14.8.10

Beklemek


"Kabullenmekten" sonraki en arıza fiillerden birisi de beklemektir bana kalırsa. Genelde bir şey beklemediğimizi, beklediğimiz şeyin de en az fazla ya yemek siparişinin ya da ölümün olduğunu düşünsek de insanın ömrü fazlasıyla beklemekle geçer. Neyi bekleriz ki? diye bir soru sorduğunuzda kendinize, belki çok fazla bir şey çıkaramazsınız ama biraz derinlere indiğinizde, geçmişinizde neleri beklediğinizi anladıkça o anda da aslında neleri beklediğinizi anlamanız çok zor olmaz. En azından hayatımızın 3'te 1'ini harcadığımız uykuda bile uyanmayı bekleriz.

Bu tip, düşündükçe örümcek ağına dolanan sinek olduğum, beklemek fiili gerçekten de üzerinde düşünmeyi, bir o kadar da düşünmemeyi gerektiyor. Düşünmeme kısmıysa, bu gerçekle yaşayabilecek miyim? sorusunu beraberinde getiriyor. Ya da bilmiyorum, ben belki hassasım böyle şeylere. Godot'yu Beklemek'e bile bunalıma girercesine ağlamıştım yani. Godot asla gelmez. Biz de hep bekler ama kımıldamayız.

Geçen gün Hachi: A Dog's Tale'i izledim. Ben böyle kedi, köpek hikayelerini pek izlemiyorum çünkü bariz bir ajitasyon oluyor hele film Amerika'dan çıkmışsa. Mert'in tavsiyesi üzerine yine de izledim. Richard Gere oynamışsa vardır bi bildiği diyerekten.

Yavaş yavaş başlayan film ilginç bir noktaya geldi. Daha önce bildiğim bir hikayenin (ki Japonya'dan gelmiştir aslında bu hikaye) tam anlamıyla sinematografik anlatımıydı bu.

İşte Parker, soğuk bir kış günü minicik Hachi'yi sokakta bulur (belki de Hachi onu bulmuştur?) ve Parker ailesine zar zor ikna ederek Hachi'yi evinde beslemeye çalışır. O köpek zamanla büyür ve Parker'ın eşinden sonraki en iyi arkadaşı olur. Parker da hayat dolu bir proftur. Pek sorunu yoktur ve çevresine mutluluk saçmaktadır. Hachi de bu sevgiye karşılık verip onu hep istasyondan işe uğurlar ve tam geliş saatini bir şekilde ezberleyip yine karşılar. Bu döngü yıllarca sürer ama Parker gittiği o istasyondan bir gün bir daha geri dönmez. Hachi ne olursa olsun hergün yine aynı saatte, dostunu beklediği yere- gider ve bekleyişini sürdürür. Bir gün "gelir" umuduyla değil, dostlar, sevgililer böyle yapar diye bekler. Beklemeyi sevdiği için bekler. Bir iki gün de değil tam 10 yıl bekler. Aynı şekilde. Artık ihtiyar bir köpek olsa da, onun hayattaki tek hedefi, o istasyon kapısından giden Parker'ın geri çıkacağı anı aynı yerde tekrar görmektir...

Elbette böyle bir hikaye sonrası ağladım, üzüdüm vs, önemli değil, ama daha çok, kalbim kırıldı diyebilirim. Beni hüzünlendirebilen çok fazla (sanat) eseri olmuştur ama pek pek azı kalbimi kırabilmiştir. Hachi kalbimi kırdı çünkü insani bir davranışı bir köpek üzerinden gösterip insanlığımdan utandırdığı gibi (eşi bile o kadar beklemiyordu çünkü Parker'ın) bu ağır gerçekle de beni yüzleştirdi tekrardan. İkisini de aynı anda yaptığı için pek acı oldu. Dokundu. Ben insanın hayatta, eğer doğruysa tek gaye ile yaşayabileceğine inanan birisiyim. Varsın 6 milyar insan buna "basit" desin. Tek yapması gereken kişinin, o "şeyin" gerçekten de gayesi olmasına karar verip vermediğidir. Bence bu insanların en yüce davranışlarından biridir ama kimse bu yüceliğe kavuşamadığı için "ne olursa olsun yoluna devam etmelisin" fikrini benimsediğimiz (korktuğumuz) için bize bunlar gerçekten de "hikaye" geliyor. Hachi elbette gerçek bir hikaye. Heykeli de var hep beklediği yerde. Bir insanın bir insanı değil beklemek, hatırlayamayacağı bir süreyi, -ki bu süre köpeklerin ömrünü oluşturuyor neredeyse- yapmayı en çok sevdiği şeyle, onu seveni ve sevdiğini -gelmeyecek bile olsa- beklemesiyle geçirip bu hayattaki zamanını doldurması, 1000 kere dünyaya gelip 1000 kere de yoluna devam etmekten çok daha kutsaldır gönlümde.
Tepkiler: