• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.7.10

Inception / Başlangıç ile Sinemaya Doymak


YOK SPOILER YOK
Üzerinde çok ama çok konuşulacak bir film. Lakin 1 kere izlemenin asla yeterli olmayacağı bir labirent film bu. O yüzden kısa keseceğim şimdilik. Bir kaç kez daha izlediğimde taşlar oturacaktır ama ilk izlediğim kadarıyla;
Inception tarihin en ZEKİ filmi.
Inception Nolan'ın en iyi filmi.
Inception gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri.

Nolan da son 10 yılın en büyük yazar ve yönetmenidir.



Nolan filmi 10 yılda yazdığını söylemişti. Bunu izleyince anlayabiliyorsunuz. Yani 3650 gün harcandığını düşünürsek bu filme ve 400 plan var desek; her plan için 9 gün üzerinde çalışacak kadar zamanı varmış. Her plan dediğim de, 5 saniyeden -30 saniyeye kadar değişiyor. Kocaman bir odanız olduğunu ve her yerine 400 sayfalık planları astığınızı düşünün. Bunları normal bir yazar-yönetmen kırmız, mavi ipleriyle doğrusal bir şekilde bağlar. Biraz daha cesuru zigzaglar çizer ama şşteNolan'ın dahi beyni burada devreye girip, sayfaların yerini öyle bir koyuyor, ipleri o kadar iyi bir şekilde dairesel dikiyor, öyle bir örüyor ki hikayeyi apışıp kalmamanız çok zor. Beyninizin yandığını, yorulduğunuzu hatta biraz salak olduğunuzu düşünüyorsunuz. Bunun üzerine muhteşem görselliği, muhteşem ses ve müzikleri ekleyin, harika görüntü yönetmenliği, ışık ve oyunculukları serpin, bugün neden Inception IMDB'de 3. sırada anlamak çok zor olmasa gerek.

Rüya-gerçeklik üzerine yazılmış en zeki ve en gerçek filmlerinden biri Inception. Şu anlık bize sci-fic olarak gözükse de, Nolan'ın kafası alsında Kubrick gibi çalışıyor. Bu İngiliz, sizin benim gibi düşünmüyor. Hepimiz rüya görüyoruz, hepimiz uyanıyoruz hatta hepimiz rüya içinde rüya görüyoruz ama birimizin bile aklına INCEPTION gelmemiş. Bu yüzden filmi izlerken her 5 dakikada bir "oha ya, oha çüşş, nasıl yaaa" demekten etrafımı rahatsız ettim. Film bitti koltuğuma yapıştım. "Ben 10 yılda yazdım, alın siz de 10 yıl düşünün filmin üzerinde köpekler" demiş resmen.

İşin güzel yanı da, "bu filmi çok az bir sinema seyircisi anlar, anlayana kadar canı çıkar, 3D yapmadık diye az kişi izler, uzun diye sıkar, klişe Hollywood sahneleri yok diye kötü eleştiri alır" diye düşünmemiş olması. 2010 yılında bile hala "yeni, cesur, modern ve ileri görüşlü" filmlerin çıkacağını Matrix'ten sonra tahmin etmemiştim ama Nolan yapacağını yapmış (şaşırdım diyemem).

Son olarak da belirtmeden geçemeyeceğim. Inception'ın mihenk taşı "Synecdoche, NY"tur.

Gözlerinize ve hayallerinize bir iyilik yapın, filmi sinemada görün.
Görürken de unutmayın, hala rüyalarınızda yaşattığınız sevdalılarınız varsa, kalbiniz acır.
güncelleme: aşağıdaki görseller sayesinde konuyu biraz daha net görebilirsiniz.



30.7.10

Filmlerden Alıntılar #3

Her ne kadar The Notebook ergenlerin filmi gibi bir izlenim çıksa da son yıllarda, çoğunun filmi anlamaması ya da yanlış tarafını anlaması (yiyiş sahneleri, I'm a bird sahnesi, yola yatış sahnesi, yağmur sahnesi vs.) beni the notebook'u sevmekten alıkoymuyor.

Aşağıdaki satırlar çok güzel. Çok naif. Noah'ın karakterine çok uygun kelimeler. her insanın söyleyemeyeceği, söylemeye cesaret edemeyeceği şeyler.

"I am nothing special; just a common man with common thoughts, and I've led a common life. There are no monuments dedicated to me and my name will soon be forgotten. But in one respect I have succeeded as gloriously as anyone who's ever lived: I've loved another with all my heart and soul; and to me, this has always been enough."

Gojira @ Les Vieilles Charrues

17 temmuz 2010'daki konserlerin tamamını grup Online olarak sunmuş. Süper bi olay. Prof çekim tamamen. Fransız olduğuna inanmakta zorlandığım teknik death metalci abimler sahnelerini biraz daha geliştirmiş gördüğüm kadarıyla. Buralara gelmezler konsere çünkü salon dolduracak kadar bi kitlesi olduğunu sanmam. Ama giderek artacaktır. Son albümlerindeki süper yaratıcıklarını 2 albüm daha devam ettirseler, bayaaa ses getirirler artık. Enfes de bi setlist'leri var. Son 3 şarkıda ben direk knock-out zaten. 72 dakka:



1. lizard skin
2. clone
3. backbone
4. indians
5. a sight to behold
6. the art of dying
7. drum solo
8. toxic garbage island
9. the heaviest matter of the universe
10. flying whales
11. vacuity
12. world to come
13. oroborus

28.7.10

zayıflatan gruplardan: rage against the machine

bir gün belki biz de izleriz.

I better go

sağ aşağıdaki blur dust'ı çözemesem de kodum
bööö
full size için tıkla cano

Dan The Man

ağzımdan köpükler çıkara çıkara güldüm. EFSANE LAN RESMEN HAUHAHAAH. Bu kadar güzel ve komik olmasının arkasında gerçeklik payı olması ne kadar acı :D
İzlemeyen kalmasın. I<3pixel

27.7.10

Arcade Fire - The Suburbs



Şarkının sözleri:

Günlerdir kulaklara başkası girmiyor. Arcade Fire albümü harbi "olmuş". Üstteki şarkı albümün açılış şarkısı, ondan sonra Ready to Start geliyor ki, favorimdir, bunu sevdiyseniz oan da bir göz atın derim. Mehmet Tez de başlar bir kaç güne zaten gazı vermeye hahah (en az 10 gün geriden gelip ilk kendisi görmüş gibi heyecanlanmıyor mu, hastasıyım :PP)

ants @ work

hey! BACK!
ants
full size için tıkla cınım

26.7.10

watermelon carving - karpuzdan sana gül yaptım cınım

bir de böyle karpuz oyucular var. yemin ederim ben dilimleyip tabağıma zor koyuyorum (kesinlikle beyaz kısmını da keserim ya da yarısını kesemem) adamların yaptığına bak aga. kırarım lan o karpuzu ben. yirim.


25.7.10

Street Fighter X Tekken. Nihayet!



Nihayet çocukluk rüyam gerçek oluyor. Street Fighter X Tekken'de, iki firma karşı karşıya gelio lan! http://bit.ly/streetfighterXtekken


closer to the edge

I don't remember one moment I tried to forget
I lost myself yet I'm better not sad
Now I'm closer to the edge
It was a a thousand to one and a million to two
Time to go down in flames and I'm taking you
Closer to the edge
No I'm not saying I'm sorry
One day, maybe we'll meet again
No I'm not saying I'm sorry
One day, maybe we'll meet again
No, no, no, no
Can you imagine a time when the truth ran free
A birth of a song, a death of a dream
Closer to the edge
This never ending story, hate 4 wheel driving fate
We all fall short of glory, lost in ourself

No I'm not saying I'm sorry
One day, maybe we'll meet again
No I'm not saying I'm sorry
One day, maybe we'll meet again
No, no, no, no
No, no, no, no
I will never forget
No, no
I will never regret
No, no
I will live my life
No, no, no, no
I will never forget
No, no
I will never regret
No, no
I will live my life
No I'm not saying I'm sorry
One day, maybe we'll meet again
No, no
No, I'm not saying I'm sorry
One day, maybe we'll meet again
No, no, no, no
Closer to the edge
Closer to the edge
No, no, no, no
Closer to the edge
Closer to the edge
No, no, no, no

30 Seconds To Mars - Closer To The Edge


30 seconds to mars sevdiğim, takip ettiğim bir grup değil ama tv'de göre göre hoşuma gitti bu parça resmen. buram buram ergen koksa da, güzel bir koku bu. kafalar güzel olsa ben de kalkıp no nooo nooo nooooo I'll never forget I'll never regreeet diye bağırabilirim her an. öyle işte, bi dinleyin izleyin derim.

24.7.10

HURTS - Wonderful Life

Henüz myspace'e ilk parça oalrak Wonderful Life'ı koyduklarında müptelası olduğumuz HURTS, bi süre yayıncı bulmadan yoluna devam etti. Pek ok parça ve klip daha paylaştı online hayranlarıyla. Ve Sony music UK ile anlaşabilecek kadar büyüdüler. Bugün de ilk parçalarına, bir klibi olmasına rağmen bir resmi klip daha çektiler.

1 milyondan fazla izlenen şu klip bence kesinlikle daha güzel. Hastasıyım noir, aksak ve lynch vari havasına. 1 ay sonra albümleri resmi olarak çıkacağı için de yeni bir klip çekmişler ama işin ilginç yanı, yeni klipteki çerçevede ilk klipteki eski dansçı yer alıyor. "O öldü" izlenimi var. Cenaze kıyafetleri, güzel gökyüzü, su, arınmak vs öğeler havada uçuşuyor. İşallah ölmemiştir lan, çok güzel dans ediyodu ruh hastası
http://www.informationhurts.com



şüphesiz ki HURTS, ingilterede acayip tutacak. Sonra diğer ülkelere ne kadar hızlı yayılır bilemiyorum

en güzel kadınlarının yaşadığı ülkeler

istatistiklere göre Türkiye 9. sırada yer alıyormuş. Hem de İsveç'in önünde! Gayet mantıklı bir liste olmuş aslında. Amerikalı kadınlardan ilk 50'de mi acaba ahuaha... (haber sonrası Türk kızlarının böyle bir burnu kalkarmış bi de :P))

1. Rusya
2. İspanya
3. Hollanda
4. Hırvatistan
5. İtalya
6. Almanya
7. Çek Cumhuriyeti
8. Danimarka
9. Türkiye
10. İsveç

dexter sezon 5 trailer

Comic-Con'un hastasıyım. oyun, film, dizi, çizgi-roman ve daha pek çok sektörün bomba materyalleri ilk burada gözükür. E3'ten daha fazla heyecanladnırıyor beni diyebilirim hatta.

sezon 4 ile ağzımı gözümü yamultan Dexter, sezon 5 ile de aynı etkiyi yapacak gibi.
İlk 4 sezonu izlemeyenler, kesinlikle Play tuşuna basmasın, über Spoiler yer!


23.7.10

yalnız ve ayı / Angry Goat

Şu yorgun gecemi salya sümüğe boğduğu için bu ikiliye teşekkür ediyorum auhsduahdahahuauha


21.7.10

Alice Madness Returns

Bugün beni en çok heyecanlandıran oyun haberi oldu açıkçası. Alice, 11 yıl sonra geri dönüyor ama kabuslarıyla beraber. Debut trailer aşağıdaki gibi. 2011'de çıkıyor.

20.7.10

bir adam bir kadın

adam kadının yüzüne baktı dik dik, kadın adamın yüzüne bakamadı. çünkü erkekler sevmedikleri insanın yüzüne bakarlar, ama kadınlar bakamaz.

- sevmiyorum seni.
- ben de.

başka bir ülkede, aynı anda başka bir adam, başka bir kadına dedi ki;

- seni çok seviyorum.
- ben de.

değerlendirdi adam yaşananları, kadın düşünmedi bile...

- oysa ne güzel başlamıştı her şey.
- bilmem.

başka bir ülkedeki başka bir adam çok mutluydu;

- sonsuza kadar mutlu olalım mı?
- olalım.

artık sona geldiğini hisseden adam öldürücü darbeyi vurmak istiyordu, halbuki artık size karşı bir şey hissetmeyen bir kadına hiçbir şey yapamazsınız, o darbeler dönür dolaşır söyleyene patlar.

- gitmek istiyorum ben.
- peki...

başka bir ülkedeki başka bir adam, her başlangıçta olduğu gibi coşkuyla vaad ediyordu, hesapsızca; sevgiyi, aşkı, sahiplenmeyi, tüm evreni.

- sensiz yapamam artık, çok alıştım sana ben.
- olmasın öyle bir şey.

nefret dolu gözleriyle adam son bir defa sarılmak istedi kadına, çünkü çok seviyordu, çünkü ayrılmak istemiyordu, çünkü hala her şeyin çok güzel olacağına inanıyordu. kadın adamı kibarca itti, yüzünü çevirdi, yere bakmaya devam etti.

- bir daha görüşecek miyiz?
- sanmıyorum. arama sen de lütfen.

başka ülkedeki başka bir adam kadına sarıldı.

- beni hiç bırakma olur mu, ne dersem diyeyim, benden vazgeçme olur mu, hep bugünü hatırla.
- tamam, bugünü hatırlayacağım hep, sen merak etme.

başka bir ülkedeki başka bir kadın sözünü tutmadı.


___
stevemcqueen sevdiğim bi sözlük yazarı diyemem ama bu yazdığı oldukça güzeldi, paylaşayım istedim.

Faithless Zıplattı!

Geçtiğimiz hafta henüz ilk kez massive attack izleyip "ah ah bundan daha fazla bahtiyar olamazdım her halde azizim" dedikten sonra geçtiğimiz Cumartesi, yine ilk kez, Faithless izlememle ne kadar göt olduğumu anlatamam yane. Kesinlikle izlediğim en iyi konserler arasına girebilecek kadar güzeldi. E tabii ki biraz da tarçınlıOlmeca Gold'un da payı var bunda ama atmosfer, grup, seyirci, Olmeca kızları filan 10 numaraydı. Bütün sevdiğim parçaları çaldılar hatta Mass Destruction da tadı tuzu oldu konserin ama henüz ikinci parçada Sun To Me çalmak da nedir lan!

19.7.10

don't leave me broken

Yunanlı grup Film Noir'i alın mercek altına derim. Son albümleri de post-rock sevenleri keyfe getirecek kadar güzel.

