• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.3.10

Bölüm Sonu Canavarı - Ümit Besen

Nasıl yaaani? demeyin. bir izleyin. Gül gül ölürsün :PPP


30.3.10

Türk kızlarına müjde!

Eğer böyle acısı büyük gözlükleriniz varsa (ki vardır, olmayanı dövüyolar artık) siz de bir Lady Gaga olabilirsiniz (sağdaki). Bakın böyle salaş bi hatun şimdi nerelerde. haydin gayri. hiç bi eksiğiniz yoh




























bir "apaçhi" ağlıyor staylaaa

bize son zamanlarda bi haller oldu, stresten, yoğunluktan filan gülecek yer arıyoruz. sağolsun apaçhiler yetişti imdadımıza. facebooktaki gruba her girdiğimde gözümden yaş geliyo yeminle. normalde ben insanı imajından ötürü yargılamam ama... abi yan... yapmayın gözünüsü sevim ahsudhusd...

"kıpskıpskıps"


































bir de efsane videolar var.

ŞU ADRESTEKİ videoda yerlere yattım.
ŞU ADRESTEKİ videoda yediğim çekirdek nefes boruma kaçtı ölüyodum asdasda

Valla gerisini şu adresten inceleyin derim. gecem şenlendi yemin ediyorum adsad.
http://www.facebook.com/hergunbiryeniapaci

29.3.10

Oyungezer - Nisan sayısı


İstanbul'un her yerini kuşatan Kratos, e haliyle bizim derginin de kapağını ele geçirdi. Pek vahşi :) Ben de şöle bi FFXIII incelemesi çizittirdim. çok yordu ama güzel oldu galübü o_O

yorumlar için tıkkatıkka

(Ne Goyun Online mı? :)))

28.3.10

biraz da kısa film

hoş bir kısa film.

daha iyi yenil!

insan masumiyetini kaybettiğinde, geriye gerçekten de söyledikleri gibi, oynayacak bir tek korkuları kalıyor. zamanın insanı önünde kurbanlaştığı artık bilimsel bir gerçek olabilir bence. kurbanın bile masum olmadığı bir evrede.

23.3.10

Photoshop seni seviyoruz, ama daha da çok seveceğiz!

PS kendini aşıyor resmen. retouching, reimagining ve silme işlemlerinde bir hayali gerçekleştiriyor abiler. Umarım palavra değildir.


yabancı-sever


eminim ki rüyalarınızın birinde ilk gördüğünüz birileri görmüşsünüzdür. uyanınca da "ulan kimdi bu alla alla" ifades yüzde belirir genelde. Ben de hayatının 3'te 1'ini uyuyarak geçiren ve genelde de rüya görüp bunları unutmayan tayfadan olduğum için, bu tip "yabancı" karakterli rüyalar acayip ilgimi çekiyor.

Biri size bakıyor, diyorsunuz ki bu bakışı ancak beni tanıyan biri atabilir. Düşünüyorsunuz rüyanızda aynen. Akla gelen soruysa "ben niye tanımıyorum ki". Normal hayattan farkı, böyle bir soru sonrası o kişiye yabancılaşırsınız uzaklaşırsınız. Ama mekan rüyalar olunca öyle olmuyor. Bir yabancıyı keşfetme heyecanına giriyorsunuz. Bu yeri geliyor onunla atılacağınız bir kovalamaca oluyor, yeri gelince bir kavga, yeri gelince hassas dokunuşlar. Artık bilinçaltı beyne ne iletiyor da böyle yabancı odaklı suretleri kafamızda canlandırıyor bilemem ama benim açımdan olaya bakarsak, çok ilginç. Örneğin çok önceden bir rüyamda böyle milf tadında bir bayana aşığım. Suratı da hiç tanıdık değil ama rüyamda resmen kendimi aşık hissediyorum. Öl dese ölcem filan. Sabah uyanınca bi garip oluyorsun. Suratının detaylarını filan aklına getiriyorsun. Lan acaba şimdi karşıma çıksa aşık mı olurum diyosun. Ahaa... onun saçına benzer biri görünce heyecan yapıyorsun boş yere... (bi de niye milf hjajajdsf)

Başka bir rüyada bir çeteden kaçıyoruz böyle. Bildiğin ayaklarım kıçıma vura vura kaçıyorum. Korkudan doldurcam altıma. Elemanların elinde keser, balta, satır filan var. Bir yakalasalar bittim. Lan gencim güzelim bi durun diye bağırasım geliyor. Yanımda da böyle kısa boylu, hafif atletik, babacan tavırları olan biri var, hadi kanka koş koş diyo, gaz veriyor. Ona orda çok güvendiğimi filan hissediyorum. Yani o düşse kalsa yolda ben de orada onunla kalıcam. Tanımadığın birine güvenmek...
Ya da uykunda uyurken biri usulca yanınıza sokuluyor. Ulan noluyoruz demeden hoş bi esmer parmak ucuyla şefkat gösteriyor size. Abazalıktan değil, orada sanki 15 yıllık bi ilişkideymişsiniz gibi bir elektirkle karşılık veriyorsun karşı cinse, ama adını sorsalar bilmiyorsun. Sanki az sert dokunsan patlıcakmış gibi narin geliyor gözüne. Yer yer kıyamıyorsun bile. O da farkında, sen de farkındasın tanımıyorsunuz bir birinize ama iki taraf da şaşkın şaşkın bakıyor gözlere, e şimdi ne yapıyoruz?

Örnekler çok. Ama sonuç hep aynı. Çok heyecanlı kesinlikle. Keşfetmenin verdiği o kısa, geçici keyfi gerçek hayatta değil de rüyada hissetmek daha da bi garip geliyor kulağa. Rüyalarıyla değil hayalleriyle yaşayan ben için, yabancı olmak, hiç de o kadar korkunç bir şey değilmiş gibime geliyor. Aslında daha kolay sadece

21.3.10

Algida Dondurmalı Pasta




Carte d'Or'un yeni ürününe secde ederim. sonra kafamı tam ortasına çapp diye vururum. yerim öyle. burun kıvırarak aldım ve sonuç harikaydı. bu yaza dombalak gibi girmek şart artık. nefis lezzet. antep fıstıklı çikolata parçacıklı olanı henüz denemedim. sıra onda.

19.3.10

Masstival de dolu dizgin!


Noluyo lan bu sene! Geçen sene kamyon yüküyle konsere festivale para gitmişti, bu sene resmen 2 kat daha arttı artıyor etkinlik bütçesi. Geçen senelerde bence sönük geçen Masstival, bu sene gözüme şimdiden girdi diyebiliriz.

Bugün açıklanan grup "Yann Tiersen". 11 temmuz.

ailemizin gözdesi, iskoç güzeli, soyadıyla bin tane espri yapılan ve son albümü harika olan Amy Macdonald da kulağa gelen isimlerden.

Ben pek sevmesem de Avril Lavigne de gelebilitesi yüksek gruplardanmış.

Hele bir de Kings of Leon var ki, nazar değmesin diye yazmamak lazımdı aslında!

Skunk hayranları da mesut olabilir.

Hele bir de Editors, The Killers filan eklenirse ölünür. Kasabian da olasılıklar arasındaymış. Kanatır!


__

Freshtival de bu sene iddialı olacak gibi. Bilindiği gibi Mika'yı açıkladılar hemen. Bakalım başka neler patlatcaklar.

Ayrıca daha Efes One Love'dan ses yok ama eminim ki onlar da en az 2 büyük grup getirecektir. Gönüller bir Artic Monkeys ister ah ah

(hiç birine gitmesek de bi Lady Gaga yeter)

31 Mayıs Bob Dylan@ Harbiye Açıkhava

Daha önce 24 Haziran olarak yazdığım konser, resmi olarak açıklandı bugün... Tarihse 31 MAYIS olarak belirlenmiş. Mekan: Harbiye Açıkhava. Ustadan çok büyük bir performans beklememek lazım elbette ama tavaf edip hacı olmak için muhtemelen son şansımız.

http://www.bobdylan.com/#/tour

sabun köpüğünden kaleler yapmak

"sabun köpüğü" ile yapılan bütün metaforların hastasıyım. Kaç tane var acaba? bazen yanlış oldukları oluyor ama bazen de o kadar doğru oluyor ki, ulan bu kadar mı diyebilirsiniz. eğer bir sapun köpüğünü severseniz, bir sabun köpüğü olmaktan başka çareniz yoktur onu yok etmemeniz için. ama yok olmasın diyen kim? bir sabun köpüğüne yok olmak yakışmaz mı? yok oluşuyla var olanlar daha cazip değil mi zaten genelde.? Burda ve bi anda yok.

18.3.10

Orijinal Alice in Wonderland


Lewis Carroll'un gerçek el yazısı ve çizimleriyle Alice in Wonderland, şu aşaaaadaki adreste bulunmakta. Çizimlere özellikle bakın derim.

http://www.bl.uk/onlinegallery/ttp/alice/accessible/page1.html#content

17.3.10

catcerto

Muhauha. ben yeni izledim. Adamların kedisi bile sanat dolu ya :))




Beş yaşındaki kedi Nora’nın piyano çaldığı videosu internette dolaşırken, Litvanyalı orkestra şefi Mindaugas Piecaitis ona özel bir konçerto yazdı. Üstelik CATcerto adındaki eser Klaipeda Chamber Orkestrası tarafından yorumlandı. Orkestranın performansı Nor...a’nın videosuyla sergilenince de büyük ilgi gördü. Nora’nın videoları internette şuana kadar yaklaşık 20 milyon kişi tarafından izlendi.

16.3.10

hayalleri yıkan twitter

Twitter'da ne zaman şu "ünlüleri" takip etmeye başladım, hayal kırıklıkları o zaman başladı.
tabii uydurma hesapları demiyorum. verify edilmiş hesaplar bunlar. ve gerçekten sanatçı kimlikleri filan var.

ama yazdıklarına bakınca, neler yazdıklarına bakınca ve daha kötüsü nasıl yazdıklarına bakınca, insan "yok daha neler" filan diyebiliyor. hani "onlar da sadece bir insan, hata yapabiliyiyiyyi" diyoruz ya, o doğru değil, çünkü fazlasıyla doğru. fazla.

tek hayallerimi yıkmayan adam Hideo Kojima oldu. Hastasıyım. Elini öperim. büyük insan. Sıfır ego var adamda. dünyanın en iyi oyununu yapar, on milyonlarca insana ulaşır, 10 kaplan film gücünde senaryo yazar, her gün öğle yemeğinde pilav üstü et sote filan yer. yok mütevazi bi çalışma odası var. ufak. şatafattan uzak. öyle patron tripleri de yok. adam yeni çıkacak MGS oyunun trailer kurgusunu kendi yapıyor, içeriden birine "Yap" demiyor.

http://twitter.com/HIDEO_KOJIMA_EN

15.3.10

chicken a la carte

zenginle fakir arasındaki uçurumun açılmasından daha kötü bir şey var, o da orta sınıf ile fakir arasındaki uçurumun giderek büyümesi. günde 25.000 insanın açlıktan ölmesi sadece bir istatistik olarak hafızalarda kalsa da, bu 25.000'in dışında da, çok daha fazla aç insan var bu dünyada, hatta ülkede hatta ilde hatta ilçede. çoğu zengin semtlerin aşağı tarafları fakir semtlerdir genelde. cihangir'den, etiler'den, şişli'den aynı şekilde karşı tarafta da, aşağı inildikçe tablo çok kararmaktadır. isteyen gidip bakabilir.

5 dakika yukarıda ekmek fiyatının kaç tl olduğunu bilmeyen, ayakkabılarına servet veren kesimden, çöpten ekmek toplayan kesime inebiliyorsunuz. konuyu "zengin-fakir" tartışmasına veya "zengin-fakir yardımlaşmasına" getirmeyeceğim. insanların hakkıyla veya etiyle kazandıkları paraları nasıl harcaması gerektiğini söylemek kimseye düşmez.

ama yine de hangi kesimden olursanız olun, kafaları biraz aşağı indirmekte fayda var. aşağıdaki video bunu yapanlardan sadece biri. bir izleyin derim. hayatınızı değiştirmez, bi fakir doyurtturmaz size, hepimiz tabak tabak yemeklerini yemeye devam eder, başka hesaplar düşünür, akşam yine partinize gider, girecek bir delik veya çubuk ararsınız, kurlaşırsınız, hiç sorun değil, ama belki yediğiniz yemeğin en azından değerini anlarsınız (5:05) , olmadı bir butu tamamen değil de, birazını yiyerek artık haline getirirsiniz. birilerinin artıklarınızla besleniyor olmasıyla mutluca yaşarsınız alt tarafı.

I'll kill her

cinema4d, xfrog ve after effect ile neler yapılıyor, bakıyoruz.

12.3.10

God of War 3 kanırtmaya geliyor!


Kim derdi bir gün God of War'un, Kratos'un İstanbul sokaklarını süsleyeceğini, Türkçe TV reklamının olacağını... Kimse demezdi ama Sony'nin büyük bir atağıyla bu hayal gerçek oldu.

İstanbul'un en işlek yerlerindeki billboardlarda Kratos'u görebilirsiniz, tüm metro istasyonları neredeyse tamamen Kratos'un kuşatması altında. Üstüne bir de TV reklamı geldi.

Sony oyunu 17 Mart günü tüm Türkiye'de satışa çıkarıyor. Fiyatı da 99 TL gibi inanılmaz bir fiyat olacakmış.

Dergiden de ismini vermek istemediğim "biri" şu saatlerde oyuna yumulmuş bir şekilde kılıcını sağa sola sallıyor. HAYIR KISKANMIYORUZ ELBETTE. Hele ben. Niye kıskanim ki yani? Alla allaaa... Ben de de Final Fantasy 13 var. Benimki daha iyi, daha çok döver. Hıh.

(lannn. oynamam lazımmm onuuuu :(((((((((((


Havalı reklam da şöyle:

lady gaga - Telephone feat. Beyonce

arıza hatun Gaga, Akerlund ile yine feci bir klibe imza atmış. 9 dakika kadar ama pek ilginç. Şapkalara, gözlüklere bittim.


11.3.10

Gerekli gereksiz anılar


Blogger sayfasına öyle boş boş bakarken bir anda flaşlar çaktı kafamda resmen. kendimden korktum. o derece eski anılar geldi ki aklıma, bir an düşündüm ulan uyduruyo mu beyin, harbi yaşadı mı diye. Biraz zorladım ve farkettim ki gerçekten olan şeylerdi bunlar.

artık kaç santimetreyim, kaç yaşındayım hiç bir fikrim yok ama teyzemin evindeyiz. Ben yatakodasında takılıyorum her zamanki gibi, sağı solu karıştırıyorum (çok severdim). Balkon var işte. Tükürüyorum aşağı (yarısı üstüme ama). Altımızda da bir kat var. Dandik bir bahçeye bakıyor. Bir çok apartmanın baktığı bir yer klasik.

Alt katta oturan aile fakir ama çocuğunun abik gubik oyuncakları var. Kıskandığımı hatırlıyorum. Sanki ben Sezar'ın oğluyum ya, benim niye yok o oyuncaklardan modundayım anneme, teyzeme. Oyuncak dediğim de akülü araba. O zamanlar çok modaydı. Ama bu çocuğun ki bozuktu resmen. Belki de çöpten bulup getirmişti kim bilir ama böyle etrafı küflenmişti. Sağı solu kırık ama bana nasıl zaip geliyor, anlatamam. BMW sanki. "Ya ben onu alır yaparım kiii yeeaaa" diyorum. Kırık yerlerini bantladığımı hayal ediyorum (seloteyp denen şeyin hastasıyım). Ama o zamanlar da ben böle arkadaşlık filan kurmuyorum kimseyle. Çocuktan isteyemem arabasını. Karar veriyorum: ÇALICAM!

Plansa basit! Aşağı incem balkondan, çamaşır ipine bağlıcam arabayı, sonra ben yukarı çıkıp çekicem ipi! Çocukken IQ denilen şeyim 2.5 filanmış galiba asdasasdas. Aşağı ineceğim de, nasıl ? Bakıyorum yan tarafta su borusu var. Tamam ben buna tutunur kayarım aşağı. Nah kayarım ulan, yetişemiyorum ki daha oraya kadar. 1 metre boyum yok bile! Balkona tırmanıyorum, yok olmuyor, ayağımı uzatıyorum yine, boruya denk gelemiyorum bir türlü. EFETT YAA. Neden çamaşır ipini kullanmıyorum aşağı inmek için?!?!

İpin bir ucunu balkon demirine bağlıyorum, sonra diğer ucunu elime doluyorum, sarkıtıyorum kendimi. Yaklaşık 3.5 saniye sonra bir acı, bir acı. GERİZAKAAALI! Elimi kesiyor ip, bak sinir oldum kendime şimdi bile :)) Ama ben elimin acımasından bir 2 saniye sonra da, o çamaşır ipine arabayı bağlayacaksam, nasıl yukarı çıkacağımı düşünerek iyice panik oluyorum. Sıçtın olm bu sefer tam kapsamlı hırsızlık planın battı diyorum içimden (Hudson Hawk'ı mı izledim ne izlediysem artık :)) . Neyseki çok sarkmamışım, az kendimi yukarı çekip kavrıyorum balkon demirini, boynu büyük içeri geçiyorum. Annem bakıyor elime. İp izi böyle eşek gibi, morarcak nerdeyse.
"Naptın oğlum elineee? Manyak!"
"Yaaa bi ip vardı, koparmaya çalıştım kopmadı bi türlü ühüü"


Bir diğeri de -bak bunu pek net hatırlıyorum- üst katta fırlama bi yaşıtım vardı. O zamanlar çok sokağa çıkan biri değildim, soğan erkeği modundan tam böyle, sütboy, o da tam tersi, ne zaman baksam üstü başı çamurlu, ayak tırnakları desen toynak olmuş sürtmekten. Ama gel gör beni, nasıl imreniyorum. "Ben de bir gün öyle sürtcem akşam gelcem eve" aşkı yürekte... Bir gün işte denk geldim buna, baktım koca bi poşet var elinde, içinden böyle parlak parlak kağıtlar çıkardı.

"Ne onlarr yaaa öleee tomar tomar"
"Olm onlar sigara alümünyümüüüü"
"Neyii??"
"Ya sigara paketlerin içindeki demir işteee. Bunu eritiyorlarmış, değerlendiriyorlarmış. 2 Kilo yaparsam çok para veriyorlarmış olmmm"

Çocuk onu dedi ya, tamam, beynim fırladı yerinden. Artık tek hedefim var bu dünyada. O da böyle kağıt satarak yaşlanıp ölcem!!! O andan sonra o çocuk artık bir "zengindiii" gözümde anlatamam... Aliminyum folyolar o kadar çok gözüküyordu ki o zaman bana, allah yani, 2 ev parası var sanar gören de ama tartsan 100 gram belki. Sonra ben kıskandım ya, anneyle sokağa filan çıkarken kafam hep yerde. O folyolara bakıyorum. Arada çaktırmadan alıp cebime sokuyorum. Bir kaç kez yakalanınca da annem "Lan dinsizzz sigara mı içiyon senn" deyince, aklım uçtu, bıraktım toplamayı (zaten 4 tane filan topladım en fazla, o kadardı azmim :P)

Aynı çocuk daha sonra başka poşetle görüldü. Magnum o yılın öncesinde " 4 tane çubuk getir, 1 tane magnum'u götür" kampanyası filan yapmıştı. Magnum da şimdiki gibi gelmiyor çocuk gözüne. "Zengin işi olm". Ben en fazla Max yerdim, ya da köşedeki tırnakları siyah dondurmacının dondurmasını, o kadardı kasa alla allaaa. İşte bu da kalkmış toplamış çöpten möpten ne kadar varsa Magnum çubuğu (bi kaç tanesini yalarken de görmüştüm öykk).

"Lemmm, sen onları topluyon da, bitti olm o kampanya"
"Ya volkan sen çok salaksın yeeaa, evde durmaktan saksı olmuşsun. Olm her yaz yaparlar bu kampanyadan, görürsün 1000 tane magnum alcak kadar çubuuum olcak. Yarısını satcam yarısını yiycem. Sen de toplasana, ortak olalım?"

Ben yine hafiften kıskandım çocuğu ama bu "toplama" olayı bana göre değildi, çok da delirmedim o yüzden. Zaten o kampanya da hiç olmadı. Çocuk da topladığı 2 kamyon çubukla ne yaptı, o kısımları hatırlamıyorum an itibariyle :))


Eğer çocuğunuz varsa veya bir gün olursa, birşeyler toplamaya meyilliyse artık aklından neler geçiyor anlarsınız az çok :P

(gazoz kapaklarımın sayısı 500'e yaklaşıyor)

9.3.10

Bukowski'yi anmak

16 yıl önce bugün C. Bukowski öldü. Ve benzer biri de daha gelmedi. Bukowski'yi anlatmak, anlatmaya çalışmak haddime değil ama ya taparsınız ya da takmazsınız tarzındaki yazarların başında gelir muhtemelen.

Benim pek sevdiğim, çok şeyler yakaladığım şiiri Roll the Dice'ı şöyle
Bono'nun sesinden gelsin:




if you’re going to try, go all the
way.
otherwise, don’t even start.

if you’re going to try, go all the
way.
this could mean losing girlfriends,
wives, relatives, jobs and
maybe your mind.

go all the way.
it could mean not eating for 3 or 4 days.
it could mean freezing on a
park bench.
it could mean jail,
it could mean derision,
mockery,
isolation.
isolation is the gift,
all the others are a test of your
endurance, of
how much you really want to
do it.
and you’ll do it
despite rejection and the worst odds
and it will be better than
anything else
you can imagine.

if you’re going to try,
go all the way.
there is no other feeling like
that.
you will be alone with the gods
and the nights will flame with
fire.

do it, do it, do it.
do it.

all the way
all the way.

you will ride life straight to
perfect laughter, its
the only good fight
there is.


Ayrıca The Laughing Heart'ı da es geçmemek lazım. Tom Waits'in sihirli sesinden gelsin.




your life is your life
don’t let it be clubbed into dank submission.
be on the watch.
there are ways out.
there is a light somewhere.
it may not be much light but
it beats the darkness.
be on the watch.
the gods will offer you chances.
know them.
take them.
you can’t beat death but
you can beat death in life, sometimes.
and the more often you learn to do it,
the more light there will be.
your life is your life.
know it while you have it.

you are marvelous
the gods wait to delight
in you.

8.3.10

Nokta -animasyon-




Onur Şentürk'ten yeni mi yeni, harika mı harika başka bir animasyon. Abstract şeylerle kafayı fena bozan Onur'u, 110'un Geri Dönme klibini izleyenler bilir. O tepedeki organik şeyi yapan çocuk bu (24 yaşında diye niye çocuk diyorsam:P)
Onur ayrıca pek çok reklamda da hünerlerini sergiliyor. Bu Nokta adındaki çalışma da en iyisi olmuş diyebiliriz. İnanılmaz bir organiklik ve akışkanlık var. Abstract şeyleri sevenler çok beğenecektir.
Realflow, 3dsmax, Mudbox,After Effects kullanarak yapmış. Vray render motoruyla da render'lamış. 14 Mart'ta da bi Nasıl Yapıldı videosu çıkacak. Merakla beklenmekte.

7.3.10

kendini dinlemeyi bıraktığın noktada


çok dinleyen biri değildim ben önceden. sessizliğimi kolay kolay vermezdim kimselere. kendimle konuşmayı severdim. pek de sevilmezdi bu huyum ama sevilmezdi diye de vaz geçemezdim. Kendimle münazara edebilirdim. böylece aynı anda zıt iki şeye inanabilirdim; her ne kadar çıkmazlarda dolaşsam da.
ama epeydir çok dinliyorum. yani başkalarını. bu bir insan oluyor, bazen müzik, bazen anlamsız tv programları.

benim peder tv yi açık bırakıp uyurdu karşısında mesela. deli olurdum. kalkar kapatırdım. anlam veremezdim... "bir ses" ile zihnine engel olmak, şimdi ne demek daha iyi anlıyorum galiba. demek oğulların kaderi bu; babalarını anladıkları günler geliyormuş elbet. babamı tamamen anlamaktan epey korkuyorum, yeri gelmişken belirteyim.

dinliyorum işte. böylece kendimi dinlemiyorum. iç sesimi duymuyorum. daha az kararlar alıyorum, saplantılı hastalıklı miladı dolmuş rutubetli düşüncülerimle böylece daha az karşılaşıyorum. hayallerimle umutlarımı bir birine yedirmiyorum, hayal bile kurmuyorum...ben genelde yatağına yatınca "tam olarak" yatarım. yani asıl volkan o yastıkta yatandır. hani derler ya, "vicdanınla ne zaman baş başa kalıyorsun", ben yatakta kalıyorum. çok önceden de burada yazmıştım, herşeyin muhasebesini yapar, yarının planını kafamda kurar öyle uyurum diye. o günlerden uzaklaştım epeyce. artık zihnimi oldukça yoruyorum yatmadan, kafamı yatağa koyar koymaz uyuyayım diye. İşe yarıyor, önerebilirim. Gerçi siz bu "trick"i benden daha iyi bilirsiniz zira ben "yeniyim" buralarda. Zaten aralarda fena çuvallıyorum. Zihin yorgun olsa da, gün ağırıncaya kadar bırakmıyor peşimi. Bir git de uyuyayım.

bu biraz da kendimden uzaklaşmamı sağladı. "Sağladı" derken bunu iyi bir şeymiş gibi kullanmıyorum. Ben kendimi severim genelde çünkü. Tüm noksamlarımla, değil mükemmel, iyi sıfatının bile yanından geçmiyorken çok önce öğrendim kendimi sevmeyi. Belki sevgi yanlış kelime olabilir yer yer; kabullenmek diyelim en iyisi... hiç bir olay yada kimse de kendimdem nefret ettiremedi henüz. Ama kendimden giderek uzaklaşıyor olmak, başkası gibi olmak, yani daha doğrusu "sizin" gibi olmak, biraz nefret ettiriyor kendimden. özne faşistliği yapıp kendimi "siz" biz" onlar" gibi ayırıyor oluşum, benim suçum değil. aynı güneşten besleniyor oluşumuz, aynı sıvıyı tüketiyor oluşumuz, aynı hataları yapıyor oluşumuz, hepimizi aynı yapmıyor maalesef. aslında her birimiz kar tanesi kadar bir birimizden farklıyız ama iş "vazzz" geçmeye gelince "kimse kar tanesi değil " diyerek iki tarafa da bir teselli veririz ya, işte öyle birşey. ben sizler gibi değilim, siz de benim gibi değilsiniz. onlar gibi hiç değilsiniz, benim onlar kadar olmadığım gibi.

Beni kendimden uzaklaştıracak şeylere nefret edeceğim yerde, uzaklaştırmaya meyilli olan ben'i suçlamaya başladım. Kendimle çelişmeyi pek sevmiyorum. Gerçi az önce demiştim, kendimi severim diye, ama olur böyle şeyler. İronikleşmek hamurumuzda olduğunu anlıyorum da, ben ekmek yemiyorum artık...

Özetle veya kısaca veya sonuç itibariyle deyip konuyu bir yere bağlama niyetinde değilim çünkü ortada bir konu yok. En başından beri dediğim gibi burası benim tozlu depom. 2008 yılına filan geri dönüp kendime baktığımda aradaki fark gözlerimi yaşartabiliyor. bazı şeyleri de depoma borçluyum. ama kendimle olan ufak, minicik problemler, güzel bir başlangıç değildi kendi adıma. Buna da -kendimi dinlemeye başladığımda elbette- bir çıkış yolu bulacağım sanırım.

aksi halde, sizin gibi, sizin dünyanıza hoşgeleceğim. sefalar getirMEyeceğim.

6.3.10

Alice in Wonderland
























Ve bekleyiş sona erdi.
Harika bir uyarlama olmuş gerçekten. Ama kesinlikle benim hayal ettiğim gibi bir dünya olmamış.
Bize hep bir çocuk masalı gibi anlatıldı Alice, haliyle öyle renklendirmiştim ama Burton abimiz sanırım doğru telden çalmayı başarmış şarkıyı, leziz bir cover olmuş.

Sondaki damalı savaş sahnesi tatmin etmedi beni bir tek. Geri kalan her detaya hayran kaldım. Ama çocuk olsam sanırım 1 hafta kabus görürdüm.

5.3.10

yaz sinemaları

yaz geçer, ömür de
geçmeyen nedir, geçer görünen
sessiz parklar kimsesizliğinde
ya başka kentlere gitmiş insanlar
ya sokağa çıkmıyorlar
kimsesiz öğle sonları
kimsesiz öğle sonlarında
yaz sinemaları
içimde o tenhalık
dilsizliğimde olumsuz aşkların kanlı diyalogları
(beklemiş sozler. bekletilmiş sözler
öksüz kalır
kaçınılmazdır.
ya da yanlış yerlerde , yanlış kişilere kullanılır
nasıl saptanır bir ömürde bir dilin kırıldığı yer?)

o zamandan bu yana çok şey değişmedi
nasıl "anlaşıldı" sanılırsa bir yazıda bir dilin kırıldığı yer
öyle şurup gidiyor sözcükler, beraberlikler
öyle şurup gidiyor unutmakla,
alışmak arasında bütün eylemler

yetişkin biriyim artık.
oysa yetişmiyor sözlerim duygularıma
siz gelirken içimdeki öteki
(öne fırlar , el koyar olayların gidisine
her zaman olduğu gibi
saklanır,gizlenir yara alacak yerler )

yakalanmamak için kimseye
bölünüp durdum bir filmden ötekine
neye baksam buzlu cam
görünmez ediyor ardındakileri
neyi yazsam kalıyor buzlu camın ardında
bölünüp durdum
değişik yüzyıllara dağılmış kimliğime
öyle çoğaldı ki duyan , acıyan , gören yanlarım
yıllardır birbiriyle konuşup duran
iki kişi kaldım geriye
yazgımı bağladığım
zamanlaması yanlış düello tetiğine
yazgımı bağladığım
sonunu başından anladığım filmlere
bitirilen bir yazı daha
ya da kendiliğinden biterken yaz
yorgunluğunuz hatırlatır zamanın geldiğini
herşey hazırdır,öyle sanırsınız
emniyeti açık, namlusu temiz
yedeğinizde birseli çok sonra anlamanın bedeli
bizi bugüne getiren yollar anılardan ayıklanmıştır
artık gidebilirsiniz

siz gelirken ansızın içimdeki öteki
çeker tetiği
oysa yankılanır ateş almayan bir tabancanın sessizliği
sessiz parklar kimsesizliğinde

bu kez de olmadı. bir dahaki filme...

M.M.

4.3.10

Sonisphere açıklandı


Beklenen gün geldi...


Resmi olarak duyruldu festival. 5 mart'ta biletler çıkıyor (gayet makul fiyatlar). Bir kaç güzel isim de eklenecek lineup'a (deep purple, volbeat, belki GNR). Türkiye'nin görüp göreceği en iyi müzik festivaline az kaldı!!! MANOWARRRRRR \m/\m/\m/\m/\m/\m/\m/\m/\m/

http://tr.sonispherefestivals.com/

Madeo - Mother (Korean)


2009'un sonuna yetişmiş başka bir Kore filmiyle daha titrettim kendimi.

Memories of Murder ve The Host filmlerini bilirsiniz. Kore'de (hatta dünyada) kültleşmiştir. O kadar ki The Host'un amerikan remake'i filan yapılıyor. Neyse, Bong- jooon Ho işte bu 2 ünlü filmin yazar ve yönetmeniyken, hiç utanmadan 2 filmiyle de yarışacak bir filme imza atmış. Herşey mütevazi, ama herşeyden zeka ve "sinema" fışkıyor. Oyunculuklar dehşet. Anne rolündeki kadın 3 kere aynı Oscar'ı alır yani. 2009'da izlediğim filmler içinde en iyi kadın oyuncu kendisidir.
Hikaye odaklı, yer yer gerilim yer yer dedektifliğe kaçan, garip ama acayip güze seyri olan Kore filmlerini sevenler yalasın yutsun. Geri kalanlar da dil altı olarak alabilir. 9

http://www.imdb.com/title/tt1216496/

3.3.10

bi erkekten geriye...

ne kalır... izliyoruz.





20 yaşında, güzel mi güzel bi kız tarafından yapılmış video. harika fotoğraf çektiği gibi, çizdikleri de oldukça ilginç. biraz sıradışı. Rusça yazıyor, google ne kadar doğru translate ediyor bilmem de, en azından girilip bir gezilesi dünyası var yaşına rağmen. (önceki sayfalara gitmek için, aşağıda Earlier adında ufak bi link var)

http://firefrominside.livejournal.com/

Bir İlişki Nasıl Olmalıdır?

Tuğbek blogunda yazmış, çok beğendim valla, hemen çalayım dedim :) Gayet doğru ve komik.

- BİRİNCİ MANİFESTO -

1) Bir ilişki ilişmekle yetinmemelidir. Kıyıya, köşeye, ucuna veya kenarına oturmakla, oturuyormuş gibi yapmakla gemi yürütülmez. Üzerine oturulacak şey süngü bile olsa, tam anlamıyla oturmak şarttır.

2) Islak olmayan bir ilişki düşünülemez.

3) Aslında ilişki diye bir şey yoktur, her şey palavradır. İki insan ancak birbirlerine ilişmedikleri sürece birbirlerini yaşatabilir. Birlikte değişim bir ortaçağ yalanıdır.

4) Olmuyorsa olmuyor kuralı: kelek kavuna şeker serpmek kadar anlamsız bir hareket daha bulunabilir, ama bu zor olacaktır.

5) Herkesin kavun yerine ayva yemeye hakkı vardır.

6) Duvar çentiklerinin gölgesinin derin olacağı unutulmamalıdır.

7) Söylenmeyen söz ağırlaşır.

8) Herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.

9) Bir ilişkide gerçek diye bir şey yoktur, dolayısıyla kaç kilo ettiği bilinemez.

10) Avukatlar ve polisler, sevgiyi mülkiyet kanunlarının hükmüne sokmakta başarısızlığa uğramaya mahkumdur.

11) Bedenlerin birbirlerine alışması söz konusudur. Bu beyinler için de geçerlidir. Bu konuyla küçük mavi cinler ilgilenecektir.

12) Acı çektirme sanatı gün geçtikçe ilerlemektedir. Her ilişkinin amacı, bu sanatı kusursuzluğa ulaştırmak için çabalamaktır.

13) Her insanın duvarları vardır. Her duvarın gedikleri vardır. İlişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. Orantı sabiti 1.7’dir.

14) Duvarlara işemeyiniz.

15) Her insanın paspas olmaktan sıkılmaya hakkı vardır.

16) Beklemek erdem değil, çaresizliktir.

17) İnsan temelde yalnızdır. Üst katlar için kesin bir şey söylenemez.

18) Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa raconu kalmaz.

19) Erken kalkanın kahvaltıyı hazırlaması, uzun vadede bir ütopyadan ibarettir.

20) In the long run we are all alive.

21) İnsan tek başına da sıkılabiliyorsa bu becerisini geliştirmelidir.

22) Aslında ilişki diye bir şey vardır. Her şeyin palavra olması bir şeyi değiştirmez. Aşk her ilişkide bir olasılıktır. Yaşam da her ilişkide bir olasılıktır. Dolayısıyla aşkın ne olduğu bilinmemekle birlikte yaşam Aşk’tır. Bu madde, 3. maddeyle çelişmez.

23) Diğerinin bokunu temizlemek, aşkın arlığını kanıtlamaz. Diğerinin aşkını temizlemek, bokun varlığını kanıtlar.

24) Metal yorgunluğu, uzun süre sıkılı kalan bir vidanın ya da bükülü duran bir levhanın yorlup kırılması gibi bir şeydir. Aynı paralelde ilişki yorgunluğundan söz edilebilir.

25) İlişki il-İŞ-ki değildir. Fazla mesai ücrete tabi değildir. Görev bilincinizi götünüze sokunuz.

26) İlişkilerde eş zamanlılık olanaksızdır. Herkesin zamanı kendine göre işler. Ortada tek bir dağın olması, değişik açılardan bakıldığında değişik şeylerin görüldüğü gerçeğini değiştirmez.

27) Rüyalar, anılar kadar önemlidir, tabiri caizdir.

28) Herkes kendi efsanesini kurmak ve yaşatmakla yükümlüdür. Ancak bireysel efsaneler var olduğunda ortak bir efsane oluşturulabilir.

29) Dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. Bir çelişki gibi görünse de konuşmak şarttır. Bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.

30) Yolların uzun ve ince olması, üzerlerinde gündüz-gece gidilmesini gerektirmez.

30) Her sonun nasıl olacağı en başından bellidir.

31) Eğer bir ilişkinin bitmesi mümkünse bitecektir.

32) Bunun birinci manifesto olması ikinci bir manifestonun olmayacağı anlamına gelmez.

Cem Akaş
7
ALTIKIRKBEŞ Yayınları 1992

Oyungezer - Mart sayısı














































OYNADIK (BETA) İNCELEDİK: Starcraft 2
BU GERÇEKTEN BİR OYUN MU: Heavy Rain
İLK DEFA OYUNGEZER'DE: Mount & Blade: Warband
RAPTURE'A DÖNÜŞ: BioShock 2
ROCKSTAR'DAN BİR KARA FİLM: L.A. Noire
DOSYA: Savaş Sanatı ve Oyunlar

TÜM OKURLARIMIZA TAM SÜRÜM HEDİYE: C&C: Tiberian Sun!

2.3.10

Köprü Korsanları - Gişe Pazarı


Köprü trafiğini çeken biriyseniz son zamanlarda gişelerdeki "gel abii, gel ablaa, buradan gellll, geççç" diye el kol hareketi yapan insanları görmüşsünüzdür. KGS gişelerini pazar meydanına çevirdikleri gibi, gayet güzel bir yaya trafiği tehlikesi de yaratıyorlar.




Muhtemelen bir mafyanın işidir. Günlük 20 tl'ye çalıştırdıkları garibanlar ordusunun dibindeki polislerin (katta karakolun) ne skime orada olduğunu da anlayamıyorum. Orada birini ezsen suçlu olur musun olmaz mısın?




İnsanlar 10 katı ceza yememek veya kenara çekip kartını doldurma zahmetine girmemek için bu apaçilerden belki 2 kat fiyatına (bilemiyorum artık ne kadar fark var) geçiş yapabiliyorlar. Bence korkunç da para kazandıran bir iş ve böyle giderse, ihaleye girer gibi, orada yer edinmek için mafya savaşları görebiliriz. Tabii ki bunun bize yansıyan tarafı bir kaç Kuştepeli gencin şişlenmesi olur ve ancak o zaman bu tip şeylere "Dur" denilebilinir. Dikkat ederseniz ayda 1 kez belki "polis bu gençleri köprüde kovaladı" haberi yapılıyor. Ama o haberciler o köprüyü her gün kullandığı gibi, köprü kameraları da bu insanları zaten 7/24 görebiliyor.




Neden bu çirkin görüntüye, tehlikeye ve alternatif pazara engel olmuyorlar, cidden bilmek isterdim.

1.3.10

ballad of the reading gaol

Ezel'in güzel taraflarından birisi de aralarda güzel edebiyat/şiir dünyasından güzel şeyler sunması. Her ne kadar bunları alıntılamasalar da, Ramiz dayı söylüyor sansalar da çoğu izleyici, bence yine de iyi bir manzara. İnsanlar merak sarıyor böyle şiirlere.

Mesela ben Oscar Wilde'ı bilirdim ama ballad of the reading gaol'u bilmezdim. "Oysa herkes öldürür sevdiğini" diye başlayan kısmını Ezel'de çok güzel sahnelemişlerdi. (video şurada)
Tamamını okudum eserin. İnanılmaz. 2 günde anca bitirsem de, dünyada ne kadar his varsa hissettiriyor. Aralarda sözlük kullanmak zorunda kalsam da, değdi. Etkileyici. Tokatlayıcı

http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=410


Bir kısmının Özdemir Asaf çevirisi de şurda: