16.8.10

Yıkılan hayaller üzerine biraz Olmeca Gold

Bir Fransız, Bir Kanadalı, bir İspanyol bir kaç da Türk aynı masada içip laklak yapıyorsa, samanlık seyran olur gibi bir atasözü kıçımdan attım geçen gün. Çünkü gerçekten de öle oluyor. Eminim size de pek çok olmuştur; dünyanın farklı yerlerinde doğan, farklı yollardan giden, farklı kültürlerden beslenen insanların yolu bir gün, kısa bir zaman dilimi için de olsa aynı çatı altında birleşirse, konuşmaktan daha iyi birşey varsa da o da içerek konuşmaktır. Geçen gün böyle oldu yine. Yine yanılmadım. Aslında yanıldım ama önce niye yanılmadım onu anlatim: İspanyol güzelimiz sadece latin güzellerinden ve futboldan konuşabiliyor, Kanadalı -the durmadan terleyen bünye- sadece müzikten ve abazalıktan konuşabiliyor, Fransızızımız da para ve sinemadan konuşabiliyor. Yani o kadar fıkramız evet gerçek, siz de biliyorsunuz.

Yanıldığım kısımsa Fransız arkadaşımızdan geldi. Kendisi Louise Lumiere sinema okuluna gidiyor Fransa'da, seneye mezun. Gerçekten de gidiyormuş hem de burslu girmiş. Bilmeyenler olabilir, bu okul dünyada sinema okulları içerisinde zirveye oynar. Ben Prag, Lumiere ve Londra gibi bir üçlü çıkarabilirim. Ah dedim kardeşimsin. Gel biraz nouvelle vague döneminden konuşalım. Takır takır konuşabiliyor evet, çünkü adamın ödevleri hep bundan yahu! Ben de biraz kıskanç adamımdır. Bir konuyu biliyorsam, dişimi sokmam lazım. Dedim o zaman gel Arjantin taraflarına gidelim, gel pasolini konuşalım, yeme di mi İspanya'ya ne dersin, bunuel? O da diyor ki yok Lynch, Haneke falan filan... Dedim yok ne gereği var, onları herkes biliyor. Yahu en kral okuldasın yoksa bilmiyor musun başka ülkelerin sinemasını. Ya hadi fosilleri bırakalım hiç mi senin bir fikrin yok?... gibi gülerek konuştuğumuz bir sidik yarışına dönüştü ortam. Tabii daha sonra öğrendim ki, Fransa'da yeni dalga, kutsal kitap gibiymiş. Asla eleştiremezmişsin. Hep oraları örnek alırmışsın. İdolün o sınırlar yani. Ondan sonra anladım neden bu kadar basma kalıp filmlerin çıktığını son zamanlarda (tabii bir tane örnekten yola çıkarak bu fikre kapılmak kötü ama olsun, alkollüyüm mazeretim var). Aynı bizim Nuri Bilge Ceylan dönemine benziyor durum; (bu arda NBC'yi tanımıyor, bi tek Fatih Akın'ı biliyor, yuh). Bir anda arthouse sinemasında patlama oldu ülkemde. Artık Tarkovsky'yi sadece rus sempatizanı ve sinemacılar bilmiyor. Hiç yoktan iyi mi, iyi ama bir kazanç sağlamıyor. Yine NBC filmlerinin ötesine gidemeyecek taklitçiler. Fransa'da da sorun aslında biraz buymuş sanırım. Son 5-10 yılda kaç tane harika yeni yönetmen çıktı? Kaç tane unutulmaz, yeni fikir sunan Fransız filmi çıktı? Hikaye? Benim aklıma 10 tane zor geliyor mesela. Çoğu da "gore" sinemaya ait (Ben buna Fransızların "Kanı Keşfetmeleri" diyorum)... Kendi filmlerini eleştirmeyen bir okula hayran olduğumu öğrenince elbette biraz hayalkırıklığı oldu ama biraz da sevindim. Kayıt olacak kadar param asla olamayacağı için üzülürdüm ama sanırım yarın olsa da seçimim başkasından yana olur. Çünkü daha pek çok açığını görmüş oldum. Örneğin Asya sinemasına yok gözüyle bakıyorlarmış. Kore, Çin, Tayland, Japonya sinemalarını nasıl yok sayabilirsin yahu? Kimsin lan derler adam... Siktir et Hollywood'u, Avrupa'nın bile en iyi yazarları, Asyalı yazarların şu anda en iyi olduğunu söyler durur. Hatta Batı yavaş yavaş Doğu'dan beslenir çünkü Doğu kabuğundan çıkarken, kültürünü ve günü çok iyi harmanlamayı bilip sıradan kelimeleri öyle bir art arda yazıyor ki, hayran olmamak elde değil. Daha sonra öğrencimiz (ki 30 yaşına gelmiş artık yuh) bu açığını kapatacağına dair yemin ediyor. "Yahu gününüz nasıl geçiyor ki?" diye sorunca "proje, sunum, ödev, saçma kısa filmler..." şeklinde özetleyebiliyor. Bizden çok da farklı işlemiyor sistem. Onlarda full HD kamera var işte bi. Geceleri içmeye çıkacak bile zamanları yokmuş; ortak şikayet bu (bu baskı da mezun öğrencilerin sinemaya değil TV'ye kaymasına yol açıyormuş). Tabii bu da sekse karşı bir düşkünlük yaratmış gözlemlediğim kadarıyla. Bazıları, Türk kızlarına yiyecekmiş gibi bakmaktan bıkmadı usanmadı. İşte biraz tiyolar verdim, "bakın kızlarımız çok open-mind gözükebilirler ama içlerinde kesinlikle hamur kokan bir tabu beslerler. Ok, Ivan, abi baby face'sin, buradan çoğu ergen kızı kaldırırsın ama siz diğer arkadaşlar için durum biraz zor." Elbette biraz şevkleri kaçıyo böyle diyince çünkü kendi kızları gibi sanıyor buranın kızlarını da. Eğer zenci değilsen, zengin değilsen, son model yakışıklı değilsen, ya da yırtık hırka giyen tatlı su enteli değilsen, turistlere karşı kızlarımızın ucuzladığını pek görmedim ben şu ana dek.

Demem o dur ki, böyle çok özendiğim hayallerimin çok kırılgan olmasına da şaşıyorum bazen. Adı üzerinde, hayal ama hayal ettiğinden de çok çok farklı olması acımasız biraz. "Dostum sen niye bu konularda bir işler çıkarmıyorsun, benim çoğu sınıf arkadaşımdan daha iyisin" diyor (aklında gönderme yapıyor, aptal, diyorum içimden, senden de iyiyim, onu niye söylemiyorsun?), ben de ona, "ben dünyaya iki kere gelecekmişim, bir dahaki sefere" deyip. Ivan'la Barcelona, Real Madrid'ten daha büyüktür yarışına giriyorum sabahın 5'inde...
Tepkiler: