• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

30.6.10

Istancool @ 2-4 Temmuz




Güzel bir etkinlik varmış. Istancool. Yeni haberim oldu. Belki ilgilenenler olur diye paylaşayım.

ISTANCOOL Festival: FASHION FILM ART LITERATURE ARCHITECTURE MUSIC DESIGN PHILOSOPHY TALKS

The British cultural diplomacy brand Liberatum and Istanbul 2010 European Capital of Culture Agency invite you to take part in a riveting artistic journey. A special cultural celebration called Istancool to be held in the fascinating city of Istanbul. Dates: 2-4 July 2010

Istancool promises to be a mesmerising festival of art, design, fashion, literature, film, music and ideas. It will reflect an unique and innovative collaboration bringing together some of the most renowned British, Turkish and other international cultural icons. Istancool aims to stimulate and captivate audiences.

Our vision is to produce a spectacular festival that will feature a diverse, stimulating, high-quality and thought-provoking programme aimed at raising the profile of Istanbul as a forward-thinking world city. One of the festival’s goals is to complement Istanbul’s new position as the 2010 European Capital of Culture whilst creating a dynamic and independent brand that will contribute significantly to the city’s cultural calendar. The festival will further strengthen UK/Turkish cultural relations and aim to promote a positive image of Istanbul in the international media.

Istancool will enhance the reputation of Istanbul as a great cultural city and pay tribute to Turkey’s cultural heritage. It will present an ambitious and original programme which will aim to place Istanbul firmly at the centre of the international cultural scene in 2010. Istanbul continues to evolve and an event such as Istancool will serve to nurture the city’s cultural identity locally and on the world stage.

Detaylı bilgi & program:
Facebook Event:

29.6.10

erkekler geç büyür


Valla bu klişe doğru sanırım. yeri geliyor geç öğreniyor yeri geliyor geç büyüyor erkek dediğin. başkasından değil bizzat kendimden biliyorum. artık buna olgunluk mu dersiniz, dolgunluk mu dersiniz, büyümek mi, akıllanmak mı bilemem. Ama sonuçta erkek yaşlandıkça yerinde şöyle bir ağırlaşıyor.

Aslında burada kocaman bir Sonisphere sonrası izlenimlerimi yazacaktım ama henüz o kadar güzel foto ve videolar düşmedi nete. Merak edenler için özetleyeyim; çok efsane bir 3 gündü. Rammstein gelmiş geçmiş en iyi sahne performansını gösterdi Türkiye'ye, Manowar headliner olmasa da tüm stadı avucuna alıp Big Four'a küfür edip (hem de Türkçe) tarihe geçti, Megadeth çok iyi çaldı ama ses kurbanı oldu, Slayer bildiğin makine gibi çalıp ders verdi. Metallica da konserlikten çıkıp metal ayinine dönüştü. Big Four'u hep en en en önden izledim, aç suzuz kaldım resmen, ama değdi, ben böyle yorulmadım, böyle ses kaybı yaşamadım hayatımda, henüz yeni yeni kendime geldim.

Neyse asıl mesele yıllardır görüşmediğim arkadaşlarla görüşme fırsatım oldu 3 gün boyunca, herkes ama herkes gelmiş. selamlaşmaktan öpüşmekten yavşadım resmen. her gören de ay sen biraz kilo almışsınnn deyince fıttırıyorum, lan bu vermiş halim moralimi bozmayın diye :) En son gördüğümde sınavlara hazırlananlar çoktan mezun olup iş güç sahibi filan olmuşlar, evlenenler boşananlar, aynı kalanlar, naber eski aşkım bile diyenlere denk geldim. çok süprizliydi ve nostaljinin dibine vuruldu. Gerçekten zaman geçip gidiyor ve her gün de birşeyler aldığı kadar yerine de az az koyuyor sanırım. Genel payda bu.

Eskiden hata yapmayı salaklıktan sayardım mesela, o yüzden çok sinirlenirdim. ben de hata yaparsam salak yerine koyardım kendimi. ama çok sonra öğreniyorsun salaklığın elini ateşe sokup "ay elim niye yandı" demek değil, 2. 3. ... sefer elini ateşe sokup her seferinde "ay neden elim yandı ki" demek olduğunu... Erkekler işte biraz böyledir. Mantık tarafı biraz gelişmemiştir, çocuk gibi düşünürler, grileri pek azdır, ya seviyorsundur ya da nefret ediyorsun sanarlar. Bu yüzden genelde ilişkilerde zaten erkek büyüktür. Ancak böyle terazi dengelenir. Havaya çabuk kapılırlar, kolay elde edilip kolay yok edilirler, genelde çok ilerisini değil günün düşünürler. Kadın dediğin öyle midir ama, daha ilk limonatayı içerken kendisini gelinlik içinde dağlarda bayırlarda sevişirken düşünür. erkekse o anda ya limontayı ya da 2 saat sonrasını düşünür. allahın erkek üzerindeki lanethi sanırım. Elbette bu biraz doygunlukla, biraz tecrübeyle, biraz da zekayla yontulacak şeyler ama kaideyi bozmuyor bunlar tabii ki.

En basitiyle düşünürsek bile erkek sahip olduğu şey ile böbürlenir, sahip olmadığı şeye üzülmek yerine. Yakışıklıdır, emin olun 3000 tane fotosu vardır o arkadaşın. Zengindir mesela, henüz ilk saniyesinden anlarsın onun zengin olduğunu, sahip olduğu tek şey bankonot olduğu için bunu kullanır, ya da çok zekidir; susar biraz, konuşursa senin aklına gelmeyen taraftan konuşur, bi süre sonra ezildiğini sanırsın altında ve hayran kalırsın zekasına, ya da komiktir; 3 cümleden birine espri yapar koparır seni, güldürür, hayat onunla hep böyle mutlu geçecek sanar ve atlar kollarına. Elbete bu sıfatların kendi aralarında (zıtlıklarıyla beraber) kombinasyonları var, ama onlar genelde pek nadir bulunan tipler, zaten en az 3 tanesi varsa, muhtemelen kapılmıştır ya da gay'dir, yapacak bir şey yok. Ama o böbürlenme kısmı beni hep güldürür. ilk kez tanıştığın birini bile böyle anlayabilirsin. araya espri mi sokmaya çalışıyor, üstünü başını mı düzeltiyor, birşeyler mi ısmarlamaya çalışıyor, biz bu yollardan çok geçtik yaa muhabbeti mi yapıyor, sessiz sessiz mi takılıyor; hemen kim olduğunu anlar zeki kadın. Elbette erkek tarafı henüz olgunlaşmamışsa :)

iki cins arasındaki bu tip şeyleri düşünmek de keşfetmek de çok eğlenceli aslında bir noktadan sonra, oyun gibi. sana ipuçları veriliyor, sen çözmeye bulmaya çalışıyorsun filan. çözmesi ne kadar zorsa o kadar çekici gelmiyor mu zaten? Sonucun hüsran olacağını bile bile oynamıyor muyuz aynı oyunu farklı oyuncularla her seferinde?

Bir de, müsibetlere karşı bağışıklık sistemi mi var nedir, Metallica konserleri bana hiç uğurlu gelmezdi, dedim bu sefer de kesin bir şey olacak ama dur bakalım nedir. Derken bugün 450 tl su faturası geldi! Lan hamam işletsem evde, tarlam osla sulasam o kadar gelmez! Bir hatay apmışlar galiba ama saat doğru. O kadar parayı bi şekilde yerleştirme ihtimalleri var ama kendimi yemiyorum şu an. rahat bile sayılır. Fotoğraf makinemi nihayet yaptırdım ohhh derken bi baktım pil bitti, ama şarj aletini bulamıyorum! Bi kaç dakka sonra onun da siniri geçti. ileride hiç bir şeye kızmam diye korkuyorum bi yerde.

23.6.10

let it flow - faces

Sanmıyorum ki buradan bu güzide grubumuzu bilen biri çıksın (şaşırtın beni). 2008'deki bu Meanings albümleri oldukça güzel ve duygu yüklüydü. Sonra kayıplara karıştılar, ben de unutmuşum sonra. fena çarpan şarkıları vardır. ülke sınırlarına göre de oldukça yeteneklilerdir. dinleyip kararı siz verin derim.




Faces took me afar
They are just in my mind
Reflection on the window
Reminds me of the names
Good times we spent
And passions we shared

My eyes began to close
I saw the faces
Under the warm blanket
Not so far away, I knew

Sonisphere @Sofia'da tarih yazıldı!



Gece gece yer yerinden oynadı, bir tanrı doğdu resmen!
Big four sahneye çıktı ve (slayer hariç) Diamond Head'ten "Am I Evil"ı hep beraber söylediler!
Elbette böyle yazınca dile kolay geliyor ama Dave Mustaine ile James 27 senedir aynı sahneyi paylaşmamıştı! Üstüne de Anthrax'ı ekleyin, resmen kıyamet günü! 30 yıldır sönmedi lan bu ateş, bi 30 yıl daha sönmez artık!

Eğer Pazar günü de istanbulda böyle birşey olursa, bu topraklarda korkudan bir 30 yıl çocuk doğmaz, o kadar diyorum!

21.6.10

en çok beni severmiş o

Hani böyle sünepe günlük hayatını yaşarken, bir anda görünmez bir duvara çarparsın ya, gidersin o anda o mekan ve zamandan, o an orada olmadığına yemin edebilirsin, rüya içindeki rüya içindeki rüyadan uyandığında yaşadığın karmaşa gibi gırtlağın kurur, ama su içmezsin bilerek biraz daha o kuraklığı hissetmek adına, tek istediğin bir kaç saniye dahadır...
Öyle çarptı bu parça ve ezgisi




Son yolcusu o eski zamanların
Sana yazmış özlem dolu mektubu
Tek derdi güzel sonları masalların
Gözyaşları doldurmuş giderken boşluğu

En çok beni severmiş o
Beni aramış gözleri giderken
En çok beni severmiş o
Beni aramış gözleri

Kalbinde belirsiz bir yolun kuşkusu
Titrek sesinde umutların avuntusu
Bir mendil eski bir resim bulduğum
Tahta masasında bilmeden unuttuğu

Filmlerden Alıntılar #2

İkinci film alıntısı tarihin belki de en underrated filmi olan Synecdoche, New York'tan gelsin.
Anlaması oldukça zor, okuması oldukça meşakkatli, bol detaylı, bol kafa çalıştırılması gereken, bence Charlie Kaufman'ın "Being John Malkovich"ten sonraki en büyük yapıtıdır bu film. Her karede bir anlam, her kelime arasında bir hedef vardır. Caden Cotard da ne büyük bir karakterdir.

Filmde şöyle efsanevi bir konuşma yapmıştır, ki unutmak mümkün değildir. Yarın bir şey için vereceğiniz kararın sonuçlarının belki de 20 sene sonra karşınıza çıkıp hayatınızı sırf karar verdiniz diye değiştirebilir paranoyasını iliklerinize kadar hissettirir.


Everything is more complicated than you think. You only see a tenth of what is true. There are a million little strings attached to every choice you make; you can destroy your life every time you choose. But maybe you won't know for twenty years. And you may never ever trace it to its source. And you only get one chance to play it out. Just try and figure out your own divorce. And they say there is no fate, but there is: it's what you create. And even though the world goes on for eons and eons, you are only here for a fraction of a fraction of a second. Most of your time is spent being dead or not yet born. But while alive, you wait in vain, wasting years, for a phone call or a letter or a look from someone or something to make it all right. And it never comes or it seems to but it doesn't really. And so you spend your time in vague regret or vaguer hope that something good will come along. Something to make you feel connected, something to make you feel whole, something to make you feel loved. And the truth is I feel so angry, and the truth is I feel so fucking sad, and the truth is I've felt so fucking hurt for so fucking long and for just as long I've been pretending I'm OK, just to get along, just for, I don't know why, maybe because no one wants to hear about my misery, because they have their own. Well, fuck everybody. Amen.

18.6.10

Öğrendim...

İnsanlara kendimi zorla sevdiremeyeceğimi öğrendim.
Yapabileceğin tek şey sevilebilecek biri olmak. Gerisi onlara kalmış...
İnsanları ne kadar düşünürsen düşün, onların seni o kadar düşünmediklerini öğrendim.
Güven elde edebilmek için yılların gerektiğini, ama yok etmek için saniyelerin bile yettiğini öğrendim.
Önemli olanın hayatındaki eşyaların değil, hayattaki kişilerin olduğunu öğrendim.
İnsanın ancak 15 dakika çekici olabildiğini, ondan sonra alışıldığını öğrendim. Kendimi karşılaştırmak için başkalarının en iyi yaptıklarını değil, kendi en iyi yaptıklarımı kıstas almam gerektiğini öğrendim.
İnsanlar için olayların değil, onların daha önemli olduklarını öğrendim. Her ne kadar ince kesersen kes, kestiğinin her zaman iki yüzü olacağını öğrendim.
Sevdiğin kişilere sevgi dolu sözler söylemen gerektiğini, belki bunun onu son defa görüşün olabileceğini öğrendim.
Her ne kadar onu çok düsünsen de, yine de gidebileceğini öğrendim.
Kahramanların, yapılmasi gerekenleri ne pahasina olursa olsun, yapanlar olduğunu öğrendim. İnsanların seni hep hesapsız sevdiğini, ama bunu nasıl göstereceklerini bilemediklerini öğrendim. Sinirlendiğimde gerçekten buna değse bile asla acımasız olmamam gerektiğini öğrendim.
Gerçek dostluğun ve gerçek aşkın aramızda uzak mesafeler olsa bile büyüdüğünü öğrendim. Birisinin seni istediğin gibi sevmemesi, onun seni tüm benliğiyle sevmediği anlamına gelmediğini öğrendim.
Bir arkadaşın ne kadar iyi olursa olsun seni üzeceğini ve senin yine de onu affetmen gerektiğini öğrendim.
Bazen başkaları tarafından affedilmenin yetmediğini öğrendim. Kendini de affetmeyi öğrenmelisin.
Kalbin ne kadar kırılmış olursa olsun, dünyanın senin acılarından dolayı durmayacağını öğrendim.
Geçmişimiz ve durumumuzun olduğumuz kişiliği etkilediğini, ama olmamız gerekene karşı sorumlu olduğumuzu öğrendim.
İki kişinin tartışmasının, birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmediğini öğrendim. Ve tartışmadıkları zaman da sevdikleri anlamına gelmediğini.
Bazen kişiliğini eylemlerinin önüne koyman gerektiğini öğrendim.
İki kişinin tamamen aynı olan bir şeye baktıklarında bile farklı şeyler görebildiklerini öğrendim.
Hayatlarında her zaman dürüst bir şekilde daha ileriye gitmek isteyen kişilerin, sonuçları önemsemediklerini öğrendim.
Seni doğru dürüst tanımayan kişilerin, hayatını birkaç saat içinde değiştirebileceklerini öğrendim.
Verebileceğin bir şey kalmadığında bile bir arkadaşın ağladığında, ona yardım edebilecek gücü bulabileceğini öğrendim.
Yazmanın, konuşmak kadar duygusal gayret gerektirdiğini öğrendim.
En fazla önemsediğim kişilerin, benden hep uzaklaştırıldıklarını öğrendim.
İnsanları üzmeden ve duyarlı olarak kendi fikirlerini söylemenin çok zor olduğunu öğrendim. Sevmeyi ve sevilmeyi öğrendim... Öğrendim.
Can Yücel

Eminem - Recovery

Öyle rap, hiphop filan seven biri değilim. Hiç tarzım değil ama arada böyle dinlediklerim olur. Dr. Dre belki de metal dinlemeye başlamadan önce bile dinlediğim müziklerdi. Sonra Eminem dinledim 2000'lerde. O da önce Marshall Matters ardından da geri dönüp Slim Shady. Epey eğlenceli, catchy, albümlerdi. Tam ergen işi :)) Özellik MM hala aklımdadır. Çok oyuna fon müziğim olmuştu... O albümü sevmemin nedeni de aslında Stan'dır. Dido sanırım o parçadan sonra ünlü oldu. İyi ki olmuş.

Neyse, sonra epey Eminem dinlemedim, klipleri filan da bana epey bayat geliyordu. Klişe ünlüleri taklit etmek değil yani Eminem'im aslında yapabildiği. O ışığı bu hafta çıkacak Recovery albümünde gördüm valla. Acayip güzel. Hele araya Ozzy, Queen filan giriyo, helal dedim.

Single "Not Afraid" de oldukça güzel. Ful gaz. Klip de aynı şekilde. Hancock'çuluk taslamış biraz ama sorun değil. Sözleri de oldukça ilginç. Klibi izleyip sözlere de bi bakın derim.



Sözler

17.6.10

Yaratıcı projeleriniz için para mı lazım?


İnsanoğlunun giderek düşen IQ seviyesi, proje dünyasında da sayı olarak elbette bir çoğalmaya ama çöplük olarak çoğalmaya gittiği bir gerçek. Çok çok proje var, ama çok çok azı özünü yansıtabilir düzeyde. Çok çok azı zamana yenik düşmeyecek güçte ve çok çok azı bir hizmete yarar sağlayacak amaçta.

Bu da "proje okyanusunda" olan gerçekten işin hakkını veren projelerin altlarda kalmasına ve hakkının verilmemesine neden oluyor haliyle. "İyi olan her zaman kazanır" gibi bir klişe bu proje dünyasında geçerli değil. Kazanan taraf ne yazık ki genelde kötünün iyisinin tarafında. Bu yüzden proje sahipleri, projelerini gerçekleştirmek için finansör konusunda çok sıkıntı çekmekte. SAdece Türkiye'de değil, tüm dünyada bu böyle. Ayrılan kaynaklar, sponsorlar filan, iyi eleyip sık dokumadıkları için ve bu bütçeyi harcamak zorunda oldukları için karşılarına gelen "eh ya idare eder" tipli projelerin altında imza atabiliyor. Böylece iyi ve iyinin iyileri de okyanusun dibine doğru sürüklenmeye devam ediyor...

Bu ayki köşemde de kısaca değinmiştim; Online alemde giderek bu "proje seçimi ve destek konusu" önem kazanıyor. Çünkü sektörlerin gerçekten bu iyilere ihtiyacı var.
1 tane örnek vermiştim. http://www.kickstarter.com/

Bu site ne yapıyor? Siz kafanızdaki projeyi ister görselli, ister metin tabanlı, isterseniz de ikisini kullanarak insanlara anlatıyorsunuz. Daha sonra 1-300+ dolar arası "bağışlara" kapınızı açıyorsunuz. Ne kadar bağış yapan destekçiye, projenizin neresinde ne vereceksiniz bunun planını çıkarıyorsunuz ve böylece bağışçı da parayı ödedikten sonra irtibatı sizinle kesmiş olmuyor. Örneğin bir film projeniz var, diyorsunuz ki, "300 dolardan fazla verene, filmin Credits'inde Special Thanks kısmında adını yazıcam". Böylece bağışçıyı da motive ediyorsunuz.

Siteyi gezdiğiniz zaman, gayet ciddi rakamların bağışlandığını görebilirsiniz. Yeter ki projeniz gerçekten iyi olsun, bir amaca hizmet etsin, kısa süreli gelip geçici bir şey olmasın, farklı olsun ve elbette bağış yapan kitleye de bir şey ifade etsin. Daha sonra yapacağınız şey de bunu çok iyi anlatmak; sunum her şeydir unutmamak gerek.

Kısa bir de örnek verim. Indie Movie diye bir film projesi var. Yazar ve yönetmeni, filmi anlatan, kısa film tadında bir demo çekiyor ve sitede yerini alıyor. 20.000$ gibi bir bütçeye ihtiyacı olduğunu söylüyor ve 3 ay içinde bu parayı çıkarmayı hedefliyor. Ama projesi o kadar güzel ki, sadece 2 günde 20.000$dan daha fazla bağış elde ediyor ve hemen çalışmalara başlıyor. Yüz binlerce dolar bağış alan projeler de sitede mevcut.

Yaratıcı olan ama maddi elverişsizlikler nedeniyle bir türlü adım atamayan üretkenler için güzel bir fırsat bu tip siteler....

http://www.kickstarter.com/

16.6.10

"Big Four" @ Polonya



İşte 80'ler müzik tarihini değiştiren dört grup, Metallica, Slayer, MEGADETH ve Anthrax aynı karede (fotoyu çeken Jeff H.). Fotoğrafa bakmak bile adrenalin salgılatıyor ve Mustaine abimiz buyurdu ki:

"If there are any heads left at the end of this festival that haven't banged, they don't belong there."

15.6.10

"ben seni böyle kabullendim volkan"


anlamak
alışmak
kabullenmek

bu 3 kelimeyi içeren çok güzel bir yazı yazılabilir gibime geliyor hep ama bir gerçek var ki o da öyle bir yazı yazacak yüreğimin hiç olmaması. yazı yazmaktan kortuğum anlara güzel bir örnek olur çünkü doğaçlama bile yazılsa bu 3 kelime hakkında bir şeyler, sonuçta üç kelime de üzerimden sırasıyla geçmiş olacaktır.

Çok, çok ufakken, ama o kadar da ufak değilken, yalan nedir ne değildir en azından bilirken, yalan söyleyerek yaşayan insanların nasıl böyle yaşadıklarına akıl gücüm asla yetmezdi. Yetmedi, teyzem hayatımda gördüğüm en büyük yalancı bir adamla evlenmişti. Hem de kendisi de bunu bilerek. Yetmedi, üstüne bir çocuk yaptı. O çocuk şu anda 16 yaşında filan. Geçenlerde aradığında şakayla karışık da olsa "hala o adamla mısın sen yaa" dedim, hay demez olaydım, sanki suçlu ben mişim gibi çemkirdi.

Sanırım son 2 yılda insanlara karşı çok acımasızca davranmaya başladım (bu konuya başka yazı da değinirim). Üstteki örnek en basit örneği. Eğer yalancılık huyu olan birisiyseniz, ne aile kurmaya ne de mutlu olmaya hakkınız hatta yiyecek ekmek bulmaya hakkınız yok şeklinde düşünceler geçiyor kafamdan. Elbette bu nefretin en büyük nedeni sorularımın cevaplarına hala ulaşamamış olmam.

Misal; Bir insan neden yalan söyler ve bu yalanla niye yaşar ki? Dünyaki hangi büyük neden bunu insana yaptırır? Hadi yalan söylüyorsun, ne diye bunu alışkanlık haline getiriyorsun? Hadi getirdin, neden kurtulmuyorsun? Kurtulmaya çalışmıyorsun? Sorular o kadar fazla ama cevap o kadar basit ki: kabullenmek!

İnsanın kendi hammaddesinin ne olduğunu kendisi "kabullendiğinde" sanırım gerçek mutluluğu yakalıyor. Daha önce de bir yerde değinmiştim bu fiile. Dünyada en az kullanılan fiil olabilir sanırım. Çünkü insan gerçekten de çok nadir kabullenir. Kabullendiğini söylese de, o sadece kendisine sunduğu bir vaattir. Gerçekleşmesini dilediği...

Ben kendimi sanırım kabullenemedim. Hastalıklı düşünceleri, sakat rüyaları, saplantıları, kompleksleri olan, huzur vermekten önce huzur bulmayı isteyen, iyi niyetin öldüğü paranoyasıyla herkesi tek kalemde kırabilir, hiç bir şey gılırında olmayabilir, insanların sevgileriyle değil nefretleriyle beslenip hâtıralarında öyle kalmaya çalışan, iyi bir insan olmaya çalışırken o durağa gelene kadar pek çoğu durağı kaçıran, kaybetmeden değer bilmeyen, kaybedince de yenilgiyi kabullenen, yaprağın kımıldamadığı, sinek kanatlarının seslerini ancak duyabilecek kadar sessiz bir yerde, şile bezinden kıyafetlerle sadece kuzu besleyip domates ekerek sevdiklerleriyle yaşayabileceğini hayal edebilecek kadar perest, ve tüm dikenlerini kırpmaya çalışırken de yeni çıkan dikenlerini başkalarına batırmayı normal gören, nanemolla biri olduğumu kabullenemiyorum. Gün gelecek de ne olacak bunları kabulleneceğim, gerçekten hayalgücüm buna izin vermiyor. Ama o gün mutlu olabileceğimi hissediyorum uzaktan esen tatlı tatlı bir meltem gibi.

Yol kenarlarında şarapçılar görürsünüz böyle, kokulu pis, tahta kıvamına gelmiş. O adamın beynindekiler işte tamamen bir kabulleniştir bana kalırsa, çaresizlikten öte. Herşeyin sahibi olamayacağını çoktan kabullenmiş, hatta kazanamanın yanından bile geçmeyeceğini bilir halde, sokaklarda öleceği günü düşünerek yarı ayık gezip, bundan da sızlanmayıp, sakin bir kabulleniş edasıyla insanlara boş boş bakmanın bana tarifsiz bir hissi vardır gibime geliyor. Böyle boşlukta, "çare" kelimesinin o atmosferde yeşermediği, renklerin griye çaldığı, insanoğlu ihtiyaçlarının anlam değiştirdiği, tehlike gibi sıfatların önem taşımadığı ama yine de zamanın adil davrandığı bir evre gibi.

Düşünsenize; bugün sahip olduğunu herşey ama herşey 1 haftasonra tamamen yitip gitse. Ama tamamen? O hayatı kabullenebilir misiniz? Ya da önce hangi evrelerden geçersiniz? Durumu anlar, sonra alışır en sonunda kabullenir misiniz? Ya da konuya "çaresizlik" deyip kısa yolları mı seçersiniz? Ben kısa yolları seçerdim sanırım.

Beynin durmadan kendisini sorgulaması normal bir şey mi bilemiyorum ama sorgulamamasından daha iyi olduğunu biliyorum. Cevabı olan şeyleri sorgulasa daha rahat edeceğim ama sanırım ben de bu bilinmezlikten biraz besleniyorum. Bahar gitmiş yaz gelmiş, Bebek tarafları çoşmuş ama benim kafamdaki tilkilerin derdi pek ayrı. Kendime karşı vermiş olduğum savaşı anladım, alıştım ama umarım sükunetle bir kabullenişe gitmem.

13.6.10

Filmlerden alıntılar #1

Bundan sonra böyle aklıma gelen filmlerden alıntılar yapabilirim sanırım. Fena fikir değil.

İlk sırayı da I've loved you so long'tan gelsin. İlk izlediğimde kanım donmuş ve gerçekten korkmuştum bilmediğim tanımadığım bir şeyden.

Alıntı aslında The Prince in Exile adlı çocuk kitabından esinlenilmiş, ben de sonradan öğrendim.




The prince went slowly through the forest. His beautiful horse was silent. The sky was taking on the color of roses. "Will I be in time?" the prince wondered. He remembered what the magician had told him. "Night is your only enemy. Once it has cast its cloak of darkness over the world and you cannot tell the shadow of a dog from that of a wolf, you will know it is too late and that your beautiful lady is lost forever. Hurry if you love her." The prince's heart was pounding..

11.6.10

Lost'un üzerine gül koklamak


Yalan yok arkadaş, ÖZLEDİM Lost'u. Çarşamba sabahları ofise geldiğimde fıldır fıldır link aramayı da özledim. Tüm karakterleri tanıyormuşum, hatta onlar da beni tanıyormuş gibi, merak ediyorum, neredeler, ne yapıyorlar, ne yerler ne içerler.

İnanmazsınız, 2 kez de rüyamda Lost izledim böyle salyalarım akarak. Açıklanan cevaplar karşısında dumur oluyordum filan, uyanınca hemen bir daha baştan izleyesim bile gelmedi değil. Sonra vazgeçtim tabii, 6 sezonun ve tüm ekstraların yer alacağı 36 Bluray'lik seti beklicem.


Şimdi mi ne yapıyorum? "Supernatural"a bulaştım Sinan'ın da gazıyla. Baktım 5 sezon bitmiş ve 1 tane bile spoiler yememişim, güzel bir fırsat bu diye başladım. Henüz 4 bölüm izledim, beğendim diyebilirim.

Dizi izlemek güzel bir alışkanlık gerçekten. Garip geliyor bana bu alışkanlığı olmayanlar.... Hele böyle biriktirip biriktirip bir anda yüklenmek gibisi yok. Bildiğin maceraya çıkıyorsun karakterle işte oturduğun yerden. Seni bilmediğin yerlere getiriyorlar, duymadığın şeyler dinletiyorlar, aklına gelmeyen şeyler anlatıyor, unuttuklarını hatırlatıyorlar... Tabii ben Lost'u pek unutamıyorum, bitmiş olduğunu da kabul etmek istemiyorum ama "Lost'u izledim olm ben gerçek zamanlı" olayına da denk geldiğim için kendimi şanslı hissedim nostaljiye bağlamıyorum (bu bağlanmamış halim:))

Önceden de çok kez söyledim, bir fırsatı olsaydı, Lost'u tamamen unutup, tekrar tekrar izlemek isterdim bir şarkı gibi.

10.6.10

Post-it'ten Super Mario

Japonlardan geliyor sıradaki stop-motion. Güzellica

9.6.10

Mortal Kombat (2013) Trailer

8 dakikalık tanıtım filmi düştü nete gelecek Mortal Kombat filminin. İlk iki filmi izleyip duvarlara uçan tekme atan bu ben, bu film sonrası muhtemelen salondan döner tekme atarak çıkmayı planlıyorum. Çok sıkı gözüküyor gerçekten bu sefer. Epik. Gazz

Jax, Sonya, Baraka, J. Cage, Raptile gibi karakterleri bu videoda görebilirsiniz. Asıl abi ise kim? Merakla izleyin bakalım ;)

8.6.10

Doom Rakı Reklamı :(

Gel de içme be Halil, gel de içme :((

Final Frontier - Iron Maiden


UP THE IRONS ULAN!

80 milyondan fazla albüm satmış, 30. senesini deviren Maiden, Ağustos'ta yine güzel bir albümle geleceğinin sinyalini El Dorado adlı parçayla verdi walla. Her ne kadar albüm kapağı rezalet olsa da (hatta şarkı adları da), parçayı dinledikten sonra heyecanlanmamak imkansız. Dinleyin bi.




01. Satellite 15....The Final Frontier (8:40)
02. El Dorado (6:49)
03. Mother Of Mercy (5:20)
04. Coming Home (5:52)
05. The Alchemist (4:29)
06. Isle Of Avalon (9:06)
07. Starblind (7:48)
08. The Talisman (9:03)
09. The Man Who Would Be King (8:28)
10. When The Wild Wind Blows (10:59)

7.6.10

Oyungezer - Haziran sayısı

Afiyet olsun herkese :))


İNCELEDİK: Red Dead Redemption
BUNU DA İNCELEDİK: Split/Second: Velocity
YETMEDİ BUNU DA İNCELEDİK: Alan Wake
BİTMEDİ BUNU DA İNCELEDİK: Prince Of Persia: Forgotten Sands
BUNA ÖNDEN BAKTIK: Call Of Duty: Black Ops
REHBERLEDİK: Red Dead Redemption
DOSYALADIK: 2010 Yılının Tüm Bomba Oyunları

6.6.10

Hayatımın sorusu!

BUDUR! ALLAH BELANI VERSİN KAZIM!

5.6.10

Google Sansürü

4.6.10

Yeni "ciddiyet standartlarına" hoş geldik


(ne zamandır ciddi bir konu hakkında bir şeyler yazmıyordum, hadi hayırlısı:))

Bilmem tehlikenin farkında mısınız? Ben farkındayım, gerçi bu %99 benim paranoyaklığım ama olsun. Kahinliğim tutar arada bir. Şöyle ki;

80'lerde gücün kuvvetin kadar konuşurdun, ciddiye alınırdın. 90'larda paran kadar. 2000-günümüz arasında da bu ikisi karma bir şekilde yer aldı. İkisini de sahip olman gerek. Bu kafileyi yöneten tayda da bu 2 sıfatın yanına "zeka"yı ekleyebilen tayfa olmuştur. Ama 2010-sonrası başka bir dönem.

Özellikle medyanın görsel basın tarafı online tarafa kayınca (maddi açıdan daha iç açıcı olduğu için) yerin altından beslenmek onlar için kaçınılmazdı. Blog, mikro bloglar, sosyal ağ filan derken asıl haber kaynakları bunlar oldu. Ajanslar da ikinci plana atıldı. Çünkü medya artık "doğru haber"den daha çok "en hızlı doğru habere" kaydı. Ajansların hızı ortadadır; haber kaynağına ulaşılır, ilgili kişi işini yapar, yazar, gönderir, editörden geçer ve medyayla paylaşılır. O süre zarfındaysa o haber çoktan milyonlarca kişi arasında paylaşılmıştır zaten. Blog, Twitter haberleri gördüğümüzde artık şaşırmıyorsak bundandır.

Bu beraberinde 2 kötü şey getirdi. "Hız" önem kazanınca "çöplük" de beraberinde geldi. Çünkü hızlı bir haberin doğru olup olmadığı ancak zamanla anlaşılabilir olduğu için, riskli bir iş ama takan kim. Sağlaması yapılmamış haberlerle dolu portallar.

Bir diğer kötü yan etkisi de - ki asıl konum bu- "FOLLOWER" mantığının çok üstlere çıkmış olması. Blogger, twitter, facebook, friendfeed ve pek çokları insan kaynaklı olduğu için, takipçiler de onun müridi olarak algılanmaktadır artık. 2. paragrafta da belirttiğim gibi, güç artık "senin bir kelimen kaç kişiye ulaşıyor" oldu. Çünkü iletişim hiç olmadığı kadar önemli. Kimin için önemli? Reklam veren taraf, seni takip eden taraf ve yazar tarafından. Binlerce takipçisi olan yazarın bir şey üretmemesi imkansızdır. Kapısının önünde o kadar kişi ona doğru bakıyor psikolojisiyle yaşar genelde ve bu yüzdendir ki takipçi sayısı fazla kullanıcılar, her 3 dakikada bir "tespit sıçması" hastalığına yakalanırlar. Takipçi kitlesi çünkü ona göre "bir beklenti" içerisindedir. Bu da kasıntı olmayı arkasından getirir. Aynı şey blog tutanlarda da sıkça olmaktadır. Ne kadar çok kişiyle paylaşım yapılıyorsa, yazar o kadar çok şey anlatmak isteyebilecektir ama aslında bu, konun özüyle oldukça çatışmaktadır çünkü bu "günlük" mantığının kaç kişiye veya kime ulaştığıyla ilgisi yoktur. Mastürbasyonun modern hali de diyebiliriz.

Bu da beraberinde, sanal platformda kişinin değerinin "TAKİPÇİ SAYISIYLA" ölçülmesini doğuracaktır hatta çocuk kafasını vermiştir dışarı. "Senin 1 tek kelimen kaç kişiye ulaşıyo kiii" nidalarının atılmasına az kalmıştır. Takipçi sayısı fazla olan, her zaman haklı tarafa geçecektir. Takipçi sayısı daha fazla olan demek "daha iyi" demektir Ve bu titan zinciri gibi artarak gidecektir çünkü "aaa bunun da binlerce takipçi olduğuna göre diğer insanların bir bildiği vardır, ben de TAKİP edeyim" oyunu kaçınılmazdır. Takip edilemeyen de "insanlar takip etmediğine göre bir bildikleri vardır canım" diyip es geçilecektir. Kas gücü ve paradan sonra sosyal güç artık sesinizi kaç kişiye duyurabileceğinizden geçecektir. Ciddiye alınmak, bu saçma rakamlara göre sağlanacaktır. Büyük bir tehlikedir bu çünkü yaratıcılığı son derece öldürecek bir etmendir insan gözünde.

Elbette bu takip mevzusu reklamcılar tarafında da sürekli desteklenecek ve gazlandırılacaktır. Nasıl ki trafiği en yüksek site en iyi reklam alanıdır, aynı şey; sesini en fazla kişiye en kısa zamanda ulaştıran yazar da (bu yazar kelimesini lafın gelişi olarak kullanıyorum, yoksa alakası yoktur) reklamcı tarafından velinimettir. Böylece işin içine "fitne fesat" karışacak, yazılar önceden şekillendirilmiş olacak, yazara bir amaç verilecek, o amaç doğrultusunda yazılar yazılacak ve piyasaya ne yeni blogger'lar katılabilecek, ne de günümüz popüler iyi yazarları istikrarını koruyabilecek. Popülerlikle paranın aynı cümle içerisinde geçmesi ne kadar yok edici, zaten biliyorsunuz (bir de bunun "kadınlı" olanı var ki, sormayın gitsin:))

İnsanın bu dünyadaki, özellikle yazının olduğu yerde, bir diğer insana-insalara hikayelerini anlatmasıdır. Bugün, bugünlere gelebilmişsek, inanılmaz bilgi hazinesine sahipsek, bu insanların "anlatmasıyla" olmuştur. Sonsuza kadar sürüleceği düşünülen hikayelerin, EN AZINDAN SANAL ALEMDE köküne kibrit suyu böylece dökülmüş olunacaktır. Bilginin, yanlış, hikayenin yalan, niyetin kötü, çıkarın fesat olduğu bir zeminde kimse olsa bozulacaktır ve sonumuz muhtemelen ŞUNA benzeyecektir. Kahve falımda bunlar çıktı bismillah :P

2.6.10

Lost, 1987 yapımı bir oyun olsaydı

ahahha. işte buna bayıldım. Penney Design, "eğer Lost 1987'de çıkan bir point&click oyunu olsaydı..." diye düşünüp çok güzel pixel art'lar yaratmış. Keşke oyun da olsaymış da oynasaydık dememek mümkün değil.

ŞU ADRESTEN
tamamını görebilirsiniz çalışmaların. Ayrıca siteyi de gezmenizi öneririm. Çok güzel pixel art tasarımları var stüdyonun.
http://www.penneydesign.com/images/lost_1.jpg

Kadınlar Vs. Erkekler

Sadece iki cinsiyet olmasına ve yüzbinlerce yıl geçmesine rağmen, ne erkek kadını ne de kadın erkeği hiç bir anda anlamadı. Hatta yanına bile yaklaşamadı. Ben "neden anlamadı" sorusundan daha çok "demek anlamak gerekli değilmiş ki böyle bir donanımla yaratılmışız" diyorum. Öneririm...

Ulan blogu magazin, kadın bloguna çevireceğim he sıkıntıdan:) Aşağıda güzel bir tespit buldum. Yazan adam ilişki gurusu olmuş (muhtemelen çok kazık yemiştir)... Elbette her madde Türk erkeklerini yansıtmıyor ama çoğunda haklılık payı var. Kadınların belki işine yarar diye ekliyorum :))
(bu arada bu listelerin erkek versiyonlarından çok var da, kadın versiyonları pek az. Erkek erkeği anlayabiliyor hacı, ama kadın kadını bile anlamıyo ya hauhauha)

---

İlişki Doktoru Bob Grant politik olmayı bir kenara bırakıp, erkekler hakkında 25 evrensel gerçeği paylaşıyor.

1. Seks için her şeyi yaparım; hatta hayatımı sana adarım.
2. Seninle kavga etmekten nefret ediyorum. Bir uzlaşma yolu bulmayı tercih ederim.
3. Uzun saç seviyorum. Üzgünüm ama seviyorum.
4. Gerçekten öğrenmek istemiyorsan, lütfen bana nasıl göründüğünü sorma.
5. Aramız kötüyken, gözlerim başka kadınlara daha çok kayıyor.
6. Eğer seni mutlu ettiğimi hissedemezsem, gerçek bir erkek olmadığımı hissederim.
7. Eğer çocukluklarıma katlanamazsan, üzgün olduğumda açılmak için de çok zayıf olduğunu düşünürüm
8. Akıl okuyamam, unutma ben bir kadın değilim.
9. Modadan anlıyor olabilirsin ama ben beni hoşnut etmek için giyinmeni tercih ederdim, diğer kadınları değil.
10. Eğer saçımı kaybediyorsam, bu komik değil. Sana kilonla ilgili şaka yapmamı ister misin?
11. Yardım istemediğim zamanlar ne yapmam gerektiğinin söylenmesinden nefret ediyorum. Böyle zamanlarda, annemmişsin gibi hissediyorum.
12. Eğer yatıya kalırsan, nihayetinde seninle evlenebilirim, ama daha isteksiz olurum.
13. Saygı görmek benim için sevilmekten daha önemli.
14. Düşündüğünden çok daha güvensizim. Neden senin güvenine bu kadar ihtiyacım olduğunu sanıyorsun?
15. Üzgün olduğumda, ses tonuna karşı çok hassas olurum. Nasıl söylediğin ne söylediğinden daha önemli olur.
16. Komplimanlarımı kesmenden nefret ediyorum. Bu tavrın, bir daha yapmamayı düşünmemi sağlıyor.
17. Çift olarak bir ortama girdiğimizde tüm erkeklerin beni kıskanmasını istiyorum. Lütfen kendime bakmayı ihmal etme!
18. Her zaman ne hissettiğimi bilmiyorum. Bu yüzden sana da söyleyemiyorum.
19. Eğer başka şey söylüyor ama başka şey yapıyorsam, hareketlerime dikkat et – gerçekten kalbimden geçeni sana belli edecektir.
20. Eski erkek arkadaşlarına dair hiç bir şey dinlemek istemiyorum, konu ne olursa olsun.
21. Eğer ne düşündüğümü paylaşmıyor isem, bunun sebebi bölmeden dinleyemeyeceğini bilmemdir.
22. Hali hazırda bahsettiğin kıyafeti giyinmişken, bana “Bunu mu giyeceksin” diye sorma!
23. Bir centilmen, toplum içinde, kadını tarafından her zaman saygı görmelidir. Aralarında fikir çatışması olduğunda bile.
24. Bazen tuhaf düşüncelerim olur ama kendim de ciddiye almadığım için seninle ya da bir başkası ile paylaşmak istemem.
25. Eğer beni aldatırsan, bunun üstesinden gelmem neredeyse imkansız olur.

1.6.10

özlemek

Birden özleyiveriyorsunuz...
Çoktan unuttuğunuzu sandığınız
ya da yalnızca bir kere karşılaştığınız
ve özlemek için yeteri kadar tanımadığınız birini
bir sabah çılgınca özleyerek uyanıyorsunuz.

Rüyalarınız, içinizdeki o gizli, esrarını ele vermez büyücü,
siz çarşaflarınızın arasında,
bütün tehlikelerden uzak,
güvenle yattığınızı sandığınız bir anda,
usulca ruhunuza sokulup,
sizden habersiz oralara yığılmış cephanelikleri
birer birer ateşleyiveriyor.
İnfilaklarla sarsılarak uyanıyorsunuz.
Hayatınızda olmayan birini hayatınıza almak,
ona dokunmak,
onun sesini duymak için kıvranırken buluveriyorsunuz kendinizi...

Özlemek, o yakıcı istek,
bilinen herşeyi ve önem sırasını değiştiriveriyor.
Özlediğiniz ise çok uzaklarda...
Yanında olmasını istediğiniz halde
yanınızda olmayan bir tek kişi,
yanınıza bile yaklaşmadan,
hatta onu özlediğinizden
ve onu istediğinizden haberdar bile olmadan,
bütün hayatı,
bütün görüntüleri eritip
başka kılıklara sokuyor...


Ahmet Altan