• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.10.10

Zeki insanlar iyimser olamaz... Mı?

Elif Şafak yine döktürmüş ve yine çok güzel tespitlerde bulunmuş 10 Ekim 2010'daki yazısında. Okunası.
__


Bir hikâye anlatacağım size. Her hikâye gibi bunun da birden fazla kahramanı var elbette. Bundan seneler evvel bir gün Amerika'da herhangi bir eyalette tanınmış bir üniversitenin kampusundayım. 20-25 öğrencimle beraber sınıfta oturuyoruz. Dersimiz: Yaratıcı yazarlık. Çağdaş dünya edebiyatından konuşuyoruz. Derken bir yazarın, Amerikalı ve orta yaşlarında bir kadın yazarın ismi geçiyor. Ben tam kendisinin bir kitabını tavsiye edecekken, ön sıralarda oturan bir kız öğrenci -hayli hırslı, iddialı ve öfkeli bir genç kız- atılıyor hemen. "Ay ayyy," diyor sokak ortasında muz kabuğuna basmış gibi suratını ekşiterek. "Nefret ederim ondan." "Nefret çok sert bir kelime oldu," diyorum. "İnsan tanımadığı bir yazardan nefret eder mi?" Omuzlarını silkiyor. Fikri sabit, belli ki değişmiyor. Dersimiz kaldığı yerden devam ediyor. Derken Doğu Avrupalı erkek bir romancının bir makalesini okumaya başlıyoruz hep beraber. Makale son derece ilginç, derinlikli ama yazarın sesi yer yer hayli elitist bir tonda çıkıyor. Birçok öğrenci yazarın kibrini eleştirmeye başlıyor. O esnada, az evvel konuşan kız öğrenci tekrar söz alıyor. "Evet tamam diyelim ki bu yazar kendini beğenmiş, hatta narsist herifin teki. Ama itiraf edin, yazarların ve sanatçıların pis ruhlu ve aksi olmalarını istemiyor muyuz? Öylesi daha iyi değil mi? Ben şahsen bunu tercih ederim."
Başlıyor hararetli bir tartışma. Kız öğrenciden biraz daha izah etmesini rica ediyorum. Ve bana, hayat boyu hiç unutmadığım şu açıklamayı yapıyor: "Az evvel sözünü ettiğiniz kadın yazardan niye nefret ediyorum biliyor musunuz? Çünkü iyi kalpli, pozitif enerji saçan naif yaratığın teki! İyimserlik, evrensellik, empati... Bunların hiçbiri zekâ kokmuyor bence. Erkek yazarı niye seviyorum? Tam da kibirli, sinik, zeki ve ters olduğu için." O gün bahsi geçen kadın yazar Elizabeth Gilbert idi. Dünya üzerinde satış rekorları kıran ve bu yakınlarda Hollywood tarafından filmi yapılan, Eat, Pray, Love kitabının yazarı. Erkek yazar ise Milan Kundera idi.
Aradan zaman geçti. Dönemin sonuna doğru kız öğrencide bir mutsuzluk, bir dalgınlık gözlemlemeye başladım. Her ders biraz daha kapandı içine. Bir gün ofisime çağırdım. Uzun uzun konuştuk. Bana sevgilisinin bir başkası için onu terk ettiğini anlatırken şaşırtıcı ölçüde sakindi. Ne ağlama krizleri, ne duygusal sahneler. Kuru, katı, yargılayan bir tonla konuştu. Ama sevgilisini değil, kendini yargılayan. "Bugün istese gene başlarız." "Zaten senelerdir o istediği zaman başlıyor, o bitirince bitiriyoruz," dedi ve ekledi ardından durgun bir tebessümle. "Ben hep yanlış adamlara âşık olurum. Gider en pislerini bulurum nedense."
Kurcalar aklımı, kurcalar. Sahi nedendir biz kadınların iki duygusal uç arasında gidip gelmemiz? Dünyayı ikiye ayırıyoruz galiba: Sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz diye su geçirmez iki koca kap koymuşuz yüreğimizin orta yerine. Üstelik o da yetmiyor: "Nefret ettiklerimiz" ve "taptıklarımız" diye yeniden adlandırıyoruz kapları. İki zıt ve abartılı uç arasında gidip gelmekten yorgun düşüyoruz farkında bile olmadan.
Nedendir bazı kadınların "zekâ ve çekicilik" ile "narsistlik ve kabalık"ı bir zannetmeleri? Bizi sevenleri değil de hiçbir zaman sevmeyecek olanları arzuluyoruz nedense. İyi kalpli, sadık, fedakâr, yapıcı, uyumlu olduğunu düşündüğümüz bir erkeğe sempati göstersek bile saygı duymuyoruz çoğu zaman. İyi kalpliliği küçümseyip hafife almamız, aksi ve kendini beğenmiş tipleri yüceltmemiz neden?
Bir zamanlar "abdal" bir iltifat idi. Abdal olmak öyle herkesin harcı değildi. Biz ise şimdi bir zekâ fetişizmine kapılmış gidiyoruz. Bizi en çok incitecek erkekleri sırf bu yüzden baştacı ediyoruz. Değmeyeceğini bile bile...
Elbette ne Elizabeth Gilbert naif ya da yüzeysel bir yazar, ne Milan Kundera kibirli bir ses. Ama mesele şu ki bazılarımızın bu tür zihinsel kategorilere ihtiyacımız var. Yaşadığımızı hissetmek için illa da gidip birilerine kızmak, uzaktan öfkelenmek, birilerini de abartmak, gözümüzde büyütmek ihtiyacı duyuyoruz nedense. Sonra da bir türlü mutlu olamıyoruz da, o da ayrı mesele....

30.10.10

yürüyen adam


işten eve gelirken beşiktaş-ortaköy arasını yürürüm genelde. iyi geliyo. yürümeyi severim. müzik dinleyerek yürümek de ayrı güzeldir. Bu rota üzerinde sürekli denk geldiğim biri var. Evsiz barksız pis biri işte. Her gördüğümde yürüyor. Bi an beşiktaşa doğru, bi an ortaköy'e doğru. Hatta bazen aynı gün bir kaç kez buradan geçiyorsam (otobüsle filan bile olsa) durmadan yürüdüğünü düşünüyorum. sabahtan akşama kadar bu düz caddeyi bir o yana bi bu yana yürüyor.

ama böyle baldırı çıplak biri de değil. pis sayılmayacak kot pantolonu, yürümekten eskimiş siyah botu, beresi, epeydir kesilmemiş sakalları, az yırtık montu, sırtına astığı sağlam şemsiyesi. fiti fiti yürüyor hep. geçen karşımdan doğru geliyor yine, ben de içimden "aha yine sen" diye geçirirken eliyle "sigara varmı" demek istedi. Yok kullanmıyorum dedim. Aferin kullanma diye devam etti yoluna. Anlamsızca heyecanlandığımı farkettim.

Böyle adamların hikayelerini çok merak ediyorum. Ama ibret almak değil için alıştığımızın aksine. Ben sadece hikayelerini öğrenmek istiyorum. Hayatın yüzlerce telinden hangisinin koptuğunu ve bu günlere nasıl geldiğini görebilmek istiyorum. Hangi seçimleri ona neler getirmiş bilmem lazım. Bu merakım giderek daha da artıyor valla. Artık 30'a yaklaşıyoruz diye mi, yoksa başka sosyal nedenlerden mi bilemiyorum ama aklıma koyduğum iki belgesel projesinin birisi bu. Kaybedenler kulübüne üye bu insanların hikayelerini öyle Savaş Ay gibi ajitasyonla vermek yerine sadece vermek istiyorum belli bir kurgu üzerinde. Hem de sadece erkeği değil, kadını da. Burada bir de öyle bir kadın var ama yürüyen abi kadar şanslı biri değil. Ayakkabısı yok, kışlığı yok, mescit önlerinde yatıyor, bazen anlamsızca cadde üzerinde feryat figan ağlıyor. Yüzünüze bakarak küfürler ediyor ama sizi görmüyor bile. Size bakan ama sizi görmeyen biri işte. Altındaki beyaz tayt artık siyah olmak üzere. Regl kan lekeleri de cabası. Sabaha karşı 03-04 gibi gördüğünüzde, bi köşede oturmuş, sessizce, sadece bakıyor olduğunu görürsünüz. Herkes uyurken o bakıyor... O anda kafasından neler geçiyor bilmek istiyorum.

Evet, sanırım biraz da çilekeşim. Yani zenginler hikayeleri yerine böyle insanların hikayeleri bence daha bilinmesi gereken şeylerden (Ruslara katılıyorum yani). Zengin adamın ne hikayesi olacak ki; ya çok çalışırsın, ya aileden kalır ya piyango çıkar, başka ihtimal yok. Ama bir hayatı kaybetmek için bir, iki neden yetmez ve her şey olabilir bu bir kaç neden. Herkes "fakirlik" yüzünden insanların bu hale düştüğünü sanır ama fakir insanın yüzünden anlarsınız, fakir doğmuştur zaten, o giysiyi iyi giyer ama bahsettiğim insanlar kostümlerine alışamayan, zorla giyen insanlar. Mecburiyetten, kabullenmişlikten veya tercih ettiği için gibi pek çok nedeni olabilir. Bilmek lazım. (Egoist olduğumu da buradan çıkarabilirsiniz. Onlara yardım etmek, kurtarmaya çalışmak yerine meraklarımı gidermeye çalışan ilkel biriyim işte)

Neyse, bu yürüyen adamı her gördüğümde de aklıma kendim geliyor. Ben de eskiden çok yürürdüm kafam bozukken. Aynı caddeyi bir kaç turladığım olurdu. Kafam rahatlar, yeni şeyler gelirdi aklıma. Tarifi zor bir umut da gelirdi hani. Bazı insanlara yürümek böyle şeyler aşıyabiliyor.

29.10.10

bad day

kış gelmiş. kombileri açtık bekliyoruz
kopru
büyük hali için tıkmık

28.10.10

İyi ki Doğdun Blog!


İşten güçten kendi blogumun doğum gününü unuttum :) epic fail eheh. Olsun.

İyi ki doğdun blog. Artık 2 yaşındasın. 2008'in 27 Ekim'inde "Ol" dedim, oldun. Ne güzel insanlar, yazarlar tanıttın bana. İlişkimiz biraz daha sürecek sanırım...Teşekkür ederim.

Yazan: sahibin

Human Interface

Lütfen biraz daha az yaratıcı olun arkadaşlar!

Hi from Multitouch Barcelona on Vimeo.

27.10.10

Crystal Castles - Not In Love ft. Robert Smith

Twitter'dan trend'e girince farkettim ki Not In LoveRobert Smith farkıyla dinleyebiliyoruz. Harika olmuş parça. Crystal Castles'ı bir gün top trending konularında göreceğimi hiç mi hiç düşünmezdim açıkçası (Animal Collective de var an itibariyla. Garip bir gün)

26.10.10

Filmlerden Alıntılar # 7

Hayatımın filmlerinden Departures'ten gelsin bu alıntı da. Bir taş, bir balık, bir mekan veya bir isim üzerinde ne hikayeler gizli, çok iyi gösteren bu Japon filmini sanırım izlemeyen kalmamıştır artık. Her 10 dakikada bir yüreğinize dokunur, anılarınızla oynardı. Her halde dünyanın en iyi composer'ı olan Joe Hisaishi de en güzel işlerinden birini çıkarmıştı. Bkz.


"Çok eski çağlarda,
insanlar yazıyı keşfetmeden önce
hislerini ifade eden taşları bulur ve onları
başkalarına verirlermiş.
Taşı alan kimse,
ağırlığına ve dokusuna bakıp,
veren kişinin hislerini anlarmış.
Mesela, taş pürüzsüzse,
bu iyi bir şeyi...
...pütürlüyse de kötü bir şeyi
ifade edermiş."

25.10.10

every breath you take

ah ne güzel şarkısın sen.

23.10.10

3 yıl önce şu günlerde...


"zaman su gibi geçiyor" klişesinden nefret etsem de "evet gerçekten de zaman su gibi geçiyor" klişesinden de nefret ediyorum, ama yapacak bir şey yok; "doğru"

3 yıl önce şu günlerde Oyungezer diye bir dergi yoktu, 10.000 kadar okuyucusu da yoktu, 27.000'i geçen Forum kullanıcısı, 8000 Facebook hayranı bir topluluk hiç mi hiç yoktu. İkinci dergisi Free2Play'in hayali bile yoktu. Pek çok büyük proje mi? Güldürmeyin... Adı koyulmuş ama ürününü henüz sunmamış bir grup insan, hummalı bir çalışmayla yazılarını bitirmek için sabahlıyordu. 2007 - Kasım'da eski Level yazarları yeni bir dergi Oyungezer'i kurdu ve o dergi haftaya 3. yılına girecek.

Hala midemde o tatlı ağrıyı hissedebiliyor oluşuma bayılıyorum açıkçası.

Dün gibi de hatırlıyorum o toplantıları, yüzlerdeki "ya tutmazsa" korkusunu ama "ya tutarsa" heyecanını.

Bu şuna benziyor, rüyanda kokusunu aldığın ama görmediğin bir sevdiceğini uyandığında yanı başında görmek gibi. Şaşkınlık ama mesutluk...

Veya Peter Pan'in dediği gibi:

"When the first baby laughed for the first time, the laugh broke into a thousand pieces, and they all went skipping about. And that was the beginning of fairies. "

Kutlamaya sayılı günler kaldı. Alarmınızı kursanız iyi edersiniz!
http://fizy.com/s/1mdboc

22.10.10

selim ışık

"İnsanlar benim için soyut kavramlar değildi. Birlikte bulunduğum sırada onlar için ayrı ayrı bir şeyler yapmak isteği ve bunun imkansızlığı beni sarıyordu. Hangi birine yetişecektim? Hemen ortaya çıkmaya korkuyordum. Her biri, bir öncekinden o kadar farklı bir davranış istiyordu ki. Ben, gene hepsine yetişmeye hazırdım. Fakat, birinin yardımına koşmak, onun düşüncelerini paylaşmak bir öncekine ihanet olacaktı. Bu nedenle çekingen davranıyordum. Aslında her gördüğüm insana kapılıyordum. Hemen onun gibi olmak, ona bütün varlığımı sunmak ve onun bütün varlığını içime almak istiyordum. Her an değişmeye hazırdım."

(tutunabilenlerin tutunamayanları anlayabileceği) Tutunamayanlar'dan.

21.10.10

mentor

kalabalık caddede düm düz yürüyorum. önümde bir çift de kavga ede ede yürüyorlar. hemen arkalarındayım ve aramızdaki mesafe giderek kısalıyor onlar kavga ederken yavaşladıkları için. Dönüp bakmak bile istemiyorum, genelde de ilgilenmem zaten böyle toplumsal problemlerle. Çift daha genç, 22 filanlar. Kız belki 20. Kız gözlerinden ateş çıkarıyor, erkek o kadar olmasa da kızgın. Kız vuruyor omzuna bacağına. Üstünü başını çekiyor. Çocuk ellerini tutmaya çalışıyor, bir şey söylemiyor. Sadece dursun istiyor belli ki. İlgilenmeye başlıyorum, oraya bakmıyormuş gibi yapıp aslında oraya bakıyorum, hızımı azaltıyorum, nereye varacağını merak ediyorum kavganın. Kız derdini anlatmıyor, daha çok kızıyor. Soru sormuyor, infazını kesmek istiyor, erkek çocuk da sadece sussun istiyor. Yeter artık gidiyorum gibi bir omuz hareketi yapıp hızlanırken kız saçından geri çekiyor çocuğun. Çocuk kızıp kızın koluna doğru vuruyor. Çantası ve içindekiler yola doğru saçılıyor. Ayaklarımın önüne kızın eşyaları dökülüyor. Üzerine basmamak için duruyorum. Kız şaşkın, erkek de pişman değil ama geri dönüp toplamaya çalışıyor. Eğiliyorum; ayaklarımın dibindekileri alıp çocuğa vermek istiyorum. Çocukla da göz göze geliyorum o an. Sıfır plan, sıfır içses ile ağzımdan çocuğa "bir gün bu anı bile çok özleyeceğini hayal et, iki kere düşün" cümlesi çıkıyor, ardından da kızın göz kalemlerini çocuğa veriyorum. Yanlarından usulca ilerliyorum. Arkamım dönüp baktığımda ise çocuğun sakinleştip yatıştığını, naifçe bir şeyler dediğini görüyorum. Kızın da alevleri dinmiş gibiydi. Devam ediyorum.

Normalde birine akıl vermeyi sevmem bu tip konularda. Hiç işe yaramaz çünkü, ama bunu bu sefer yapmak istedim ve bir anda böyle bir olaya karıştım. Umarım gelecekte ikisinden biri kulaklarımı çınlatmaz. Ya da çınlatsınlar. Haklı çıkmamdan daha kötü olamaz...

20.10.10

Norwegian Wood Film

H.Murakami hayranlarının öküzler gibi beklediği o film. Kitap kadar olamaz elbette, ama yarısı kadar bile olsa yetecektir bize.

I cannot heal the sorrow of lost loved ones as I keep on grieving

18.10.10

HURTS - Devotion

Happiness albümü keşfimiz sürüyor.
Bu sefer de Devotion'a fena halde takmış durumdayım.
Gruba bu parçada Kylie Minogue de eşlik ediyor.
Sesi bu parça için yaratılmış gibi.

Sizi bilmem ama bende duygu patlamaları yaşatıyor Devotion. Sıradaki klip bu şarkıya çekilmeli kesinlikle.


inside the heart of every man
there is so much to understand
and i’m just the same
when all the love has gone away
and passion stares me in the face
could i walk away
ears open
you’ll help me to be brave
devotion save me now
i don’t wanna stray from the hallow ground
i’ll turn temptation down
i’m asking you to take me to safety this time
forgive my thoughts when i’m asleep
forgive these words i’m yet to speak
i feel so ashamed
right now you seem so far away
so much confusion clouds my mind
and i don’t know which path to take
ears open
you’ll help me to resist
devotion save me now
i don’t wanna stray from the hallow ground
i’ll turn temptation down
i’m asking you to take me to safety this time
devotion, devotion
i’m a slave onto the mercy of your love
for so long i’ve been so wrong
i could never live without you

devotion, devotion
take me to safety

17.10.10

the lily of the valley

her büyük sevgi borçlu olduğumuz sevgilerden çalınır...

Vadideki Zambak. Balzac'ın olgunluk dönemindeki ilk kitabı. Muhtemelen de en güzel kitabı. Platonik aşkı yaşamış her erkeğin okuması gereken gelecekten gelen bir yapıt bana sorarsanız. "Asla böyle aşık olmayacaksınız" konseptli kitaplar arasında oldukça ayakları yere basan ve "masumuz biz" cilik oynamayan, aşkın aslında hiç de masum olmadığını söyleme cesareti gösterebilen, biraz da sabır isteyen bir kitap. Güldürebiliyor, ağlatabiliyor, melankolikleştiriyor. Kadına dair oldukça güzel tespitler var. Balzac'ın her ne kadar hayatından kesitler içerse de, pek çoğu bence oradaki karaktere ait. Felix'in aşık olduğu kadının bir bakışı için sayfalarca hislerini anlatması, aşk acısını kelimelere dökememesi boğazınızda bir yumrunun oturmasına sebep olabiliyor. Yitirdiklerinizi özletiyor. Henüz gururunu kaybetmemiş, hislerini çöpe atmamış karakter sahibi erkeklerin kendilerinden mutlaka pek çok şey bulacağı "tarifi zor bir sıfat var burada" bir kitap. Keşke daha öne okusaydım dedirtiyor.


"toprağın bağrına gömdüğümüz kimseler vardır, ama özellikle sevdiğimiz öyle insanlar da vardır ki, kefenleri yüreğimizdir, anıları her gün yürek çarpmalarımıza karışır, soluk alır gibi onları düşünürüz."

ben size demiştim - triangle-

Nokta adlı animasyonu çıktığında ŞURADAN Onur Şentürk'ten bahsetmiştim size. Kendisi şimdi de Vimeo'dan "en iyi animasyon film" ödülünü kaptı. David Lynch filan vardı jüride, düşünün :) Ödülü alan video aşağıdaki Triangle. Must-see.

Mehmet Tez de hemen röportaj yapmış kendisiyle. Nerede ekmek, orada Tez :)


TRI▲NGLE from Onur Senturk on Vimeo.

15.10.10

The 600 Years - Böylesini görmemiştik

Video mapping denen nanenin hastasıydım zaten ama bu aşağıdaki video artık video mapping'i de aşmış yarmış ikiye bölmüş bir kalitede yaratılmış.
Prag'ın Old Town meydanındaki 600 yıllık saatin tüm tarihini 10 dakikalık bir sürede muhteşem bir görsellikte izliyoruz. Hayatımda gördüğüm en güzel şeylerden biri oldu açıkçası.

The 600 Years from the macula on Vimeo.

Amalgamated Dynamics Inc.

Oscar ödüllü efekt stüdyosundan, bir insan replikası nasıl yaratılır videosu. Sonuç fena halde korkutucu!

14.10.10

çömlek

still alive

13.10.10

HURTS - Stay < video

HURTS yep yeni klibini bugün yayınladı. Stay'e çekmişler videoyu. Önceki videolar gibi bu da çok güzel, büyülü. Şarkı zaten harika. Karın ağrılarımızı yansıtmaya devam ediyor kısacası HURTS... Stay with me


My whole life waiting for the right time
To tell you how I feel.
Know I try to tell you that I need you.
Here I am without you.
I feel so lost but what can I do?
'Cause I know this love seems real
But I don't know how to feel.

We say goodbye in the pouring rain
And I break down as you walk away.
Stay, stay.
'Cause all my life I felt this way
But I could never find the words to say
Stay, stay.

Alright, everything is alright
Since you came along
And before you
I had nowhere to run to
Nothing to hold on to
I came so close to giving it up.
And I wonder if you know
How it feels to let you go?

You say goodbye in the pouring rain
And I break down as you walk away.
Stay, stay.
'Cause all my life I felt this way
But I could never find the words to say
Stay, stay.

So you change your mind
And say you're mine.
Don't leave tonight
Stay.

Say goodbye in the pouring rain
And I break down as you walk away.
Stay, stay.
'Cause all my life I felt this way
But I could never find the words to say
Stay, stay.

Stay with me, stay with me,
Stay with me, stay with me,
Stay, stay, stay, stay with me.

güven problemi

Geçenlerde bir arkadaşım bana "güven problemleri yaşıyorsun olm sen" dedi. Nereden salladığını çözemeden "Nalaka?" dedim.
"Öyle. Sırf kitap ayracı kullanmayıp sayfaları katlamandan bile belli. Ayraç yanlışlıkla düşerse hangi sayfada kalacağını bilemeyeceğin için ayraca bile güvenmiyorsun. Onun yerine iz bırakmak istiyorsun, yalansa yalan de olm" dedi.
"E yalan!"

Aslında güzel bir şey söylemişti, ama doğru olma ihtimalinden korkarak, çocukça ben de ona karşılık verdim. Üzüleceğini bilsem de...
"Olabilir. Öyle olsa da sorun değil. Ben senin gibi güzel yalanlarla yaşama meraklısı değilim. Çirkin gerçekleri tercih ederim."

Böyle deyince öfkelendi hanfendi. Küstü. Sorun değil, iki güne kalmaz barışırız da, gerçekten de o yüzden sayfaların kulaklarını katlıyor olamam değil mi? Di?




“Kötülüğe dönüşlerimizden ve mutsuzluklarımızın bile kusurlarımızı düzeltemediğini görmekten dolayı üzgünüz.” -Vauvenargues

12.10.10

Kings of Leon - The End

Kings of Leon'un son albümü Come Around Sundown önümüzdeki hafta çıkıyor ama internete çoktan düştü.

Albüm hakkında tam yorum yapacak kadar çok dinleyemedim ama henüz ilk şarkı olan The End çok pis çarpıyor. Lan daha ilk şarkında The End diye şarkı mı yapılır, o nasıl melodidir, o nasıl sözlerdir, bre acımasızlar :(

Şuradan dinleyiniz:






Running with the street lights
Laughing at the grave
He swears he's gonna give it up
It's never gonna be enough
I just wanna be there
When your all alone
Thinking bout a better day
When ya had it in ya bones
This could be The End

I see you in the evening
Sitting on your throne
And praying with the fireball,
And posted it up against the wall
I just wanna hold you
Take you by your hand
And tell you that your good enough
Tell ya that it's gonna be tough
Cos I aint got a home

Running from the street lights
Shinning on the grave
Once you've had the good stuff
Never gonna fill you up
I wanna be the one who
Gives em all the world
And gives em all a feel of it
Just a little taste of it

Cos I aint got a home
I'm out here all alone
Cos I aint got a home
Out here all alone
Said I aint got a home
Out here all alone
I aint got a home
I'll forever roam
I aint got a home

11.10.10

a hunter shoots a bear

son yılların en güzel internet olayı olmuş be :) İzleyin, tıklayın, devam edin :)

kirli suyunda parıltılar

İyi ki Redd var.

10.10.10

Pisa

ben italya'ya gitseydim, hatıra niyetine
bundan alırdım. kankagil Ayşe gittiğinde de
durum değişmedi. Bana bunu hediye almış. Pek şirin ehe.
Herkes gittiği yere ait hediye alsın bana, çok güzel oluyo <3

9.10.10

watt


“bay hackett köşeyi döndü, solan gün ışığında, az ötedeki bankını gördü. Dolu görünüyordu. büyük olasılıkla belediyenin ya da devletin malı olan bu bank elbette kendisinin değildi, ama sanki kendisininmiş gibi düşünürdü. Bay hackett’ in hoşuna giden nesnelere karşı takındığı tutumdu bu. Kendisine ait olmadıklarını bilir, ama onları kendisininmiş gibi düşünürdü. hoşuna gittiği için kendisine ait olmadıklarını bilirdi.”

Samuel Beckett'ın okumadığım tüm kitaplarını okuyacağım sanırım. Zira "Watt" harika bir kitapmışş. Kendisi her ne kadar kitabı, savaşın bitmesini beklerken alıştırma olarak yazdığını söylese de, inanasım gelmiyor. Her sayfası ayrı bir tokat, başka bir soru işareti. Oldukça ağır, takip etmesi oldukça zor. Uykudan önce okunan kitaplardan biri asla değil ve düşündüren, içindeki şifreyi almaya tembellik eden okuyucuların nefret edebileceği düzeyde. Henüz bitirmedim ama okuduğum kısmı bile yeterince mükemmeldi. Bitirince belki son yorumumla bu post'u güncellerim.

7.10.10

Rescue Me

madem keyfim biraz yerinde, o halde neden kendime işkence etmiyorum dedim...
How to measure a planet'tan önceki albümlere elim gitmedi yine.

All I want
is to be
where you are
Wisdom
will nurse you
Pass your sense
on to me
Weigh my hands
And help me
I gasp
for air
what is the wear
That shows
on my face
Pass your sense
on to me
Weigh my hands
Rescue me
I rinse my face
in water
My breath runs out
in the waves

5.10.10

I saw the devil

Film Ekimi başlıyor. Size sayfa sayfa şuna gidin filan demeyeceğim bu sefer. Onun yerine tek film söylüyorum: I saw the devil!

Eğer I saw the Devil'e bilet almadıysanız, gelin o düştüğünüz gafletten çıkın derim!!! Son yılların en iyi Kore filmi diyor izleyenler. Kadro müthiş. Bittersweet life'tan lee byunghung, Oldboy'dan Choi min. Yönetmen de a tale of two sisters'ın yönetmeni kim ji woon (az daha zorlasa CY Park'ı geçer). The Chaser'dan daha iyi gerilime benziyor şu an itibariyle. Epey de şiddet varmış filmde. 7 dakikası kesilmek zorunda kalmış filmin global release'i için. Yamyamlık sahneleri varmış diyorlar. helecan dorukta valla. memories of a murder'ı geçer mi acep?

Aşkın İkinci Yarısı

Her aşkın ikinci bir yarısı vardır derler...

Eskiden Mehmet Aslantuğ ve Arzum Onan'ı severdim açıkçası, yalan yok. Epey yakışırlardı bir birlerine. Sonra bildiğiniz gibi yok oldular. Aslantuğ da epeydir bir filminden söz ediyordu ve o ilk filmi bu Cuma, 8 Ekim'de geliyor.

Konu ilginç. Müzikler şahane. Muhtemelen beni süründürür salonda.
"Ezberlerimi unutmaya çoktan hazırım gülüm. Çocuklarına geç, ölüme erken davranmış bütün babaların hatırası için, denemeye değer..."


Oyungezer - Ekim sayısı

Bu ay kapağımızı ekstra bir seviyorum nedense :) ...
Çarşamba tüm bayilerde.


İNCELEDİK: Civilization V
BUNU DA İNCELEDİK: R.U.S.E.
YETMEDİ BUNU DA İNCELEDİK: PES 2011
İLK KEZ BAKTIK: Batman: Arkham City
BUNA DA İLK KEZ BAKTIK: Dead Space 2
DOSYALADIK: Oyun Dünyasının Yapı Taşları
REHBERLEDİK: Halo Reach
BUNU DA REHBERLEDİK: Civilization V

ayrıca...

HEDİYE: 20TL Değerinde CeBIT Bilişim Fuarı Davetiyesi

4.10.10

sweet dreams

ayık kafayla mı uyumak daha kötü yoksa alkollü kafayla mı, emin değilim lan artık. çok alkol aldığımda genelde öyle mutlu çocuklar gibi uyuyamam. tüm dolaşım sistemim eşek gibi hızlı çalışır, çarpıntım olur, kafamda bombalar patlar, durmadan dönerim, saç diplerim kaşınır filan. o yüzden o kıvama gelmeden bırakırım ama artık damla içmesem de, daha beterleri oluyo usta. valla bak.

geçen gün biri resmen başucumda bana "Volkannn!!!" diye bağırdı. euzubismillah diye kalktım baktım. E yok tabii ki biri ama resmen biri emir verir gibi bağırdı ya bana ve yarı uyanık haldeydim. bilim nasıl açıklar bunu?

Ondan önceki gün de rüyamda hasta oluyorum. öhöhöhö öksürmeye başlıyorum. elimle ağzımı bi kapatıyorum, elime bir bakıyorum minik beyaz kurtçuklardan yüzlerce! her öksürdüğümde kurtçuk fırlatıyorum resmen. sonra sanki uyanıyorum rüyamın içerisinde ve test ediyorum, yastığa doğru öksürüyorum "gerçek miydi lan" diye, ve öhöhö ağzımdan yine yüzlerce kurtçuk dökülüo. ananssss diye elimi ağzıma sokup temizlemeye çalışırken uyanıyorum yine. etkisi devam ettiği için hemen su içip çalkalayıp tükürüyorum yere. sonra bir rüya gördüğümü anlıyorum ama hep bi kuşku içimde; "ya varsa lan harbiden".

Yetmiyor tabii ki. bazı sevdiklerimin ya cenazesine gidiyorum, veda konuşması yapıyorum, ya da çok uzaklarda bana ihtiyacı olan birine bir türlü yardım edemiyorum. elim ayağım tutulmuş, felç geçmirmiş gibi hissedip sinir krizleri geçiriyorum böyle. O da yetmiyor, balkonda otururken deprem oluyormuş ve aşağı düşüyorum. düşerken alk kattakilerin çamaşır iplerini tutmaya çalışıyorum ama hiç yakalayamıyorum. zaten hep bir deprem fobim var, bugünkü deprem de tuz biber oldu sağolsun. Çok yakında buralardan siktir olup gidersem, sırf bu yüzden olacak valla.

bi sağlık sorunum çıkacak gibi sanki, bu rüyalar ona dalalet, yoksa ben bu kadar sendroma dönüşmüş rüya görmem ama du bakalım, hayırlısı.

guitar hero warriors of rock ile geri döndüm


Bayadır Guitar Hero oynamaya elim gitmiyordu. Ya pismillah diyip yep yeni GH: Warriors of Rock'a giriştim. Yeşil sahalara geri döndüm. Baya sancılı bir geri dönüş oldu zira parmaklar epey dökme demir olmuş, bi de dolma parmak olduğumu hesaba katın :P Medium'da bile şu sıralar zorlanmaktayım.

Oyunun setlisti ŞURADA. Gayet leziz. Her kesimden adamı tatmin eder. Anhtrax-Indians, Megadeth- Holy Wars, Pantera- I'm broken çalmak çok keyifli. Bir de aşağıdaki parça acayip sarıyor. Bi izleyin. Eleman Expert'te 5 yıldız çakıyor. Öküz!


3.10.10

Mozilla - Seabird (consept)


İlk izlediğimde verdiğim tek tepki "İSTİYORUM BUNU" oldu. Harika bir telefon konsept çalışması. Helal olsun mozillaya valla. Konsept çalışma budur hocam dedirtiyor.
Artık birileri Seabird'ü keşfeder de üretmeye kalkarsa, olala

http://mozillalabs.com/conceptseries/2010/09/23/seabird/

2.10.10

bugün bir kadın gördüm, yaşıyordu


Bugün sabah otobüsteki bi yaşlı bir kadın tüm gün düşündürdü beni.
Epey yaşlıydı kadın. 70 belki 80. Alıştığımızın dışında, kadın hala çok güzel bir surata sahipti. Elbette kırışıklıklarla doluydu ama sanki kendi çizmiş gibiydi kırışıklıklarını. O kadar muntazam, o kadar yerinde ki, kırışıksız bu kadar güzel olamaz dersiniz. Gençliğinde, şöyle 25-30 gibi, ne kadar güzel olduğunu düşünürsek, günümüz top modellerine taş çıkarıyordur muhtemelen.

Ama tabii ki artık elden ayaktan düşmüş. Tek başına otobüse binmeye çalıştı. Şöför bekledi içeri girsin, bir yere tutunsun diye. Muhtemelen kocası ölmüş, yalnız yaşayan birisi. Çünkü şöföre Vatan Caddesine nasıl gideceğini sordu sakin sakin. Ulus'tan kalkıp Vatan Caddesine gitmesi gerekiyorsa bir kadın, ya çocuksuz ya da hayırsız çocuklara sahiptir, az parayla yaşıyordur. Oradaki hastanede işi varsa zaten, kesin orta halli bir hayat yaşamıştır. Taksi yerine otobüse binmesi de bir ipucu.

Ama o bunu pek umursamazca girdi içeri. Minik minik adımlar atarak yaklaştı bana. Ayakları ufak, bacakları sıskaydı. Yeni bir çorabı vardı. Ayakkabası da old-fashion'dı. Saçları artık beyazlamış, üstündekiler az biraz eskimiş olsa da, itinayla sürdüğü oje ve hafif ruj o güzel karakterini belli ediyordu.Karşımdaki yer boş, oraya oturmaya niyetlendi, odaklanmış bakışlarından belliydi. Boruları sıkı sıkı tutarak geldi, geldi. Önce bana baktı, sonra oturacağı yere baktı. Baktı baktı. Bir türlü oturmaya cesaret edemedi. Santim kımıldayamadı. Otobüs gitmeye başlamıştı ve o ters dönüp, dizlerini kırıp ıhh diye kendisini koltuğa bırakacaktı ama yapamıyordu. 10 cm ötesindeki bana bir kez daha baktı. Ben de ona donuk donuk bakıyordum. Yardım edecektim kolundan tutup ama onun bakışları "yardım eder misin"ce değildi. Adım gibi emindim çünkü yardım ister gözle bakan çok yaşlı tanıdım.

Kadının gözlerinde hala o gençlik gururu vardı. O kadar belliydi ki, gözlerinin cap canlı olmasından anlaşıyordu şıp diye. Otobüste bile yardım alamayarak oturamadığına içerleniyordu belli ki. Ama yardım istemiyordu. Bedeninin yaşlandığını kabul ediyordu ama ruhunun hala gururunu "başkasına muhtaç olmaya" satmadığı belliydi. Yardım almak zorunda oluyor gerçeği var diye, bu gerçeği benimseyecek bir karakteri yoktu belli ki. O yüzden işlerini tek başına hallediyor, saatlerce yol gitse de bu tehlikeli macerayı göze alabiliyordu. Kim bilir kaç otobüs daha değiştirecekti ve çoğu dolu olacaktı bunun aksine...

Kalkıp yardım etmedim kadına. Aslında kilitlendim kaldım onu öyle görünce. Tam oturacak gücü bulmuş, bir kaç adım daha atmıştı ki, yandan bir cimcime kadın girdi koluna, gel otur teyzecim ya diye oturttu kadını. Kadın hiç de mutlu olmuş gibi durmuyordu oturduğuna.

Ondaki o gururun aynısını sanırım yaşayacağım ihtiyarlığımda (o yüzden biraz da hoşuma gitti kadının karakteri). Tanıyorum çünkü kendimi, düşeceğimi bilsem yardım isteyemem, acımdan ölsem yemeğimi yapmaya çalışır, yapamıyorsam da öyle dururum gibime geliyor. Gayet pis bir evim olur muhtemelen. Temizlik için motivasyonum olması lazım kesinlikle. Bir sevdiceğim varsa ve hala yaşıyorsa belki dolaşacak gücü ondan alırım, ama o da yoksa, çok da mutlu birisi olarak gitmem buralardan, ama nolursa olsun, bu çocuksu gururumu elden bırakmam sanki. Huysuz derler sonra.

Şimdiki hayatımı o günlerin geleceğini bilerek, şimdiden şekillendirme mecburiyeti ağırlığı altında yaşayacak olmam, olmamız, çok zor geldi bugün. O yaşta o kadar güzel olamayacak ve asla Vatan Caddesine gidemeyecek olsam bile, zor geldi işte.

1.10.10

Nikon D7000 İsterem!


D90'ın upgrade edilmiş hali D7000. Ve ben daha D90'a ısınamamışken bunun gelmiş olması hiç de iyi olmadı! Özellikle Full HD kalitesindeki görüntüler über! Az ışıktaki performans harika. ISO100 gerçek olarak var ve noise/dust sorunu yok diyorlar. D90'dan sadece 80 gr ağırmış bi de.

Amazon'dan detaylı bilgileri alabilirsiniz. Yurtdışı fiyatını baz alırsak D90 ile arasında çok az fark var. Şu saatten sonra D90 almak çok mantıklı değil açıkçası, ama mağaza fiyatı düşecektir bu yüzden. Ben de valla yurtdışına gidecek biri bulursam hemen aldırıyorum D7000'i.
Aşağıdaki video tamamen D7000 ile çekilmiş mesela. yuha



Bu da kamera arkası ve fazlası: http://www.youtube.com/watch?v=UNKtFkX29IE