geni olduğu biliniyor. Yani survive etmek fıtratımızdan geliyor. Tanrı vergisi dediğimiz genlerden, ilk insandan beri taşıyoruz. Ölmemek için kaçmamız, ölme tehlikesine girmememiz hep bu yüzdendir. Korkunun bir refleks olması belki de bundan, neyse... İşte bir kaç konu var ki onlar bu geni bile bastırır. Örneğin intihar edebilecek düzeye gelen insanların yaşadıkları şeyler. Veya aşk. Kendi için asla ölmeyecek insanların başkaları için kendilerini öldürdüğü hikayeleriyle süslüdür tarih. İnsanın "varoluş fıtratına" kafa tuttuğu anlar olduğu ve %0.001imizde bile olmadığı için o yürek ağzımız açık izlediğimiz, dinlediğimiz hikayelerdir bunlar. Ki bunun yüreklilikle ilgisi yoktur. Sadece gerekli notalar hayatınızın tellerine doğru sırayla (henüz) vurulmamıştır...

İşte bir süredir kafama takılan bir diğer "varoluştan gelen" güdümüz de "BİR ARAYA GELMEK".

Dikkat edin, aslında her birimiz öyle veya böyle bir şekilde birilerini, bir şeyleri bir araya getirmek ister. Hitler tüm milletiyle, siz sevgilinizle, çoban sürüsüyle, baba ailesiyle, öğretmen sınıfıyla, asker ordusuyla, birey vatanıyla, bebek memesiyle... Sonu yok. Her birimiz farklı formlarla olsa da "bir araya" gelmek için yaşıyoruz. İşte Plato'nun Symposium eserinde de buna benzer bir konuşma yapar Aristophanes. Dexter'da alıntılanan bu cümle de "Biz, bütün olmaya çalışan kırılmış yaratıklarız." idir. Gerçekten de öyledir. Sanki bir Bing Bang olmuş ve biz uzay boşluğuna bir bedenden fırlamış hücreleriz ve yaşamak için bir araya gelmeye çalışıyoruz. Kırılmışlığımız sonradan değil doğuştan hatta ötesinden. En büyük düşmanımız insan olsa da hepimiz yanında ölecek bir insan için yaşıyoruz. Maalesef mi denir, iyi ki mi denir, buna kalbiniz karar verir elbette. Ben işin daha çok neden bu fıtratta yaratıldığımızı, hadi yaratılışı geçelim, neden bu güdümüzün olduğunu merak ediyorum. Biraz bakındım ama bir kitap veya araştırmaya denk gelemedim bu konuda, belki de yanlış tag'leri kullanıyorum, belki de bir kitap olabilecek kadar geniş bir konu değildir; bilemem ama bilir kişiden bu konuyu dinlemek çok iyi gelirdi.

Farkında olmanın laneti dediğim şey işte burada bana yine musallat oluyor. Aksiliğimden midir yoksa bu da fıtratımdan mıdır nedir, doğama ayak uydurma zorunda oluşuma engel olmak gibi davranışlarım oluyor. Çoğu zaman beni tanıyan, beni bilen, 1 saniye bile beni görmüş olan herkesten, her şeyten tüm bağlarımı koparıp gitmek istiyorum. Öyle bir yer ki; bir kişi bile bir saniye bile beni görmemiş bilmemiş olsun. Orada bilsinler beni. Orada adımı öğrensinler. Orada, yine ve yeniden kim olduğumu anlamaya çalışsınlar. Orada hal ve hareketlerimden nasıl bir karaktere sahibim çözsünler. Orada sevsinler, orada nefret etsinler. Ben hiç birisini tanımıyim, tanımak için çok zamanım olsun. Ta ki orada da beni yeterince insan tanıyana kadar. Sonra hikayeyi başa sarıp yine gideyim... Artık bir araya gelmek gibi bir niyetimin olmadığını biliyorum ama insandan kaçarken yine insana gidiyor oluşum, sanırım bu da (iç)güdülerimizin bize, en azından bana, ufak bir oyunu olsa gerek. Yine de parçalanmış olduğumu kabul ediyorum sevgili genlerim, sevinebilirsin.
Tepkiler:

4 yorum :

Can dedi ki...

Son paragrafta söylediklerinin bir benzeri sürekli benim başıma gelir.Ta ilkokuldan beri sürekli yaşadığım ortamı;yani okulu ve şehri değiştirme arzuma engel olamadım.Tabi küçükken bu elimde değildi ama öss de kendi kararımla istanbulu bırakıp ankaraya geldim.Öyle bişey ki benimkisi geride bıraktığım insanlarla bir daha görüşmek de istemiyorum.Şimdi de buradaki insanlara yabancılaştım ,daha fazla burada yaşamak istemiyorum.Okulu bitirip yurtdışına,kimsenin beni tanımadığı,hatta tanımak için de çok hevesli olmayacağı soğuk iklimli,karanlık bir ülkeye gitmeyi istiyorum.Sanırım bendeki bu arayış,ben nedenlerini bulup çözene kadar hiç bitmeyecek.

Senin yazına yorum olarak içimi döktüm farkındayım,ihtiyacım varmış demekki,umarım kızmamışsındır :)

Volkan dedi ki...

yok niye kızayım :) Yorum yapsın insanlar diye var bu bölüm :) içini de gayet dökebilirsin. hem güzel oluyor böyle aynı kafadan adamların da burayı okuduğunu bilmek. umarım sen de iller değil ülkeler hatta kıtalar değiştirirsin. çoğu insan bir arayışta olsa da nadir de olsa bazılarımız kaybolmak ister, that's the spirit ;)

psycopter dedi ki...

Doğum olayının gerçekleşmesi ile birlikte "insan bebeğinin" göbek bağı ebe tarafından kesildiğinde akciğerleri gerçek oksijenle ilk defa temas eder. İlk nefes aslında çok zor bir süreçtir çünkü o ana kadar göbek bağından almıştır oksijeni ve sıvı ile doludur. Bir kere bu nefesi başarırsa bundan sonra kaza bela haricinde insan bebeği, çocukluk evresi, yetişkinlik evresi boyunca insanoğlu yaşamak ve bir nefes daha fazla alabilmek için üçüncü şahışların akıl sınırlarının kanını donduracak şeyler yapabilir. Normal anlarda şu an bu yazıyı yazarken bile asla yapmam diyeceğim şeyleri korkunun verdiği refleks ve adrenelinin bir araya gelmesi ile yapmak o kadar mümkündür kü.
Kendi başımıza gelenlerden ziyade sevdiklerimizin başına gelen ve bizi olağanüstü etkileyip yıkan olaylar insanlar üzerinde çok büyük etkiler yapabilir. 99 yılında trafik kazasında karnındaki çocuğumla kaybettiğim hayatımın bugüne kadarki tek aşkı o günden bu güne kadar geçen 12 yıl süre zarfında olaydan önceki ben ile asla örtüşmeyen bambaşka bir karakter yaratmama neden oldu. Bu iki karakteri herşeyiyle yazsam günler sürer. Ama değişim değişimdir.
İnsanlar değişir.

Volkan dedi ki...

yorumunuz için teşekkür ederim. başınıza gelen kayıp için de üzüldüm. insanlar değişiyor tabii ki. Hele ki bağı olan şeyler koparıldığında, alındığında. zoraki değişim en zoru değişimler arasında sanırım.