17.7.10

Elsa'nın Gözleri / Les Yeux d'Elsa

Louis Aragon'un Elsa troilet'ine yazdığı, çağın belki de en güzel aşk şiiri...
Aragon gibi eşini sevip bunu kelimelere dökebilen pek az yetenek gelmiştir bu dünyaya. Her büyük aşk sahibi gibi o da büyük bir hüsranla hayatını tamamladı maalesef. "Herkesin sevgisini ve beğenisini kazanmak" gibi bir hastalığı olan Elsa, öldüğünde arkasında içinde erkek isimleriyle dolu bir liste bırakmıştı. Elsa'ya aşık olanlar mıdır, yoksa beraber oldukları mıdır bilinmiyor ama Aragon, o tarihten sonra kendisini aldatılmış olarak ölmüş saymaktadır. Ve şöyle demektedir:
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları /
ölmek daha kolaydır sevmekten / bundandır işte benim yaşamaya katlanmam / sevgilim


Orhan veli'nin aksine Hüseyin Demirhan tüm dörtlükleri çevirmiştir Elsa'nın Gözleri'ni. Aşağıdaki gibidir.
Son dörtlük başımı döndürür.




ELSA'NIN GÖZLERİ
Ne derinmiş içmeye eğildiğim gözlerin

Gördüm ki güneşlerin yansır oraya tümü
Her umutsuz onlara dalıp bulur ölümü
Ben kendimi yitirdim ta dibinde o yerin.

Kuşlar gölge düşürür bu duru okyanusa
Sonra bir açar hava ışır gözbebeklerin
Yaz kırpar önlüğüne bulutu meleklerin
Gök bunca mavi vurur ekine vursa vursa

Atamaz yas tülünü göğün yüzünden rüzgar
Gözlerin gökten parlak bir yaşarmaya görsün
Kıskandırır şavkını yağmur sonu göğünün
Ancak bir cam kırığı mavi olur bu kadar

Sen ey ıslak parıltı anası yedi hüznün
Yedi kılıç doğranmış yedi renkli kuşağı
Gözyaşından doğan gün sanki alev yumağı
Keder masmavi kılmış karasını gözünün

Mutsuzlukta çift gedik açar gözlerin senin
Yinelenir tansığı kralların böylece
Yürekleri çarparak üç kral da görünce
İsa’nın beşiğinde hırkasını Meryem’in

Bütün şarkılar için bütün acılar için
Yeter sözlükteki mayısa bir tek ağız
Sığmaz bu gökkubbeye şu milyonlarca yıldız
Senin gözlerin gerek ikiz burçlu gözlerin

Çekici resimlerle büyülenen çocuklar
Açmazlar gözlerini senin kadar kocaman
Yoksa yalan mı böyle gözlerini ayırman
Sanki dağ çiçekleri açmış orda sağnaklar

O gözler şimşekler mi saklar bu hoş kokuda
Sımsıkı aşklarını çözer orda böcekler
Akan yıldızlar beni ağına takmış gider
Yaz ortası boğulan denizci gibi suda

Bu radyumu uranyum taşından elde ettim
Yaktım elimi onun yasak alevinde ben
Sen ey cennetim benim yüz kez bulunup yiten
Gözlerin Peru’m benim Hint’teki altın kentim

Bu akşam paramparça oldu evren ansızın
Korsanların ateşe verdiği kayalıkta
Baktım deniz üstünde ışıl ışıl yanmakta
Elsa’nın o gözleri o gözleri Elsa’nın

Aragon / Çev: Hüseyin Demirhan

16.7.10

How far will you go to save someone you love?


sevdiğim bir şeyi eğer zaman bulamıyorum diye yapamıyorsam gerçekten kendime kızıyorum. çünkü "zamanım yok" bana kutsal bir bahaneymiş gibi gelmiyor. ama zaman da yaratamadığım zaman gerçekten bi dilemma arasında kalıyorum. Fotoğraf makinemi yaptırdım ama kıçı kırık iki tane şey dışında bir şey çekemedim henüz. Başka bir hobimden de çalıp buna vermek istemiyorum, böyle bir saçma kavga içerisindeyim işte.

Inception nihayet amerikada vizyona girdi. Şu anda 9.3 ortalamasına sahip. Biraz düşer biraz yükselir ama 9 not ortalamasında kalır. Gelmiş geçmiş en iyi filmler arasında gösteriyor çoğu sinefil. Ben C. Nolan'ın hikaye kafasına resmen aşığım. Böyle bir senaryo yazıp yönetebilen bir yönetmen yeni nesilde yok. AMA biz ne yapıyoruz? Box office'te TWILIGHT birinci. Hem de dünya ile aynı anda girdi vizyona. Inception ise 2 hafta geç girecek! Böyle salaklıklar sonrası çok küfrediyorum şu film dist.lerine.

Sözde okullar kapanınca trafikte bir azalma olurdu. nah olur. daha çok var anasını satayım. yollarda harcadığım zamanı bilime harcasaydım şu ana kadar, valla ışınlanmayı filan bulurdum size.

Bu arada bazen sanki "zamanda bir yarık oluşmuş ve ben oradan geçip" alternatif bir zaman diliminde yaşıyorum. Hani paralel evren hikayesi var ya, yani olması muhtemel bi teori, başka yerlerde başka zamanlarda, ben başka yerlerde başka şeyler başka kimselerleyim gibi düşünüp karışık duygular yaşıyorum. Hani kadın olsam regl dönemim dicem de, sanırım beyin kanaması geçirmek üzereyim!

HEAVY RAIN diyorum arkadaşlar. Burada HR hakkında pek yazı yazmadım ama bir oyun, ancak bu kadar oyuncu üzerinde baskı kurabilir. Bir adım atıyorsunuz ve sonuçlarına katlanıyorsunuz, katlanırken de ne oluyor? Başka bir yöne adım atmış oluyorsunuz. En doğru kararı vererek oğlumuz olan Shaun'u kurtarmaya çalışıyoruz? How far will you go to save someone you love? sorusuyla bir 10 saat yaşıyorsunuz. Her karakteri öldürtebilirsiniz veya hayatta kalmasını sağlayacak kararlar verip başka hikayelere yolculuk yapabilirsiniz. SPOILER = Oyun size bir yerde "bu zehri iç, sana çocuğun adresini söylicez, 1 saatin var kurtarmak için, sonra ise öleceksin ama çocuğunu kurtaracaksın" seçeneği veriyor... SAnırım bi 30 dakka düşündüm. Sanki bir oğlum varmış da onu katilden kurtarmak için her şeyi göze olmaya koyuldum ama sonra düşündüm, çocuğum babasız kalacaktı! ne kadar da kötü. Ama ölebilir de? Ama ölmez. ben hayatta isem onu kurtarırım, evet evet, içmiyorum ve onu kendi ellerimle bulacağım" diye çıktım gittim odadan... Sonra ne oldu anlatıp olası keyfinizi kaçırmayayım ama Metal Gear Solid'ten sonra ilk kez bir oyunda gözlerim yaşlı, ekrana baka kalmıştım.

Geçen gün fena bir rüya görüp epey etkisinde kaldım. Kız arkadaşlarımdan birinin evinde 5-6 arkadaş oturuyoruz, sonra herkes çıkıp gidiyor, ben de sona kalıyorum ve durduk yere kızın kafasına vazo vurup öldürüyorum! Ulan naptım ben derken aklıma polisler hapis idam filan geliyor. Hemen o anda orada olduğuma ait kanıtları kaldırmaya koyuluyorum. Parmak izlerimi siliyorum, yerde saç tanem var mı diye filan kontrol ediyorum. Sonra olay duyuluyor ve o 5-6 arkadaşı içeri alıp sorguluyorlar. Ama ben resmen rol kesiyorum. Çok cool'um, üzgünüm, soğukkanlıyım, yani cinayeti benim işlemiş olmama ihtimal bile yok, o derece. Sonra düşünüyorum o sorgu sırasında, acaba arkadamda bi iz unuttum mu, unuttuysam ne olur. Hikayemde açık ararken, bir tane geliyor aklıma. Ya diğer arkadaşlar "biz çıktık gittik, kızın yanında en son Volkan kalmıştı" diye. ALLAHIM. naparım lan diye kendimi yemeye başlıyorum. Direkt birinci şüpheliyim. Sonra napıyorum, bir göt gibi suçu bi kaç arkadaşa atıyorum, onların araları kötü gibiydi, tartışıyorlardı filan gibi basit ama gerçek bir hikaye yakalıyorum ve polislerin akıllarını çelmeye çalışıyorum. Derken uyanıp özgürlüğümün tadını çıkarıyorum aushduahs

14.7.10

Ne dinleyelim

Şu aralar bunlara sardım, önerilir.

Youtube'da durmadan yasakladıkları için özel paylaşayım dedim. Eminem'i salla da Rihanna bacımızın Well that's alright because I love the way you lie deyişine kurban!

Love the Way You Lie (feat.Rihanna)

Sözler



Şu aralar bu gruba fena taktım. Grace Potter and the Nocturnals. Bayan vokalin sesi muazzam. 70'lerde dondurmuşlar grubu ve 2010'da tekrar çözmüşler buzlarını gibi. Kesinlikle underrated.



Bring me back the streets of gold
Give me something warm to hold
Give me love and only love and we will see it shining from above



Ve Sia... Yeni çıkan We Are Born albümünden. Parça parça da, albüm bazında da içinizdeki çölde bi orman açtıracak kadar güzel.


12.7.10

Nigel de Jong'dan Van Damme Tekmesi


Zidane'nin kafasından sonra bu tekmeyle de oldukça alay geçilir he huahua. Tabii ki bu harekete sarı kart gelmesi kadar saçma bişi olamazdı maçtı... Saçma yenilen gol sonrası da böylelikle bir PES rüyam olan hollanda, kupaya son anda veda etti. Olsun. Vuvuzela muhabeti sona erecek ya, en sevdiiiim...

asal sayıdır yalnız insan

asal sayıdır yalnız insan
bir'den ve kendisinden başka
kimselere bölünmez! -

kapaklanmışım kapkara bir neyin üstüne
başımdan aşağı kaynar karanfiller dökülüyor
kendimin elleri bunlar, kendimin gözleri, unutmadım
tavaf ediyor yüzümü
bir eşcinselin lalli ölüsü

tüller serpilmiş gençliğim
bir hicran kını sanki. sahil düşüyor pozum...
filmin negatifinde. fotoğrafçı, asıl çocukluğum.
ve bana verdiği ödünç gülümsemeyi bırakıp oraya
bir masalı yazmaya başlıyorum yeniden
kötü üvey anne, iyi prenses
aciz, hasta padişah baba
kurbağalar, balkabakları ve kaf dağı
ne çare! efsun yetmiyor acımı dindirmeye
perikızı inandıramıyor beni hayatın gerçeklerine!

ve ben çıkar çıkmaz
iri bir palyaço burnuna dönüşüyor
hayal kasabası
nerden aktığı belli olmayan bir kan var dudağımda
ve dudağımda nerden gelip konmuşsa bir kuş gözyaşısı!
ağlıyorum, omzuma puhular yerleştirerek
teselli ediyor beni elifbam,
bu akşamüstü ben
hala kimi sevdiğimi ve kimi özlediğimi bilmeden
bir sıkıntıyı ateşe veriyorum
alevlerin leşini kucağımdan yatağıma yatırıyorum sonra,
kalbim
altta hüznün uyuduğu
üstte umudun sabahladığı bir ranza
gibi sürekli gıcırdıyor birinin koynunda.
K.İ.

10.7.10

Ortaya karışık bir şey söyledim

>Neredeyse Temmuz ortasına gelmemize rağmen, çantamızda soğuk su taşıyacağımıza, ufak ucuz şemsiye taşıyor olmamızda, kesinlikle bir sorun var değil mi? Yukarıda birileri ayarları karıştırmış olmalı...
>Harika dediğim Advil sanırım bağışıklık kazandı vücud, geçirmiyor baş ağrılarını artık. Daha kuvvetli önerisi olan?

>Garip bir şey farkettim ki, o da, sadece çok kitap okuyanların, geri kalanları kendisinden kesinlikle ama kesinlikle daha üstün görmeleri. Görmekle kalmayıp bunu keyifli bir eziş mastürbasyonu haline getirmeleri. Hadi bu kısmı ego sorunu diyelim de, çok okumanın çok izlemekten veya çok dinlemekten veya çok oynamaktan veya çok gezmekten ne farkı var ki kuzum? Bir oyundan 3 kitap, bir kitaptan bir albüm, bir albümden bir kitap, bir oyundan bir albüm filan çok rahat çıkıyor günümüzde artık. Şahsen ben hiç çooook okuyan biri olmadım, onun yerine film-dizi, müzik ve oyunlardan beslendim, çook okumak istiyor muyum, evet, ama kendimi hiç eksik veya ezik hissetmiyorum. Çok okuyana ne oluyor ki? (bunu 4 kitabı yarım bırakmış biri söylüyor)

>Supernatural'e başladım demiştim, onlarca bölüm var elimde ama zaman pek az. Zaman olunca da o zamanı oyuna mı, diziye mi diye yazı-tura atıyorum resmen. Hep dizi çıkıyor.

>Otobüs durağında ilginç bir yaşlı adam izledim. Yağmurdan ıslanmış şemsiyesini olabildiğince dikkatle inceliyordu. Durakta, önce açtı şemsiyeyi, sonra biraz kıstı, o birleşme yerindeki tellerin gerginliğine sanki beyin ameliyatı yapıyor titizliğiyle inceledi, dokundu. Sonra kapadı, sonra aniden açtı. Baktı sağlam bir şey olmamış, hafif bir gülümseme geldi. Sanki aile yadigarıymış da bozulmadığına şükrediyor gibiydi. İlginç bir gözlemdi kendi adıma.

>Şükretmek demişken, iett otobüslerden genellikle nefret ediyorum ama bazen derin bir şükür duygusu geliyor. Taksiyle 20-30 TL, yazacak yola 850 kuruş veriyor oluşuma resmen "iyi ki belediyemiz var, iyi ki abs'si bile olmayan şu döküntü otobüsümüz var, bak cebimde ne kadar para kaldı kehkeh" diye şükrediyorum. İşin garibi, bunun ne kadar saçma olduğunu bile bile yapıyorum, yani bi tek ellerimi açıp dua açmadığım kalmadı. Ben de çözümü "aslında belediyeyi kazıklıyorummm" psikolojisine çekmek için uğraşıyorum: "arabayla gitsem 10 tl benzin yazardı, taksiyle gitsem 40tl, ama ben 850 kuruş verdim, bak ne kadar kardayım, geri kalan parayla da dondurma alırım, nasıl da koydum ehehe" dersem şaşırmayın yakında...

>500 numaralı ve üstü otobüslerin son durakları nerede, hiç bilemiyorum. Sanırım 2 saat gidiyorlar en az, işten geç çıktığımda genelde 500 ve türevlerini kullanıyorum mecburen ve bunu çok rahat söyleyebilirim ki bu otobüsler bende derin bir ahıra girmişlik hissi uyandırıyor. İnsanlar amele olabilir, kötü işlerde çalışıyor olabilir, köysel semtlerde de oturuyor olabilir, sorun değil ama kokarca gibi gezmelerine, pis giyinmelerine ve kendilerine saygıları olmadığı gibi etrafına da saygı duymadıkları için benim gözümde çoğu sürüdür. Ha, umurlarında mı bu, elbette değil. Bazen bir bakıyorum herkes uyuyor otobüste, sanki zehir gazı sıkmışlar mk içeri. Bazen bir bakıyorum bir taraf kahverengi kumaş pantolon giyen esmer bıyıklı adamlar, diğer tarafta 3 bebekli tesettürlü 150kg kadınlar. İlginç tecrübeler yaşıyorum bu otobüslerde, şikayetçi değilim ama...

...ama geçen gün ilginç bir sahneyle karşılaştım. Bildiğin bir genç bir gay çift vardı otobüste. Öyle Beyoğlunda, geyiğine veya salaklığına, arkadaşına sarılan fırfır gömlekli ebleklerden değil. Normal iki genç ve el ele tutuşmuşlar, diğeri de diğerinin omzuna kafasını yaslamış. Oldukça mutlular ve bir birlerinden hoşlandıkları çok belliler. Gel gelelim otobüs 500 filan be abi! Millet nasıl bakıyor, nasıl, anlatamam yani Birinde bıçak olsa sanki kesecekler. Ben de bir otobüs sakinlerine, bir de bu çifte bakıyorum. Seviyorum o aradaki gerginliğin yüzlere yansımalarını ama gay çift iplemiyor bile. Vayy be diyorum, cesarete bak, helal olsun... Derken sanırım fazla baktım ki ben bu çifte, omuza yaslanan genç (benim yaşlarımdadır yani :)) "Sence hangimiz daha aşıkkkk" demez mi. Ulan ben bi kızardım, bi bozardım, kemküm ettim. Yani o çift o otobüste sevgilerini sergilemekten utanmıyordu ama ben bir cümlede dağıldım resmen.

>İnsanların siyaset yapanlara, oy isteyenlere, vaatlerine hala inanıyor olması çok ilginç. 2010 yılındayız ama? Siyasetçi seçmek kötünün iyisini seçmek olmuş resmen ülkede. İyi yalan söyleyebilene siyasetçi, en iyi yalanı söyleyebilene de başbakan diyoruz. Yazın bunu bir yere.

>Oturduğum caddede tam 6 fırın var. ALTI. 6. Ekmek aptalı bir semtte yaşıyor hissi bastı beni.

>Dünya Kupası hakkında saatlerce konuşabilen kadınlara anlam veremiyorum. Futbol hakkında bu kadar zaman harcandığına zaten anlam veremiyorum. Bizim kadar futbola zaman, para ve emek harcayan her ülke futbolda başarı elde ederken bizim babayı alıyor oluşumuzun tek açıklaması: BOŞ ve BOŞA KONUŞUYORSUNUZ!

>İnternet kullanma oranları inanılmaz yüksek olan, neredeyse IP numaralarının tükendiği Hindistan, Japonya ve Kore'den çok az internet kullanıcısına denk geliyor oluşuma hala anlam veremiyorum. Sanki kendilerine "Internet 2.0" yaratmışlar ve orada takılıyor bu ülkeler. Bize de Amerika, İngiltere, Almanya ve çevre ergen net kullanıcıları kalmış gibi...

>İnci sözlük, fight club'laşmaya doğru hızla giderken, artık bokunun çıktığını düşünüyorum. Eskiden "bir şeyin parçasııı olmalıyımmmm" diyenler ÇARŞI'ya katılırdı, şimdi EkşiSözlük'e katılıyor. En son birisi civciv kesip fotolarını yayınlamış. Atesit olacağım bu akılsızlar sayesinde.

>Hayatın bir anından sonra, şalter atıyormuş efektiyle, zamanın artık çok hızlı geçeceğini biliyorum ama bu kadar da erken atıyor olamaz o şalter değil mi? Resmen çok hızlı geçiyor şu sıralar, yetişemiyorum.

> SBS sınavında 1500'den fazla 1. varmış ama 14 yaşındaki bi çocuk da kazanamadığı için intihar etmiş. Elbette siz bu cümlenin ilk kısmını haber kanallarında gördünüz. "Sınavlar Can Alıyor!"

>Dün ofise bi okuyucu ziyarete geldi. Pek şeker sağolsun. ÖSS sınavında ilk 1000e girmiş. Volkan abi Boğaziçi End. Müh mü okuyayım yoksa Sabancı Bil Müh mü diye sordu. İçimden ne kadar çok güldüm anlatamam :) Dedim "yurt dışı düşünüyorsan Sabancı'yı değerlendir"

9.7.10

Secret Cities - Pink Graffiti Pt 2


Bayılacağınızı düşündüğüm bir diğer parçayı aşağıdan dinleyebilirsiniz. Secret Cities yeni keşfettiğim bir grup ve kesinlikle Pink Graffiti albümü harika. Şans vermek lazım.


8.7.10

Amorphis - Unirock 2010




Amorphis konserinden bulabildiğim tek video. Kalitesi orta, idare eder. Tomi'nin saçlarına özellikle dikkat. Hem rasta, hem de kıçını geçiyor, resmen sallayamıyor bile, kestirsin :)
Sevdiğimiz şarkılardan Towards and Against, özellikle ikinci yarısı beni benden aldı konserde.
I know how to fight, I know how to sing, I know how to bend, I know how to break diye bağırdık bol bol


6.7.10

Üzerimizden Sonisphere ve Unirock geçti

Biraz geç oldu ama anca zaman bulabildiğim sayın okuyucu.

İstanbul arkasında, Sonisphere ve Unirock gibi oldukça metal dolu günler bıraktı. Toplam 6 gün sürdü ama 10 gün içinde 6 gün konser olunca, bu bünye zor dayandı.

Hangi grupları izledim, neler oldu, performanslar nasıldı, başlıyoruzzzz

Alice in Chains: Henüz ilk günü ve heyecan had safhadaydı. İş, trafik, yemek filan derken AiC'i yakalayabildim. Stad çok olmasa da dolu izlenimi veriyordu. Mekana girildi. Daha 3 adım attım eski dostlar karşıma akın akın çıkmaya başladı. Hepsini kısa kestim çünkü AiC izlemek istiyordum. Çok hastası değilim grubun ama kesinlikle saygı duyuyorum. Hi çbir şey olmasa bile Would'u canlı dinlemek şarttı. Seyirci pek sakindi ve pek de sallamıyordu ama aralarda gerçekte AiC fanları eğlenmesini de biliyordu.

Sonra sahne önüne geçildi. Rammstein'ın çıkmasına 1 saat vardı. Perdeler filan indi, koca sahne arkasında ne yapıyorlar göremedik. Rammlied ile cool bir giriş yaptılar. Acayipti konser. Böyle tiyatrak, böyle alt metinleri olan, düşündüren ve çoşturan, eğlendiren bir performans daha önce kesinlikle izlememiştim. İnsanlar sahnede olup biteni kaçırcam diye azamıyordu bile, aval aval bakıyorduk. Harika bir setlist'le çıkmadılar ama kesinlikle bizi avucuna aldı Ramm. Du hast gibi tırt bir parça bile acayip gözüküyordu gözümüze. Pussy'de üzerimize sabun köpüğü sıktı dakikalarca Lindermann. sonra da konfeti. Arada acayip havai fişekler, konfetiler filan atıyor bu adamlar. Hazırlıksız yakalanırsan ağzın burnun yamuluyor walla. Lindermann ok gibi bir şeyle havaya 2 tane roket gibi şey attı, tısss diye gitti o, aa dedim ne kadar da sönüktü önümü döndüm, sonra o 2 füze fışşşştt diye son sürat kulağımın dibinden gelip sahnede patlayınca ne yalan söyleyeyim, aklım çıktı. Bi kaç yerde de resmen kaşlarım yandı sandım. İstanbul'un bugüne kadar gördüğü en iyi sahne şovuydunu gösterdi Rammstein. Belki U2 geçer. Daha sonradan öğrendim ki, guide'ları olan Seda, elemanları Ortaköy'de, dibimdeki kokoreççiye götürmüş! Ulan bi denk gelssem adamlara orada kalp krizi geçirebilirdim!

Ertesi gün, orta şekerli yorgunlukla Volbeat'in yarısına yetişebildim. Seviyorum Volbeat'i, eğlenmeyi de eğlendirmeyi de beceriyorlar. Keşke hepsini izleyebilseydim. Umarım tekrar gelirler ama daha ufak bir mekana. Daha güzel olur bence böylesi. Garden's Tale'ü bağıra çağıra söylemek süper olay.

Sonra beklemeye koyulduk, alkol yemek filan tükettik, Hayko çıktı, Dio tshirtüyle mesajını verdi, parçalarını söyledi ve gitti. Kötü bir performansları yoktu ama Hayko böyle geniş kitlelere hitap edebilecek biri değil. Bar grubu çok net.

Ve işte benim grubum. MANOWAR. Ergenliğe geri dönüş. her şey ful gaz. Vatan millet sakarya resmen. Grup sahnede zaten 1 saat kalacak ezikliği varken daha bi "zevkimi almalıyım 1 saatte" endişesi... Ve sahnedeler. 5 yıl geçmiş aradan, Manowar'da değişen tek şey davulcu Hamzig (ilk davulcusu). Gayet süper adam, hayranı oldum. Manowar ile girdi babalar, sonra sapıttılar tabii, Call to arms, thunder in the sky, house of death gibi Hit olmaya nşeyler çaldılar. Neyseki sonda black wind, fire & wteel çalarak gönlümü kazandılar ama ben çoktan 2,5 kilo vermiştim. Joey arada türkçe konuştu, Big Four'a küfür etti, ettirdi. Çok efsanevi bir sahneydi gerçekten. Joey biraz salak ama bu işlerden kesinlikle anlıyor. Bu olay bi 15 yıl konuşulur Türkiye'de. Seyirci de resmen yamyam gibiydi. en az 10.000 kişi sırf Manowar için gelmiş olabilir o gün. Yani Manowar kesinlikle yakın zamanda tekrar, tek başıan gelip 2 saatlik konser vermeli, Gods of War'dan da birşeyler çalmalı!

Manowar sonrası pilim bitti, sesim tükendi ama Accept'i kaçıramazdım. Müptelası değilim ama abi, alman heavy metali yani, 5-6 hit parçasını da çok severim, izlememek olmazdı. Sahne önü epey boşalsa da ben yere oturdum izledim cayır cayır. Yeni vokalist de resmen UDO'nun klonu. Bu kadar mı benzer ses.

Geldik Pazar'a. İşte dananın kuyruğu bugün kopacaktı. Big Four sahneye sırayla çıkıacak, tarih yazılacaktı. İlk iki grup Türk grubuydu. Gren güzel grup walla. Bi yerden bulup dinleyin. Foma'yı sevmiyorum ben.

Sonra çok rahat en öne geçip Anhrax'ı bekledik bi kaç arkadaş. Millette sıfır heyecan ama. Muhtelemen çoğu ilk kez dinledi o gün Anthrax'ı. Scott Ian harika herif. Son derece enerjik ve çok gaz. Bir dakka izlemekten kendimi alamadım. Millet de tam tersi, bir efsaneyi izlediğinin farkında değil. Metal Thrashing Mad çalıyorlar, Indians çalıyorlar millette fıss yok. Belli ki herkes Metallica için gelmiş, sıraya girmiş, katlanıyorlar bunlara işte.

Sonra sırada Megadeth vardı. En en önden izlemeliydim. Bu benim Dave Ellefson'lu megadeth ilk izleyişimdi. Önemliydi. Sahnenin ortasının az soluna yakın yerde en öne yapıştık. Ütülü beyaz gömleğiyle (aşırı beyaz hem de yaa) MegaDave sahnedeydi. Acımadılar holy war ile giriştiler. nefesim kesildi bi an yemin ediyorum. sonra da bir hangar 18 gelmesin mi, oy oy. in my darkest hour zirveydi kendi adıma. bir kaç ses telimi kaybettim bu parçada. hah, you're not there!... Ama ses sorunu çok büyüktü. Güzel gelmiyordu ses. Dave çıldırdı gitti amfiye filan vurdu, ekibe kızdı. hiç keyfi kalmadı sahnede. Kötü bir sesle çalmaya dayanamıyor Mustaine. Tüm özlemimi arkada bıraktılar valla, helal olsun dedim, selamladılar seyirciyi ve gittiler. Sonra öğrendik ki Mustaine tüm röportajlarını iptal etmiş, kimseyle görüşmemiş, gezmemiş filan. Karı tribi var adamda ahuha.. ama her yerde her zaman Megadeth > Metallica !!!!

Ben de madem en öndeyim, yerimi kaybetmemeyim diye ayrılmadım yerimden. Ama açımmmm, susuzum, yağmur yağacak denilen hava da maşallah 30 derece alnımda. ondan bundan su yalvardım valla, napim.

Slayer elemanları cayır cayır geldi. 3. Slayer izleyişim bu. En iyisi değildi kesinlikle ama Lombardo harbi efsane bir davulcu. Ahatapot robot desek yeri. Tom omurgasından hasta olduğu için o ünlü kafa sallayışını hiç yapmadı. Öyle kukla gibi durdu, sürekli güldü, karısını gidip öptü. Hala tapıyor adam karısına. Oldukça da yaşlanmış, beyazlar düşmüş her yerine, Jesus christ olmuş vesselam ama bu versiyonu adama ters haca taptırır! Çoğu hit'lerini çaldılar 1 saate. Chemical Warfare süpriz oldu benim için. Ön taraflar çok sakindi ama saha içi arka taraflarda ölümcül mosh pit'ler olmuş. Bir çocuğun kalbi durmuş da 20 dakika şok basmışlar. Ambulans kalkmış gitmiş neyse ki kurtarmışlar çocuğu. Slayer öldürür adamım!

Her şarkıya eşlik etmiş, olabildiğince kudurmuş, zerre oturmamış, aş susuz ve tuvaleti olan bir Volkan ne kadar enerjikse o kadar şekilde Metallica'yı beklemeye koyulduk. Stad artık %95 oranında doluydu. Beleş tepe bile en kalabalık gününü yaşıyordu. Meksika dalgaları yapıldı, tezaruhatlar edildi. Kim ne derse desin Metallica tanrı gibi karşılanıyor bu ülkede.

Creeping death ile çıktı Metallica. Ses muazzam güzeldi (kendi setup'larını kullandıklarındandır). Ve ilk kez tüm elemanları uzansam yakalaycak kadar yakından izliyordum. James, Kirk, filan harbi yaşlanmış. Nerede o sahnede kotlarını parçalayan, içip deliren, kafa sallamaktan kan revan olan adamlar, nerede bu baston yutmuş amcalar. İyi çalıyorlar (gerçi bir kaç parçada anlamsızca fena sıçtılar bkz One). Klasik Metallica showu izledik ama 2008'de geldiklerinden kesinlikle daha iyi ve enerjiktiler. Master of Puppets abanmadılar hep. Trapped under ice çalmaları epey sürpriz oldu. Tabii ki çoğu ergen bilmiyordu parçayı. Sonlara doğru performans güzelleşmeye başladı. Seyirci de zaten korkunç iyiydi. En önden arkadaki 50bin kişinin sesini duyunca gerçekten tüyleriniz ürperiyor. Seek and destroy öncesi "unforgiveeeeennn" diye bağıran tüyü bitmemiş ergene de ayarını verince, artık hazırdım finale. geri kalan ses tellerimi de söküp atınca Big Four mevzusu, hiç ölmemek üzere kapanmıştı İnönü stadında. Duygusal dakikalar yaşandı...

Sonuçta, yıllarca görülmedik arkadaşlar görüldü, bir daha belki hiç dinleyemeyeceğimiz gruplar dinlenildi ve hala "azınlık" gözüyle bakılan metalin İstanbul'da ne kadar güçlü olduğu görüldü. O fiyata o stadda Türkiye'den hangi sanatçıyı koysarsan koy dolduramaz. Konu metal olunca 3 kere doldu valla. Haber programları filan da konuyu buraya kaydırdı zaten. 80'ler, 90'ların başı metal öldü derken hala eşek gibi güçlü olduğunu görünce pek üzülseler de bunu haber yapmaktan çekinmediler. Ha, bir de şu emo MEtallica hayranları olmasa, daha mutlu bir dünya olabilir burası!

Ben hayatımda hiç bu kadar yorulmadığımı eve gelince anladım. Bütü netlerim sızlıyor. Ayaklarım şişmiş, midem yapışmış. Saçlar leş ter. 2 kere banyo yapınca anca temizlenebildim. 3 gün sesim travesti jale gibi çıktı, iğrençti. sonra geçti. Geçti ama Unirock vardı lan!


Unirock elbette oldukça extreme ve underground kalıyor sonisphere'a göre ama gelen gruplar kulvarlarında oldukça sağlam gruplardır, sevin veya sevmeyin...

İlk gün yine cuma'ya geldiğinden Entombed'u kaçırarak anca Behemoth'a yetişebildim. Bu polonyalı zebellahları daha önce 2 kere izledim, ikisi de muhteşemdi. Bu sefer ses biraz kötü olduğu için ve gündüz vakti olduğu için, konseptlerini tam yansıtamadılar ama yine de gümbür gümbür çalıp indiler. Hemen arkasından overkill çıktı. Ben overkill'i hiç sevemedim. Öyle herkesin bildiği bir kaç parça dışında ilgim de alakam yok overkill'e karşı. Fuck you söyleyip ter attım. Ama ünlü Amerikan death metal devi Cannibal Corpse çıkınca sahneye işler değişti. Yemin ediyorum böyle kamyon grup yok dünyada. Takır takır, hatasız, metronom yutmuş kadar abanıp, böğürüp tecavüz ettiler millete. George fisher da bildiğin grayder gibi adam. 1 ton filan olması lazım. Boynu yok, löp et, löp kafa adam. İnanılmaz kafa salladığı gerçekmiş. Biraz daha hafif olsa havalanır pervane yaparken. Ağzım açık izledim tüm konseri ve Hammer smashed face'te kayış koptu tabii. Kült bi parça daha dua gibi okunmuştu ve boyunlar incitilmişti. Seyirci biraz sakindi diğer ülkelere göre. Normalde CC sahnedeyken gökten adam yağar yani, burada biraz mosh pit gördüm o kadar.

Cumartesi günü orada olmamın tek nedeni AMORPHIS'tir. Önceki iki konserlerinde amorphis'le pek ilgili olmadığım için kaçırmıştım (Spica konseri hala anlatılır) ama bu sefer bundan sonrakileri asla kaçırmam. Hayatımın gruplarındandır Amorphis. Anısı vardır, hüznü vardır, sevinci vardır, gazı vardır, hayali vardır, acısı vardır, huzuru vardır da vardır... Yine önde yerimi aldım ve kendimi Tomi'nin büyüleyici sesine bıraktım. Adamdaki saç kimsede yok lan! Hem rastalı hem yerlere kadar değiyor. Bir sallıyo, valla helikopter gibi. Bi de ağır, resmen taşımakta zorlanıyor. Gerçekten hastasıyım sesine Tomi'nin. Clean'den brutal'e filan geçişleri çok başarılı. Setlist çok iyi değildi. Saat 12 yüzünden de bi üç parça filan eksik çaldılar ama House of sleep, from the heaven of my heart, black winter day filan dinledim, huzura kavuştum resmen. En kısa sürede tekrar gelseler 3 gün 3 gece dua ederim! Ha tabii kulise gidip tanışma fırsatımı sırf yorgunum diye tepmedim mi, teptim :P

Üçüncü günse Unirock'ın en çoşkulu günüydü. Makine'yi es geçtik, Heaven Shall Burn'ü de trafik yüzüne kaçırdık. Ama Korpiklani'ye yetiştik şükürler olsun ki. Lan bu grup çok eğlenceli. Ayyaş herifler hem eğleniyorlar konser sırasında hem de eğlendiriyorlar. Kesinlikle tüm konserleri çinde izleyici en çok eğlendiren grup bunlardı. Kol kola girip dans ettik, hopladık zıpladık garip Finli hareketler yaptık, sonra ses kulesini tavaf edercesine koştuk durduk, acayip bi pit'ti yani. Ama gelecek kıyametten haberimiz yoktu! Obituary kesinlikle unirock'ın en metal grubuydu. Jilet gibi kestiler milleti. Kollara kafalar havada uçuştu. Muhteşemlerdi. Kopmamış boyun kalmamıştır sanırım. O çiğ gitar tonu ve iblisvari vokal altında kalmamak imkansız. Kanım çekildi yemin ediyorum. Kesinlikle tekrar izlemek lazım kapalı bir mekanda. Çok eskilerden çalmadılar ama duruşları yeter lan! mid tempoda ye beni! Çok ceset çıkar oradan ufak bir mekanda konser yapsalar, söyliyim.... sıra nevermore'a geldiğindeyse benim artık duracell pilim bitmişti ama Warrel Dane abimizi severim, hem Sancuary'de hem de kendi adını taşıyan grupta pek süper işleri vardır ama Nevermore'u bi kaç parça dışında ben kabullenemedim bir türlü. Acayip iyi gitarlar sahip uzu nparçalar bana göre değil. Grubun performansı iyiydi. Sancuary'den hiç parça çalmamalarına acayip bozuldum ama çaktırmadım. Bi ara sahneye biri atlayıp warrel'in şapkasını alsa da ortalık gerilmeden konser bitti ve metalik geceler sonra erdi....

Unirock'ta sürpriz dost pek yoktu çünkü zaten sonisphere'de denk gelmiştik çoğuyla ama Aras'la, Ayşi ile daha sonra Alper'le filan konuşmamız, eski günleri yadetmemiz pek nostaljikti. Herkesin hali vakti yerinde, bi tek Alper'e kızdım üzüldüm. hayatını boş şeylere harcamakta üstüne yok. Ama ortak payda vardı ki bu 10 gün içinde, artık pek sevilen bir adam değilim, eski bir alışkanlığım olan "dostları arayıp sormama sendromu" halen devam ediyorlar ki, çoğu benle öylesine konuştu. Elbette haklılari ben de olsam öyle düşünebilirdim ama elimden de birşey gelmiyor. Bu benim artık...

Tabii yeni arkadaşlıklar, bol bol alavare dalavareler, komik olaylar, sinirli dakikalar filan da oldu 6 gün boyunca. sonuçta bu metal ve kimse efendicilik oynamıyor. Müzik dünyasının en "neysen o" tribi. bir dışa vurum. eleştiren, yargılayan, yok eden insanlara çekilen bir orta parmak. ve elbette kelimelerle sığmayacak kadar da yetenekli...


Bi süre metal konseri görmek, gitmek istemiyorum artık. Hatta zar zor bile dinliyorum. Overdose oldu. Neyseki sırada Massive attack, scorpions, cranberries, yann tiersen konserleri var da, kulağımın metalini sileceğim.



http://www.facebook.com/video/video.php?v=395530387643





http://www.youtube.com/watch?v=jpDRKWfgqmI



sing with me

bok gibi ama hoşuma gitti koydum

5.7.10

the dead weather - the difference between us

10 günde 6 gün metal konseri, 30 dan fazla grup filan derken harbi zebaniye dönmeden bi 3 yıl metal dinlememem lazım galiba. serdar ortaç'a yalın'a filan vericem kendimi :P

Şaka bir yana, the dead weather'ın son albümü nutella tam. edinin. favori parçam:


3.7.10

güzel bir gelecek

bazen sadece susmak gerekiyor. ölene kadar

Oyungezer - Temmuz (Koleksiyon) Sayısı

Parmaklarınızı yiyeceksiniz!

KOLEKSİYON SAYISI: Tam 48 Sayfa E3 2010 İçeriği!

> Ön İncelemeler
> Hands-on'lar
> Röportajlar
> Dosyalar
> Günlükler

İNCELEDİK: Singularity
BUNU DA İNCELEDİK: Metal Gear Solid: Peace Walker
YETMEDİ BUNU DA İNCELEDİK: Blur
BİTMEDİ BUNU DA İNCELEDİK: Super Mario Galaxy 2
BUNU BETALADIK: FIFA Online
FİLMLEDİK: DVD'de Bir saati aşkın özel E3 2010 videolarımız!

ayrıca...

HEDİYE: 60 Umaykut Online Elması
HEDİYE: 10 Dünya Kupası Çıkartması

ve...

Daha bir sürü oyun!!!

2.7.10

these new puritans - attack music

Kökleyin son sesi.
klip de çok orgy he :P


Twilight'ın 8-Bit Youtube Oyunu!

Ahauhauha. Deneyin mutlaka. interaktif youtube oyunu. niye benim aklıma gelmedi daha önce :O
(seçim yaptıkça yeni ve başka bir video açılacak)

1.7.10

Çocuk Ben

Demiştim ya, foto makinesi pil şarj aletim gözümün önünde yer yarıldı da kayboldu, işte tüm evi baştan sona didik didik ettim, yani odada olmak zorunda o, ama bulamadım. Başka şeyler buldum onun yerine. Defterlerimin arasına zulaladığım bi kaç fotoğrafa denk geldim. Başka şeyleri de buldum ama artık konuşmaya gerek yok...

(tıklarsan böyük halini görürsün fotonun)
Annemle çekdiliğim elimdeki tek foto şu anlık bu. Çünkü hepsi annemde. Sözde bir ara alacaktım hepsini ama unuttum. Şarj aletini bulamayınca gittim aldım şarzzz aletini, içime oturdu yemin ediyorum. Madem para verdim, bu 2 fotoyu çekeyim dedim, kalite biraz daha düştü haliyle.

Kardeşim bu esnada anne karnında. Annemi deşifre etmicem tabii ki blogta :) yüzünü yedim yandan o yüzden ama hamile olduğunu anlayabilirsiniz. Yaşım 9.5 filan olmalı. Gördüğünüz gibi pek bir pekmezim :)

Mekan teyzemin evi, salon. Hemen farkedildiği gibi o yılın tüm dekorasyonu yansımış atmosfere. Masa örtüsünden süs çiçeğine kadar. Ben de pek bi kotsever halimle dil çıkarıyorum. Kime çıkarıyorum, neden çıkarıyorum hatırlamıyorum.

O yaşta olmama rağmen boyum biraz uzun (annem de uzun sayılmaz gerçi oranlarsak). Yaşıma göre hep uzun olmuştum. Hazırlık'ta sınıfın en uzunuyken mezun olurken resmen en kısasıydım. Bi "kal" geldi, pîr geldi yani :) Yüzümdeki o kaygısızlığı özlüyorum.








Bu da daha da ufakken sanırım. 2. sınıfa gidiyorum galiba. Müsamere benzeri bi program vardı ve beni de sunucu yapmıştı Gülten hoca. Çok konuşuyorum, iyi okuyorum, çenem durmuyo diye seçilmiştim. Henüz topluma karşı ilk kez karşı duruşumdu o an. Çok net hatırlıyorum. Büyük bir baskı hissetmiştim. Kelimeler yer değiştiriyordu böyle. Yüzümü görmesinler diye elimdeki o kağıtları hep yüzüm hizasında tutardım, uzaktan da hocam "indir elini aşağıııı" diye hareket yapardı. O sırada kim çektiyse artık, böyle bi kare yakalamış. Mekan: Harbiye İlköğretim okulu. Esemsporlarım, yine kotum, kemerim, Amerika'da yaşayan bir aile dostunun bana hediye ettiği gömlek (ki o gömlek hala bi yerde saklanır), düğün salonunu andıran atmosfer, mikrofon... O günden sonra sanırım sosyal çevreyle bi alıp veremediğim oluştu :))

Kim demiş insan mutasyona uğramaz :PP