• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

30.9.10

boş bina

kaç ay önce yazdım hatırlamıyorum ama buna benzer bir konudan bahsetmiştim. 2006'dan beri haftaiçi hergün boğaziçi köprüsünü kullanarak avrupa-asya-avrupa yaparım. Artık o kadar baydım ki köprüden, trilyoner olsam asla boğaz manzaralı bir ev almam sanırım. Artık özelmiş gibi gelmiyor. asfalta bakmak daha heyecan verici açıkçası. Ama diğer yolcular genelde tam tersi olur. Herkesin kafalar sağa- sola dönüyor mesela. Hayranlıkla bakıyorlar silüetlere. Yani ilk yıllardaki dikkatim yok manzaraya karşı. Pişman da değilim.

Ama geçende bir detay dikkatimi çekti. Sol aşağıda bir yerde eski bir boş yalı vardı. Baya eskiydi. 2007'nin sonlarına doğru sapa sağlam olduğunu hatırlıyorum. Hatta içimden "ulan insan bu evi niye böle sahipsiz bırakır, kaç trilyon eder kim bilir" diye Türk hesabı yapıyordum. Bugün farkettim ki göçmüş ev. 5-6 ay önce biraz, ondan önce de biraz göçmüştü. Üç yıl kadar bir sürede yerle bir olmuş kendi kendine işte. Durduğu yerde.

Boş bir evin kaderi bu sanırım. İçinde olup da çöken ev hatırlamıyorum ben... Betonun, sıvanın, ahşabın bile insansız zamana karşı koyamayıp yıkılması, bazen kendimle gurur duymamı sağlıyor. Bazen de güldürüyor :)) Başka hiç kimse her halde kendisiyle boş bir binayı kıyaslamazdı.

29.9.10

Stuxnet. Tehlikenin Farkında mısınız?


Kaspersky yetkilileri biliyorsunuz İstanbul'daydı. Çok önemli konulardan bahsettiler ama içlerinden Stuxnet ile olanı gerçekten çok korkutucuydu. Ki Kaspersky diyorsa doğrudur!

___________

"Kısa süre önce gerçekleşen Stuxnet solucan saldırısı; içeriği, amacı, kaynağı ve en önemlisi saldırganların kimliği ve hedefleri hakkında birçok tartışma ve spekülasyonu beraberinde getiriyor. Kaspersky Lab uzmanları, bu tarz bir saldırının yalnızca bir ulusun desteği ve arka çıkmasıyla gerçekleştirilebileceğine inanıyor.

Solucanın nihai amacı, endüstriyel, altyapısal veya tesis-tabanlı süreçlerde endüstriyel kontrol sistemleri olarak kullanılan Simatic WinCC SCADA’ya erişmek. Benzer sistemler dünya genelinde petrol boru hatlarında, enerji santrallerinde, geniş iletişim sistemlerinde, havaalanlarında, gemilerde ve hatta askeri üslerde kullanılıyor. Kaspersky Lab uzmanlarına göre, Stuxnet, dünyada yeni bir silahlanma yarışına sebep olacak bir siber silahın canlı ve korkutucu ilk örneği.

Kaspersky Lab’in kurucusu ve CEO’su Eugene Kaspersky “Bu tam bir dönüm noktası, yeni bir dünyaya adım atıyoruz. Geçmişte sadece siber suçlular vardı, artık günümüzde korkarım ki siber terör, siber silah ve siber savaş gibi kavramlarla karşı karşıyayız” diyerek tehlikeye dikkat çekti.

Eugene Kaspersky, Münih’te gerçekleşen Kaspersky Güvenlik Sempozyumu’nda uluslararası gazetecilerle olan konuşmasında Stuxnet’i “Pandora’nın Kutusu’nun” açılışı olarak nitelendirdi. Kaspersky, “Bu kötü niyetli program para çalmak, spam göndermek veya şahsi bilgileri toplamak amacıyla değil, işletmeleri sabote etmek ve endüstriyel sistemleri yok etmek üzere tasarlandı. Korkarım ki, bu yeni dünyanın sadece bir başlangıcı; 90’lar siber magandaların, 2000’ler siber suçluların dönemiydi; maalesef günümüz siber-savaşların ve siber-terörün çağı” dedi.

Kaspersky Lab uzmanları, birbirinden bağımsız olarak solucanların dört ayrı sıfır gün açığından yararlandığını ortaya çıkardı. Uzmanlar, bu açıkların üçünü doğrudan Microsoft’a rapor etti ve yazılım yamalarının geliştirilmesi ile sunulması sürecinde satıcı firmayla yakın bir işbirliği içerisindeydi. Dört sıfır gün açığına ek olarak Stuxnet, zararlı yazılımı uzun bir süre radar altında tutmaya yardım eden iki geçerli sertifikayı (Realtek’den JMicron’a) kullandı.

SCADA teknolojisi hakkında geniş bilgiler, çok katmanlı saldırıların kapsamlılığı, birden fazla sıfır gün açığı kullanılmış olması ve kanuni sertifikaların kullanımı; Stuxnet’in ciddi kaynaklara ve finansal desteğe sahip oldukça profesyonel bir ekip tarafından yaratıldığını gösteriyor.

Saldırının hedefi ve başladığı bölge (ilk Iran’da) bunun olağan bir siber suçlu grubu olmadığının bir göstergesi. Dahası, solucan kodunu inceleyen Kaspersky Lab güvenlik uzmanları Stuxnet’in ilk hedefinin virüslü sistemleri üzerinde casusluk yapmak değil, bir sabotaj gerçekleştirmek olduğu konusunda ısrarlı. Yukarıda listelenen tüm özellikler, Stuxnet’in geliştirilmesinin arkasında güçlü istihbarat bilgilerine sahip bir ulus olduğuna işaret ediyor."


http://en.wikipedia.org/wiki/Stuxnet

28.9.10

Çizik çocuklar!

Çocukların çizimlerini masum, sevimli mi sandınız? Tabii tabiii... ŞU ADRESTE daha pek çok bu tip çalışma var, bir bakın bakalım nasılmış! (Ben de çocukken anca M şeklinde kuş, uzun kısa çubuklu güneş, pıtırcık ağaçlar çizerdim veya dolma gibi çük çizerdim oh)

sanki her şey farklı olacakmış gibi

Hep garibime gitmişti, ölünün arkasından arkada kalanların neden "sen ölmedin, hala yaşıyorsun, buradasın biliyorum, ölmedin, ölemezsin" diye kanırtmasını. Neden ölen birine ölmemiş numarası yapılır, neden ölünün aramızdan ayrılmasına asla izin verilmez diye. "Sevgi" yeterli bir cevap değil bence. Sevmediğimiz pek çok ölünün hala ruhsal olmasa da fiziksel kalıntılarıyla yaşıyobiliyoruz.

Dexter'ın yeni 5. sezonu başladığında, ki epey depresifti, aklıma geldi bu. Dexter da benim gibi. şokta veya umrunda olmadığı için değil, doğal olduğu için en sevdiği insanın ölümünü ölmemiş gibi, sanki her şey şakaymış gibi görmüyor. Biraz daha kaybediyor. Mutlu yaşamanın kazanmakla alakasının olmadığını, pek çok tele bağlı olduğunu çok iyi biliyor. Sen, ben gibi değil. Yani plastik değil. İyi bir insan olmadığını ve iyi bir insan olarak ölmek zorunda olmadığını çok iyi biliyor. "Buyum ben"in tam karşılığı Dexter. Olması gerektiği kadar kendiyle barışık ve hepimiz gibi hatalar silsilesinden geçiyor. Ama en kötüsü de pişman olmak. En çok sevdiğin insana söyleyebilecek zamanın varken kendisi hakkında söylenebilecek gerçekleri söylememek ve geç olduğunda da saatin artık çok geç olması. Geri dönülemeyecek, düzeltilemeyecek bir uhde. Sadece sevdiği kadının elini tutuyor.

Dexter Morgan geri döndü. Ama aslında dönmedi. Hiç de dönemeyecek bence.

25.9.10

silent hill cosplay



Anime CEntral 2009'dan alınma bu iki kare. Silent Hill Cosplay'leri arasında gördüğüm hatta genel olarak bakarsak bile, en başarılı olanı budur. Yolda görsem muhtemelen asfaltı yer kaçarım.

24.9.10

evre okumuş

Bir illüstratör takip etmek istiyorsanız pek değerli Evre'yi takip edebilirsiniz (edin hatta). Oldukça "kırık" dolu bir yetenektir.

http://www.evreokumus.com

http://www.lidya.deviantart.com/

23.9.10

Dimmu Borgir - Abrahadabra


Dimmu 2007'teki In Sorte Diaboli epey idare etmişti bendenizi. 11 ayda yapılan bu albüm de ISD'yi aratacak cinsten değil hatta bence albüm ikinci yarıda devleşiyor.

Çok da güzel bir Deep purple cover'ı yapmışlar. Perfect Strangers. Aşağıdan bi şey ettirin derim.

22.9.10

Natasha Khan kalpkalp













Valla yapacağım bu ergenliği, tutmayın :)

Natasha Khan. Doğal güzelliğin diğer adı valla
benim için. Son zamanlardaki tutkum :P

Eminim yakın zamanda gelecekler konsere,
pişmaniyemi çiçeğimi alıp gidip isticem kendisini
kendisinden :P

Tamam, benden 4 yaş büyük olabilir, giyim zevki de pek iyi sayılmaz, ama olsun! Kimse mükemmel diildir <3

21.9.10

Lovers of 6 Years

-"Hani, denizde boyunu aşan yere geldiğinde, ayakların kuma bir değer bir değmez ya...Biz de aynı öyleydik. Elimi uzatsaydım, dokunabilirdim. İkimiz de, aslında olmayan bir şeye, körü körüne bağlandık."

-"Ne zamandır?"

-"Sanırım uzun zamandır."

-"Bir mazeret gibi gelecek ama, seni
kaybedebileceğimi hiç aklıma getirmemiştim."

-"Evet biliyorum.
Benim için de durum öyleydi."

-"İkimiz de sütten çıkmış ak kaşık değiliz yani."

6 Years in Love (veya Lovers of 6 years) adlı bu Kore filmini aslında bu cümleler özetler nitelikte... Ergenlik döneminden beri beraber olan bu iki sevgili, altı yıldır aynı hayatı paylaşmaktadır. Birlikte büyümekte, birlikte öğrenmektedirler. Güzel bir ilişkileri vardır, ama zamana karşı koyabilecek kadar güçlü bir ilişkileri yoktur maalesef. Erkek taraf (Jae-yeong) artık aynı yüzü görmekten biraz sıkılmış, aynı şeyleri baştan ve baştan yaşamaktan bıkmıştır. Kadın tarafı (Da-jin) erkeğe gölge olmaya başlamış, onun yaşam alanına el atmaktadır. Nefes almakta güçlük çeken erkek, başka bir yüzde heyecan duymaya başlarken, bu nadide Kore filmimiz de bize Türkler ile Korelilerin aslında çok da farklı iki ırk olmadığını göstermektedir.

Jae-yeong, belki “başkasına aşık olmalıyım” diye karşı tarafa yaklaşmasa da, karşı tarafı heyecanlandırması, karşı tarafın onda Da-jin’in çok önce görmeyi unuttuğu şeyleri bulması, olayı cazip hale getirmektedir ama durumu da iyice dibe çekmektedir. Da-jin’de bu soğukluğu hisseder ama tam olarak anlamlandıramaz. 6 yılda inşa edilmiş bu güven, öyle kolayca yıkılacak gibi değildir ama Da-jin’de artık büyüdüğünden ve duygularına hakim olamadığından, içinde olduğu boşluktan dolayı çalıştığı arkadaşına karşı duygular beslemeye başlar ve kısa sürede bu duygular karşılıklı bir hal alır. Arkadaşı yakışıklıdır, uzun boyludur, idealisttir, değişik hobileri vardır. Özlediği hisleri hatırlatır ona. Biz de zaten genelde iki tarafın bu hale nasıl geldiğini ve ne tarafa doğru gideceğini izleriz.

Kore filmlerinin bir diğer güzelliği olan detaylar, bu filmde de kendisini gösteriyor elbette. Örneğin erkeğin giderek odunlaştığı, arabaların, maçların sevgilisinin önüne geçmesi, kadının ilişkisine önce sahip çıkması ama sonra çok kolay iteklemesi, kıskandırma çabaları, ilgi bekleyişi gibi pek çok psikolojik detaylar dikkatinizi çekiyor. Filmin baştan sona kadar hüzünle dolu olduğunu söyleyemem; yer yer gülebiliyorsunuz. Çünkü bu durumda gerçekten gülünecek bir hal var ve onu yansıtmaktan hiç çekinmemişler. Ha bitti ha bitecek denilen bir ilişki kötü olabilir ama arkasındaki bazı nedenler gerçekten de komik olabilir. Bunu izleyince görebiliyorsunuz ama tabii ki film, benzer ilişki yaşayanları duygulandırabilecek düzeyde. Etle tırnağı ayırmak zaten çok zor iken, ihanetin konuya dahil olması dramatik yapıyı güçlendirse de, sızıyı da artıyor yüreğinizdeki. “Zaten hayatın gerçekleri bunlar olmamalı” diyorsunuz “ama bu bir film” diyene.

Film birazcık da çiftin iç dünyasından çevresine de sıçrıyor mesela. Çünkü bir ilişki asla bir ilişki değildir; çevresine de yayılır. Aile, arkadaş, iş tarafları genelde bu tip filmlerde es geçilir ama bu filmde es geçilmemiş. İyi veya kötü bir çevrenin de ilişkiye neler kattığını kendi içinde sorgular bir yapısı var. Zaten film genelde “bir hikayem var, aha budur” demek yerine, bir deneme, bir sorgulama çabasında. Eğer böyle böyle olsaydı, nasıl olurdu, çiftler nasıl davranırdı, 6 yıldan sonra neler yaparlardı gibi sorular sorup size kendince örnekler sunuyor. Örneğin Da-jin mutluluğu kendinde arayabilir, giyip kuşamını değiştirebilir, yeni hobiler edinebilir, olgun davranabilir, Jae-yeong ise evini değiştirebilir, kötü taraflarını atabilir, yaşamayı öğrenebilir. Olabilir yani. Gerisi zaten zamana kalmıştır. Onu da zaten filmin sonunda izleyebilirsiniz. 500 Days of Summer tarzı, ama Asya tarafından konuya yaklaşan filmlerden bir örnek istiyorsanız, buyurun derim... Çok ilginç, bir film çek deselerdi, buna benzerdi her halde.




19.9.10

bak şimdi

bakın şimdi, bak hele, bir şey diyeceğim ama darılmayın gücenmeyin.
mail ve formsprint'ten soru olarak sorduğunuz ya da laf soktuğunuz şeylere cevap vermiyorum elbette ama bu kişilerin de beni tanımadığına eminim.

evet, her insan gibi ben de kötü dönemlerime girerim, çıkarım, başkasına girerim, yine çıkarım... garip hissederim, acılı saatlerim olur, depresyona girer çıkarım, melankolik de takılabilir falan filan... ama o kadar. bunların hiç biri beni, benle ilgili şeyleri zedelemez. beni öldürmez. beni yaralayabilir ama kanatmaz, bana zarar veremez. hiç biri beni yenemez, hiç biri yıkamaz. burada bahsettiğim şeyler bahsetmediklerimin 10'da 1'i iken hele. O yüzden feedback'lerinizde çok kasmanıza gerek yok. İnsanoğlu olabilirim ama artık böyle şeylere yenilmem, örneklerinize de üzülmem. Laf sokmaya çalışırken bunu kafanızda bulundurun bence. Bi de ekranın bu tarafında, gerçekten de gerçeklerle yaşayan biri olduğunu bilin. Ben kendimi kendimden daha iyi biliyorum çünkü (Tamamı olmasa da). Yani sizin dünyanızı döndüren yalanlarla pek işim olmuyor. akıl verenler sağolsun da, ah be ciğerim, her zaman "her zaman her şeye geç kalınır" gerçektir mesela. Hepiniz her şeye geç kalmışsınızdır, avucunuzdakidir geriye kalan. üzgünüm, böyle bu.

17.9.10

kısa bir yürüyüşe çıkıyorum.

“İşte bu, aşk ile seksin arasındaki farktır; seks boşaltır, aşk ise ağzına kadar doldurur.”

Sana yazmaya karar verdim, çünkü garip bir dönem bu, adeta sessiz bir karmaşa dönemi. Kendimi hayat tarafından uyuşturulmuş hissediyorum, bir şeyler olmalı, hissediyorum, ama ne, bilmiyorum. Ya da sadece benim içimdeki değişim isteği böyle düşünmeme neden oluyor. 28 yaşındayım ama 20 yaşımdaki halimden daha az anlıyorum. Büyüdükçe her şeyin kolaylaşacağını sanıyordum, ama aksine her şeye devamlı baştan başlıyorum.

Hayatımın bu döneminde, kendimi mantarı yedikten sonra devden minicik kıza dönüşen Harikalar Diyarı’ndaki Alice gibi hissediyorum. Benimki bir yürüme değil, yara bere içinde dans eden bir kabile dansçısının dansı adeta.

Üstelik bazı günler kararımı birtakım oyunlara emanet ediyorum. Mesela; eğer asansör 5 saniye içinde gelirse ya da yürürken kaldırım çizgilerine basarsam veya cep telefonunu açar açmaz bir mesaj alırsam o zaman kararım “evet” olacak. Yok, eğer olmazsa o zaman da “hayır”. Kimi zaman da metroda, trende ya da otobüste birini gözüme kestirip, “Çabuk hemen dönüp bana bakın, şimdi ve hemen bakın.” diye tekrarlıyorum içimden. Eğer dönerse, evet.
Zaman zaman odayı yeniden düzenleme triplerine girdiğimde, bütün eşyaları dışarıya taşımam, sonra sıkılıp hiçbirine dokunmak istememem ve böylece kendimi öncekinden daha beter bir evin ortasında bulmam gibi hayatım.

Diskoteklerin kapısındakiler gibi, ben de hayatımın girişine, seçimler yapan bir adam diktim....
--

İkili ilişkileri huzurlu, sakin bir şekilde yaşamayı bilmiyorum. Alessia ile olan ilişkimde mesela, o, kalbimin en güzel şeylerinin bulunduğu yere kadar girebilmişti, hani şu Nutellalar, bisküviler, kahvaltılıklar, reçeller ile dolu tatlı büfesi gibi olan yere; hani bir girdiğinde olan olur ve bir daha çıkamaz ya, işte o özel köşeye girebilmişti. Bunun aşkla ilgisi yok. Öyle insanlar vardır ki onları ilk tanıdığın andan itibaren asla sevmekten vazgeçemezsin. Alessia da bunla
rdan birisi, bunu daha ilk anda anladım.

Onunla tanıştım ve tanışmamızın ertesi günü seviştik. O alışılagelmiş, “Çok erken olmadı mı?” diyaloguna girmedi. Hani aşağı yukarı şöyle gelişen konuşmadan söz ediyorum:
“Değiştin birden.. Neyin var?”
“Yooo, hiçbirşeyim yok..”
“Emin misin?”
“… Hayır, şey, düşünüyordum ki.. Kimbilir şimdi benim için neler düşünüyorsundur, böyle hemen oluverdi, şimdi bana inanmayacaksın biliyorum, ama daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım, bilemiyorum, sen bana ne yaptın böyle, yani genellikle daha sonra olur ama, belki sen şimdi bu kız herkesle böyledir diye düşünüyorsun…”

İlk zamanlar bu sözleri duyduğumda inanıyordum ve kendimi aptalları hayran eden, seksin yüz karası gibi hissediyordum.
O ise hayır, bu numarayı yapmadı, çünkü o her zaman hayatı sakince yaşamaktan ve ne ise öyle kabul etmekten yanaydı, hatta hani şu dereyi görmeden paçayı sıvamayanlardan...

Onunla ilk seviştiğimde çıldıracağımı zannettim, yüreğimin bu kadar heyecanı taşıyabileceğine inanamadım, zorlukla nefes alıyordum. Teninin kokusu benim için yaratılmıştı: Bir uyuşturucu gibiydi ve o andan sonra kendimi iyi hissetmem için günde en az bir kere almaya ihtiyacım vardı. İçine çektiğinde hemen eve koşmak istediğin bir koku...

Kendimi bir şarkı, bir şiir gibi hissediyordum. Her şeyde onu buluyordum, vitrinlerde, kahvaltıda, yastıkta. Alessia’yı ne kadar çok seviyordum. Uyanır uyanmaz hemen telefonumu açıp ondan bir mesaj olup olmadığına bakıyordum ve mesaj bildirim sesini her duyduğumda kalbime bir esinti geliyordu. Hoş bir şeyler yazmışsa mesajı haftalarca silmiyordum. Onu saklamak ve defalarca açıp okumak hoşuma gidiyordu. Ne zaman burcumu okusam onunkini de okuyordum ve ayrıldıktan sonra da bunu yapmaya devam ettim.

Alessia muhteşem bir kızdı, güzeldi, insana saçını başını dağıttıracak kadar güzel. İlk zamanlar sadece bir bakışı beni ürpertip sarsmaya yetiyordu.

O, tutku ile aşık olmayı bilen kızlardandı, sana ruh veren ama bunu seninle yatarak anlatmayan kızlardan."

---

7.Oda sayesinde gördüm bu kitabı. Herkese öneririm diyemeyeceğim, aslında; kalbi hala çarpanlara önerebilirim. Fabio Volo'nun kaleminden dökülen bu sayfalar belki çok kişiye hitap etmiyor olabilir ama hitap eden kişilere de inanılmaz anılar yaşatacak düzeyde. Şahsen, pek çok kez bu kadar olur dedim kendi kendime... Alıntıladığım yazıları bile tekrar tekrar okuyabilirsin bence. Şuradan da SATIN alabilirsiniz.

olmeca

Çok güzel oluyo böle nesneyi kadrajın tepesinde sıkıştırmak. Dökülmez gibi.

15.9.10

Devil May Cry Reboot

Günün en üzücü haberi Devil May Cry cephesinden geldi. Ninja Theory kendince DMC'yi evirip çevirmiş ve yıllardır hastası olduğumuz o Dante'yi emoevil yaparak iyi halt etmiş! Allahsızlar!

Filmsiz Fragman / 300 burgazlı

Günü birlikçiler! ahahah.
Manyak bu adamlar. Arap yağı bol bulunca napıyorsa bunlar da prodüksiyon imkanı bulunca böyle eğleniyorlar.

14.9.10

two winters only


Güne yarrak gibi uyanmak nedir, uyanmayan bilemez elbette. Güne bu şekilde başlamanızın en büyük nedeni muhtemelen kaçtığınız, kovalandığınız, bol kanlı aksiyonlu hararetli bir kabus olabilir. Bende böyle olmuyor, benim kabuslarım bana o kadar koymuyor, rüyaymış oh bea diyip geçiyorum. Benim kabuslarım genelde benle ilgili olan, hasır altına attığım, bilinçaltımdan artık taşan damlalarla yüzleşmek.

Rüyalarına tutsak olmak dedikleri bu olsa gerek gerçekten. Artık işkenceye dönüşmüş durumda ve bunun bir çözümü yok. "Uyumadan önce yapılmaması gerekenler listesinde" ne varsa yaptım yani yapmadım, sonuç değişmiyor. Beynim neyse, ceza da o oluyor.

Bundan 9-10 sene önce, akşam üzerinde eve geldiğimde annemi göremeyişim ve yıllarca da göremeyecek oluşumun bilinci rüyalarımdan hiç çıkmamıştı. Anahtarımı sokar, içeri girer, TV sesiyle birlikte de olsa "Volkan'ım sen misin?" sesini duyardım, o zamanlar bu tabii ki bir şey ifade etmezdi ama o gün, işte o gün, geldiğinde o ses orada olmadığında rüyalar biletimi kesmeye başlamıştı. O sessizlik en büyük kabusumdu. Yakandan düşmeyecek dakikalar onlardı. Rüyalarımda anahtarımla kapıyı açıyor ve yüzümde patlayan o ölümcül sessizlikle karşılaşıyor, evin her deliğine bakınıyor, 17 sene yüzünü gördüğüm insanı zırlaya zırlaya arıyordum. Evde olmadığını, gittiğini anlayınca da büyük bir olgunlukla oturup düz duvara bakıp saatlerce bekliyordum. O sessizlik hiç bir kabusumda bozulmamıştı. Her seferinde de bozulacak umudu içimde büyür, büyük bir hüsranla kalkar okuluma gitmeye çalışırdım. O yatakta Volkan'ın 10'da 9'u hep kalmıştı. Dünyanın en kötü günleri o günler diye düşünürdüm. Ama sonuçta dünyada bir tek ben yaşamıyordum bunu tesellisi verirdim kendi kendime... O rüyalar hiç geçmedi. Belki o kadar hiç sessiz olmadı o duvarlar arası, ama ben hiç eskisi gibi olamamıştım. Nasıl bir aile bireyi olmamam gerektiğini anladığım o günlere denk geliyordu.

Artık o rüyalar çok nadir uğruyor, uğrasa da yarım gün filan sürüyor etkisi, çünkü çok daha beterlerinin olduğunu, o gece ona denk gelmediğime şükrederek unutuyorum. Ama bazıları var ki, gerçekten uyanmak ölmekle eşdeğer oluyor. Hani uyanırsın, gözün çapaklıdır, bir kaç saniye ışığın geldiği yere bakar ama göremezsin, kafan "saat kaç acaba" yı arar alışkanlıktan, ama kafan kalkmıyordur o yastıktan. Rüya bitmiş ama tohumlarını gerçek hayata da sıçramıştır ve seni bir sonraki kabusa kadar bırakmayacaktır günlerce. Rüyalarım kötü olmaktan daha çok; güzeldir. Bu yüzdendir beynimin rüya gören yerlerini sökme isteğim. Alternatif bir evrende, kendimi tüm istediklerime sahip bir şekilde mutlu mesut yaşıyor görüşüm, uyandığımda çekilmez bir halıyor artık. O yüzden giderek daha az uyuyorum. Giderek daha mala bağlamış geziyorum. Uykuya tapan ben, ondan giderek uzaklaşıyorum. ŞU RÜYAMI daha önce sizle paylaşmıştım. Bu rüyayı o kadar çok gördüm ki, diğerlerinin yanında pamuk şeker kalıyor artık. Bir esrarkeşin rüyasında durmadan esrar görmesi ve nihayetinde eli kolu bağlı bir şekilde kimsenin olmadığı bir beyaz boşlukta uyanması gibi. Gözünü nereye çevirsen beyaz. Odaklanacak minik bir siyah nokta için her şeyini verebileceğin bir leke... Bari sadece gülsen? Baksan? Dokuns...

Aslında neden bu rüyalarla boğuştuğumu biliyorum, ama elden bir şey gelmiyor. Her olasılığı denedim, sonuç değişmiyor. Yıllar yıllar önce verdiğim sözleri aynen tutuyorum. Sözümü tuttuğum için hiç pişman değilim ama bu kadar acı vereceğini düşünmemiştim. Benden hoşlanan her iki çift gözde aradığımın başkası olmasından dolayı kaçmam bu yüzdendir. Kimseyi kimse için üzemem ben diğerleri gibi, eğer konu "daha fazlası" olursa. Daha fazlası olmaz artık benden bu saatten sonra çünkü. Emo oğlanlar gibi yaralı staylaya bağlamak istemiyorum, ama insan kendisini tanımalı diyorlar ya, ha işte o tanıma faslına hazır değilseniz sonuçları çok hoş olmuyor. Tanıdığını, "o" ile ölene kadar beraber yaşamak zorundasınız çünkü. Beyin ile kalbi aynı bünyede ayırmak başınıza gelecek en büyük kötü olay, rüyalardan sonra, bu maalesef. Bitmeyen bir savaş, fırtına yaşıyorsunuz her an içinizde. Kim yenerse yensin, kaybeden hep kendiniz oluyor. Şuursuzca davranmak haftasonların vazgeçilmesi olsa da, her şeyin farkında olmanız bu mutlu rüyalarla birleşince ağzınıza düşen atom bombası gazisi olmanız kaçınılmaz. Rüyalarda ölmek neden yok, sanırım bu yüzden yok. Yoksa tüm cezayı kaçırmak zorunda kalırdık. Söyleyemediklerinizi, istediklerinizi, hayallerinizi, sözlerinizi, hayvanlar gibi özlediklerinizi içinizde büyüttüğünüz diğer kişi bir bir masaya koyuyor onlarca kez yılmadan, usanmadan ve her seferinde de kendinizi o hayallerden biraz daha kopmuş hissediyorsunuz. O kadar şiddetli, aniden kopuyorsunuz ki, o gün nefes alsanız kaç yazar yani. Birisinin anahtarla içeri girip sizi uyurken kucaklayıp götürmesi lazım bu beyaz evrenden. Birisinin gelip kulağınıza fısıldaması lazım gözlerinizi açamadığınız halde "Geçti artık" diye. Birisinin gelip hayatla olan tüm bağlarınızı koparması lazım kör kütük sessizliğin içinden ancak... O sessizlik de hiç bozulmadı. Nasıl bir eş olmamam gerektiğini anladığım da, bu günlere denk geliyordu.


Tüm bunları yazarken, taptığım yazar Haruki Murakami'nin Kafka on the Shore'da yazdığı şu iki paragraf aklıma geldi. Aynı mı düşünüyoruz, yoksa Haruki okudum diye mi öyle düşünüyorum bilemiyorum ama %99 katılmakla beraber, "Hatırlamayacaksın" kısmına katılamıyorum. Her gün daha da yenileniyorken hele...

"Sometimes fate is like a small sandstorm that keeps changing directions. You change direction but the sandstorm chases you. You turn again, but the storm adjusts. Over and over you play this out, like some ominous dance with death just before dawn. Why? Because this storm isn't something that blew in from far away, something that has nothing to do with you. This storm is you. Something inside of you. So all you can do is give in to it, step right inside the storm, closing your eyes and plugging up your ears so the sand doesn't get in, and walk through it, step by step. There's no sun there, no moon, no direction, no sense of time. Just fine white sand swirling up into the sky like pulverized bones. That's the kind of sandstorm you need to imagine.

An you really will have to make it through that violent, metaphysical, symbolic storm. No matter how metaphysical or symbolic it might be, make no mistake about it: it will cut through flesh like a thousand razor blades. People will bleed there, and you will bleed too. Hot, red blood. You'll catch that blood in your hands, your own blood and the blood of others.

And once the storm is over you won't remember how you made it through, how you managed to survive. You won't even be sure, in fact, whether the storm is really over. But one thing is certain. When you come out of the storm you won't be the same person who walked in. That's what this storm's all about."

ofis sweet ofis


Seçim sonuçları, finaldeki ezilişimiz, üstü kapalı bayram günleri, kısır çekişmeler derken, güzel bir Pazartesi gözüküyordu ofisten kafamızı çıkardığımızda efektli gözlere...

13.9.10

Tvigle Versus Animations

Rusya'dan genç bir animatörün elinden çıkan şu kısa animasyonlara bir bakın derim. Hap niyetine güzel esprilerle donatılmışlar ve bazıları cidden komik.

Tüm videolar şurada
ve http://www.tvigle.ru



12.9.10

Filmlerden Alıntılar #6


Kar yağışına dakikalar kalan
günlerden biriydi.
Hava elektrik yüklüydü.
Neredeyse duyabiliyordun.
Ve bu torba oradaydı.
Benimle dans ediyordu...
...oynamam için yalvaran
küçük bir çocuk gibi.
15 dakika için.
İşte o gün fark ettim...
...her şeyin ardında hayat vardı...
...ve iyilik dolu, inanılmaz bir güç.
Korkmak için hiç bir neden olmadığına inanmamı istiyordu.
Hem de hiç.
Video, zavallı bir bahane, biliyorum.
Ama hatırlamama yardim ediyor.
Hatırlamaya ihtiyacım var.
Bazen öyle çok güzellik var ki...
...dünyada.
Dayanamayacağımı hissediyorum.
Ve kalbim...
...içine kapanacak. - American Beauty

11.9.10

Starálfur

Bundan 50 yıl sonra bile Sigur Ros saygıyla anılacaktır bence. Kabul ediyorum ki bazı parçaları gerçekten de ağır, ama Starálfur resmen bir büyü. Sözleri sallayıp kendinizi parçaya bırakın. Eğer ilk dinleyişinizse, yerinizde olmak isterdim gerçekten. Hemen gidip Ágætis byrjun albümünü bi 20 kere dinlemiştim o gazla.


Canlandıranlar Yetenek Kampı

Oldukça güzel bir proje. Paylaşmam rica edildi, paylaşıyorum haberi. Bu tip konularda destek arayanlar kesinlikle göz atsın.
_____

Canlandıranlar Yetenek Kampı, 2010 yılı boyunca süren, animasyon eğitimini- üretimini kapsayan 2010 ajansının desteklediği tek animasyon projesi olma özelliğini taşıyor. Berat İlk tarafından 2008 yılından beri yürütülen proje kar amacı gütmeyen, canlandırma sineması ile uğraşanların donanım kazanmasını, teknik açıdan daha kaliteli üretimler yapılmasını ve Türkiye’de yapılan çalışmaların arşivlenmesini hedeflemektedir.

2010-2011 döneminde de devam etmesi planlanan projenin destek bulması ve atölyelere animasyonla ilgilenenlerin katılımının sağlanması için tanıtımının yapılması üzerinde durulan noktalardan biri. Bu sebeple biz de 2010 AKB Ajansı Gönüllü Programı olarak Canlandıranlar Yetenek Kampı (CYK)’nın çeşitli iletişim ağları kullanılarak tanıtımlarının yapılması ve kamuoyuna duyurulması için çalışmaktayız.

Projenin en önemli özelliklerinden biri tüm atölyelerin ücretsiz olarak verilmiş olması ve www.canlandıranlar.com adresinin arşiv bölümünde kayıtlı olarak tutulup herkesin yararlanmasını sağlamasıdır. Atölyeler sonunda katılımcıların ürettiği projeler arasından seçici kurul tarafından 3 proje seçildi. Haziran ayında toplam 6 projenin çekim hazırlıkları başladı. Aralık ayında ise çekimi yapılan filmlerin gösteriminin yapılması ve çeşitli uluslar arası film festivallerine gönderilmesi planlanmakta.

http://www.canlandiranlar.com

____

10.9.10

fuck it

Evre Başak paylaştı, ben de ondan çalıyorum :P

8.9.10

I think I found It

Sonbaharı güzel bir albümle açtık valla. Manic Street Preachers'ın son albümü Postcards from a young man'i oldukça beğendim. Enerjisi oldukça yüksek. Ne yaz albümü, ne kış, bu yüzden zamanlama güzel. Albümdeki favori parçam aşağıda valla, I think I Found It. Yolda, işte, evde, yatarken filan dinle dinle dans et parçası tam. 3 dakika olmasına rağmen pek tatlı, pek leziz... Ondan sonra gelen A Billion Balconies Facing The Sun da oldukça güzel mesela. Aman neyse. MSP seviyorsanız zaten çok dinlemiş başucu albümü yapmışsınızdır :D







(alttaki post başka bir zaman diliminden gelmiş gibi davranırım :p)

make me wanna die

Kick-Ass OST'sinin en güzel parçası. Ve Taylor. sen nasıl bir insansın!
(bu aralar böyleyim. Tarkan konserinde çığırıp böyle şeyler dinliyorum. haydi hayırlısı asdfsd)


7.9.10

god hates...

Tanrı Slayer dinliyor olabilir, ama ondan daha bir gerçek var ki, o da;
Hayat bazen sadece yukarı doğru bakıp
GOD
HATES
US
AAAAAAAAALLLLLLLLLLLL

diye bağırmaktır.

6.9.10

Oyungezer - Eylül sayısı



İNCELEDİK: Mafia II
BUNU DA İNCELEDİK: Spiderman: Shattered Dimensions
YETMEDİ BUNU DA İNCELEDİK: Dead Rising 2
İLK KEZ BAKTIK: Bioshock: Infinite
OFİSTE AĞIRLADIK: PES 2011
DOSYALADIK: Gamescom 2010
REHBERLEDİK: Mafia II


ayrıca...

HEDİYE: Tam 32 sayfalık Starcraft II Strateji Rehberi Kitapçığı!

DVD'DE: Oyungezer'in Gamescom 2010 Macerası

ve...

Daha bir sürü oyun!!!

Çarşamba tüm bayilerde!

Try her best not to fall

yir yutarım
never give up

5.9.10

Filmlerden Alıntılar #5

The Road
Gitmişti.
Soğuk hava da son armağanıydı.
Ama karanlıkta bir yerde öldü.
Anlatacak başka hikâye yok.

4.9.10

ölmeseydik ne iyiydi

Mehmet Tez'den görmüştüm bu fotoyu. Atatürk barajında yazıyormuş. Beni değişik ruh hallerine sokuyor her baktığımda. O yüzden dursun hep burada...

Bir baraj işçisisiniz ve kazayla ölüyorsunuz. Arkadaşlarınız ölüyor, sonra sıra size geliyor. Düşüyorsunuz veya üzerinize ağır bir şey düşerek, sıkışarak can veriyorsunuz. Para kazanayım derken ölmek. "Hayat çok zor ya" diyenlere inat, ölmeseydik ne iyiydi demek.

empatisi çok zor.

3.9.10

Birbirimizi sevmenin gururu olmalı her şeyde...

Seneler Geçsin,
Sen Beni bil ben seni bileyim istiyorum.
Benim olduğun kadar dostlarının,
Dostlarının olduğun kadar benim ol istiyorum.
Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.
Yaşayalım ki,
Öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.
Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.
Sen çok dertlenip, içip arkadaşlarınla eve gelmelisin.
Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.
Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.
Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim.
Güzel günlerimizi, evimizde, bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız.
Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek….
Böylece yaşamalıyız işte.
Sonra çocuklarımız olmalı,
Düşünsene senin ve benim olan bir canlı.
Geceleri ağladıkça sırasıyla susturmalıyız.
Sen arada mızıkçılık yapmalısın.
Ve ben söylenerek sıranı almalıyım.
Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım,
Söylenerek yumurta kırmalısın.
Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.
Zaman su gibi akıp giderken,
Herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.
Her şeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden.
Mutlu da olsa,
Kötü de olsa,
Yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.
Saçlara düşünce ya da gidince aklar,
Çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden.
Kavgasız,
Her sabah cinayetle uyanılmayan,
Sessiz bir yere gitmeliyiz.
Geceleri balkonda denizi seyredip,
Sandalyelerimizde sallanmalıyız.
Eve gelip benden kahve istemelisin.
Çocuklar gelmeli ziyaretimize,
Geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız.

Öyle sevmelisin ki beni,
Bu yazdıklarım korkutmamalı seni,
Tebessümler açtırmalı yüzünde.
Bir gün bu hayatı bırakıp giderken,
Sadece mutluluk olmalı yüzümüzde
Birbirimiz sevmenin gururu olmalı “HER ŞEYDE”…
Can Yücel

___
Fantastik bir film izlemek gibi Can Yücel yazılarını okumak. Hiç gerçek olmayacak bir sahneyi izlemek gibi. Bu yüzden bu kadar güzeller. Kendisi bile bu güzel hayatı sadece yazılarında görebilmişken bize sadece tebessüm etmek düşer.

1.9.10

Nefret


Eskiden (lafa böyle başlamayı çok seviyorum) "nifret ettiklerim" şeklinde maddelediğim yazılarım oluyordu, uzun zamandır olmamalarının nedeni, başıma gelmediklerinden değil, artık bir şeye karşı nefret etmemeye odaklandığım için, merak etmeyin yani!

Çünkü bu nefret kapımı ne kadar açık tutarsam, içeri girecek o kadar çok şey başıma geliyor, gözüme çarpıyordu. Şu anda elbette sevgi pıtırcığı olmadım, ama daha az maddeler sayabilirim. Ki bu kendi adıma iyi bir şey.

Bir şeylere karşı nefret etmeye odaklı insan, kararmaya gerçekten de mahkum adamdır. Nefret, durumu çözmediği gibi kişinin iç hayatını da bir hayli karıştırıyor, sağlıklı karar vermeni engelliyor. Elbette bu nefret neye karşı duyuluyorsa konu ona göre değişir ama siz anladınız ne demek istediğimi. Genelde zaten insanlar böyle düşünür (ben "genel" insanlardan olmadığım için gecikiyorum) ama yine de genelde bu nefret olayını pozitif tarafa çekmeye çalışırlar. Örneğin: sabah işe geç kalmaktan nefret ediyorum, ders çalışamamaktan nefret ediyorum, kendime zaman ayıramıyor olmaktan nefret ediyorum gibi... Etme güzel kardeşim! Nefret etmek iyi bir şey olsaydı, savaşta insanlar düşmandan nefret etmeleri için eğitilmez, beyinleri yıkanmazdı...

Ha tabii kişi nefret konusunda tecrübesiz olabilir veya hoşlanmadığı şeyi nefret sanıyor olabilir, ona bir lafım yok, olamaz da. Çünkü pişecektir o insan elbet. Örneğin erkekler arasında "Ben hiç bir şeyden korkmaaaam" diyen tiplere çok rastlarsınız. Her erkek bir şeylerden korkak emin olun (erkekler emindir zaten de). Yok diyen ya yalan söylüyordur, ya da en basitinden bir kadının nefret ettiği zaman ne kadar nefret ettiğini, neler yapabildiğini bilmediği için havaya suya sıkıyordur. Erkek korkmak ve bu korkularını ortadan kaldırmak için aradığı gücü kaslarında bulsun diye yaratılmış bir varlıktır, kimi kandırıyoruz allaasen!

Neyse efenim, daha az şeyden nefret etmek ne sağlar diyorsanız da, en azından kalbinizin kararmasını geciktiriyorsunuz, bu da giderek çekilmez, giderek kötüleşen karakterinizi (varsa tabii) yavaşlatıyor. Üzgünüm, durduruyor demek isterdim ama değil. Sadece hızını yavaşlatıyor. Kalbinizde ne kadar çok nefret ettiğiniz "şey" varsa, o kadar dolusunuz, o kadar kirlisiniz. O kadar sağlıksızsınız. Bu kiri atmak mecburiyetindesiniz ve bunun atış şekli de tahmin edemeyeceğiniz kadar trajik olabiliyor. İnsanları, doğayı, börtü böceği filan sevinnnnn diye saçmalamıcam, ama en azından olabildiğince az nefret edin veya olabildiğince nefret edebileceğiniz pozisyonlardan kaçının. Gerekirse dört duvar arasından çıkmayın. Dünyadaki cehennemi yaşamaktan iyidir.

give it up