7.3.10

kendini dinlemeyi bıraktığın noktada


çok dinleyen biri değildim ben önceden. sessizliğimi kolay kolay vermezdim kimselere. kendimle konuşmayı severdim. pek de sevilmezdi bu huyum ama sevilmezdi diye de vaz geçemezdim. Kendimle münazara edebilirdim. böylece aynı anda zıt iki şeye inanabilirdim; her ne kadar çıkmazlarda dolaşsam da.
ama epeydir çok dinliyorum. yani başkalarını. bu bir insan oluyor, bazen müzik, bazen anlamsız tv programları.

benim peder tv yi açık bırakıp uyurdu karşısında mesela. deli olurdum. kalkar kapatırdım. anlam veremezdim... "bir ses" ile zihnine engel olmak, şimdi ne demek daha iyi anlıyorum galiba. demek oğulların kaderi bu; babalarını anladıkları günler geliyormuş elbet. babamı tamamen anlamaktan epey korkuyorum, yeri gelmişken belirteyim.

dinliyorum işte. böylece kendimi dinlemiyorum. iç sesimi duymuyorum. daha az kararlar alıyorum, saplantılı hastalıklı miladı dolmuş rutubetli düşüncülerimle böylece daha az karşılaşıyorum. hayallerimle umutlarımı bir birine yedirmiyorum, hayal bile kurmuyorum...ben genelde yatağına yatınca "tam olarak" yatarım. yani asıl volkan o yastıkta yatandır. hani derler ya, "vicdanınla ne zaman baş başa kalıyorsun", ben yatakta kalıyorum. çok önceden de burada yazmıştım, herşeyin muhasebesini yapar, yarının planını kafamda kurar öyle uyurum diye. o günlerden uzaklaştım epeyce. artık zihnimi oldukça yoruyorum yatmadan, kafamı yatağa koyar koymaz uyuyayım diye. İşe yarıyor, önerebilirim. Gerçi siz bu "trick"i benden daha iyi bilirsiniz zira ben "yeniyim" buralarda. Zaten aralarda fena çuvallıyorum. Zihin yorgun olsa da, gün ağırıncaya kadar bırakmıyor peşimi. Bir git de uyuyayım.

bu biraz da kendimden uzaklaşmamı sağladı. "Sağladı" derken bunu iyi bir şeymiş gibi kullanmıyorum. Ben kendimi severim genelde çünkü. Tüm noksamlarımla, değil mükemmel, iyi sıfatının bile yanından geçmiyorken çok önce öğrendim kendimi sevmeyi. Belki sevgi yanlış kelime olabilir yer yer; kabullenmek diyelim en iyisi... hiç bir olay yada kimse de kendimdem nefret ettiremedi henüz. Ama kendimden giderek uzaklaşıyor olmak, başkası gibi olmak, yani daha doğrusu "sizin" gibi olmak, biraz nefret ettiriyor kendimden. özne faşistliği yapıp kendimi "siz" biz" onlar" gibi ayırıyor oluşum, benim suçum değil. aynı güneşten besleniyor oluşumuz, aynı sıvıyı tüketiyor oluşumuz, aynı hataları yapıyor oluşumuz, hepimizi aynı yapmıyor maalesef. aslında her birimiz kar tanesi kadar bir birimizden farklıyız ama iş "vazzz" geçmeye gelince "kimse kar tanesi değil " diyerek iki tarafa da bir teselli veririz ya, işte öyle birşey. ben sizler gibi değilim, siz de benim gibi değilsiniz. onlar gibi hiç değilsiniz, benim onlar kadar olmadığım gibi.

Beni kendimden uzaklaştıracak şeylere nefret edeceğim yerde, uzaklaştırmaya meyilli olan ben'i suçlamaya başladım. Kendimle çelişmeyi pek sevmiyorum. Gerçi az önce demiştim, kendimi severim diye, ama olur böyle şeyler. İronikleşmek hamurumuzda olduğunu anlıyorum da, ben ekmek yemiyorum artık...

Özetle veya kısaca veya sonuç itibariyle deyip konuyu bir yere bağlama niyetinde değilim çünkü ortada bir konu yok. En başından beri dediğim gibi burası benim tozlu depom. 2008 yılına filan geri dönüp kendime baktığımda aradaki fark gözlerimi yaşartabiliyor. bazı şeyleri de depoma borçluyum. ama kendimle olan ufak, minicik problemler, güzel bir başlangıç değildi kendi adıma. Buna da -kendimi dinlemeye başladığımda elbette- bir çıkış yolu bulacağım sanırım.

aksi halde, sizin gibi, sizin dünyanıza hoşgeleceğim. sefalar getirMEyeceğim.
Tepkiler: