• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

29.11.10

fractured creatures

Epeydir aklımdaydı bunu yazmak, unutmuştum, Dexter 5.09'da da görünce ahaa dedim, yazayım.

Bazen insanların çok eski yıllarda çok daha farklı ruh hallerinde yaşadıklarını düşünürüm, hani bari gelecekte güzel şeyler olmayacak bari geçmiş böyle değildi gibi. Tabii benim bahsettiğim geçmiş Milattan da öncesi.

Galiba insan hep aynıymış, hep de aynı ruha sahipmiş. Kıyafet, kültür, dil gibi değişen bir şey değilmiş insan ruhu zaman karşısında. Bu yüzden bana sonradan gelen bir hobi, bu dönemden kalma eserleri okumak oldu. Zaten süper bir hikayecilik dili olduğundan ekstra seviyorum ama hiç değişmediğimizi ve hiç de değişmeyeceğimizi bilmek iyi ve kötü hisler uyandırıyor bende.

Love will make men dare to die for their beloved-love alone; and women

as well as men.

Plato'nun Symposium'u yeni değil ama bi süre önce okuduklarımdır mesela, bu alıntı oradan (okumak isteyen olursa buradan okuyabilir). O zaman da bahsedilen şeyler, bugün ki Twitter kullanıcısından farklı değil. Dertlerimiz, umutlarımız, kaygılarımız hatta hedeflerimiz bile daha yazı tarihinin ilk başından beri sanırım aynı. Sanırım diyorum çünkü kesin kounşacak kadar okumuş biri değilim, ama öyle hissediyorum.

İnsanda bir "yaşama" geni olduğu biliniyor. Yani survive etmek fıtratımızdan geliyor. Tanrı vergisi dediğimiz genlerden, ilk insandan beri taşıyoruz. Ölmemek için kaçmamız, ölme tehlikesine girmememiz hep bu yüzdendir. Korkunun bir refleks olması belki de bundan, neyse... İşte bir kaç konu var ki onlar bu geni bile bastırır. Örneğin intihar edebilecek düzeye gelen insanların yaşadıkları şeyler. Veya aşk. Kendi için asla ölmeyecek insanların başkaları için kendilerini öldürdüğü hikayeleriyle süslüdür tarih. İnsanın "varoluş fıtratına" kafa tuttuğu anlar olduğu ve %0.001imizde bile olmadığı için o yürek ağzımız açık izlediğimiz, dinlediğimiz hikayelerdir bunlar. Ki bunun yüreklilikle ilgisi yoktur. Sadece gerekli notalar hayatınızın tellerine doğru sırayla (henüz) vurulmamıştır...

İşte bir süredir kafama takılan bir diğer "varoluştan gelen" güdümüz de "BİR ARAYA GELMEK".

Dikkat edin, aslında her birimiz öyle veya böyle bir şekilde birilerini, bir şeyleri bir araya getirmek ister. Hitler tüm milletiyle, siz sevgilinizle, çoban sürüsüyle, baba ailesiyle, öğretmen sınıfıyla, asker ordusuyla, birey vatanıyla, bebek memesiyle... Sonu yok. Her birimiz farklı formlarla olsa da "bir araya" gelmek için yaşıyoruz. İşte Plato'nun Symposium eserinde de buna benzer bir konuşma yapar Aristophanes. Dexter'da alıntılanan bu cümle de "Biz, bütün olmaya çalışan kırılmış yaratıklarız." idir. Gerçekten de öyledir. Sanki bir Bing Bang olmuş ve biz uzay boşluğuna bir bedenden fırlamış hücreleriz ve yaşamak için bir araya gelmeye çalışıyoruz. Kırılmışlığımız sonradan değil doğuştan hatta ötesinden. En büyük düşmanımız insan olsa da hepimiz yanında ölecek bir insan için yaşıyoruz. Maalesef mi denir, iyi ki mi denir, buna kalbiniz karar verir elbette. Ben işin daha çok neden bu fıtratta yaratıldığımızı, hadi yaratılışı geçelim, neden bu güdümüzün olduğunu merak ediyorum. Biraz bakındım ama bir kitap veya araştırmaya denk gelemedim bu konuda, belki de yanlış tag'leri kullanıyorum, belki de bir kitap olabilecek kadar geniş bir konu değildir; bilemem ama bilir kişiden bu konuyu dinlemek çok iyi gelirdi.

Farkında olmanın laneti dediğim şey işte burada bana yine musallat oluyor. Aksiliğimden midir yoksa bu da fıtratımdan mıdır nedir, doğama ayak uydurma zorunda oluşuma engel olmak gibi davranışlarım oluyor. Çoğu zaman beni tanıyan, beni bilen, 1 saniye bile beni görmüş olan herkesten, her şeyten tüm bağlarımı koparıp gitmek istiyorum. Öyle bir yer ki; bir kişi bile bir saniye bile beni görmemiş bilmemiş olsun. Orada bilsinler beni. Orada adımı öğrensinler. Orada, yine ve yeniden kim olduğumu anlamaya çalışsınlar. Orada hal ve hareketlerimden nasıl bir karaktere sahibim çözsünler. Orada sevsinler, orada nefret etsinler. Ben hiç birisini tanımıyim, tanımak için çok zamanım olsun. Ta ki orada da beni yeterince insan tanıyana kadar. Sonra hikayeyi başa sarıp yine gideyim... Artık bir araya gelmek gibi bir niyetimin olmadığını biliyorum ama insandan kaçarken yine insana gidiyor oluşum, sanırım bu da (iç)güdülerimizin bize, en azından bana, ufak bir oyunu olsa gerek. Yine de parçalanmış olduğumu kabul ediyorum sevgili genlerim, sevinebilirsin.

28.11.10

WikiLeaks bombayı patlattı valla

Her türlü uyarılara rağmen Wikileaks bombasını patlattı ve 250bin küsür belge paylaşıldı, paylaşılıyor. Çok sallabaş şeyler olduğu gibi çok şaşırtıcı bilgiler de var. Türk medyası biraz geç de olsa farketti ama başta Twitter olmak üzere millet çok heyecanlı. Kim nerede ne zaman kime ne dedi, niye dedi, ne oldu, günlükler, silinen paragraflar vb...

Guardian konuyu güzel takip ediyor. Şuradan takip edebilirsiniz. Çok fena şeyler olabilir eheh :)

http://www.guardian.co.uk/world/interactive/2010/nov/28/us-embassy-cables-wikileaks

27.11.10

pink floyd balesi

MUHTEŞEMmiş. Çok eğlendim. Değişik sanatların çok güzel bir karışımı olmuş. Seyirci de çok beğendi. 10-15 dakika ayakta alkışlandılar valla. Hala fırsatınız varken kaçırmayın derim.

26.11.10

10. sınıflara İngilizce eğitim durdurulsun!

ahahahaha
muhahuauha
hasssktr sabaha kadar gülerim ben buna ahahah
milli eğitim bakanlığı'nın 10. sınıflara verdiği İngilizce eğitim kitabından bi sayfaymış.

25.11.10

song for someone

Tryin' just to focus on the good
I'm tired of divin' for the pearls
And every dawn is another morning less ...

müzik icra etmek ve söylemek böyle bir şey olsa gerek.

24.11.10

too much love will kill you

Bugün kadehler özellikle senin için kalkıyor be Freddie :(

kuzey kore

Kuzey Kore, eğer G. Kore'ye saldırırsa ciddi olarak, muhtemelen son saldırısı olur, kendi kuyusunu kazar. O yüzden ellerini kırarım lan kuzey kore senin! Akıllı ol. Yıl 2011 olacak hala savaş meraklısı bir ülkenin yaşıyor olması çok utanç verici (elbette tek değiller).

22.11.10

secret sunshine

Çok fazla bir şey demeyeceğim. Chang-dong Lee'nin bir diğer izlemediğim filmiydi. Cannes'dan ve Asya festivallerinden bol ödül toplayan bu film, öncelikle çok zeki bir film, daha sonra da tam bir melodram bombası. Gökyüzüne bakıp umutlar saçarken bir anda hayatınızın nasıl yerlerde süründüğünü, anlam verdiğiniz şeyi kaybettiğinizde ayağınızın nasıl da kolayca kayabileceğini ve minik bir yalanın bile genlerinize kadar nasıl değişiklikler getireceğini ortaya acımasızca koyuyor. Evet, bu bir aşk filmi, ama sandığınız gibi değil. Bir annenin asla izlememesi gerekir ayrıca.

21.11.10

kocasının penisini kesti yandaki dama attı

ahuashudausd. Süper olmuş DVD, devrile devrile izledim valla ahahha.

"Noldu, kalktın mı" ahaha


20.11.10

Hepiniz Martha Shaw'sınız

O da mı kim? Nasıl olur da hatırlamazsınız yahu! Dağlara taşlara yazdığınız The Notebook filmindeki Martha'yı nasıl unutursunuz? Hani şu Noah'ın bunalımlı zamanındaki fuckbuddy'si, biraz silik karakterlerli, çok göz önünde olmayan ama şüphesiz bir mesaj veren Martha? Eşini kaybettikten sonra o tatlığı başka bir erkekte gören ama bir türlü sevilmeyen, sevilmeyecek olduğunu bile bile orada duran, "belki" ilerle yaşayan, unuttuklarını kendisine hatırlatması için aracı olan ve günün birinde de "asıl kadının" gelmesiyle kendisini kapı önünde bir öpücükle bulan Martha? Yatakta çıplak halde nasıl baktığını hatırladınız mı? Veya arabasının önünde Noah'ı son kez öperken?

Evet, gözlemle sabittir ki Notebook'tan referans yazan kadınların kendilerini Allie'nin yerine koyması normaldir, ama maalesef çoğu Martha'dır. Maalesef diyorum çünkü hakketmemesine rağmen kaybedecektir. Unuttuklarınızı hatırlayacaksınız ama asla ona sahip olamayacaksınız işte. Notebook'tan bir mesaj çıkaracaksınız, bunu çıkarın kızlar!Filmde, beraber yemek yedikleri sahnenin çekildiğini ama Martha tarafındaki hüznü çok arttırdığı için filmden çıkarıldığını biliyor muydun? Yani Martha'yı tanımalı ama ona çok üzülmemelisiniz!

19.11.10

geçmişten bi konsere ışınlansaydım...

Ama sadece 1 kereliğine geçmişten, her hangi bir zaman diliminden bir konsere gidip dönmem mümkün olsaydı ne hendrix konseri, ne rolling stones, ne beatles, ne elvis konseri filan izlemek, ne de woodstock'a gitmek isterdim. Beni 1991 yılına Rusya'ya ışınlasınlar!

Monsters of Rock 91 Rusya'da, Moskova'nın dışarısında gerçekleşmişti. O zamanki Rusya'da ölümlerle çalkalanıyor, baskı her yerden patlak veriyordu. Demokrasi ve özgürlük açlığı çeken genç kesim propagandalara yenik düşüyor ve ölümler olağan hale geliyordu. O zamana kadar Rusya'ya hatırı sayılır rock metal konseri uğramamıştı. Monsters of Rock 91 ise ücretsiz gerçekleşmişti ve müziğe aç Ruslar konser alanını mahşer alanına çevirmişti. Tam kesin olmasa da 1.6 milyon kişi konseri izledi ki bunun 500.000'i polisti.

Eğer Rus bir arkadaşınız varsa ve o konsere gitmişse muhteşemem anılar anlatacaktır size. Benim de bir arkadaşım var ve anlat anlat bitiremez o günü. Sanki ölmüş de ahirette sıra bekliyor gibiymiş. Ne tarafa baksa insan görüyormuş. Bir ara tüm umutlarını yitirmiş, eve bir daha asla dönemeyeceğini düşünmüş çünkü polis ölümüne saldırıyormuş taşkınlık yapan seyircilere (ki bunu DVD'yi izleyenler de görecektir). Gruplar muhteşemmiş ama Metallica tanrısal çalmış (görüyoruz zaten). 2 gün kan kusmuş 1 hafta evde istirahat etmiş konserler sonrası.

Pantera, Metallica ve AC/DC üçlüsüyle "cehenneme" dönüşen bu konser elbette tarihe geçti. Orada olmayı kesinlikle isterdim ne olursa olsun. Pantera ve Metallica'nın en iyi, en sert olduğu dönemde hepsini bir arada izlemek ve Dimebag'ü canlı görmek, asla gerçekleşmeyecek bir hayal olarak duracak bir köşede.





Poetry - Shi

Chang-Dong Lee'yi az çok biliyorsanız (Oasis desem?) yine nasıl kalbinizi oyacak bir film çektiğini tahmin edebiliyorsunuzdur. Peppermint Candy, Green Fish hatta To The Starry Island bile benim azğımı yüzümü kırmıştı ama Poetry kadar hiç olmamıştım.

Beklenti meselesi elbet. 65 yaşında, zar zor geçinen, hala çalışan ve sorumlukları olan, sağlık sorunu yaşayan fakat buna rağmen bakımlı, mutlu bir kadının, "şiir"den yola çıkarak hayata biraz daha sokulmasını anlatıyor. Elbette hayat da ona biraz "sokuluyor". Film sizi ağlatmak için veya üzmek için yapılmamış, ama yine de içimi bir karadelik kaplamadı değil. Yaşına göre çok güzel olan yaşlı bir kadının, sevdiklerine yaklaşımı yine bam tellerime dokundu. Harika bir hikayesi var filmin. Oldukça da şiirsel. Zaten aklımda "Koreliler şiirsel film çekmeyi iyi başarıyor ama neden şiir temalı bir film çekmiyorlar" diyordum, ahanda çekilmiş.

Gelecek haftalarda Reset'e uzuncasını yazarım gibime geliyor ama o güne kadar filmi edinip izleyin derim kesinlikle. Tilki hayatınıza pay çıkarırsınız belki.

17.11.10

daha onyediiiii on yediiiii

27 Club'a hoş geldim. Ne zaman geldim, nasıl oldu farkında değilim. Geçen hafta 18 oldum barlara gireceğim, dün 20 oldum büyüdüm diyordum. Bugünse 30'a az kalmış. Gerçi böyle iğrenç geçecekse seneye direkt 30'a girmek isterim. Yok hayır istemem vazgeçtim. Ya da... bilmiyorum :)
Jimi Hendrix, Janis Joplin Brian Jones, Jim Morrison ve Kurt Cobain de öldüğünde 27 yaşındaydılar (Demek adım Jale olsaymış ben de kesin ölürmüşüm (öleyim zaten ya Jale olsaydım aasdfdssd)). Ben de bu sene dünyayı değiştirebilirim o zaman, neyim eksik!

15.11.10

Satoshi kon'un Veda Mektubu

ŞU post'ta Satoshi ustanın vefatından bahsetmiştim. İpek'in verdiği bilgiye göre de vefatından önce bir mektup yazmış üstad! Öleceğini bilen birisinin tüm hayranlarına, sevdiklerine, ailesine, arkadaşlarına son kelimeleri bunlar. Son derece duygu yüklü bir veda olmuş haliyle. Satoshi, son ana kadar muhteşem bir insan olarak nefes alıp vermiş. Endişeleri, çelişkileri, umutları, üzüntüleri, hala gülebilmesi ve o tarifsiz hayalgücünü bile son mektubundan görebiliyorsunuz. Mektubun sonlarına doğru bebekler gibi içten içtem ağladım açıkçası. Allah herkese ölmeden önce son bir kez veda etme şansı verir diye ümit etmek istiyorum.

Kaynak burası. Türkçe hariç birkaç dil çevirisi daha var.

Türkçe'si yok, ama Google Translate kullanılarak çevirisi ise şöyle (bol hatalı tabi)
__________________________
Sayonara (Goodbye)

How could I forget, May 18th of this year.

I received the following pronouncement from a cardiovascular doctor at Musashino Red Cross Hospital.

"It's the latter stages of pancreatic cancer. It's metastasized to several bones. You have at the most half a year left to live."

My wife and I listened together. It was a fate so unexpected and untenable, that the two of us together could barely take it.

I used to honestly think that "I can't help it if I die any day." Still, it was so sudden.

To be sure, there were some signs. 2 to 3 months before that I'd had strong pains in several places on my back and in the joints of my legs; I'd lost strength in my right leg and found it hard to walk, and I'd been going to an acupuncturist and a chiropractor, but I wasn't getting any better. So after having been examined in an MRI and a PET-CT and such advanced machinery, came the sudden pronouncement of the time I had left.

It was as if death had positioned itself right behind me before I knew it, and there was nothing I could do.

After the pronouncement, my wife and I researched ways to prolong my life. It was literally a life or death situation. We received the support of staunch frends and strong allies. I rejected anti-cancer medication, and tried to live with a view of the world slightly different from the norm. The fact that I rejected what was "expected (normal)" seemed to me to be very much like me.

I've never really felt that I belonged with the majority. It was the same for medical care, as with anything else. "Why not try to keep living according to my own principles!" However, as is the case when I'm trying to create a work [a film], ones willpower alone didn't do the job. The illness kept progressing day by day.

On the other hand, as a member of society, I do accept at least half of what society in general holds to be right. I do pay taxes. I'm far from being an upstanding citizen, but I am a full member of Japanese society. So, aside from the things I needed to do to prolong my life from my own point of view, I also attempted to do all the things necessary to "be ready to die properly". I don't think I managed to do it properly though. (But) one of the things I did was, with the cooperation of 2 friends that I could trust, set up a company to take care of things like the measly number of copyrights that I hold. Another thing that I did was, to insure that my wife would take over any modest assets that I had smoothly by writing a will. Of course, I didn't think there would be any fighting over my legacy or anything, but I wanted to make sure that my wife, who would remain behind in this world, would have nothing to worry about - and besides, I wanted to remove any anxiety from myself, the one who was going to take a little hop over there, before I had to leave.

The paperwork and research necessary for these tasks, which neither my wife nor I were good at doing, were taken care of speedily by wonderful friends. Later on, when I developed pneumonia and was at death's door, and put my final signature on the will, I thought that if I died right then and there, it couldn't be helped.

"Ah...I can die at last."


After all, I'd been brought by ambulance to the Musashino Red Cross Hospital 2 days before that; then brought back again to the same hospital by ambulance the day after. Even I had to be hospitalized and undergo many examinations. The result of those examinations: pneumonia, water in my chest, and when I asked the doctor [straight out], the answer I received was very businesslike, and I was in a way grateful for that.

"You may last 1 or 2 days...even if you survive this, you probably have until the end of the month."

As I listened, I thought "It's like he's telling me the weather forecast", but still the situation was dire.

That was July the 7th. It was a rather brutal Tanabata for sure.

So, I decided right there and then.

I wanted to die at home.

I might inconvenience the people around me, but I asked them to see how I could escape and go back home. [I was able to do so] thanks to my wife's efforts, the hospital's cooperation despite their position of having given up on me, the tremendous help of other medical facilities, and the coincidences that were so numerous that they only seemed to be gifts from heaven. I've never seen so many coincidences and events falling into place so neatly in real life, I could barely believe it. This wasn't Tokyo Godfathers after all.

While my wife was running around getting things in place for my escape, I was pleading with doctors "If I can go home for even half a day, there are things I can still do!", then waiting alone in the depressing hospital room for death. I was lonely, but this was what I was thinking.

"Maybe dying won't be so bad."

I didn't have any reasons for it, and perhaps I needed to think like that, but I was surprisingly calm and relaxed.

However, there was just one thought that was gnawing away at me.

"I don't want to die here..."

As I thought that, something moved out from the calendar on the wall and started to spread around the room.

"Oh dear, a line marching out from the calendar. My hallucinations aren't at all original."

I had to smile at the fact at my professional instincts were working even at times like this, but in any case I was probably the nearest to the land of the dead that I'd ever been at that point. I really felt death very close to me. [But] with the help of many people, I miraculously escaped Musashino Red Cross and came back home, wrapped up in the land of the dead and bedsheets.

I should emphasize that I have no criticism of or hatred for Musashino Red Cross Hospital, so don't misconstrue me.

I just wanted to go home to my own house. The house where I live.

I was a little surprised that, when I was being carried into my living room, as a bonus, I experienced that deathbed experience everyone is familiar with of "looking down on your body being carried into the room from a place high above". I was looking down on myself and the scene around me from a position several meters above ground, through a wide-angle-ish lens and flash lighting. The square of the bed in the middle of the room seemed very large and prominent, and my sheet-wrapped body was being lowered into the middle of the square. None too gently it seemed, but I'm not complaining.

So, all I had to do was to wait for death in my own home.

However.

It seems that I was able to overcome the pneumonia.

Eh?

I did think like this, in a way.

"I didn't manage to die! (laugh)"

Afterwards, when I could think of nothing else but death, I thought that I did indeed die once then. In the back of my mind, the world "reborn" wavered several times.

Amazingly, after then my life-force was rejuvenated. From the bottom of my heart, I believe this is due to the people who helped me; first and foremost my wife, and my supportive friends, the doctors and nurses, and the care managers.

Now that my life-force had been restarted, I couldn't waste my time. I told myself that I'd been given an extra life, and that I had to spend it carefully. So I thought that I wanted to erase at least one of the irresponsibilities that I'd left behind in this world.

To be truthful, I'd only told the people closest to me about the cancer. I hadn't even told my parents. In particular, because of various work-related complications, I couldn't say anything (to people) even if I wanted to. I wanted to announce my cancer on the internet and report on my remaining life, but if Satoshi's death was scheduled, there might be some waves made, however small. For these reasons, I acted very irresponsibly to people clear to me. I am so sorry.

There were so many people that I wanted to see before I died, to say even one word of greeting to. Family and relatives, old friends and classmates from elementary and middle and high school, the mates I met in college, the people I met in the manga world, with whom I exchanged so much inspiration, the people in the anime world whose desks I sat next to, went drinking with, with whom I competed on on the same works, the mates with whom I shared good and bad times. The countless people I was able to know because of my position as a film director, the people who call themselves my fans not only in Japan but around the world, the friends I'd made via the web.

There are so many people that I want to see at least once (well there are some I don't want to see too), but if I see them I'm afraid that that the thought that "I can never see this person again" will take me over, and that I wouldn't be able to greet death gracefully. Even if I had recovered, I had very little life force left, and it took a lot of effort to see people. The more people wanted to see me, the harder it was for me to see them. What irony. In addition, my lower body was paralyzed due to the cancer spreading to my bones, and I was prone on my bed, and I didn't want people to see my emaciated body. I wanted most of the people I knew to remember me as the Satoshi that was full of life.

I'd like to use this space to apologize to my relatives, friends and acquaintances, for not telling you about my cancer, for my irresponsibility. Please understand that this was Satoshi's selfish desire. I mean, Satoshi Kon was "that kind of guy". When I envision your faces, I only have good memories and remember (your) great smiles. Everyone, thank you for all the truly great memories. I loved the world I lived in. Just the fact that I can think that makes me happy.

The many people that I met throughout my lifetime, whether they were positive or negative, have helped to shape the human being that is Satoshi Kon, and I am grateful for all of those encounters. Even if the end result is an early death in my mid 40s, I've accepted this as my own unique destiny. I've had so many positive things happen to me after all.

The thing I think about death now. "I can only say, it's too bad." Really.

However, even though I can let go of many of my irresponsible actions [by not telling people], I cannot help regretting two things. About my parents, and about Madhouse [founder] Maruyama-san.

Even though it was rather late, there was no choice but to come clean with the whole truth. I wanted to beg them for forgiveness.

As soon as I saw Maruyama-san's face when he came to see me at home, I couldn't stop the flow of tears or my feeling of shame. "I'm so sorry, for ending up like this..." Maruyama-san said nothing, and just shook his head and gripped both my hands. I was filled with thankfulness. Feelings of gratitude and joy, that I'd been lucky enough to work with this person, came over me like a landslide. It may be selfish, but I felt as though I had been forgiven in that instant.

My biggest regret is the film "Dreaming Machine". I'm worried not only about the film itself, but about the staff with whom I was able to work with on the film. After all, there's a strong possibility that the storyboards that were created with (our) blood, sweat and tears will never be seen. This is because Satoshi Kon put his arms around the original story, the script, the characters and the settings, the sketches, the music...every single image. Of course there are things that I shared with the animation director, the art director and other staff [members], but basically most of the work can only be understood by Satoshi Kon. It's easy to say that it was my fault for arranging things this way, but from my point of view I made every effort to share my vision with others. However, in my current state I can only feel deep remorse for my inadequacies in these areas. I am really sorry to all of the staff. However, I want them to understand, if only a little bit. Satoshi Kon was "that kind of guy", and, that's why he was able to make rather weird anime that was a bit different. I know this is a selfish excuse, but think of my cancer and please forgive me.

I haven't been idly waiting for death, even now I'm thinking with my weak brain of ways to let the work live even after I am gone. But they are all shallow ideas. When I told Maruyama-san about my concerns about "Dreaming Machine", he just said "Don't worry. We'll figure out something, so don't worry."

I wept.

I wept uncontrollably.

Even with my previous movies, I've been so irresponsible with the productions and the budgets, but I always had Maruyama-san figure it out for me in the end.

This time is no different. I really haven't changed.

I was able to talk to my heart's content with Maruyama-san. Thanks to this, I was able to feel, at least a little, that Satoshi Kon's talents and skills were of some value in our industry.

"I regret losing your talent. I wish that you were able to leave it for us."

If Madhouse's Maruyama-san says that, I can go to the netherworld with a little bit of self-pride after all. And of course, even without anyone else telling me this, I do feel regret that my weird visions and ability to draw things in minute detail will be lost, but that can't be helped. I am grateful from the bottom of my heart that Maruyama-san gave me the opportunity to show the world these things. Thank you, so very much. Satoshi Kon was happy as an animation director.

It was so heartbreaking to tell my parents.

I'd really intended to go up to Sapporo, where my parents live, while I was still able to, but my illness progressed so unexpectedly and annoyingly fast that I ended up calling them on the telephone from the hospital room as I was closest to death.

"I'm in the late stages of cancer and will die soon. I was so happy being born as a child to Father and Mother. Thank you."

They must have been devastated to hear this out of the blue, but I was certain I was going to die right then.

But then I came back home and survived the pneumonia. I made the big decision to see my parents. They wanted to see me too. But it was going to be so hard to see them, and I didn't have the will to. But I wanted to see my parents' faces one last time. I wanted to tell them how grateful I was that they brought me into this world.

I've been a happy person. Even though I must apologize to my wife, my parents and all the people that I love, that lived out my life a bit too faster than most.

My parents followed my selfish wishes, and came the next day from Sapporo to my house. I can never forget the first words out of my mother's mouth when she saw me lying there.

"I'm so sorry, for not bringing you into this world with a stronger body!"

I was completely speechless.

I could only spend a short time with my parents, but that was enough. I had felt that if I saw their faces, that it would be enough, and it really turned out that way.

Thank you, Father, Mother. I am so happy that I was born into this world as the child of the both of you. My heart is full of memories and gratitude. Happiness itself is important, but I am so grateful that you taught me to appreciate happiness. Thank you, so very much .

It's so disrespectful to to die before ones parents, but in the last 10 plus years, I've been able to do what I want as an anime director, achieve my goals, and get some good reviews. I do feel regret that my films didn't make a lot of money, but I think they got what they deserved. In these last 10 plus years in particular I've felt as though I've lived more intensively than other people, and I think that my parents understood what was in my heart.

Because of the visits by Maruyama-san and my parents, I feel as though I've taken a big burden off my shoulders.

Lastly, to my wife, about whom I worry the most, but who has been my support until the end.

Since that time-left pronouncement, we drowned ourselves in tears together so many times. Every day was brutal for both of us, physically and mentally. There are almost no words for it. But the reason why I was able to survive those difficult days was because of the words that you said to me right after we received the news.

"I'll be at your side [run with you] until the end."

True to those words, as though you were leaving my worries in the dust, you skillfully directed the demands and requests that came rushing towards us like a landslide, and quickly learned how to take care of your husband. I was so moved, watching you deal with things so efficiently.

"My wife is awesome."

No need to keep saying that now, you say? No no. You are even more awesome now than you ever were - I truly feel this. Even after I have died, I believe that you will send Satoshi Kon to the next world with grace. Ever since we got married, I was so wrapped up in "Work, work" that I was only able to spend some time at home after the cancer - such a shame.

But you stood close to me, you always understood that I needed to immerse myself in my work, that my talent was there. I was happy. Truly happy. During my life, and as I wait for death, I just can't express my gratitude to you enough. Thank you.

There are so many things, countless things, that I worry about, but everything needs an end. Lastly, to Doctor H who agreed to see me to the end in my home, even though it's something not done these days, and his wife and nurse, K-san, I would like to express my deep gratitude. Medical care in a private home is very inconvenient, but you patiently dealt with the numerous aches and pains that cancer brings on, and endeavores to make my time until the final goal called death be as comfortable as possible. I can't say how much you helped me. And you didn't just deal with this difficult and arrogant patient as if it were just your jobs, but communicated with me as human beings. I cannot say how much of a support you were to me, and how much you saved me. I was encouraged by your qualities as human beings several times. I am deeply deeply grateful.

And, this is really the last, but from shortly after I received that pronouncement in mid-May until now, I've been lucky to have the cooperation, help and mental support, both personally and in business, from 2 friends. My friend T, who has been a friend since high school and is a member of KON'Stone Inc, and producer H, I thank you both from the bottom of my heart. Thank you so much. It's hard for me with my measly vocabulary to express my gratitude adequately to you both. My wife and I have both received so much from you.

If you two hadn't been there for us, I am sure that I'd be anticipating death while looking at my wife here as she sits by my side with considerably more trepidation and worry. I am really in your debt.

And, if I may ask you for one more thing - could you help my wife send me over to the other side after my death? I'd be able to get on that flight with my mind at rest if you could do that for me. I ask this from my heart.

So, to everyone who stuck with me through this long document, thank you. With my heart full of gratitude for everything good in the world, I'll put down my pen.

Now excuse me, I have to go.

Satoshi Kon

dünyaaa dururrr oyungezeeeeer

ehehe. çok güzel bi fan made video olmuş :) Fatih Aydoğdulu yapmış, eline sağlık olsun.
İşte bizim tayfa :D

12.11.10

Gözlerini Kapayabilenler

Her şey gözümü açmakla başlasa da, çoğu şey gözümü kapatmakla devam eder benim için. Gözümü kapatır; hiç gidemeyeceğim yerlere giderim, hiç ulaşamayacağım insanlara ulaşır hiç konuşamayacaklarımla konuşurum. Hiç olamayacaklarım olurum. Hiç sevilemeyecek kadar sevilir, hiç sevemeyecek kadar severim. Hiç koşamayacak kadar koşar hiç kaçamayacak kadar kaçarım. Hiç yapamayacağım şeylerin tadını "hiç" de olsa almaya çalışırım. Göz kapamakla o hiçlik arasındaki tarifi zor yere bayılırım. Bazen beynin sağladıklarıyla hayrete düşer, bazen korkarım. Kapalı olan gözümün önünde tüm detayları bana ait olan bir Dünya ve içindekiler vardır beynimin bir kaç milyarlık sinir hücresinde. Her şeyin göz açınca gitmesinin hayal kırıklılığından bahsetmeye gerek yok... Ama kan akışın yavaşlamış, hafif bir melodinin hüküm sürdüğü bir yerde, ensene çalan ılık bir hava sonrası, sağ gözün kapalı, sol gözün açık olmak istediği anındaki insancıl karmaşanın hissettirdiklerini de inkar edemem. Gözümün açık olduğu zamanlarda da "hiç" gitmediğim bu yerlere giden birilerinin bir yerlerde elbet yaşadığını ve onu bulacağımı bilmenin tarifsiz keyfinden bahsetmeye bile gerek yok.

Gözlerimi kapatıp "bunlara dönüştüğümde" aklıma gelenlerin Murakami'nin de geliyor oluşunu çok seviyorum. Herkesin kendisini görebildiği kaç tane kitap yazarı kaldı ki?
Üçleme olan 1Q84'ün ilk iki kitabı, 2011 Eylül'de İngilizce olarak çıkıyormuş. Takvimlere not almak lazım. Okunacak çok sayfamız, gidecek çok yerimiz olacak...


O zaman bir de alıntı:
"So that’s how we live our lives. No matter how deep and fatal the loss, no matter how important the thing that's stolen from us - that's snatched right out of our hands - even if we are left completely changed, with only the outer layer of skin from before, we continue to play out our lives this way, in silence. We draw ever nearer to the end of our allotted span of time, bidding it farewell as it trails off behind. Repeating, often adroitly, the endless deeds of the everyday. Leaving behind a feeling of insurmountable emptiness... Maybe, in some distant place, everything is already, quietly, lost. Or at least there exists a silent place where everything can disappear, melting together in a single, overlapping figure. And as we live our lives we discover - drawing toward us the thin threads attached to each - what has been lost. I closed my eyes and tried to bring to mind as many beautiful lost things as I could. Drawing them closer, holding on to them. Knowing all the while that their lives are fleeting."Sputnik Sweetheart

11.11.10

kaaaaaasım

Kasım'da hiç bir şey başka değildir. En azından pozitif anlamda. En sevmediğim ay olmakla beraber Kâsım şeklinde okumak gelir içimden hep. Geçiş ayı resmen. Hem mevsim devrediyorsun hem artık "eh bak yıl da bitti" dedirtiyor her ne kadar önünde 30 gün olsa da. Tüm planlar yeni yıla göre yapılıyor aylardan Kasım olsa da. Bir çocuğun doğabileceği en saçma ay lan.
http://fizy.com/s/1lslyy

10.11.10

lovers

100 kere paylaşsam da yetmez. Ne film, ne OST'dir arkadaş...

Your voice still echoes in my heart

9.11.10

gerçekler bazen az gelir

balkona atarım kendimi
dolunay değiştir beni
öyle derine dalayım ki
kabarcıklar bile gözükmesin
derken bir yıldız kayar
tutsam bile elim yanar
ruhumu çeker medcezir
geri vermezse işime gelir
insan bazen kaybolmak ister
kendi kendine kalmayı özler
hayaller kurmayı sever
gerçekler bazen az gelir
bu dünya bazen dar gelir
bu hayat boş gelir

8.11.10

The Walking Dead


Eğer dizi bulma sıkıntınız varsa, şöyle üzerinde harcanacak zaman değecek bir diziye bağlanmak istiyorsanız, The Walking Dead'i mutlaka deneyin derim. Henüz plot bölümü yayınlandı ve çok sıkı bir giriş yaptı. AMC'nin en çok izlenen açılış bölümü oldu (tüm zamanların) ve zombi sevmeyenlerden bile tam not aldı.

Diziyi kim uyarlayıp yönetiyor dersiniz? Besmele çekip adını söylediğimiz Frank Darabont! Karşımıza da film kalitesinde bir dizi çıkmış kesinlikle. Analog efektler hiç bir dizide olmadığı kadar iyi. Oyunculukta biraz sorun var ama olur o kadar. Hardcore zombi filmi ve çizgiroman severler zaten müptelası olacaktır ama dizi severler de şans versin derim.

http://www.imdb.com/title/tt1520211/

6.11.10

Marketa Irglova - Alone Apart

Kervan geçmez hayatınız AŞK ile dolsun :))

How many times have i been here
How many times have you lost
And how many times have you drowned in the sea
if you weren't there to rescue me
We're sailing, we're sailing every night
We're drifting, we're drifting alone apart
Not to show that we're in need
But i'd heal your wounds if you bleed
How many times have i hurt you
And how many times have you
And how many times I'd been on my knees
Begging, begging "please forgive me, forgive me"
We're sailing, we're sailing every night
We're drifting, we're drifting alone apart
Not to show that we're in need
But i'd heal your wounds if you bleed
Thank you for being so patient with me
I've been weaker than I ought to be
Despair and jealousy blinded my mind
And I couldn't see how you're trying for me

4.11.10

Prensesin Uykusu

Çağan Irmak'ın yeni filmi Prensesin Uykusu'nun soundtrack'i tabii ki Redd'ten geldi. 2006'ta çıkardıkları ikinci albümden Prensesin Uykusuyum adlı parçaya Redd tekrar bir klip çekti ve kanallarda dönüyor.
Çağan Irmak'ın Redd'i keşfetmesi güzel tabii ki. Hakkettiği ilgiyi görecektir Redd böylece umarım.


bir masalın yokmuşuyum, ben hiç ben olmuş muyum
hala aynı duygusuyum, prensesin uykusuyum

3.11.10

Oyungezer - Kasım 37. Sayısı (3. Yıl Özel)

Ağzına kadar doldurduk bu sefer dergiyi! Bayinizden tekme tokat isteyin!


Yeni bölümleriyle, yenilenmiş bölümleriyle... TAM 196 SAYFA!

İNCELEDİK: Fallout: New Vegas, Medal of Honor, FIFA 11, Enslaved, Darksiders
DOSYALADIK: Oyun Dünyasının En 'Cool' 100'ü
PEŞİNDEN ROMA'LARA KADAR GİTTİK: Assassin's Creed: Brotherhood
İLK KEZ BAKTIK: DMC: Devil May Cry, Duke Nukem Forever
DOSYALADIK: Bağımsız Maceralar
REHBERLEDİK: Fallout: New Vegas, Darksiders

ayrıca...

SÜRPRİZ HEDİYE: TTNET OYUN'dan Oyungezer ailesine 5 süper oyun değerindeki E-PIN: Far Cry 2, Assassin's Creed, Flat-Out, Prince of Persia, Heroes V (+2 ek paket)

SÜRPRİZ: 42. Sayfa
HEDİYE: Fallout: New Vegas ve FIFA11 Posterleri

2.11.10

Filmlerden Alıntılar #8

Evet, bunu paylaşmamak olmazdı. Bir kadının erkeğine yazabileceği en güzel (en acıklı) mektuplardan biri vardı A Moment to Remember'da. İmge sağolsun, hatırlattı :)


"Aşkım
Beni yanlış anlama.

Ben sadece ama sadece seni sevdim
Sadece seni düşünüyorum.
Yalnız seni hatırlıyorum.

Sana kalbimin derinliklerini göstermek ne kadar zor!

Hafızamın geriye kalanıyla bunu yapmam mümkün mü?
Kalbim hızla çarpıyor.
Ben sadece "seni" seveceğim. Bunu unutmak istemiyorum ve unutmayacağım.
Bunu anlıyor musun?
Korkarım benim geri dönen hafızam sana her şeyi söylemeden önce... ...beni yine bırakacak. Söylemeliyim.
Seni seviyorum.
Ve üzgünüm.
Seninle tanıştım çünkü unutkandım.
Senden ayrılıyorum çünkü unutkanım...

Seni unutabilirim,...

...ama hiç bir şey seni benim içimden söküp atamaz.

Seni bıraktığım için beni affet.
Lütfen..."

1.11.10

Your dream will be your only shell

Mutlu olmak için eminim ki çok şey yapmışsınızdır. Çok zorluklar atlatmış, çok dikenli yollardan geçmişsinizdir. Çok değişmişsinizdir veya çok değiştirmişsinizdir... Yeri gelince kötü olmuş yeri gelince de kötülük yapmışsınızdır belki de. Güzel sonu düşünerek bununla yaşamayı öğrenmişsinizdir hem de... Bazen de zor olanı; hiç bir şey yapmamayı seçmişsinizdir belki; mutlu olmak için, hayallerinize kavuşmak için.

Ama hiç biri, mutlu olmak için hayallerinizden vazgeçmeniz kadar acıtmaz insanı. İkisinden birini seçtiğiniz an intihar ettiğiniz andır. Ve akıllara o melodiler gelir film şeridi yerine.