16.5.10

ilkler, sonlar ve arasında kalanlar


anneler gününden önceki gün anemle görüştüm işte. özlemediğinizi düşündüğünüz, özlemem ki dediğiniz, özlemek için neden bulamadığınız kişileri filan karşınızda görünce, kendinize sıktığınız tüm yalanlar yıkılıyor. Her seferinde, herkese bu böyle oluyor. Hala özleyebilen bir insan olduğum için sevinsem mi, özlediklerim için üzülsem mi o da ayrı bir dert oluyor haliyle.

Epeydir görüşmemiştik. Ben sağ olayım, hep ertelemiştim. Madem anneler günü öncesi dedim görüştüm aneyle. Tam olarak kaç yaşında onu bile hatırlamadığımı farkettim, kendimden utandım. Tahminimden daha çok izole etmişim sanırım kendimi herkese karşı. Hiç bir şey ilgilendirmiyor beni diyorum kendime ama ilgilenmediğimle de yüz yüze gelince hala içeride bir yerler kanıyor, hissediyorum. Hissetmek. Sanırım güzel bir şey bu.

Saçlarında tek tük beyazlar çıkmış. Hadi bana boya alalım diyor. Yok diyorum, iyisin böyle. Yaşlılık iyidir hem, unutmaya çalıştıklarını hatırlatır diye laf sokuyorum kendi çapımda. Anne oğul gibi değil de, uzun süredir görüşmeyen eski arkadaşlar gibiyiz. Zaten hiç öyle kıç kıça anne-oğul ilişkisi olmamıştı bizde. Ütopik bir film sahnesidir benim için o. Bu yüzden pek de koymaz öyle olmaması. Mesafe her zaman iyidir bana kalırsa. Kişinin yaşaması için gerekli oksijeni almasını sağlar. Ben sanırım aradaki mesafeyi gözle görülemeyecek kadar büyütmüşüm ki, çok özlemiş beni. Şaşırdım açıkçası. Dünyada beni özleyen tek insan şüphesiz. 7 günün 3 gününde rüyamdasın dedi bana. Şımarttı biraz :)

Her zamanki gibi eskilerden bahsettik işte. Biraz güldük, biraz üzüldük. Hala hatırladığım şeyleri duyunca çok şaşırdı. Hafızan korkutuyo lan beni dedi. Beni de dedim. İşte o bazı akrabalarla görüşüyor. Onlar nasıl diye haberler aldım. Haberler hep kötü maalesef. Babaannem ölmek üzereymiş. Üzülemedim açıkçası. Çok çekti, artık sona erip rahat etmeli. Daha kötüsü, benim tek sevdiğim akraba olarak gördüğüm, samsunlu teyze diye çağırdım, daha önce de burada bahsettiğim, ton ton kadının duurmu da çok kötüymüş. Kendisi akrabamız olmamasına rağmen, babaannemin hemşire bir arkadaşıdır ve ben daha doğar doğmaz benle çok ilgilenmiş. Çok çok severim. Ana okuluna gittiğimde okuma yazma, dört işlem biliyorsam onun sayesindedir. İlk bilgisayar kursuna beni yollayan odur. 17 yaşıma kadar filan da düzenli olarak görüşüp hep dinlerdi beni. Yapa yalnız birisiydi işte. Kocası ölünce kimseyle beraber olmadı ve onlarca yıl tek yaşadı. Bir kaç ay önce arayıp helallik istemiştim. Kulakları duymuyordu, insanları tanıyamıyordu ama beni dinledi. Sonraysa evinde düşmüş. İki bacağını kırmış. Sonra oğlu Ankara'ya evine götürmüş onu. Lakin karısı ben buna bakmam deyip bir bakıcı tutturmuş. Hep yatıyormuş. 80 yaşındaki bir kadının kırılan kemikleri artık imkanı yok kaynamaz. Zaten kemik erime hastalığı vardı. Ankara'da nerde kalır, oğlunun telefonu nedir hiç bir şey bilmiyorum. Son bir kez daha konuşamayacağım için oldukça üzgünüm. Bir kere gidip görmeyi çok isterdim. Hatırlıyorum gider dibinde uyurdum, saçlarımı okşardı, hikayeler anlatırdı incecik sesiyle. Hikaye manyağı olmamda büyük rol oynayanlardan biri de odur. Duruşu, çalışkanlığı, iffetine sahip çıkışı, gururyla hep idollerimdendi. Sanırım orada hayata gözlerini yumar tontoncum ve o çevrede bir yere gömülür. Üzgünüm, ama bu gerçekle de yaşayabilirim. Herkes ölecek.

Daha sonra yiğenlerimi filan sordum işte. Genç tayfada sorun yok. Herkes keyfine bakıyor. Büyük dertleri yok. Oh oh ne güzel. Sonra kardeşimden filan bahsetti. En acısı da o. En büyük zaafım o. Tüm planlarımı bozabilecek o. Uyardım işte, ailelinizi gösterin, destek çıkın, benden umudu kesin, ben kalıcı değilim buralarda diye. Benim gideceğimi düşünmek bile kızdırıyo annemi. Halbuki "Gitmek" bizim çok alışık olduğumuz bir kelime. Aynı "pişmanlık" gibi. Benim de korkum hep o zaten. Gitmekten daha çok pişmanlık korkusu atacağım 2 adımın birini geri çeken.

Bir dahaki görüşmeye fotoğraflarımı istedim. alırsam buraya da scan eder koyarım. Çocukluk yüzümü bile unuttum (çok şekerdim ben :P), kendimden bu kadar uzaklaşmak, psikolojide pek hayra alamet olmasa gerek. İnsanlara değil belki ama kendime yaklaşmak fena fikir değil. Örneğin şeyi hatırladım, şimdikinin tam tersi olarak 10 yaşına kadar filan acayip yemek yemeyen mızmız biriydim. Babam da hep kızar hatta çakardı iki tane yemek yemiyordum diye. Annem elinde tabak, peşimdem koştuğunu hatırlıyorum. Köfteleri ağzıma alır alır, çaktırmadan koltuk altlarına atardım sonra. Temizlik günü geldiğinde de onlar bi güzel bulunur ve kısa süreli kasırgalar çıkardı evde :) Bir keresinde de köyden gelen dedem ve anaannemle beraber evdeydik. Başka kimse yok. İkisini de çıldırtmıştım. o kadar ki hortumu takıp ikisini de ıslatmıştım :) Dedem de "bunun içine şiyytan kaçmış ule" demişti...İşte bunu anlatınca annem epey daldı gitti. O da annesinin cenazesine gidememişti çünkü. Umarım kaderimiz aynı olmaz.
Tepkiler: