• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

30.8.10

en yaratıcı 60 ilan


NTV güzel bir dosya hazırlamış valla. Beğendim.

http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/en-yaratici-25-ilan.html?position=0

Benim 6 favorim şunlar:
1
2
3
4
5
6

Sizinkiler hangileri?

29.8.10

my wine in silence

kendimi üzmeyi özlemişim. özlemişim.

28.8.10

insanın en büyük yalanı...


İnsanın en büyük yalanı karşısındakine değil de kendisine söylediği yalanladır denir. Çünkü gerçekten de inanır insan kendisine söylediği yalana. Ki bu o insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biridir çünkü her şeyi o temel üstüne kurmak, ileride yaşanacak bir depremde insanın hayatının kafasından aşağı yıkılmasına neden olacaktır.

Geçen gün bir kız arkadaşımla konuşurken, işte sevgilisinin aslında ne kadar piç, yalancı, düzenbaz biri olduğundan bahsediyorum -ki o da aslında bir arkadaşım, oldukça kızdı bana, hayır o öyle biri değil, hiç öyle taraklarda bezi yoktur vs diye.. Tanıyorum çocuğu işte ve kesinlikle böyle özellikleri var. Kötü biri değil ama kötü alışkanlıkları var. Ama gel gelelim, bu kızcağız kafasında onu öyle bir tekrardan çizmiş boyamış ki (tam istediği gibi), adeta bir melek, insanüstü bişi o. Bu kadar düzgün birisi olamaz ona göre. Ulan başkasından mı bahsediyo diye düşünüyorum bir de. Aşık diye böyle diyor desek değil, yani o kadar körkütük aşık değil. Yapmaya çalıştığı şey ve -tüm insanoğlunun yapmaya çalıştığı gibi- "benim sevdiğim insan kötü şeyler yapamaz çünkü ben kötü şeyler yapan birini sevmem" doktrinine sahip çıkmak, bu konuda taviz vermemek için kendi beynini yalanlarla uyuşturmak. E tabi konu daha sonra "Sen kimi seviyorsun ki? Kafanda yarattığın hayali mi, yoksa karşında duran etli kanlı günhalı insanı mı?" sorusuna gelip tıkanıyor. Genelde bu sorunun cevabı acıtır içinizi.

Arkadaşlar, insanlar kötülük yapar. Hoş görülmeyen şeyler yapar. Kötü alışkanlıkları vardır. Saplantılı hayalleri, sapkın fantezileri vardır. Çeşitli olaylar sonrasında tahmin edemeyeceğiniz şeyler düşünmeye başlarlar. Anı yaşamasa bile anlardan etkilenir. Kültürüne göre değişir şiddeti ama kesinlikle vardır bu özellikler. Şu dakika itibariyle gözükmüyor oluşu, içinde uyuyor oluyor gerçeğini değiştirmez. Elbet uyanır. Fıtrat budur. "İYİYİ SEVME ÇABASI"nın sanmıyorum ki sonu iyi bitsin. Bir sabah uyanırsın ve yanındaki kişiyi tanımadığını farkeder, altında kaldığın dünyayı yeni baştan inşa etmeye çalışırsın. "Sen artık çok değiştin!" değildir muhtemelen sonuç, "Belki de sen onu hiç tanımadın, tanımak istemedin"dir.

Bir de sorarlar insana "ulan madem herkesin sevgilisi, eşi melek gibi, süt gibi, e o zaman bu dünyanın amına kim koyuyor yüz yıllardır? Bekarlar mı?"

Ne mutlu karşısındakini olduğu gibi sevebilene derim hep...

27.8.10

Limbo'ya Yapışıp Kalmak


İlk haberi 2006'da, ilk görüntüler de 2007'de gelmişti. Bağımsız bir firmadan, kısıtlı imkanlarla çıkacaktı Limbo. Siyah-beyaz ve tonlarında, dahice bulmacalar, muhteşem bir atmosfer ve çok değişik bir ruh haliyle oyun çıkmayan niyetlenmiş ama planlar istedikleri gibi gitmemişti, ama buna rağmen geçtiğimiz ay Xbox360'da yerini aldı LIMBO.



İncelememi Eylül sayısında okursunuz zaten, ama burada da ekstra belirtmek istedim. Limbo muhteşem bir oyun. Şu anda oynadığımız pek çok oyundan çok daha iyi ve atmosferi anlatılmaz, yaşanır. Siyah-beyazı bu kadar iyi kullanan bir oyun görmemiştim açıkçası. 2008'de çıkan Echochrome'u bilirsiniz. Çok orijinal bulmacalarıyla gönlümüzü kazanmıştı. Limbo da en az onun kadar iyi bulmacalara ve platform öğelerine sahip.
Alabiliyorsanız, mutlaka alın, oynayın. Büyüleneceksiniz.


Akuma Ayakkabıları

Street fighter'dan Akuma desenli bu ayakkabılar elbette official değil ama kim yaptıysa da kendisini buradan tebrik etmek istiyorum. Muhteşem bir tasarım, çok iyi işçilik. Satılmıyor sanırım ama satılsa ilk sıradan alırdım (sokakta giymeye kıyamaz evde giyerdim ehe)
Sitede ayrıca çok fantastik ayakkabılar da var, bakın derim. clashofthecustomizers.com









25.8.10

meet me in montauk t-shirt

işte en sevdiğim t-shirtüm. el emeğim göz nurum :D
evet, karnımı da biraz içine çekmişim, ne var yani! hıh

Sonra diyorum ki

Bir an sevinç duyarken, korkuyorum sonra hemen,
Haydut yıllar çalar götürür diye hazinemi;
Bir an, başbaşa kalmaktan öte bir şey istemezken,
Sonra diyorum ki, alem niye görmesin sevincimi?
Bazan, sana baka baka kendime çektiğim ziyafetle,
Doydum sanırken, bir bakışın açlığıyla ölüyorum sonra,
Senin bana verdiğin ya da verebileceğinden öte,
Ne bir şeyden zevk alıyorum, ne de çabalıyorum almaya.
İşte böyle, her gün hem açlıktan ölüyor, hem tıkanıyorum;
Ya oburca her şeyi yiyorum, ya da hiçbir şeye dokunmuyorum.
75.sone - W.Shakespeare

R.I.P. Satoshi Kon :(


Paprika, Perfect Blue, Millenium Actress, Tokyo Godfathers, Paranoia Agent'ın yazar yönetmeni Satoshi Kon kısa bir süre önce vefat etmiş. Harbi üzüldüm bu kayıp için çünkü sadece anime dünyası değil sinema dünyası çok büyük bir üstadı kaybetti. Miyazaki birgün vefat etse, sanırım bu kadar üzülürdüm. Tam bir dahi, büyük bir hayal gücü sahibi, büyük bir yetenek abidesi, aynı zamanda arıza bir ruha ve düşüncelere sahipti kendisi. 47 yaşındaymış bir de, oldukça genç ölmek için. Perfect Blue'yu ilk izlediğimdeki o büyük şoku hala hatırlıyorum, çizgi film olmasına rağmen hala aklımdan çıkmayan o tecavüz sahnesininin mimarı... Aynı şekilde Paprika sonrası mind-fuck'ı. Gerçek ile bu kadar iyi dans eden bir yazar yönetmen çok az geldi bu evrene... Tüm filmleri birinden güzeldir, bir birinden önemlidir. Dreaming Machine'i bitirebildi mi bilemiyorum ama huzur içinde yatsın :(

http://www.imdb.com/name/nm0464804/

23.8.10

loss

Eğer "bir şarkı seç, seni tanıtsın" derseniz size aşağıdaki parçayı veririm. God is an astronaut'un bu parçasını anlamıyorsanız (daha doğrusu alamıyorsanız), iliklerinize kadar üşümüyorsanız, üzgünüm, beni hiç bir zaman anlamayacaksınız.


ilginç bir yolculuktu

sadece otobüs maceralarımı anlatsam eminim ki daha çok takipçim olurdu ama ben o kadar sıkıcı bir adam değilim, durmadan askerlik anılarını anlatanlar gibi. Ama bazı otobüs anıları da tam anlatılası yani. Böyle bi paylaşasım geli, gülelim istiyorum, şenlenelim, hoplayal...

Bugün ilk kez şu püfür püfür kliması olan yeşil otobüslerin birinde lcd ekranlar gördüm. sanırım 3-4 tane takmışlar. İstanbul'dan kareler, toplam durak sayısı, kalan durak sayısı, hangi duraktasın, saat gibi bilgiler gözüküyo. Tabii ben artık tam bir materyalist birine dönüştüğüm için bunun "reklam tarafını" düşünüyorum. Lan bak 20 durak varmış, ortalam şu kadar saat yolculuk etse, en az şu kadar yolcu taşısa, reklamlar ortalama şu kadar saniye uzunlukta olsa, izlenme oranı şu kadar olur, şu kadar kişi döner, onun %2'si şu kadar eder, onun da piyasadaki reklam şusu busu bu kadar para eder gibi bol bilinmeyenli hesaplara girdim. Sonra kafamı camlara vurdum sen nası bişiye dönüşüyosun lan Volki diye. Şaka şaka vurmadım kafamı, ama yasladım böyle kafamı cama, köprüdeki tümsekler sağolsun cupcupcup diye sekti kafam camda 3 kez. Biri de tam sivilceye denk geldi ki, camı azcık kirlettim

Sonraki durakta eman allahım! 1453 yıllık otobüs yerlisi olan ben, ilk kez bu kadar güzel bir kızın otobüse bindiğini gördüm. Normalde çirkin kızlar bitse, ohooo tüm otobüs boş olur, o at gibi kokan kız da gelir yanıma oturur, hiç şaşırmam ama konu güzel kız olunca cenabet şansıma, otobüs dolu olduğu için, aramızda biraz mesafe kaldı. Neyse ki bir kaç durak sonra millet toz şeker bulmuş karınca gibi kapılardan aktı, kız da yaklaştı. Valla kötü bir niyetim yok, kız başarılıydı yani, incelememek kıza haksızlık olurdu. Lütfen yani, koca adamım asılcak halim yoktu kıza tabii!!! Neyse, kız gerçekten başarılıydı. 175 boy. ama 5 cm'si topuktan geliyodu. Kadife bir topuklu ama öyle çivi gibi ince topuklu değil. Orta topuk. Ayakkabısının önü kapalı. Ah işte bu. Tüm gün ayakta durmaktan kafam gibi şişip kan toplayan baş parmak showu yapmıyordu hatun kişisi. İnce bir naylon çorap. Dar bir kot. Arka tarafında topuğunda biten bir fermuar. Azıcık açmış. Biraz daha yukarı çıkınca anlaşılıyor ki kızımız tam bir simetri kitabı. Bu kadar mı kusursuz olur usta! Kızım sen hiç mi hamur işi yemedin. Nerede leğen gibi kıçın, roberta carlos baldırların! Yok. Başkası olsa "gel seni manken yapayım" derdi. Daha yukarı çıkınca, abartıya kaçmayan mavilikte, abartısız desenli bir askılı bir tshirt. Üzerinde tüp patlamış gibi de yanmamış, tadında kalmış güneş altında. Kesinlikle tuttum giysilerini. Ucuz değil ama ucuz değil diye de göze göze sokmamış. Zevkiyle giyinmiş, tarz sahibi ablam. Tırnaklara geçiyoruz. Evet. Hayvanlar gibi bakımlı. İyi anlamda yani. Sanırsın ki ellerini kullanmıyor bu kız. Kusursuz, pürüzsüz, alıp yiyesim geldi ekmek arasında o derece. Boyun da leylek gibi değil. Boyuna göre kararında uzunlukta. Saç kesimi küt değil, erkek modeli değil, şu moda var ya bi taraf uzun (sivri) diğer tarafı kısa, ondan da değil, bilmiyorum o kesime ne diyorlar ama ensesinin biraz aşağısında, dalgalı, kumral. Ensesindeki kıllar da öyle sarkmamış aşağı. ULAN kusur bulmam lazım bu kızda diye delirdim. Her yerine baktım rahatsız etmeden, yok abi bulamadım. Kaşlar, gözler, burun, dudak, Photoshop'ta yapılmış resmen. Turist sandım değil, pasosu vardı. Abartı aksesuar vardır diye umdum, saati de minimalistti, diğer kolunda da el yapımı bir bileklik vardı. Tatil köyünden aldığı belli ama yakışmış. Boynunda da bir şey vardı ama tam bakamadım. Neyseki yüzüğü yoktu eheh :P Sonra kız iyice yaklaştı bana, otobüsün arkasında doğru. Ellahım, cennet gibi de güzel kokmuyor mu. Her an oturup ağlayabilirim yani, "neden allahım, neden otobüs, başka bir ortamda filan? he yap bir babalık ühüh" diye. Bi 5 dakka daha aynı atmosferi paylaştıktan sonra kız indi. Onun yerine bildiğin sakallı kadınlar bindi, birine yerdim mırmır ederek.

Kulakta müzik, gözlerde dışarıda, eller artık cıvvık cıvvık olmuş otobüs borusunda, kafada bin tilki sevişiyor bamgüm, NE OLDU DERSİNİZ! Benim 1000 tane hakkım olsa bulamazdım valla.

Aha o da ne. Abdurrahman Dilipak bindi otobüse. Beyaz gömleği, Çetinkaya'dan alınmış kumaş pantolunuyla, fıldır fıldır bakan gözlerle otobüse bindi. La ne işin var senin halkın arasında, cesarete bak derken, kıçıma kadar geldi sokuldu. Ben bu adamı hiç sevmem açıkçası, bir düşünür yazar olabilir ama fikirlerine saygıdan başka bir şey gösteremem kusra bakmasın. Arkama geçirmedim valla, nolur nolmaz. Önüme geçti o da. Bakıyom böle, tip tip. İçimden şey diyorum "O dinlediğin müzik iblis işi, gel ilahi dinle sen" diyomuş bana, ben de aaağzıan aaağzına vuruyomuşum ahuuha. Valla sıradan bir adam işte. Tek dikkatimi çeken, bilek yok adamda. Sıfır. Dümdüz geliyo kol ve bi anda 5 parmak oluyo o kol. Çok ilginçti valla. Daha ilginci 1 durak sonra indi. Yani en fazla 5 dakka yolculuk yaptı. Yürüse yürürdü. Sevmedi galiba beni.

Ondan sonra inmem gereken durakta indim. Biraz yürüdüm. Diğer binmem gereken durağa geldim. Eve gitcem işte ama baktım biraz trafik var gibi. İçimden bi ses, "binme volkan, yürü hem spor olur" dedi. hay hay dedim. Hay iç sesime sıçayım! 5 dakka yürüdüm işte. O bineceğim otobüsün arkasındaki camdan kim bakıyo dersiniz? EHE İŞTE O kusursuz hatun kişisi! El sallayıp otobüsü durdurmak geldi içimden, gitme diyeydim diye böğrümü yırtacaktım ama yapamadım. Sinirimden mp3 player'ımı yiyecektim o derece. Sonra kömüş gibi yürüdüm yürüdüm. 15 dakka yürümüşsem galiba 3 kere ambulans geçti o inanılmaz trafikten. Arabalar durmadan sağa kayıp yol vermeye çalıştı ama nafile. Sonra ambulanstaki hasta ile kendim arasında bir empati kurup yersiz bir üzüntiye büründüm. "allahım istanbulda trafiğinde ölceeem öhühehe" diye. Meğer açmışım, ondanmış bu duygu patlamaları. Doydum.

22.8.10

Machine Head ile dağlara daşlara

Bir gün lamb of god izleyip 1 hafta tuğla gibi gezeceğimi biliyordum, oldu.
Yine bir gün, Machine Head izleyip 2 hafta yatak döşek yatacağımı biliyorum. GELİN ULAN ARTIK!


21.8.10

akrep erkeğine yorumlar


Burcumu takip etmem açıkçası. Acaba bugün başıma ne gelecek, nelere dikkat etmeliyim diye hiç kasmadım. Hayatım konusunda biraz meraksız bir adam olduğum doğrudur. Bir yerde 5 sene sonraki geleceğimi okuyacağımı da bilsem, hiç bakmayabilirim o sayfaya, o derece. Biraz da kontrolün sanki elimden kaçabileceği korkusu da var.

Ama burcumun özelliklerini taşıyan biri olduğumu her yoruma bakınca görebiliyorum. En kallavisinden AKREP erkeğiymişim :)) Yani sırf o tarih aralığında doğdum diye mi böleyim, işin bu kısmını merak etmiyor değilim ama burcumdan memnunum. Bir erkeğe yakışan tarafları var. Kötü tarafları da var elbette ama örneğin diğer burçlara bakınca Akrep iyiymiş ya diyorum. Zaten blogun az biraz takipçisiyseniz anlamışsınızdır akrep olduğumu...Yorumları ekşiden kopyalıyorum :))

*inatçı, gözükara, bildiğini yapan, kıskanç, kendini beğenmiş, ukala tavırlarının olduğu fakat sevilip içine sokulası tavırlarının yanında önemsenmeyecek özellikleridir.

* sanılanın aksine çok güçlü değildir. birçok şeyi içine atar, dışarıya belli etmez. güçlü görünür dışarıdan ama yalnız kaldığı zaman ağlar sessizce. kimine göre kötü olarak bilinen tüm özelliklerinin aksine çok duygusaldır. ondandır bu kadar kolay ağlaması. ama bunu da kendi kendine yaşamaya sever. o yüzden kapalı kutudur. mükemmel bir sevgilidir. sevdiğine bunu çok iyi hissettirir. birgün bitse bile bu ilişkisi, karşı taraf ne kadar gurur yapıp dönmese de; onun için her zaman mükemmel olacak olan sevgili, yine akrep burcu erkeğidir. işte bu kadar yer eder sevdiğinin aklında, kalbinde, hatıralarında.

*bile bile lades demekten keyif alacağınız tiplerdir. inatları ve bu inatlarını en çok kendi iç dünyalarında kurguladıklarını söylememek, susmak konusunda kullanmaları sinir eder. sakinliğinizi zorlamaktaki inatları da buna dahildir. ama onları kendi içleriyle olan çekişmelerinde kendilerine bırakın. sonrasında okadar eğlenceliler ki...

*dostunuz olduğunda; her zaman yanınızda olan, söylediğiniz her kelimeden gerekli anlamları çıkarabilendir bunun aksine en ufak bir olayda akla gelmeyecek şeyleri düşünen, kafasına takan, gerçek olması için uğraşan,suçlayan,en acımasız olabilen,zor durumda bırakan,bütün yolları kapatandır..

*hırslıdır. unlu olmak degil, kalıcı olmak, unutulmamak ister.
sezgileri gucludur. hislerinde genelde yanılmaz. "bu adam kotu" derse o adam kotu cıkacaktır.
hicbir seyi acık acık yasamayı sevmez. kendi dunyasının saklı olmasını ister. zor acılır, zor kendini anlatır, samimi dostlarından bile onu cok tanımayanlar cıkabilir. ama ote yandan dostluga cok onem veren de gene kendisidir. dostlarıyla konusmak/ tartısmak/ paylasmak/ birlikte gulup eglenemek ona keyif verir.
bir dostunun yalanını yakalarsa o dost gozunde bitebilir. iliskilerde seffaflıga cok onem verir. dısarı toleranslı olabilirken yakınına verdigi degeri hak etmeleri gerekcesiyle daha serttir, zira cok deger verecektir.
kusku yasam motivasyonudur. her adımı ihtiyatla atmasını saglar. ama kimi zaman asırı kuskudan kendini yordugu da olabilir.
gururuna duskun bir tiptir.
inatcıdır. dusmanı olursanız acımasız yuzunu de ortaya kolayca cıkartabilirsiniz.
akrep burcu erkegi kendine guveniyle kadınlar tarafından begenilen bir erkektir. o analizci kafası sayesinde karsısındakini cabucak inceler ve anlar.
bu erkek capkındır. bu erkek yakıcıdır. pek cok kadının yasamında iz bırakan iliskilerin kahramanıdır.
cazibeli, seksi, guzel kadınları begenir.
iliskilerinde cinsellige onem verirler.

*şeytan tüyünün varlığının en büyük kanıtıdır bu erkek. (AHAHA İŞTE BUU:))

*her daim depresyonun,intiharın ve iflasın eşiğinde olduğunu düşünen erkektir. bir şeye gerçekten kızdıysa eğer yapılacak en iyi şey uzaklaşıp sakinleşmesini beklemek,en kötü şeyse onu sizin sakinleştirmeye çalışmanızdır .

*megalomanlığımın kaynağı olduğunu düşündüğüm burcum. genellikle akrep burcu kadınını çeker. şıpsevdi olsa da, eğer bu sevgi tutkuya çevrilirse en romantik aşık, olmazsa en odun kişi olur. (HHMMM, SON KISIMDA HAKLIIK PAYI VAR :PP)

*kadınlara düşkündür, ancak kadın düşkünü değildir. tersine yalnızlık en büyük zevklerindedir, hayatına birini dahil etmesi genel anlamda kolay olmaz.

*bunların dışında, evet, aşırı duygusaldır ve açıkcası bunu da kötü bir özellik olarak betimlemek mümkündür.

*çükünü sever.

*takintilidir, bazen cok sabirlidir, bir omur bekler, bazen cok sabirsizdir saniyeler omur gibi gelir.
zordur ama sevimlidir. harbi'sine rastlamak kolay degildir, ama bulursaniz birakmayin. iyi bir baba olabilir. sevgisi merhameti coktur.

*gözlerinin içi gülen, sempatik, yardımsever olan bu adamın içinde bir yerler sizin yaşadığınızdan daha karanlık bir dünyaya aittir. ölüm kelimesi onlara çok yakın durur. hem gerçek hem mecazi anlamda. onlar ölüp, öldürüp, küllerinden doğar hep.

*yaşadığı her şeyden ders çıkaran insanlardır.
sevdiği zaman da inanılmaz sadıktır.
hiç bir burç için aşk ve sadakat bu kadar yakıştırılamazdı herhalde.
olması gerektiği gibidir. kendisidir, "öz"dür her şeyden önce.
dürüsttür.
zevklerine düşkündür. vefalıdır.
bir duruşu vardır hayatta.
dengelidir çoğu zaman.
yaşamayı sever, düzenlidir.
malı kıymetlidir.
acayip tutumludurlar. (BEN DE BU ÖZELLİĞİMİ SONRADAN KAZANDIM SANIYODUM AHAH)
özgürlüğüne çok düşkündür. anarşist bir yanı vardır. hayvanlar ve çocuklarla iletişimi; izleyene keyif verir.

*genellikle (bkz: balık burcu kadını)yla iyi anlaşır. tecrübe ile sabittir.

*sarıldığında, tüm ruhu saran; deli(ci) gözlerin sahibi erkek. (REKLAAM REKLAAAM :P)

*egoları hep tavandır. her zaman sizden üstün olmak isterler. güvenilirdir, sadıktır.

*kiskanc oldugu iddia edilir ama cogunlukla kiskanmaz kiskandirirlar. (AYNEN :)))

*bilmedigi konu, detay, olay yoktur.

*(bkz: tespit insanı)

*milyonlarca saat tartışabilen erkektir.

*kafalarina bir sey koyduklari anda hedefe kitlenmis bir fuze gibidirler. yaptiklari her seye tutkuyla bagli, iclerinde firtinalar kopsa bile yuzeyde hep dingin, hep birkac adim sonrasini planlayarak yasayan, zeki ve genelde cok cekici erkeklerdir. onlarla pazarliga girmeyin kaybedersiniz, cok basarili muzakereciler bu adamlardan cikar. (PAZARLIĞA GİREBİLİRSİNİZ ASLINDA, GERİ DOĞRU :))

*ayrıntılı bilgi için (bkz: fucking machines)

*sevdigi insani* deliler gibi seven vede bunun neticesinde hayvanlar gibin azan insanlar. (HASHDASUHDASD)

20.8.10

INEBRIATION (Inception parody)

İzlediğim en iyi parodilerden biri. THE DRUNK IS REAL ahahah

Mini Cannon

Çok beğendim bunu! Ne şakalar yapılır bunla var ya offff (kesin birileri de ölür hauahsu)

değişmek iyidir. değişin.

ilginç bir nokta var ki, o da aslında dünyadaki hiç ama hiç bir şeyin durmadığı, hareket ettiğidir. HER ŞEY hareket eder. En durgun, duruyor, durucu... dediklerimiz bile özünde hareket eder. Elbette bu maddenin yapısından ötürüdür. Ama bu hareket maddeye ne kazandırır: değişim. YANİ her şey bu yüzden değişir. Değişmeyen tek şey değişimdir lagalugası doğrudur bu yüzden. Neden klişeleşmiş orasını da bilemiyorum gerçi. Ama konu "maddeden" çıkıp "maneviye" geldiğinde, ikisinin karışımı olan insanın kafa biraz sirke küpüne dönüyor ve diyebiliyor ki, İnsanlar değişmez veya herkes değişebilir... Ben insanların "değişmemesi"yle değil, daha çok neden değişmediğiyle ilgileniyorum aslında. En azından neden öyle düşündükleriyle... Çünkü insan hiç bir zaman yerinde durmaz. Duramaz. Fıtratına aykırı. Hergün aynı yerde aynı şeyi yapsan da aslında an ve an değişiyorsun. Micro düzeye bile gitsen, her an ölüyorsun, her an da yenileniyorsun. Vücudun her an bir savaş içerisinde. Her an kazanıyorsun ve her an da kaybediyorsun. Bir tek nefes alıp vermen sırasında yüzlerce fabrikasyon düzeneğin harekete geçtiği gibi, beyninde de aynı anda milyarlarca hücre bir biriyle sevişip milyonlarcası da ölüyor. Kanın hareket ettiği sürece hayattasın... Yani insan ana rahmine düştükten sonra hiç bir AN durmuyor ve durmayış toprağın altına girdikten sonra da, değişik formlarda kendisini gösteriyor... Manevi tarafa bakarsak da bir farklılık yok. Her gün yeni duygularla karşılaşıyorsun, yeni duygular hissedebiliyorsun, her günün yeni bir tecrübe, her tanıştığın biri, her iletişime geçtiğin biri başka bir kitap, başka bir tecrübe. İyi veya kötü, farketmez, sonuçta elle tutulmasa da için değişeyor an be an.

Elbette soruyorum kendime: insana neden HİÇ DEĞİŞMEZ! demişler. Neden ve nerden bu hakkı olmuş insanoğlunun? Daha pembe bakalım, insana "değişmek neden bu kadar koyuyor?". Sanırım çoğu sorun "Define Değişmek?"te yatıyor. Bazısı değişmekten "azalmayı", bazısı "daha kötü olmayı" bazısı "tanınmaz hale geldiğini" anlıyor. Yani tanrı tüm kozmosu yarattığı ilk ANdan beri hareket eden ve buna bağlı değişen her şeyi bir yana koyup, nasıl oluyor de bu fiile NEGATİF anlamlar yüklemişiz? "Aman sakın değişme çocuğum" dediğimiz şey özünde "değişme" demek değil, şu andaki halinden daha kötülük yapan biri olma demektir. Bunu mu hep yanlış anlıyoruz yoksa, tüm bu dinamik karşısında savunmasızca akıp, hareket edip, değişip, o YÜCELİĞİMİZE toz kondurduğumuz için mi değişimi karabasan gibi algılıyoruz? "Asla eskisi gibi olamaz" da neyin nesidir? Hangi şey eskisi gibidir ki? Aldığın ekmekten tut, soluduğun havaya, musluğundan akan sudan tut, balkonundaki çiçeğe, her dakika genişleyen beyin dağarcığından tut, artan dünya nüfusuna kadar, NE, KİM, NEY dün gibi, eskisi gibi Kİ? Hiç bir şey...
Hepimiz bir birimize yalan söylüyoruz kısacası. En güzelini de kendimize saklıyoruz. Ve adına "ben hiç değişmem" diyoruz. Yarın uyandığımızda aynada farklı bir surat görene kadar da bu böyle gitmeye devam edecek sanki (belki yüzün değil ama gözlerin değişmiştir he insanoğlu?)

19.8.10

"bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya"

ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım

falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım

senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım
T.U.

18.8.10

Aronofsky'den yeni film : Black Swan

Son filmi The Wrestler ile beni duvardan duvara atan Aronofsky yine oldukça zor bir hikayeye yönetmenlik yapıyor. Sinopsis beni çok heyecanlandırmamıştı ama aşağıdaki Trailer'ı görünce filmin potansiyelini gördüm. Oldukça skandal sahneler var valla. tüyler tiken tiken bak


16.8.10

Filmlerden Alıntılar #4

Her 4 ayda bir aklıma gelir, izlerim The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford'u. Görüntü Yönetmenliğine şapka çıkardığım ender filmlerden.


"He was ashamed of his persiflage, his boasting, his pretensions of courage and ruthlessness; he was sorry about his cold-bloodedness, his dispassion, his inability to express what he now believed was the case- that he truly regretted killing Jesse, that he missed the man as much as anybody and wished his murder hadn't been necessary. Even as he circulated his saloon he knew that the smiles disappeared when he passed by. He received so many menacing letters that he could read them without any reaction except curiosity. He kept to his apartment all day, flipping over playing cards, looking at his destiny in every King and Jack. Edward O'Kelly came up from Bachelor at one P.M. on the 8th. He had no grand scheme. No strategy. No agreement with higher authorities. Nothing but a vague longing for glory, and a generalized wish for revenge against Robert Ford. Edward O'Kelly would be ordered to serve a life sentence in the Colorado Penitentiary for second degree murder. Over seven thousand signatures would eventually be gathered in a petition asking for O'Kelly's release, and in 1902, Governor James B. Ullman would pardon the man. There would be no eulogies for Bob, no photographs of his body would be sold in sundries stores, no people would crowd the streets in the rain to see his funeral cortege, no biographies would be written about him, no children named after him, no one would ever pay twenty-five cents to stand in the rooms he grew up in. The shotgun would ignite, and Ella Mae would scream, but Robert Ford would only lay on the floor and look at the ceiling, the light going out of his eyes before he could find the right words."

Yıkılan hayaller üzerine biraz Olmeca Gold

Bir Fransız, Bir Kanadalı, bir İspanyol bir kaç da Türk aynı masada içip laklak yapıyorsa, samanlık seyran olur gibi bir atasözü kıçımdan attım geçen gün. Çünkü gerçekten de öle oluyor. Eminim size de pek çok olmuştur; dünyanın farklı yerlerinde doğan, farklı yollardan giden, farklı kültürlerden beslenen insanların yolu bir gün, kısa bir zaman dilimi için de olsa aynı çatı altında birleşirse, konuşmaktan daha iyi birşey varsa da o da içerek konuşmaktır. Geçen gün böyle oldu yine. Yine yanılmadım. Aslında yanıldım ama önce niye yanılmadım onu anlatim: İspanyol güzelimiz sadece latin güzellerinden ve futboldan konuşabiliyor, Kanadalı -the durmadan terleyen bünye- sadece müzikten ve abazalıktan konuşabiliyor, Fransızızımız da para ve sinemadan konuşabiliyor. Yani o kadar fıkramız evet gerçek, siz de biliyorsunuz.

Yanıldığım kısımsa Fransız arkadaşımızdan geldi. Kendisi Louise Lumiere sinema okuluna gidiyor Fransa'da, seneye mezun. Gerçekten de gidiyormuş hem de burslu girmiş. Bilmeyenler olabilir, bu okul dünyada sinema okulları içerisinde zirveye oynar. Ben Prag, Lumiere ve Londra gibi bir üçlü çıkarabilirim. Ah dedim kardeşimsin. Gel biraz nouvelle vague döneminden konuşalım. Takır takır konuşabiliyor evet, çünkü adamın ödevleri hep bundan yahu! Ben de biraz kıskanç adamımdır. Bir konuyu biliyorsam, dişimi sokmam lazım. Dedim o zaman gel Arjantin taraflarına gidelim, gel pasolini konuşalım, yeme di mi İspanya'ya ne dersin, bunuel? O da diyor ki yok Lynch, Haneke falan filan... Dedim yok ne gereği var, onları herkes biliyor. Yahu en kral okuldasın yoksa bilmiyor musun başka ülkelerin sinemasını. Ya hadi fosilleri bırakalım hiç mi senin bir fikrin yok?... gibi gülerek konuştuğumuz bir sidik yarışına dönüştü ortam. Tabii daha sonra öğrendim ki, Fransa'da yeni dalga, kutsal kitap gibiymiş. Asla eleştiremezmişsin. Hep oraları örnek alırmışsın. İdolün o sınırlar yani. Ondan sonra anladım neden bu kadar basma kalıp filmlerin çıktığını son zamanlarda (tabii bir tane örnekten yola çıkarak bu fikre kapılmak kötü ama olsun, alkollüyüm mazeretim var). Aynı bizim Nuri Bilge Ceylan dönemine benziyor durum; (bu arda NBC'yi tanımıyor, bi tek Fatih Akın'ı biliyor, yuh). Bir anda arthouse sinemasında patlama oldu ülkemde. Artık Tarkovsky'yi sadece rus sempatizanı ve sinemacılar bilmiyor. Hiç yoktan iyi mi, iyi ama bir kazanç sağlamıyor. Yine NBC filmlerinin ötesine gidemeyecek taklitçiler. Fransa'da da sorun aslında biraz buymuş sanırım. Son 5-10 yılda kaç tane harika yeni yönetmen çıktı? Kaç tane unutulmaz, yeni fikir sunan Fransız filmi çıktı? Hikaye? Benim aklıma 10 tane zor geliyor mesela. Çoğu da "gore" sinemaya ait (Ben buna Fransızların "Kanı Keşfetmeleri" diyorum)... Kendi filmlerini eleştirmeyen bir okula hayran olduğumu öğrenince elbette biraz hayalkırıklığı oldu ama biraz da sevindim. Kayıt olacak kadar param asla olamayacağı için üzülürdüm ama sanırım yarın olsa da seçimim başkasından yana olur. Çünkü daha pek çok açığını görmüş oldum. Örneğin Asya sinemasına yok gözüyle bakıyorlarmış. Kore, Çin, Tayland, Japonya sinemalarını nasıl yok sayabilirsin yahu? Kimsin lan derler adam... Siktir et Hollywood'u, Avrupa'nın bile en iyi yazarları, Asyalı yazarların şu anda en iyi olduğunu söyler durur. Hatta Batı yavaş yavaş Doğu'dan beslenir çünkü Doğu kabuğundan çıkarken, kültürünü ve günü çok iyi harmanlamayı bilip sıradan kelimeleri öyle bir art arda yazıyor ki, hayran olmamak elde değil. Daha sonra öğrencimiz (ki 30 yaşına gelmiş artık yuh) bu açığını kapatacağına dair yemin ediyor. "Yahu gününüz nasıl geçiyor ki?" diye sorunca "proje, sunum, ödev, saçma kısa filmler..." şeklinde özetleyebiliyor. Bizden çok da farklı işlemiyor sistem. Onlarda full HD kamera var işte bi. Geceleri içmeye çıkacak bile zamanları yokmuş; ortak şikayet bu (bu baskı da mezun öğrencilerin sinemaya değil TV'ye kaymasına yol açıyormuş). Tabii bu da sekse karşı bir düşkünlük yaratmış gözlemlediğim kadarıyla. Bazıları, Türk kızlarına yiyecekmiş gibi bakmaktan bıkmadı usanmadı. İşte biraz tiyolar verdim, "bakın kızlarımız çok open-mind gözükebilirler ama içlerinde kesinlikle hamur kokan bir tabu beslerler. Ok, Ivan, abi baby face'sin, buradan çoğu ergen kızı kaldırırsın ama siz diğer arkadaşlar için durum biraz zor." Elbette biraz şevkleri kaçıyo böyle diyince çünkü kendi kızları gibi sanıyor buranın kızlarını da. Eğer zenci değilsen, zengin değilsen, son model yakışıklı değilsen, ya da yırtık hırka giyen tatlı su enteli değilsen, turistlere karşı kızlarımızın ucuzladığını pek görmedim ben şu ana dek.

Demem o dur ki, böyle çok özendiğim hayallerimin çok kırılgan olmasına da şaşıyorum bazen. Adı üzerinde, hayal ama hayal ettiğinden de çok çok farklı olması acımasız biraz. "Dostum sen niye bu konularda bir işler çıkarmıyorsun, benim çoğu sınıf arkadaşımdan daha iyisin" diyor (aklında gönderme yapıyor, aptal, diyorum içimden, senden de iyiyim, onu niye söylemiyorsun?), ben de ona, "ben dünyaya iki kere gelecekmişim, bir dahaki sefere" deyip. Ivan'la Barcelona, Real Madrid'ten daha büyüktür yarışına giriyorum sabahın 5'inde...

14.8.10

Beklemek


"Kabullenmekten" sonraki en arıza fiillerden birisi de beklemektir bana kalırsa. Genelde bir şey beklemediğimizi, beklediğimiz şeyin de en az fazla ya yemek siparişinin ya da ölümün olduğunu düşünsek de insanın ömrü fazlasıyla beklemekle geçer. Neyi bekleriz ki? diye bir soru sorduğunuzda kendinize, belki çok fazla bir şey çıkaramazsınız ama biraz derinlere indiğinizde, geçmişinizde neleri beklediğinizi anladıkça o anda da aslında neleri beklediğinizi anlamanız çok zor olmaz. En azından hayatımızın 3'te 1'ini harcadığımız uykuda bile uyanmayı bekleriz.

Bu tip, düşündükçe örümcek ağına dolanan sinek olduğum, beklemek fiili gerçekten de üzerinde düşünmeyi, bir o kadar da düşünmemeyi gerektiyor. Düşünmeme kısmıysa, bu gerçekle yaşayabilecek miyim? sorusunu beraberinde getiriyor. Ya da bilmiyorum, ben belki hassasım böyle şeylere. Godot'yu Beklemek'e bile bunalıma girercesine ağlamıştım yani. Godot asla gelmez. Biz de hep bekler ama kımıldamayız.

Geçen gün Hachi: A Dog's Tale'i izledim. Ben böyle kedi, köpek hikayelerini pek izlemiyorum çünkü bariz bir ajitasyon oluyor hele film Amerika'dan çıkmışsa. Mert'in tavsiyesi üzerine yine de izledim. Richard Gere oynamışsa vardır bi bildiği diyerekten.

Yavaş yavaş başlayan film ilginç bir noktaya geldi. Daha önce bildiğim bir hikayenin (ki Japonya'dan gelmiştir aslında bu hikaye) tam anlamıyla sinematografik anlatımıydı bu.

İşte Parker, soğuk bir kış günü minicik Hachi'yi sokakta bulur (belki de Hachi onu bulmuştur?) ve Parker ailesine zar zor ikna ederek Hachi'yi evinde beslemeye çalışır. O köpek zamanla büyür ve Parker'ın eşinden sonraki en iyi arkadaşı olur. Parker da hayat dolu bir proftur. Pek sorunu yoktur ve çevresine mutluluk saçmaktadır. Hachi de bu sevgiye karşılık verip onu hep istasyondan işe uğurlar ve tam geliş saatini bir şekilde ezberleyip yine karşılar. Bu döngü yıllarca sürer ama Parker gittiği o istasyondan bir gün bir daha geri dönmez. Hachi ne olursa olsun hergün yine aynı saatte, dostunu beklediği yere- gider ve bekleyişini sürdürür. Bir gün "gelir" umuduyla değil, dostlar, sevgililer böyle yapar diye bekler. Beklemeyi sevdiği için bekler. Bir iki gün de değil tam 10 yıl bekler. Aynı şekilde. Artık ihtiyar bir köpek olsa da, onun hayattaki tek hedefi, o istasyon kapısından giden Parker'ın geri çıkacağı anı aynı yerde tekrar görmektir...

Elbette böyle bir hikaye sonrası ağladım, üzüdüm vs, önemli değil, ama daha çok, kalbim kırıldı diyebilirim. Beni hüzünlendirebilen çok fazla (sanat) eseri olmuştur ama pek pek azı kalbimi kırabilmiştir. Hachi kalbimi kırdı çünkü insani bir davranışı bir köpek üzerinden gösterip insanlığımdan utandırdığı gibi (eşi bile o kadar beklemiyordu çünkü Parker'ın) bu ağır gerçekle de beni yüzleştirdi tekrardan. İkisini de aynı anda yaptığı için pek acı oldu. Dokundu. Ben insanın hayatta, eğer doğruysa tek gaye ile yaşayabileceğine inanan birisiyim. Varsın 6 milyar insan buna "basit" desin. Tek yapması gereken kişinin, o "şeyin" gerçekten de gayesi olmasına karar verip vermediğidir. Bence bu insanların en yüce davranışlarından biridir ama kimse bu yüceliğe kavuşamadığı için "ne olursa olsun yoluna devam etmelisin" fikrini benimsediğimiz (korktuğumuz) için bize bunlar gerçekten de "hikaye" geliyor. Hachi elbette gerçek bir hikaye. Heykeli de var hep beklediği yerde. Bir insanın bir insanı değil beklemek, hatırlayamayacağı bir süreyi, -ki bu süre köpeklerin ömrünü oluşturuyor neredeyse- yapmayı en çok sevdiği şeyle, onu seveni ve sevdiğini -gelmeyecek bile olsa- beklemesiyle geçirip bu hayattaki zamanını doldurması, 1000 kere dünyaya gelip 1000 kere de yoluna devam etmekten çok daha kutsaldır gönlümde.

10.8.10

aslında hepimiz eksilirmişiz biraz

i.

kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının

belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

kim sevmezdi çiçekleri filan
"ben sevmezdim" dedim, "yalan" dedi

bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım

herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde

ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz

ii.

umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sesszce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

bir palyaço neden yalan söylesin ki
ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kara gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte

rakı doldurun! eksilmesin

iii.

bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz

hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
"duyamadım", derdim, "tekrar et!"
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz

hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum

kahrol, kahrol!
diyorum

iv.

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
korktum birden, kusacak gibi oldum
"olur öyle" dedi palyaço,
"herkes alçaktır biraz"
"otur ulan!" dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz

"rakı doldur!" dedim, "eksilmesin!"
ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim

ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim

örneğin;

geçen gün bir kadınla seviştim
biraz değil çok seviştim

ya işte öyle palyaço
diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz

v.

kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
"ben sevmezdim" dedim, "yalan"
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz

bazen diyorum ki, palyaço,
sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerin dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

biraz biraz anlıyorum ki,
yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz

vi.

haydi sirtaki yapalım palyaço
rakı doldur, yine eksildik biraz
T.U.

8.8.10

Lost -The New Man in Charge


24 Ağustos'ta çıkacak olan The Complete Lost DVD/Bluray'inden 12 dakikalık bir spin-off bölümü düştü internete, eminim ki takipçileri görmüştür.

İzledikten sonra düşündüğüm tek şey "Lost, nolur bitme" idi. Tam kafamda Lost faslını bitirmiştim ama hala deli gibi özlüyordum, arada sırada muhabbetlerini açıyordum ama yeni bir bölüm görme isteğimi sürekli baltalıyordum, bu yeni bölümle, 12 dakikalık da olsa, tekrar başa döndüm diyebilirim.

Video çok olmasa da sıkça sorulan bazı sorulara cevap veriyor. 12 dakika olmasına rağmen bu cevapları sıkıştırabiliyor olmaları pek ilginç çünkü normal bölümlerde bunu yapmamışlardı. Demek istedikleri zaman cevap delisi yapabiliyorlarmış. Ayrıca bölümde Walt'u görünce biraz hüzünlenmedim de değil. Ben, çikolotayı verince giren müzikle kaşım gözüm de az oynadı hani :) Lost, eski bir sevgili gibi gerçekten. Ne benzeri gelecek ne de akıllardan çıkabilecek.

indirmek isteyen olur belki: http://bit.ly/d1Pk5D

7.8.10

You're talking at me but I'm still far away

Zaten şu sıcaklar yetmediyse size Sprawl (flatland) verelim; bunalıma sokmakta bire bir olmuş.


Took a drive into the sprawl
To find the house where we used to stay in
Couldn't read the number in the dark
You said let's save it for another day

Took a drive into the sprawl
To find the places we used to play
It was the loneliest day of my life
You're talking at me but I'm still far away

Let's take a drive
Through the sprawl
Through these towns they built to change
Then you said, the emotions are dead
It's no wonder that you feel so strange

Cops showing their lights
On the reflectors of our bikes
Said, do you kids know what time it is?
Well sir, it's the first time I've felt like something is mine
Like I have something to give
The last defender of the sprawl
Said, well where do you kids live?
Well sir, if you only knew
What the answer is worth
Been searching every corner
Of the earth

1939-1943 Amerika'sından Enstantaneler


Aşağıdaki adreste 70 tane çok güzel, renklendirilmiş fotoğraf koleksiyonu mevcut. Oldukça dokunaklı fotolar. 1950 öncesi Amerika'sını çok iyi özetler nitelikte. Bir taraf giderek sanayileşirken diğer tarafın bir hayli fakir olması bize pek de uzak değil.

http://extras.denverpost.com/archive/captured.html

Shinji Mikami'den Vanquish

Bilen bilir, bir zamanlar Shinji Mikami'ye tapardım. Oyun dünyasının en yetenekleri arasındadır ama bir süredir kendisini gösterebileceği yapım bulmakta zorluk çekiyordu. VANQUISH ise yakında gelecek olan en yeni oyunu. Aşağıdaki videoyu izleyince, resmen geçmişe gittim. Hayran olduğum adam geri dönüyor galiba.

4.8.10

sürüsel hayaller

Eğer çevrenizle biraz ipleri koparmamışsanız ve nabız tutmayı seviyorsanız, eminim ki ulaşabildiğiniz insanların hayalleri hakkında bilgi sahibisinizdir. Elbette kankanızdan ya da aynı evdeki insanlardan bahsetmiyorum (gerçi bu insanlar da olur)... Bu insanların sahip oldukları hayallerin çok benzer olduğunu farketmişsinizdir (ya da bana öyle geliyor). Böyle çok çok az bir oranda belki uçuk, farklı, kulvar dışı hayalleri olan insanlar tanıdım. Onun haricinde çoğu insan, sanki aynı tombala torbasından çıkmış hayallere sahip.

Derdim bu da değil, sadece bu hale nasıl geldik? Ben bunu pek anlamıyorum. Evreni mekanik olarak yönetmesek de hakimi olan insan, en kudretli, en yüksek rütbeli canlı olan insan, nasıl olur da bir sürü gibi aynı hayallerle bu toprak yüzeyindeki mesaisini tamamlayabiliyor? Dahası, nasıl bununla yetinebiliyor? "Fazlasında gözüm yoook benim"cilik değil bu. Kendini küçük görmekten başka bir şey değil. Kendini küçük görmeye, "alkçak gönüllülük" kulpunu kim taktı? Neden?

İnsanlara sahip olduklarıyla yetinmeyi ve daha fazlasını istememeleri, istese bile bunu hayal bile etmemeleri, dolayısıyla bu konuda bir adım bile attırmamayı, kim nerede sistematik olarak başlattı da dünyanın çoğu yerinde yaygın hale geldi? Bu "izm" in neresi çekici ki insanlar bu "izm" in arkasından ölene kadar gidebiliyor? Ne zaman hayal kurmaktan vazgeçtik? Karşılığında ne aldık? Kefareti ne oldu insanoğluna? Hani "düşünmeyen bir dünya yaratma" çabası var diyelim (ki var), ama kafanın içindeki ette hayal kurmana engel olan kim? Var mı cevabı olan ya da cevabı verilmiş bir kitabın adını bilen...

2.8.10

Oyungezer - Ağustos sayısı

Parmaklarınızı yersiniz sayfaları çevirirken, o derece!

İNCELEDİK: Starcraft 2: Wings of Liberty
BUNU DA İNCELEDİK: Need For Speed World
YETMEDİ BUNU DA İNCELEDİK: All Points Bulletin
BUNLARI OFİSTE AĞIRLADIK: Kane & Lynch 2: Dog Days
DOSYALADIK: Oyuncunun Sosyal Ağ Rehberi
DOSYALADIK: Oyuncu Kafası
ayrıca...
DVD'DE: Need For Speed World client'ı

1.8.10

The seals, they cried in jubilee

Aşağıdaki şarkı üzer.
Acıtır.
O kadar acıtır ki, bir daha asla acımaz için.
Sadece ölürsün, her an, her saniye. Az önce, biraz daha öldüğün gibi.
Artık acımasını dilersin içinin, en acısı bu olmasaydı dersin.
Daha fazla acımasını istersin,
O kadar hiç acımazsın ki, her şeyini verebilirsin bir acı için.
Ama asla acımaz yüreğin, hiç bir zaman, hiç bir saniye. Biraz sonra acımayacağı gibi.
Atlaman gereken köprüleri geçerken, yakmaya başlarsın onları.
Artık geriye dönecek bir tek köprü bile kalmayana dek, gidersin.
Dönecek köprü kalmasa da, istersin.
Yanarsın, kavrulursun hatta yok olursun.
Bin kere de yok olsan, bir kere bile acımaz için.
Özlersin, aynı acımayı özlediğin gibi. Az önce özlediğin gibi
Hep özleyeceğin gibi.
Tek yapabildiğin budur zaten, hiç bir şey hissettirmeyen.
Giderek silinirsin, kalabalıktan birisi olursun.
Herkesken, her şeyken, hiç kimselerle buluşursun.
Hiçleşirsin.
Hiçliği tadarsın, kimsesizlik eşlik eder sana.
Korkarsın.
Uyumak istersin sadece, belki rüyamda "olurum" diye,
"olur" diye.
Asla "olmaz" zaten, "asla" olmadı ki.
Kabullenemezsin.
Kızarsın. Kusarsın. Susarsın. Ağlarsın. Bağırırsın.
İçten içe kanarsın.
Sorgularsın "madem acımıyor, neden bu çile"
Kulağına fısıldar bir ses gece,
asla çıkmayacak bir şekilde,
Bitti, bak işte.





The seals, they cried in jubilee
The sharks, they howled along with me
And birds, they flew into the wind
The whale, he roamed the lonely sea

And I dived into you
I dived into you
On this ocean hue
'Cause I dived into you

The lighthouse dog lifted his brow
The crippled trees bent low to growl
And swans, they wrestled with lifetime's grasp
In hopefullness they nestled the past
Teachers and travellers made their mark
They dined and feasted on whale and shark
And so the ocean lost its depths
And boredom rained as the ocean wept

Birds they raised their young for dead
And ladies used feathery pillows for bed
And black snow came and black snow stayed
And froze the ocean out of love
Out of love

I lay quiet, next to you
Transformed a whole
Transformed anew
No longer diving into
But lying quiet next
To you