14.9.10

two winters only


Güne yarrak gibi uyanmak nedir, uyanmayan bilemez elbette. Güne bu şekilde başlamanızın en büyük nedeni muhtemelen kaçtığınız, kovalandığınız, bol kanlı aksiyonlu hararetli bir kabus olabilir. Bende böyle olmuyor, benim kabuslarım bana o kadar koymuyor, rüyaymış oh bea diyip geçiyorum. Benim kabuslarım genelde benle ilgili olan, hasır altına attığım, bilinçaltımdan artık taşan damlalarla yüzleşmek.

Rüyalarına tutsak olmak dedikleri bu olsa gerek gerçekten. Artık işkenceye dönüşmüş durumda ve bunun bir çözümü yok. "Uyumadan önce yapılmaması gerekenler listesinde" ne varsa yaptım yani yapmadım, sonuç değişmiyor. Beynim neyse, ceza da o oluyor.

Bundan 9-10 sene önce, akşam üzerinde eve geldiğimde annemi göremeyişim ve yıllarca da göremeyecek oluşumun bilinci rüyalarımdan hiç çıkmamıştı. Anahtarımı sokar, içeri girer, TV sesiyle birlikte de olsa "Volkan'ım sen misin?" sesini duyardım, o zamanlar bu tabii ki bir şey ifade etmezdi ama o gün, işte o gün, geldiğinde o ses orada olmadığında rüyalar biletimi kesmeye başlamıştı. O sessizlik en büyük kabusumdu. Yakandan düşmeyecek dakikalar onlardı. Rüyalarımda anahtarımla kapıyı açıyor ve yüzümde patlayan o ölümcül sessizlikle karşılaşıyor, evin her deliğine bakınıyor, 17 sene yüzünü gördüğüm insanı zırlaya zırlaya arıyordum. Evde olmadığını, gittiğini anlayınca da büyük bir olgunlukla oturup düz duvara bakıp saatlerce bekliyordum. O sessizlik hiç bir kabusumda bozulmamıştı. Her seferinde de bozulacak umudu içimde büyür, büyük bir hüsranla kalkar okuluma gitmeye çalışırdım. O yatakta Volkan'ın 10'da 9'u hep kalmıştı. Dünyanın en kötü günleri o günler diye düşünürdüm. Ama sonuçta dünyada bir tek ben yaşamıyordum bunu tesellisi verirdim kendi kendime... O rüyalar hiç geçmedi. Belki o kadar hiç sessiz olmadı o duvarlar arası, ama ben hiç eskisi gibi olamamıştım. Nasıl bir aile bireyi olmamam gerektiğini anladığım o günlere denk geliyordu.

Artık o rüyalar çok nadir uğruyor, uğrasa da yarım gün filan sürüyor etkisi, çünkü çok daha beterlerinin olduğunu, o gece ona denk gelmediğime şükrederek unutuyorum. Ama bazıları var ki, gerçekten uyanmak ölmekle eşdeğer oluyor. Hani uyanırsın, gözün çapaklıdır, bir kaç saniye ışığın geldiği yere bakar ama göremezsin, kafan "saat kaç acaba" yı arar alışkanlıktan, ama kafan kalkmıyordur o yastıktan. Rüya bitmiş ama tohumlarını gerçek hayata da sıçramıştır ve seni bir sonraki kabusa kadar bırakmayacaktır günlerce. Rüyalarım kötü olmaktan daha çok; güzeldir. Bu yüzdendir beynimin rüya gören yerlerini sökme isteğim. Alternatif bir evrende, kendimi tüm istediklerime sahip bir şekilde mutlu mesut yaşıyor görüşüm, uyandığımda çekilmez bir halıyor artık. O yüzden giderek daha az uyuyorum. Giderek daha mala bağlamış geziyorum. Uykuya tapan ben, ondan giderek uzaklaşıyorum. ŞU RÜYAMI daha önce sizle paylaşmıştım. Bu rüyayı o kadar çok gördüm ki, diğerlerinin yanında pamuk şeker kalıyor artık. Bir esrarkeşin rüyasında durmadan esrar görmesi ve nihayetinde eli kolu bağlı bir şekilde kimsenin olmadığı bir beyaz boşlukta uyanması gibi. Gözünü nereye çevirsen beyaz. Odaklanacak minik bir siyah nokta için her şeyini verebileceğin bir leke... Bari sadece gülsen? Baksan? Dokuns...

Aslında neden bu rüyalarla boğuştuğumu biliyorum, ama elden bir şey gelmiyor. Her olasılığı denedim, sonuç değişmiyor. Yıllar yıllar önce verdiğim sözleri aynen tutuyorum. Sözümü tuttuğum için hiç pişman değilim ama bu kadar acı vereceğini düşünmemiştim. Benden hoşlanan her iki çift gözde aradığımın başkası olmasından dolayı kaçmam bu yüzdendir. Kimseyi kimse için üzemem ben diğerleri gibi, eğer konu "daha fazlası" olursa. Daha fazlası olmaz artık benden bu saatten sonra çünkü. Emo oğlanlar gibi yaralı staylaya bağlamak istemiyorum, ama insan kendisini tanımalı diyorlar ya, ha işte o tanıma faslına hazır değilseniz sonuçları çok hoş olmuyor. Tanıdığını, "o" ile ölene kadar beraber yaşamak zorundasınız çünkü. Beyin ile kalbi aynı bünyede ayırmak başınıza gelecek en büyük kötü olay, rüyalardan sonra, bu maalesef. Bitmeyen bir savaş, fırtına yaşıyorsunuz her an içinizde. Kim yenerse yensin, kaybeden hep kendiniz oluyor. Şuursuzca davranmak haftasonların vazgeçilmesi olsa da, her şeyin farkında olmanız bu mutlu rüyalarla birleşince ağzınıza düşen atom bombası gazisi olmanız kaçınılmaz. Rüyalarda ölmek neden yok, sanırım bu yüzden yok. Yoksa tüm cezayı kaçırmak zorunda kalırdık. Söyleyemediklerinizi, istediklerinizi, hayallerinizi, sözlerinizi, hayvanlar gibi özlediklerinizi içinizde büyüttüğünüz diğer kişi bir bir masaya koyuyor onlarca kez yılmadan, usanmadan ve her seferinde de kendinizi o hayallerden biraz daha kopmuş hissediyorsunuz. O kadar şiddetli, aniden kopuyorsunuz ki, o gün nefes alsanız kaç yazar yani. Birisinin anahtarla içeri girip sizi uyurken kucaklayıp götürmesi lazım bu beyaz evrenden. Birisinin gelip kulağınıza fısıldaması lazım gözlerinizi açamadığınız halde "Geçti artık" diye. Birisinin gelip hayatla olan tüm bağlarınızı koparması lazım kör kütük sessizliğin içinden ancak... O sessizlik de hiç bozulmadı. Nasıl bir eş olmamam gerektiğini anladığım da, bu günlere denk geliyordu.


Tüm bunları yazarken, taptığım yazar Haruki Murakami'nin Kafka on the Shore'da yazdığı şu iki paragraf aklıma geldi. Aynı mı düşünüyoruz, yoksa Haruki okudum diye mi öyle düşünüyorum bilemiyorum ama %99 katılmakla beraber, "Hatırlamayacaksın" kısmına katılamıyorum. Her gün daha da yenileniyorken hele...

"Sometimes fate is like a small sandstorm that keeps changing directions. You change direction but the sandstorm chases you. You turn again, but the storm adjusts. Over and over you play this out, like some ominous dance with death just before dawn. Why? Because this storm isn't something that blew in from far away, something that has nothing to do with you. This storm is you. Something inside of you. So all you can do is give in to it, step right inside the storm, closing your eyes and plugging up your ears so the sand doesn't get in, and walk through it, step by step. There's no sun there, no moon, no direction, no sense of time. Just fine white sand swirling up into the sky like pulverized bones. That's the kind of sandstorm you need to imagine.

An you really will have to make it through that violent, metaphysical, symbolic storm. No matter how metaphysical or symbolic it might be, make no mistake about it: it will cut through flesh like a thousand razor blades. People will bleed there, and you will bleed too. Hot, red blood. You'll catch that blood in your hands, your own blood and the blood of others.

And once the storm is over you won't remember how you made it through, how you managed to survive. You won't even be sure, in fact, whether the storm is really over. But one thing is certain. When you come out of the storm you won't be the same person who walked in. That's what this storm's all about."
Tepkiler: