• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

30.5.10

Cem yılmaz + Şener Şen = Av Mevsimi


übersonik bir Türk filmi geliyor Aralık'ta. Kadro müthiş. Yönetmen zaten öyle. Hikaye de bir hayli garip ve Türk insanının sevdiği türden. 2 milyon izleyicisi kafadan var gözümde valla. Teaser'ı da aşağıdaki linklerden izleyebilirsiniz.

http://www.avmevsimifilm.com/
http://www.facebook.com/AvMevsimi


Türkiye sinemalarında dünya sinemalarından dört yıl gecikmeyle Mart 1964'te gösterilmeye başlanan "The Magnificent Seven-Yedi Silahşörler" dev oyuncu ve sanatçı kadrosuyla sinema tarihinde kendine iyi bir yer edinen popüler filmlerden birine dönüşmüştü…Bu karşı konulmaz formül sekiz ay sonra izleyebileceğimiz bir Türk filmine de uygulandı… Son 20 yılda Türkiye sinemalarında en çok kişi tarafından izlenen "G.O.R.A.", "Eşkıya" ve "Babam ve Oğlum" gibi filmlerin kadroları Aralık 2010'da sinemaseverlere sunulması beklenen polisiye türündeki "Av Mevsimi"nde bir araya getirildi.Şener Şen ve Cem Yılmaz sinemaseverleri bu filmlerinde güldürmeyecek tam tersine gerecekler.

Sinemanın Yolunu Tutacağınız Film: Av Mevsimi
Yavuz Turgul'un (1946 doğumlu) hem yönetmenliğini, hem senaryo yazarlığını üstlendiği yedinci film olan "Av Mevsimi"nde Şener Şen (26 Aralık 1941 doğumlu), Cem Yılmaz (23 Nisan 1973 doğumlu), Çetin Tekindor (16 Temmuz 1945 doğumlu), Melisa Sözen (6 Temmuz 1985 doğumlu) ve Okan Yalabık (13 Aralık 1978 doğumlu) baş rolleri üstleniyor. "Av Mevsimi"nde içinden çıkılmaz gibi görünen bir cinayet olayını aydınlatmakla görevli polis detektiflerini Şener Şen, Cem Yılmazve Okan Yalabık, Cem Yılmaz'ın canlandırdığı aynasız karakterinin eşini Melisa Sözen, holding patronunu Çetin Tekindor canlandırıyor.

Şener Şen ile Yavuz Turgul Altıncı Kez Bir Arada

"Av Mevsimi", yönetmen ve senaryo yazarı Yavuz Turgul ile Şener Şen'in "Muhsin Bey"(1986), "Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni"(1990), "Gölge Oyunu"(1992), "Eşkıya"(1996) ve "Gönül Yarası"ndan(2005) sonra birlikte çevirdikleri altıncı film.

Şener Şen ile Yavuz Turgul'un Arasını Açan Film

"Yavuz Turgul'la çalıştığım zaman mutlu oluyorum," diyen Şener Şen "Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni"nden sonra Yavuz Turgul'a "Seninle çalışmak istemiyorum," dedi. Bu dargınlık bir yıl kadar sürdü. Bu konuda Yavuz Turgul şunları söylüyor:

"Şener Şen, "Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni"nde bana çok kırılmıştı, haklı olabilir, dediğim gibi film setinde biraz tuhaflaşıyorum ben, dişlerim çıkıyor, garip şeyler yapıyorum…Bundan dolayı kırılmıştı Şener Şen.Fakat sonra arkadaşlığımız, dostluğumuz devam etti.Sonra da gelip, "Ya biz galiba hata yapıyoruz, birlikte film yapmaya devam edelim," dedi. Ben gittiği zaman "Niye?" diye sormamıştım, döndüğü zaman da "Niye?" diye sormadım ve sonra devam ettik Şener Şen'le."

29.5.10

Ratatat - Drugs

Burada hep kan kusturan parçalara yer verecek değilim. Arada sırada da olsa neşeli şeyler paylaşıyorum. İşte karşınızda en iyi YAZ albümü olabilecek bir albüm.

Efenim Ratatat'ın Haziran'da çıkacak albümü müthiş. Son günlerde yaptığım yegane iyi şey, işe giderken yolda Ratatat LP4 dinlemek. Eğer LP3'ü dinleyip az da olsa beğenmişseniz LP4'te taparsınız, o derece iyi.

Favorim şimdilik aşağıdaki parça, Drug ama en az 5 tane daha bu enerjide parça var. Elektro gitar kısımlarını ve Daft Punk göndermeleri muazzam. Kıçım başım kımıl kımıl edebiliyo yolda hauhau

28.5.10

Pucca'nın da kitabı çıkıyo!

Türk blog aleminin en iyi kadın yazarı değil ama bence en makara hatunu sayılabilecek olan Pucca'nın kitabı çıkıyo. Severek takip ettiğimiz pucca'nın bir de anlatmadıklarını kitaptan okuyacağız negzel. hakkediyo valla kız :) the down is the new up demişler.

Pucca'nın haricinde 2 tane daha bloggerın kitabı çıkacakmış, ikisini de pek takip etmediğimden es geçiyorum.

Tabii bu beraberinde, bu blogger'lara benzemeye çalışan kasıntı bir kitle yaratacaktır. Bu da kirlilik yaratacaktır. Üslublar taklit edilecektir hatta abartılacaktır. Seçici olmak lazım.

Elbette bu yazarların en büyük ortak özelliği farklı bir üslubunun olması, daha sonra anlatacak şeyleri olan insanlar olması, daha sonra da binlerce takipçi olması. Zaten bu 3 özelliğiniz varsa, reklamdan da yeterli para kazanabilirsiniz, üzülmeyin. kendiniz olun.

Tanıtım filmi:


the burden is mine... alone

Dinlemekten ısrarla kaçtığım ama kaçtıkça da elbet yakalandığım, hayatımın parçalarından birisidir Green Carnation'ın bu parçası. O kadar seviyorum ki, iyi ki In The Woods dağılıp bu grubun kurulmasına neden olmuşlar demekteyim.
kötü bir gününüzdeyseniz, dinlemeyin geçin gidin.




I feel the blood under my skin
like so many times before
this journey got the best of me
and I am sorry I couldn't wait anymore

The burden is mine... alone

I feel the blood under my skin
and I hate every part of me
how could I lose the only thing worth keeping
now I'm sorry I didn't wait for you

The burden is mine... alone

26.5.10

facebook'tan nefret etmek için nedenler

Facebook'suz da olmuyor, onlu da olmuyor be kirve.

Geçen bi kadın, bildiğin bi kadın ama mesaj attı. sen harbiye'den volkan mısın? diye. anladım tabii nerden bahsettiğini evet filan dedim, aaa ben senin arka sırandaki kız, tanıdın mı diyo. Ulan fotolarına bakıyorum, ben böyle biri tanımıyorum, kadınsın sen resmen, nasıl senle yaşıt olalım? Bakıyorum benden ufak bile çıktı, alla alla, hafıza kaybı yaşadığımı sandım bi ara, sonra bi kaç foto gösterdi, harbiden arkadaşmışız, bi kaç şey hatırlar gibi oldum, içimden senin gibi çirkinle nie arkadaşlık yapmışsam diye geçirdim ama kibarlıktan diyemedik. Neyse ay napıyosun ay ne ediyosun, ay çok değişmişsin ama siman aynı bla bla.. Üzerinden geçmiş 15 sene ya, fitil oluyorum o okul ilişkisinin bittiği noktadan muhabbetin devam etmesine. Ben direkt konuya giriyorum mesela. Geçen ay ilkokulda kafasına bilerek şişe atıp da yardığım hatta biraz iz bıraktığım çocuğun avatar resmine "kafandaki o izi bırakana koyim" yazdım, "ben de lan ben de" diyo ama tanımadı beni hauahua :)

İşte bu musallat olan "kadın" da maşallah tüm ilkokul-ortaokul çevremi aramış etmiş bulmuş facebook'ta. Herkes var yani (biri hariç). kaç yüz kişinin fotosuna baktım bi ara hatırlamıyom bile ama bu flashback denilen şey gerçek harbi. aa bununla okuldan kaçardım, aa bununla top oynardım, aaa buna pandik atardım, aa bunu öpmüştüm, aaa bu beni dövmüştü, aaa bu hiç yüz vermemişti gibi anılar gidip geldi.

ŞURADAKİ yazımda bahsetmiştim bi kaç ilk sevdiceklerimden :) Dedim "lan kesin bu kızları da bulmuştur bu". arattım harbiden de bulmuş. Tabii sonra facebook'tan iyice nefret ettim. daha ilk ilk "aşığım anne ya beeeeynn, bana al bu kızııı" dediğim kız evlenmiş.

Tabii ben resmen kaderimi baltalamıştım. Kızla daha sonradan lise arkı olmuştuk ve ben 4 yılda "1 kez bile yüzüne bakmamış selam vermemiştim" utancımdan. mutluluklar dilerim hıh :PPP



ama en acısı da şu aşağıdaki hatundu. Bu da üstteki kızın uzaktan akrabasıydı (çok ayran gönüllüymüşüm:P). ASlında ilk "kara kuru kız" sevdam bu hatunla başlamıştı. böyle arap kızı gibi esmer, olabildiğine kıllı, kaşlı, dudaklı şıngır mıngır. Tek sorun o bana hasta ama yüz veren taraf ben değildim :) Çok fena daktilo anılarımız olmuştu acaba hatırlar mı :))) Tabii ki asla ilişemem yanına filan. Bende böyle kötü bi sendrom var işte. yolda bana selam verse koşarak kaçarım bile belki haushda. Tabii o zamanlar bilseydim bunların böyle serpileceğini, ohoo. her ne kadar acayip kart gibi dursalar da, değiller. ya da hayat yıpratmış bunları, ya da bunlar kendilerini paralamışlar ahudaudad bilemeyeceğim.

walla bigün buraları görürler de fotolarını görürlerse de kusra bakmasınlar, (kocaları sıçar gerçi ağzıma da haudhaua) yapcak bişi yok. Facebook yüzünden hepsi.

(Tabii daha sonra diğer tanımadıklara baktım. Rıdvan Dilmen'e acayip benzeyen samimi bi arkım vardı, resmen kel olmuş, saç kalmamış kafasında, 3-4 yaşında bi de çocuğu olmuş, lan 22 yaşında evlenilir de çocuk mu yapılır diye yazcaktım da, hiç bulaşmadım. Daha sonra diğer evlenen kızları gördüm. Bildiğin yelkenli gemi gibi genişlemiş o damla gibi kızlar. Yemişler hamur işini tabii, bi de koca yapınca salmışlar. hiç sevmiyorum böylelerini valla. bunların bi üst modelinde eşofmanlarında çamaşır suyu var işte.

Bi de çirkin erkekler vardı, onlar da değişmiş he. böyle bi tripler, bitirim havalar, kas yapıp foto çektirmeler filan, ilgin. kimisi hapse bile girmiş, birisi askerden silahla pozlar vermiş, kimisi iş yerinde "bakın bana ofis verdiler, bu da telefonum, bu da fotosu" demiş, gömlek 5 tl ama. birisi hala beşiktaş aşkıyla yanıyo, kimisi hala futbol oynuyo, kimisi DJ olmuş, kimisi baterist, kimisi de şiir filan yazmış, damar takılıyo. çok acayip lan bu hayat. vapurlar filan böyle.

R.I.P. Paul Gray


Slipknot'ın çok da hayranı değilim ama Paul'ün ölümüne üzüldüm gerçekten. Gruba renk katan kişiydi ve çok iyi bir bassisti. Geçen gün, bir otel odasında ölü olarak bulundu. Henüz nedeni bilinmiyor ama drug olduğu ön görülüyormuş. 38 yaşında, kariyerinin zirvesindeyken gruba veda etmesi oldukça acı.

aşağıdaki videoda da grup elemanlarının düşünceleri yer alıyor. dokunsan ağlayacaklar. çok fena.

25.5.10

food about you

ah yerim ben böyle stop-motion'ı !!!

Lost bitti. Ama nasıl? (Spoiler içerir)



Live together, die alone
Kötü oluyo böle 6 yıllık ilişkinin bitmesi, Lost da bitti. Sonsuza kadar mı bitti bilinmez ama artık kemale erdi Lost'umuz. Vedası güzel oldu.
Dünyada muhtemelen çok nadir dizilerdendir Lost, tüm dünyada sezon finalinin beklendiği. Sahura kalkar gibi insanlar kalktı izledi. Sanırım büyük bir yüzde de hayalkırıklıklarıyla yataklarına döndü. Zevk-renk, bir şey diyemeyeceğim, zaten Lost'u da savunacak değilim artık ama...


Her şey bir uçak kazası sonrası hayatta kalanların yaşam mücadelesi olarak başladı. Nasıl ki Twin Peaks'te basit gibi gözüken bir cinayet sonrası kasabanın esrarı aralandıkça aralanıyordu, Lost da böyleydi, o kadar derinlere gitti ki, bir daha asla yüzeye çıkamacaktı. Seviyeli bir ilişki gibi, ilk etapları-sezonları çok heyecanlı gitti, daha sonra bir şeylere alışıldı, tempo düştü ve sona yaklaştıkça pek tat tuz vermedi, geriye bir tek alışkanlık kaldı. En koyu Lost fanı olan ben bile 5. sezondan sonra çenemi pek açmadım. Çünkü %90 bölüm maalesef "filler" bölümden öte değildi. Herkes biliyor ki, Lost'un ömrü aslında en fazla 4 sezondu ama kimse bu altın yumurtlayan tavuğu öle cart diye kesemezdi. Ve günümüze kadar geldik.
Açıkça söylemek gerekirse, 105 dakikanın bir çok yerinde gözüm yaşardı, sonunda da dayanamadım artık. Tekrar tekrar izledim de, hala aynı etkiyi yapıyor. Nasıl ki karakterler bir birine dokunup anılar akıllarına geliyor, Lost da bana öyle dokunuyor işte... Hatırladım ki Lost, gerçekten de yıllarıma yayılmış bir dizi, biraz daha ötesi olmuş. O kadar çok muhabbet, o kadar çok arkadaş, o kadar çok araştırma, bilgi vs şeyler yaşatmış ki bana, hepsini Jack, kiliside içeri girince, arkadaşlarına bakınca anladım. Herkes mutlu, herkes sevdiğinin yanında. Herkes olması gibi. Gerçek hayatta olmadığı gibi.

Ekşi sözlük bir çöp tenekesi olduğunu yine gösterdi bu bölüm sonrası, şaşırmadım gerçi. Neymiş "Aslında ilk kazada Jack öldü, herşey onun rüyasıymış, ya da her şey o iki göz açıp kapayınca da geçen zaman dilimiymiş"... Hayır, yok böyle bir şey. kıçınızdan madde uydurmayın.

Adadaki herşey gerçekti. Geri dönüp tekrar gelmeleri de gerçekti. Gerçek olmayan taraf, bizim alternatif zaman -Flashsideway dediğimiz yerdi. Yani aslında Araf olan taraf burasıymış. Yani Ajira uçağıyla kurtuldular, Hugo ve Ben gerçekten de uzun yıllarca adada ikili takıldır vs. Finaldeki Jack'in performansı resmen ödüllüktü, bir ara gerçekten ölüyor sandım.

Elbette onlarca soru havada kaldı, ama kimin umrunda ki? Zaten senaristlerinde de umrunda değil, teknik gizemleri inadına es geçtiler (örneğin en aşağıdaki foto) .Ben çoktan bırakmıştım detayların cevaplarını öğrenmeyi. Lost "karakterleriyle" yürüyen bir diziydi. Gizemleri tadı tuzuydu. 20 yıl sonra dizideki gizemler hatırlanmayacak, onun yerine çoğu karakter hatırlanacak çünkü. Kim Black Smoke'u veya Hugo'yu veya Sun-Jin aşkını unutabilcek ki? Yoksa korum ışık neymiş, smoke'un hammaddesi neymiş, Dharma kimmiş, ada nerden gelmiş, Tawaret'i kim koymuş...

Lost tüm dünyaya unutulmayacak bir "hikaye" bıraktı. Görselliğiyle değil, direkt karakterlerinin hikayeleriyle fenomen oldu. Bütün karakterleri kendimiz kadar iyi bilmiyor muyuz? Lost bunu %99 oranında yapmıştı, %1'lik şeyi de finalde açığa çıkardıkları için teşekkür ediyorum valla buradan.

Fenomen diziler genelde bittiği yıl kendisini göstermezdi tarihte. Lost'un ki çok ani oldu, ama 20 yıl sonraki değerini tahmin bile edemiyorum. Ağustos'ta tüm sezonların paketlenip satılacağı bir BluRay seti çıkacak, herkesin alıp torunlarına vermesini öneririm. Günümüzde Twin Peaks neyse, 2030'da filan Lost da öyle olacak. Elbette Lost gibi gelmeyecek, içimi acıtan da bu, hala alışamadım bir daha benzerinin gelemeyecek olan birşeyi yitirmeye ama yapacak bir şey yok.

Adadakiler, kurtulanlar, kısacası herkes bir gün öldü ve devam etmek için jack'in hikayesinde yerlerini aldılar. Ki devam edebilsinler. Lost bir Jack Sheppard hikayesi idi. Jack gibi hayatını alt üst eden bir karakterin nerelere geldiğini adım adım izledik, testlerine tanık olduk ve son testiyle de göz yaşları döktük, pişman değiliz. Babasıyla tabut başındaki konuşma uzun yıllar boyunca hafızalardan silinmeyecektir bence. Hafif bir Titanic havası yok değildi ama olsun, her şekilde güzel ve etkileyiciydi. Tabii ki burada insana "ölüm" temasını hatırlatmaları oldukça cesur. "Ben de öldüm demek" çok kabul edilebilir bir şey değil. Düşünsenize şu anda biri omzunuza dokunuyor ve birşeyler hatırlamaya başlıyorsunuz. Dilinizin ucunda olan şeyler artık tamamen hafızanıza işleniyor ve ama hikayenin sonunda öldüğünüzle yüzleşiyorsunuz. Bunca yıldır hissettiğiniz zaman da hisler de araftaki yaşamınız. yalan belki de. Ben Jack'in yerinde olsam kalp krizi geçirir bir daha ölürdüm muhtemelen...

E artık tüm karakterler mutlu oldukları, istedikleri, hakkettikleri bir dünyada, sevdikleriyle beraberse ve başka bir adaya, başka bir yere veya sadece cennete, Christian Shepard ile doğru yolculuğa çıktılarsa, fazla söze gerek yok, biz de "bırakıp" "devam etmeliyiz" bu eski dostu. Elbette başka dizilerle, başka hikayelerle kendisini unutmuş gibi yapacağızdır ama kalbimizdeki bir yer hep Lost'a ait olacak. Ben özellikle Sun-Jin çiftine veriyorum en büyük alanı :(

see you in another life brother



24.5.10

oo beybii beybiii

22.5.10

RESET! 58. sayı

http://www.resetmagazine.net/ > yine hoş bir sayı oldu. yaz sezonu geldikçe daha da güzelleşecek.

Şu aşağıdakilere de tıklarsan benim karaladıklarıma gidersin.

green zone kickass ost lucia-luis god is not a dj

RESET! meets The Revolters

http://www.myspace.com/therevolters


Reset! Magazine sezonun son partisini The Revolters ile veriyor.

Şubat 2008'den itibaren; iki haftada bir çıkardığı sayılarla yayın hayatına devam eden ve sektöre yeni bir soluk getiren; Türkiye'nin ilk online yayın yapan alternatif kültür dergisi Reset! Magazine; 22 Mayıs Cumartesi akşamı Indigo'da şahane bir gece daha düzenliyor.

event link

21.5.10

Write The Future - NIKE

Alejandro G. Iñarritu'nun yönettiği bu 3 dakikalık reklam gibisini en son ne zaman izledim hatırlamıyorum. Şu anda "gelmiş geçmiş en iyi reklam" diyebiliyorum ama taze olduğu için bi gazla söylüyor olabilirim, lakin yine de en iyi reklamlardan biri olduğu bir gerçek.

Rooney'in tipine özellikle dikkat edin derim. Çok güldüm sakallı haline.
22 Mayıs'tan sonra TV'lerde de görebileceksiniz.

insan insana...

BU KADAR BENZER LAN ahusduaudhğauhda, devrildim resmen hahahahua

Pac-Man kol saati!



Çok gözel ya bu saat! İstiyorum. 1 adet :(

aha da buradan

Lost- Retrospective



6 sezondur devam eden ve bu Pazar gecesi adaya kapılarını kapatacak olan Lost, şüphesiz ki bir kaç sezondur bir düşüş içerisinde ve ilk başladığı o ateşi harıl harıl taşımıyor ama bu da şu gerçeği değiştirmiyor: "Lost, TV tarihinin son 10 yılda başına gelen en güzel ve en önemli olay".

Bir düzine insanın bir uçak kazası sonrası adaya düşmesinin ardından bu kadar kurgusal bir birikimle bizleri tanıştırması, artık tüm dizilerin biraz da olsa ilham alacağı bir fenomen haline gelmesine adım adım şahit olmam, resmen sevgiliden ayrılma etkisi yapıyor.

Son 2.5 saat ve sonra bir daha yok. Artık ÇArşamba sabahları fıldır fıldır link arayıp indirip hevesle izleyemeyeceğim. Hugo'nun yolladığı referanslara gülemeyeceğim, aaa oradaki tablo ne demek, o kitap da ne ki diye durmadan diziyi dondurup düşünmeyeceğim, teori üzerine teori üreteneyeceğim, arkadaşlarla saatlerce Lost geyiği yapamayacağım. Bir daha Lost gibi bir dizi izleyebileceğimden bile emin değilim hatta. Başka dizilerle vaktimi geçirip durumdan memnun numarası yapacağım...
6. sezona başladığımızdan beri "yeter artık bitsin şu dizi" demekten kendimi hiç alamadım ama şu sıralar, "ya aslında devam etse fena olmaz" şeklinde konuya yaklaşıyorum. Hangi dizi karakterleriyle bu kadar "var" oldu ki? Bundan 10 yıl sonra bile yoldaki birine "Ceykıp mısın lan sen" deseniz, espriyi kapacaktır hemen. Lost, çok zor ölecek mottolar bıraktı gerçekten de arkasında.

Neyse bu Lost yazısının duygusallığa bağlanmasına biraz daha var, belki finalden sonra, o da tatmin olursam. O güne kadar üsteki veda videosuna göz atın. Herkeste bi - çaktırmasalar da- hüzün var bitimden dolayı.

18.5.10

Lamb of God adamın ***

bi 10 yıldır onlarca hatta yüzlerce rock-metal konseri gördüm. kimi bar, kimi sade konser, kimi festival. ama abi ben Lamb of God'taki kadar haşat olmadım hiç. Manowar konserinde bile bi tek 3 gün sesim kısıktı, o kadar.

Genelde Sahne önü tarafı, mülayim izleyicler olur, genel kitleye ayak uyduramayan sakin tayfa veya grubun azılı hayranlarıdır. Ama bu seferki sahne önü muazzamdı. Resmen şaşırdım, tırstım. Mekan savaş alanına döndü. Yüzüm hariç her yerime darbe aldım, gerçi biri gözlüğüme vurdu ama kırılmadı, kırılsa kafasını kırardım :P

LoG kamyon gibi bi setlist le çıktı. Tüm albümlerinden 2-3 hit çaldılar. Omerta dinlemeyi çok istemiştim ama olmadı. Konserin doruk noktası tabii ki Laid to Rest'ti. Yerinde duran bi tek kişi yoktu. Wall of Death'e girmeyen ibneydi, pogo yapmayan godoştu adassgdf.


Sonuç: Full tutulmuş bir boyun, yolunmuş saçlar, ağrıyan kaburgalar, sızlayan omuzlar, zıplamaktan pelt olan ayak bilekleri, dirsek yiyen mide ve sırt bölgeleri, kollar...

Gazamız mübarek ola. Artık Sonisphere'da Big Four'a kadar kıçımı kımıldatmam. Vefat günümüzüz Big Four'la olacakmış, demek napalım ;)



Daha fazla foto için:


Walk with me in Hell ile konserde kilo verme müsabakası başladı!!!




Bu video da Pit alanından, kargaşa hakkında bilgi verecektir!
Blacken the Cursed Sun'ı kıyamet gibi çaldılar valla. 3.30'dan sonrasına bayılıyorum





Şurada da görüntü ve ses kalitesi gayet iyi pek çok video bulabilirsiniz konserin:

Acıyor

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
ötede beride yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim falan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar
T.U.

16.5.10

Ronnie James DIO (cc) 1942-2010

fenerin kupayı yine hediye etmesine bile üzülemedim anasını satayım.

RJ Dio bugün, saat 19.45'te vefat etti. Mide kanserine çok dayanamadı saçlarına kurban olduğumun.
Tam da bu yaz tekrar izleyecektim. Şükürler olsun ki önceki DIO konserinde en öndeydim. Klasiklerini kendi sesinden ağzından dinleyip hacı olabilmiştim ama DIO'yu 1 kere izlemek asla yetmez. Yetmezdi. Yapacak bir şey yok artık. Arkasında bıraktığı onlarca şarkıya sarılacak "rock'n roll children". Yaşına rağmen bir an olsun hayallerinden vazgeçmedi Dio. Bu sihrin, hayal gücünün temelinde hep bu vardı. Müzik yapmaz, yaratırdı DIO. Bir nesil onla büyüdü lan resmen. nasıl ölürsün mk :( Bu dünyada DIO da ölüyorsa, herkes ölür usta, o kadar!


ilkler, sonlar ve arasında kalanlar


anneler gününden önceki gün anemle görüştüm işte. özlemediğinizi düşündüğünüz, özlemem ki dediğiniz, özlemek için neden bulamadığınız kişileri filan karşınızda görünce, kendinize sıktığınız tüm yalanlar yıkılıyor. Her seferinde, herkese bu böyle oluyor. Hala özleyebilen bir insan olduğum için sevinsem mi, özlediklerim için üzülsem mi o da ayrı bir dert oluyor haliyle.

Epeydir görüşmemiştik. Ben sağ olayım, hep ertelemiştim. Madem anneler günü öncesi dedim görüştüm aneyle. Tam olarak kaç yaşında onu bile hatırlamadığımı farkettim, kendimden utandım. Tahminimden daha çok izole etmişim sanırım kendimi herkese karşı. Hiç bir şey ilgilendirmiyor beni diyorum kendime ama ilgilenmediğimle de yüz yüze gelince hala içeride bir yerler kanıyor, hissediyorum. Hissetmek. Sanırım güzel bir şey bu.

Saçlarında tek tük beyazlar çıkmış. Hadi bana boya alalım diyor. Yok diyorum, iyisin böyle. Yaşlılık iyidir hem, unutmaya çalıştıklarını hatırlatır diye laf sokuyorum kendi çapımda. Anne oğul gibi değil de, uzun süredir görüşmeyen eski arkadaşlar gibiyiz. Zaten hiç öyle kıç kıça anne-oğul ilişkisi olmamıştı bizde. Ütopik bir film sahnesidir benim için o. Bu yüzden pek de koymaz öyle olmaması. Mesafe her zaman iyidir bana kalırsa. Kişinin yaşaması için gerekli oksijeni almasını sağlar. Ben sanırım aradaki mesafeyi gözle görülemeyecek kadar büyütmüşüm ki, çok özlemiş beni. Şaşırdım açıkçası. Dünyada beni özleyen tek insan şüphesiz. 7 günün 3 gününde rüyamdasın dedi bana. Şımarttı biraz :)

Her zamanki gibi eskilerden bahsettik işte. Biraz güldük, biraz üzüldük. Hala hatırladığım şeyleri duyunca çok şaşırdı. Hafızan korkutuyo lan beni dedi. Beni de dedim. İşte o bazı akrabalarla görüşüyor. Onlar nasıl diye haberler aldım. Haberler hep kötü maalesef. Babaannem ölmek üzereymiş. Üzülemedim açıkçası. Çok çekti, artık sona erip rahat etmeli. Daha kötüsü, benim tek sevdiğim akraba olarak gördüğüm, samsunlu teyze diye çağırdım, daha önce de burada bahsettiğim, ton ton kadının duurmu da çok kötüymüş. Kendisi akrabamız olmamasına rağmen, babaannemin hemşire bir arkadaşıdır ve ben daha doğar doğmaz benle çok ilgilenmiş. Çok çok severim. Ana okuluna gittiğimde okuma yazma, dört işlem biliyorsam onun sayesindedir. İlk bilgisayar kursuna beni yollayan odur. 17 yaşıma kadar filan da düzenli olarak görüşüp hep dinlerdi beni. Yapa yalnız birisiydi işte. Kocası ölünce kimseyle beraber olmadı ve onlarca yıl tek yaşadı. Bir kaç ay önce arayıp helallik istemiştim. Kulakları duymuyordu, insanları tanıyamıyordu ama beni dinledi. Sonraysa evinde düşmüş. İki bacağını kırmış. Sonra oğlu Ankara'ya evine götürmüş onu. Lakin karısı ben buna bakmam deyip bir bakıcı tutturmuş. Hep yatıyormuş. 80 yaşındaki bir kadının kırılan kemikleri artık imkanı yok kaynamaz. Zaten kemik erime hastalığı vardı. Ankara'da nerde kalır, oğlunun telefonu nedir hiç bir şey bilmiyorum. Son bir kez daha konuşamayacağım için oldukça üzgünüm. Bir kere gidip görmeyi çok isterdim. Hatırlıyorum gider dibinde uyurdum, saçlarımı okşardı, hikayeler anlatırdı incecik sesiyle. Hikaye manyağı olmamda büyük rol oynayanlardan biri de odur. Duruşu, çalışkanlığı, iffetine sahip çıkışı, gururyla hep idollerimdendi. Sanırım orada hayata gözlerini yumar tontoncum ve o çevrede bir yere gömülür. Üzgünüm, ama bu gerçekle de yaşayabilirim. Herkes ölecek.

Daha sonra yiğenlerimi filan sordum işte. Genç tayfada sorun yok. Herkes keyfine bakıyor. Büyük dertleri yok. Oh oh ne güzel. Sonra kardeşimden filan bahsetti. En acısı da o. En büyük zaafım o. Tüm planlarımı bozabilecek o. Uyardım işte, ailelinizi gösterin, destek çıkın, benden umudu kesin, ben kalıcı değilim buralarda diye. Benim gideceğimi düşünmek bile kızdırıyo annemi. Halbuki "Gitmek" bizim çok alışık olduğumuz bir kelime. Aynı "pişmanlık" gibi. Benim de korkum hep o zaten. Gitmekten daha çok pişmanlık korkusu atacağım 2 adımın birini geri çeken.

Bir dahaki görüşmeye fotoğraflarımı istedim. alırsam buraya da scan eder koyarım. Çocukluk yüzümü bile unuttum (çok şekerdim ben :P), kendimden bu kadar uzaklaşmak, psikolojide pek hayra alamet olmasa gerek. İnsanlara değil belki ama kendime yaklaşmak fena fikir değil. Örneğin şeyi hatırladım, şimdikinin tam tersi olarak 10 yaşına kadar filan acayip yemek yemeyen mızmız biriydim. Babam da hep kızar hatta çakardı iki tane yemek yemiyordum diye. Annem elinde tabak, peşimdem koştuğunu hatırlıyorum. Köfteleri ağzıma alır alır, çaktırmadan koltuk altlarına atardım sonra. Temizlik günü geldiğinde de onlar bi güzel bulunur ve kısa süreli kasırgalar çıkardı evde :) Bir keresinde de köyden gelen dedem ve anaannemle beraber evdeydik. Başka kimse yok. İkisini de çıldırtmıştım. o kadar ki hortumu takıp ikisini de ıslatmıştım :) Dedem de "bunun içine şiyytan kaçmış ule" demişti...İşte bunu anlatınca annem epey daldı gitti. O da annesinin cenazesine gidememişti çünkü. Umarım kaderimiz aynı olmaz.

15.5.10

neden olmasın

Don Abandons Alice

Hangi filmde duyarsam duyayım bu theme'i, saygı duruşuna geçerim!

hotmail ile nostalji

Bugün 10. yılınız diye mail atmışlar aşağıdaki gibi. zamanın sular seller gibi akıp gittiğini illa göze göze sokacaklar zaten. bir an düşündüm de, nasıl 10 yıl ya filan dedim kendime. biri bu hızı durdursun :(

3 tane 10 yılda neler değişti saçmalığı yazmışlar da, ohoo, neler oldu, anlatsam onlara utanırlar:P

13.5.10

browni intense

Orta şiddette rejimdeyim 1 aydır filan. 3 kilo kadar ancak verebildim. Herkes iyi rakam dese de ben sanki 5 kilo vermiş olmam diye düşünüyorum. AMAAAA şu aşağıdaki şeytan icadı yok mu. Tüm verdiğim 3 kiloyu geri alasım geliyor! İçine iblisss kaçmış bu yiyecekten uzak durun, içine ne katıyorlarsa tiryakilik yaratıyor resmen ya. Ucuz ve fiyatına göre de tadı orgazmik. UZAK DURUN :(





REKLAM: (Demet Evgar ile Intense de ne güzel gidiyo he :P)



Facebook Fan Page:

11.5.10

gitme diyeydim mhahah

Çocuklar Duymasın geri dönmüş... Hassssktr!


Yalan yok, izlerdim. 17 yaşında filandım işte. ben Haluk'un "taş fırın" ayaklarına gülüyordum daha çok. Ama favorim Selami idi. Sempatik bi karakerdi. Şimdi de duruyor mu acep?

Ben en çok şimdiki ailenin muazzam evrimine şaşırıyorum. Lan havuç kazzzık gibi olmuş. Ben bunun Hobit kadar olduğunu dönemi dün gibi hatırlıyorum! Duygu da çemçükün önde gideniydi, manken olsaymış bari ya hauahua. Pınar Altuğ zaten tam MILF modunda. Tamer de bildiğin pörsümüş, çökmüş adam. 9-10 yıl kadarcık geçmiş alt tarafı, ben kendimi hiç büyümüş, değişmiş gibi sanmıyorum.

Neyse. Sanırım bi kaç bölüm izlerim. Merak etmiyor değilim valla :) Değişik bir nostalji olacak şüphesiz ama bu eski dizilerin "yeni haliyle devamı" olayı tutarsa vah TV kanallarının haline (sanki TV izliyorum :P)

Fragman:


Sonradan Not: Evet ya, Duygu rolündeki kız o kız değilmiş. Ben de diyorum nolmuş bu kıza! İpsiz Recep'teki Hayal Garip adındaki garip adlı hatun kişisi oynuyormuş (85'liymiş :P)

10.5.10

adidas bahane, sokak partisi şahane


NEW YOUNG PONY CLUB!!!!


Biletix

Facebük

9.5.10

Kick-ass

1-Kick-Ass muhteşem bi film. Yep yeni bir icat sinemada.
2-Aynı harikalıkta müzikleri var. Edinin.
3-Mika da çok güzel bi parça yapmış filme. Acep Freshtival'de söyler mi?
4-Dinle, için kıpırdasın

8.5.10

Neylersin


Martin Stranka'yı takip edin özenle. Az ama çok kalite işler çıkarmakta. Türkiye'den de zaten epey bir hayran kitlesi var. Indie tayfa neden kendisini getirip de bir sergi düzenlemiyorlar, anlayamadım.
Genelde fotoğrafları size bir şey anlatmaz Martin'in. Size bir şeyler hatırlatır, baktığınızda onu anımsarsınız sadece. Dikte bir hedef yerine bunu seçer. İyi de yapar.

6.5.10

RESET! 57. sayı

RESET! 57. sayı çıktı.
Daha önce de burada kısa bişiler yazdığım Kore filmi olan A Man Who was a Superman hakkında bi kaç bişi söledim. Fotoya tıklaman yeterli.
Genel olarak da bakarsak, daş gibi sayı hazırlamış tayfa. Bi tur atın, ayıptır!

Bir sonraki sayı da yine müthiş bi parti ile kutlanacak ey ahali. Ben de partiye geljem diyosan, ulaş bana!


superman

5.5.10

30 yaşını geçmiş kadın

Elvan Ozanay'ın blogunda gördüğüm şu yazıyı aynen buraya koyayım istedim.
İnsanın inanası geliyor :) Harbi böyle mi merak da etmedim değil hani :)

Ünlü televizyoncu Andy Rooney tarafından söylenmiş. Yeni öğrendim.


Otuz yasini gecmis bir kadin asla sizi gecenin bir yarisi uyandirip "ne dusunuyorsun?" diye sormaz.......
Umurunda degildir cunku ne dusundugunuz.
Otuzunu asmis bir kadin TV deki maci seyretmek istemiyorsa, soylene soylene TV 'nin karsisinda yaninizda oturmaz.......
Yapmak istedigi bir seyi yapar. Ve bu genellikle daha enteresan birseydir.
Otuz yasini asmis bir kadin kendini yeterince iyi tanir ve kendinden emindir...
Kim oldugunu, ne oldugunu, ne istedigini, ve kimden istedigini bilir.
Otuzunu asmis cok az kadin onun hakkinda ya da yaptiklari hakkinda ne dusundugunuzu onemser.
Otuz yas ustu kadin cogunlukla buyuk asklara, omur boyu surecek bagliliklara doymustur.
Hayatinda en son ihtiyaci oldugu sey bir baska miz miz, devamli soylenen, ne yapacagina karisan, yapiskan bir asiktir.
Otuzunu asmis kadin, agirbaslidir.Bir operanin ortasinda ya da pahali bir restoranda sizinle ciglik cigliga
kavga etmesi cok nadirdir...
Ha tabi hakettiyseniz, sizi vururken de hic tereddut etmez, sonuclarina katlanmayi da planlayarak...
Otuzunu asmis kadin ovguler yagdirmakta cok bonkordur, cogu hak edilmemis bile olsa.....
cunku takdir edilmemenin ne oldugunu iyi bilir.
Otuzunu asmis kadin sizi bayan arkadaslariyla rahatlikla tanistiracak kadar kendine guvenir......
Daha genc bir kadin, en iyi arkadasini bile gormezlikten gelebilir, yanindaki adama guvenmedigi icin.
Otuz yasin ustundeki kadin sizin onun arkadasina ilgi duymanizi hic sallamaz..... arkadasinin onun aldatmayacagini bilir.
Kadinlar yaslari ilerledikce medyumlasirlar. Ona gunah cikarmaniza Hic gerek yoktur..... Onlar her haltinizi bilirler.
Otuz yasini asmis bir kadin Kipkirmizi bir ruj surdugunde bu ona cok yakisir. Ama daha genc kadinlarda boyle degildir. Cig durur.....
Otuz ustu kadinlar aciksozlu, dogrucu ve durustturler...... Onun icin ne anlam tasidiginizi merak etmenize gerek yoktur.......
Ne kadar geri zekali oldugunuzu bir cirpida acik acik soyleyiverir.......
eger bir geri zekali gibi davrandiysaniz.

4.5.10

"bağlanmak" içgüdü müdür?


Şu sıralar bazı fiillere takmış bulunmaktayım. Mesela son günlerde "bağlanmak" üstüne bir şeyler okuyorum. Ondan önce de, insanoğlunun belki de en az kullandığı ve insana özgü ne varsa en az yansıttığı fiil olan "kabullenmek" vardı. Bu konu hakkında ileride bir kaç şey yazasım var ama "bağlanmak", düşündükçe gerçekten ilginç bir fiil, kelime, kavram.

İnsanlar neden "bağlanır?" gibi saçma gözüken bir soru altından yüzlerce cevap çıkabilir. Ama bu sonucu değiştirmez; insanlar bağlanır. Bu daha anne karnında başlayan bir döngüden ibaret. Önce ailenize bağlanırsınız, sonra lahananın yaprakları gibi, bağlanacağınız pek çok şey icat edersiniz kendinize. Bu işiniz olabilir, eşiniz olabilir, bir madde olabilir, mahalleniz, eviniz, dostlarınız olabilir, hatta bir fotoğraf. O kadar çok ki...

İşin düşündürücü tarafı, bunların hiç birini düşünüp taşınıp karar verip yapmayız. Öyle oluverir ve olur. Bu konunun kafama takıldığı ilk yer, çevremdeki herkesin ailesine köküne kadar bağlı oluşu. Belki bu his bende hiç oluşmadığı için bana garip geliyor, bilemeyeceğim ama filmi geri sarıp tersine çevirdiğimizde de pek bir şey değişmiyor aslında. Ailenize bağlı olmadığınız anda, aileniz yok olmuyor. Yine oradalar, sizi yine seviyorlar, siz yine seviyorsunuz; ahlakınızın, eğitiminizin, geleneklerinizin size söylediği herşeyi yine ailenize karşı hissediyorsunuz ama tek farkla, aranızda o görünmez ip yok, bağlı değilsiniz. Bir yere gidecekseniz, "ailem napar ki, annemsiz yapamam ki" diye düşünmüyorsunuz. Size ihtiyaçları olduğunda yine orada olabilirsiniz zaten. Bu bana biraz insanın özgürlüğün de özgürlüğü olarak geliyor. Kendinizi hiç bir zümreye bağlı hissetmiyorsunuz. Gerektiğinde bu kavram size engel oluşturmuyor ve damarlarnızın kalbinize son kan damlasını pompalayacağı ana kadar süre gelecek olan "kendinizi arama, keşfetme, kendinizle çatışma serüvenine" hakkını vererek devam edebiliyorsunuz. İnsan şu anda zamanlar arası gidip gelemiyor, bu da geriye bir tek "mekanlar arası" kavramını getir miyor mu zaten?

Çevrenize bir bakın. Kaç kişi tanıyorsunuz. % kaç oranında kişi, yaşayıp doğduğu alanda doğup, eğitim görüp, büyüyor, iş hayatına atılıyor, aile kuruyor ve yaşlanıyor. Çok olmasa da, benim oranım oldukça yükseklerde. İnsanlar doğdukları yerlere, hep yanında olan insanlara, maddelere hatta manevi şeylere karşı derin bir bağlılık oluşturuyor (bu kısmı aa yeni bir şey keşfettim edasıyla değil, yazının akışı açısından belirttim, yoksa herkes biliyor bu kouları elbette, sesli düşünüp yazıyorum alla alla :P) . Babam bile onca on yıl sonra doğduğu mahalleye taşındırmıştı bizi. Emekli olduktan sonra yaşadığı ilçeye geri dönen hiç mi çift mi tanımadınız? En basiti, beni ölünce şu yere gömsünler diye, ölüm sonrası bile bağlılığını yerine getirmek insanlar?

Peki niye? sorusu burada bence değer kazanıyor.
Gerçekten bağlanmak dediğimiz şey, insan fıtratında olan, default bir şey mi, içgüdü mü yoksa bu kendimize uydurduğumuz sevimli bir yalan mı? Belki de anlamsız insan hayatına anlam kazandırma çalışmalarından sadece bir tanesidir? O zaman da akla başka soruyor geliyor "Hayatınıza anlam kazandırmanız gerektiğini nereden çıkarıyoruz ya?!"...


Konun sadece insanlara özgü olduğunu da düşünmemek lazım. Canlılara özgü bir durum gibi bu sanki. Bazı bitkiler sadece belli toprakta hatta belli yükseklikte var olabiliyor bildiğiniz gibi. Veya balıklardan Somon müthiş bir macerayla doğduğu yere gelmek için hayatını harcıyor. Yumurtadan çıktıktan sonra ne nehirler, ne akarsuları, ne okyanuslar atlatıyor, yıllarca gelişiyor ve ta ki akarsuya karşı koyabilecek, metrelerce yükseğe zıplayabilecek ana kadar. Daha sonra filmi geri sarıyorlar ve hayatlarının başladığı noktaya geri dönüp ürüyorlar. Mayıs sineklerinden zaten bahsetmiştim; doğup uçup, bir ışık bulup etrafında dans ederek döndükten sonra ölüyorlar sırayla. Doğada pek çok örnek görebilirsiniz. Zaten çoğuna da "Doğa kanunu" diyoruz.

Kendinizi hiç böyle, hiç bir yere ait hissetmediğiniz olmadı mı? Kaçmak değil, gitmek değil, yani her yer aslında sizin gibi, ama sanki o anda orası değil gibi? Neden bir eve tıkılı kalıp 45 sene aynı betona bakıp, aynı ülkenin kurallarıyla yönetilip, aynı dilde sohbet edip, aynı şeyleri yapmaya devam eder insan çoğunlukla? Gücü yetmediği için mi, yaptığı şeyi sevdiği için mi- sevmek zorunda olduğu için mi- veya sadece bağlı olduğu için mi?

Bu soruların cevabının olduğunu düşünmüyorum, zaten olmasını da istemiyorum. Derdim bir cevap aramak değil. Sonuçta her insan ayrı bir kitapsa, her kitabın da kendine has bir kuralı var elbette ama bunlar bana ilginç "insanlık tarihi detayları" olarak geliyor. Belki de bu yüzden The Departures'e tapıyorum. İnsan en mutlu doğacağı, yaşayacağı yerde değil belki ama, en mutlu öleceği yerde kalmak istiyor her zaman.

Lucía ve Luis

İsimlerini ünlü İspanyol yönetmen-yazar Luis Lucia'dan alan (ki kendisinin 26 yılda yaklaşık 40 kadar filmi vardır) iki kısa film var aşağıda. Ben de yeni öğrenmiş oldum. İki film de enfes. Tipik bir İspanyol arızalığına sahip. Kullanılan dil zaten sanki "büyü yapar gibi" işlenmiş. Hikayede yine ürkünç çocuklar, fantezi mekanları ve pislik bulunuyor. Dijital kamera gibi nimetten sayılmayan bir aletle stop motion olarak yapılmış ve sonuç muazzam... Del Toro vari şeyler görmek güzel oldu harbi.


3.5.10

Sözsüz sanat: Age Of The Fifth Sun



God is an Astronaut'un son albümü, raflardan önce düştü sanal ortama nihayet.
Aşağıda albüme adını veren parçasını dinleyebilirsiniz.
Albümün geneline bakarsak yine harika bir albüm çıkarmışlar. Boş yok. Fazlası bile var.
Neil, albümün "karanlık" olacaklarını söylemişti 2008'deki albümlerine göre. Aynen de öyle olmuş. Dinleyeni alıp götürüyor ama pek mutlu ediyor diyemeyiz. En azından ben pozitif bir his alamadım. Ama kesinlikle hastası oldum diyebilirim bu ruh halinin...
Şimdilik favorim "Shining Through" adlı parça gibi gözüksede her parça ilerleyen zamanlarda favorim olacaktır. GiaA albümlerinin özelliği de budur: Asla ilk seferlerde kabuğundan dışarı çıkmaz. Önceki albümü sanırım 100 kere filan dinledim, hala da dinleyebilirim sıkılmadan. Bu albüm de muhtemelen öyle olacak. Başka da söze gerek yok


2.5.10

Oyungezer - Mayıs sayısı

Kapak konusu olan Street Fighter'ı bu sefer ben yazıttırdım çizittirdim.
Yine dop dolu bir sayı oldu. O kadar ki kafanıza atsak yarar.
Sayı hakkındaki yorumlar için ŞURAYA vınvınn


İNCELEDİK:


İNCELEDİK: Super Street Fighter IV
BUNU DA İNCELEDİK: Splinter Cell: Conviction
BUNUYSA BETALADIK: All Points Bulletin
BUNA ÖNDEN BAKTIK: World of Warcraft: Cataclysm
REHBERLEDİK: Battlefield: Bad Company 2
DOSYALADIK: Oyun Dünyasının Karanlık Yüzü
BUNU DA DOSYALADIK: İtiraf Ediyoruz: "Bu Oyunlardan Nefret Ediyoruz!"

ve...

POSTERLEDİK: Super Street Fighter IV ve Splinter Cell: Conviction posterleri

1.5.10

Yeni Sinema Hareketi

Gerçekten de çok güzel hareketler bunlar.
Eğer kaçırdığınız son dönem Türk filmleri varsa
kaçırmayın derim.
Ben bir kaç tanesine bir kaç kez daha gittim, kesinlikle öneririm. Biletler de accccaaayip ucuz. Bazı seanslara yönetmenler de katılıyor.

Filminizi izleyin bi de Ortaköy turu atın, kumpir yiyin, taşa oturun, tamam işte, süper haftasonu size.

http://www.yenisinemahareketi.com/

iner misin, çıkar mısın, yoksa...

Hani böyle, ineceğini veya çıkacağını bilemezsin, öylece izlersin, öyle bir şey işte.