4.5.10

"bağlanmak" içgüdü müdür?


Şu sıralar bazı fiillere takmış bulunmaktayım. Mesela son günlerde "bağlanmak" üstüne bir şeyler okuyorum. Ondan önce de, insanoğlunun belki de en az kullandığı ve insana özgü ne varsa en az yansıttığı fiil olan "kabullenmek" vardı. Bu konu hakkında ileride bir kaç şey yazasım var ama "bağlanmak", düşündükçe gerçekten ilginç bir fiil, kelime, kavram.

İnsanlar neden "bağlanır?" gibi saçma gözüken bir soru altından yüzlerce cevap çıkabilir. Ama bu sonucu değiştirmez; insanlar bağlanır. Bu daha anne karnında başlayan bir döngüden ibaret. Önce ailenize bağlanırsınız, sonra lahananın yaprakları gibi, bağlanacağınız pek çok şey icat edersiniz kendinize. Bu işiniz olabilir, eşiniz olabilir, bir madde olabilir, mahalleniz, eviniz, dostlarınız olabilir, hatta bir fotoğraf. O kadar çok ki...

İşin düşündürücü tarafı, bunların hiç birini düşünüp taşınıp karar verip yapmayız. Öyle oluverir ve olur. Bu konunun kafama takıldığı ilk yer, çevremdeki herkesin ailesine köküne kadar bağlı oluşu. Belki bu his bende hiç oluşmadığı için bana garip geliyor, bilemeyeceğim ama filmi geri sarıp tersine çevirdiğimizde de pek bir şey değişmiyor aslında. Ailenize bağlı olmadığınız anda, aileniz yok olmuyor. Yine oradalar, sizi yine seviyorlar, siz yine seviyorsunuz; ahlakınızın, eğitiminizin, geleneklerinizin size söylediği herşeyi yine ailenize karşı hissediyorsunuz ama tek farkla, aranızda o görünmez ip yok, bağlı değilsiniz. Bir yere gidecekseniz, "ailem napar ki, annemsiz yapamam ki" diye düşünmüyorsunuz. Size ihtiyaçları olduğunda yine orada olabilirsiniz zaten. Bu bana biraz insanın özgürlüğün de özgürlüğü olarak geliyor. Kendinizi hiç bir zümreye bağlı hissetmiyorsunuz. Gerektiğinde bu kavram size engel oluşturmuyor ve damarlarnızın kalbinize son kan damlasını pompalayacağı ana kadar süre gelecek olan "kendinizi arama, keşfetme, kendinizle çatışma serüvenine" hakkını vererek devam edebiliyorsunuz. İnsan şu anda zamanlar arası gidip gelemiyor, bu da geriye bir tek "mekanlar arası" kavramını getir miyor mu zaten?

Çevrenize bir bakın. Kaç kişi tanıyorsunuz. % kaç oranında kişi, yaşayıp doğduğu alanda doğup, eğitim görüp, büyüyor, iş hayatına atılıyor, aile kuruyor ve yaşlanıyor. Çok olmasa da, benim oranım oldukça yükseklerde. İnsanlar doğdukları yerlere, hep yanında olan insanlara, maddelere hatta manevi şeylere karşı derin bir bağlılık oluşturuyor (bu kısmı aa yeni bir şey keşfettim edasıyla değil, yazının akışı açısından belirttim, yoksa herkes biliyor bu kouları elbette, sesli düşünüp yazıyorum alla alla :P) . Babam bile onca on yıl sonra doğduğu mahalleye taşındırmıştı bizi. Emekli olduktan sonra yaşadığı ilçeye geri dönen hiç mi çift mi tanımadınız? En basiti, beni ölünce şu yere gömsünler diye, ölüm sonrası bile bağlılığını yerine getirmek insanlar?

Peki niye? sorusu burada bence değer kazanıyor.
Gerçekten bağlanmak dediğimiz şey, insan fıtratında olan, default bir şey mi, içgüdü mü yoksa bu kendimize uydurduğumuz sevimli bir yalan mı? Belki de anlamsız insan hayatına anlam kazandırma çalışmalarından sadece bir tanesidir? O zaman da akla başka soruyor geliyor "Hayatınıza anlam kazandırmanız gerektiğini nereden çıkarıyoruz ya?!"...


Konun sadece insanlara özgü olduğunu da düşünmemek lazım. Canlılara özgü bir durum gibi bu sanki. Bazı bitkiler sadece belli toprakta hatta belli yükseklikte var olabiliyor bildiğiniz gibi. Veya balıklardan Somon müthiş bir macerayla doğduğu yere gelmek için hayatını harcıyor. Yumurtadan çıktıktan sonra ne nehirler, ne akarsuları, ne okyanuslar atlatıyor, yıllarca gelişiyor ve ta ki akarsuya karşı koyabilecek, metrelerce yükseğe zıplayabilecek ana kadar. Daha sonra filmi geri sarıyorlar ve hayatlarının başladığı noktaya geri dönüp ürüyorlar. Mayıs sineklerinden zaten bahsetmiştim; doğup uçup, bir ışık bulup etrafında dans ederek döndükten sonra ölüyorlar sırayla. Doğada pek çok örnek görebilirsiniz. Zaten çoğuna da "Doğa kanunu" diyoruz.

Kendinizi hiç böyle, hiç bir yere ait hissetmediğiniz olmadı mı? Kaçmak değil, gitmek değil, yani her yer aslında sizin gibi, ama sanki o anda orası değil gibi? Neden bir eve tıkılı kalıp 45 sene aynı betona bakıp, aynı ülkenin kurallarıyla yönetilip, aynı dilde sohbet edip, aynı şeyleri yapmaya devam eder insan çoğunlukla? Gücü yetmediği için mi, yaptığı şeyi sevdiği için mi- sevmek zorunda olduğu için mi- veya sadece bağlı olduğu için mi?

Bu soruların cevabının olduğunu düşünmüyorum, zaten olmasını da istemiyorum. Derdim bir cevap aramak değil. Sonuçta her insan ayrı bir kitapsa, her kitabın da kendine has bir kuralı var elbette ama bunlar bana ilginç "insanlık tarihi detayları" olarak geliyor. Belki de bu yüzden The Departures'e tapıyorum. İnsan en mutlu doğacağı, yaşayacağı yerde değil belki ama, en mutlu öleceği yerde kalmak istiyor her zaman.
Tepkiler:

2 yorum :

orta karar dedi ki...

Okuyunca bir 'boşluk' oluştu. Doldurmak için yeniden okudum. Cevap değil, olmasın ama, boşlukları doldurmak için bağlanıyor gibi insan. Ya da özetle ne kadar az boşluk o kadar az bağlılık..

Volkan dedi ki...

evet. belki de boşluklar yüzündendir.