• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

29.1.10

Skhizein -Kısa Film-

2008 Fransız yapımı, bol ödüllü, Türkçe altyazılı şu 12 dakikalık kısa filmi izlemeniz gerektiğini düşünüyorum.
Kendinizden ne kadar uzak olduğunuzu sonra hesaplarsınız...
http://www.imdb.com/title/tt1235926/


28.1.10

Bob Dylan - 24 Haziran 2010

Sonisphere'dan 1 gün önce de BOB DYLAN geliyor. Masstival'i yapanlardan. Böylelikle bütçenin altı üstüne gelecek, bunu gördük.

Sonisphere'e de Deep Purple, Alice in Chains, Faithless gibi 3 isim de dahil olacak sanırım, kuşlar dedi...

Pearl Jam de gelse, ölsek. (yazar burada RnC yok bu sene demek istedi)

MiM - 7 maddede Kendim

Favori kitaplarımdan olan Kürk Mantolu Madonna Mim'lemiş beni, teşekkür ederim :)

Kendimi 7 maddede anlatacakmışım.

Öncelikle belirtmekte fayda var ki, 7 çok az :PP anlatamam tam olarak ama şöyle bi özetlersem:

1- Çok çabuk öğrenemez ama öğrenirse çok hızlı öğrenenden daha iyi öğrenir bir yapım var. Tabii çabuk öğrenememe durumu konudan konuya değişir. İlgi alanımdaysa daha çabuk ama genel olarak, hayatı öğrenme konusunda çok hızlı değilim. Biraz müsibetlerle, felaketlerle kendime gelirim.

2- Entertainment söktörü altında ne varsa, onlarsız yaşayamaz bi kişiliğim var. Okuma yazma bilmeden oyun oynamaya başlayan, ingilizce bilmeden metal dinlemeye başlayan, Türkçe'ye hakim değilken yazmaya başlayan, daha görmeyi bilmiyorken izlemeye çalışan vb. biri olarak büyüdüm (maalesef ekini buraya koyamadım).

3- Çalışmayı da, uykuyu da, tembelliği de, para kazanmayı da, yemeyi de, biriktirmeyi de, tüketmeyi de, üretmeyi de aynı potada eritmeye çalışan bir yaşam formuyum. Sonum ne olur göreceğiz.

4- Kesinikle hayalperest. Hiç depişman değilim.

5- Bir tarafı büyük, bir tarafı çocuk. Çocuk tarafı biraz daha ağır basıyor. Bazen nerde, ne zaman hangisi devreye girmeli karıştırırım, komik anlara sahne olur etrafım. Sevdiğim bir yönüm.

6- Haklıysam, biliyorsam, son derece ukala, gıcık, fena, irrite biri olabilirim. Tam tersi melek, sevecen, pamuk şeker de olabilirim. Karşı tarafın gözümdeki yerine göre değişir.

7- "Çok kompleksim yeaaa, kimse beni anlamıya yeaaa" filan değilim. Gayet basittir olayım. Köklerin bi kısmı eski topraklardan beslenir, bi tarafı da yeniden. Bu kadarı bile yeterliydi aslında :))

Bu Mim de o zaman kokuların kokusu Mademosiselle Coco'ya gitsin.

Classic Rock, can kurtarır


27.1.10

Accro - (Animation)

Seviyoruz bir şey anlatan animasyonları.
Derler ya "sen yeterki çabala, gerisi gelir". Al gelir :)

!f İstanbul 2010 takvimi








!f İstanbul-Ankara film takvimi açıldı. İnanılmaz, muhteşeme değil ama bizim festival izleyicisini idare edecektir.



Tüm Filmlere şuradan bakabilirsiniz: http://2010.ifistanbul.com/tr/Category

The Lovely Bones, Mary & Max ve Yeong-hwa-neun yeong-hwa-da (Rough Cut) bir çırpıda izleyeceğim filmler. Sama Wozu'ya da gidebilirim belkü.

26.1.10

The Imaginarium of Doctor Parnassus


Büyüleyici sıfatı hiç bir filme bu kadar güzel yakışmıyor.

Sabredemedim vizyona kadar, izledim, pişman değilim.

Heath ledger'ı her gördüğüm sahnenin değerini bildim. Arkasında bıraktığı son saniyeler zira.

Hayal gücünüz ne kadar kuvvetli olursa olsun, bu filmin karşısında bit kadar kalacağı bir gerçek.

ve aha. Tom waits! Bıyığına gurban.

http://www.imdb.com/title/tt1054606/

25.1.10

first dream called ocean

İçeriden sesler geliyor. Uyandım.
Yüzümde dev bir çapak var sanki. Kafam kalkmıyor. Kalmak da istemiyor.
Kalkmak için bir neden yok. Uyumak kadar güzel, uyanmak kadar kötü bir şey yok gibi geliyor.
Yeniden başlamak, umut, belkiler... Hepsi romandaymış, bana çok uzakmış gibi.
Kahvaltı hazır sesi yükseliyor mutfaktan sert bir tonda. Babaannem zorunluluktan şefkat gösteriyor.
Çentiklerimi sayıyorum içimdeki, 60 gün geçmiş sensiz. geçmemiş.
Ağır geliyor bu yükü taşımak, daha yirmili yaşlarda birinin taşıyamayacağı bir şey gibi.
Amaçsız, hedefsiz, herşey ve hiç bir şeysiz... Sesinin kulaklarımdan çıkmadığını hatırlıyorum.
Çok nadir konuşabiliyoruz. 90 günde sadece 50 dakka konuşabileceğiz sadece.
Haberimde olmayan bi 30 günüm daha var. Olmayacak gibi. Başaramayacağım gibi geliyor.
Kimseyle konuşmadan yemeğimi yiyiyorum. Lokmalar sayılıyor. umrumda da değil.
Anestezi altında gibi geziyorum evde. Herkesin derdi ayrı ama kimse sormuyor derdin ne.
En kötüsü de hiç bir şey yapamamak. Kurallarını koyamadığım bir serüvende az sonra katledilecek gözü nemli kurbanı oynuyorum ücretsiz.
Sesim sana ulaşmıyor belki, ama günlük yazıyorum. Henüz bilmiyorsun. Onlarca sayfa olmuş. O gün bu sayfaları hiç bir zaman okuyamacağını düşünüyorum.
Daha içten yazıyorum. Sana sesleniyorum. Ufacıksın, çok güzelsin. Delisin ama ben gibisin. Herşeyin var ama yalnızsın. Sudaki yansıma gibi.
Kapımı kitliyorum. Mp3 player'ım falan yok henüz. Antika walkman'im var, biraz da çekme kasetlerim.
Dinliyorum. Kimi parçada güçleniyorum, kimisinde yok oluyorum, kimisinde ağlak.
İçimden konuşuyorum tüm gün. Başka bir işe yaramıyorum. Ne param var, ne işim ne gücüm. Kendime kızıyorum, layık değilim içtiğim suya gibi hissediyorum.
Amcamın kumbarasına elim ulaşıyor bilmem kaçıncı defa. Bozuk paralarından ödünç alıyorum, sonra fazlasıyla geri ödemek üzere.
Ne bilgisayarım var, ne de internetim. Tanrı internet kafeleri açanları korusun!
45 dakika duracak kadar param var sadece. Mail kutum boş. Haklısın tabi, kontrol ediliyorsun. Üzülüyorum yine de.
Garip geliyor bile bile üzülmek. Dikkat uçurum var tabeleası olan yolda gidip de uçurumu gördükten sonra şaşırmaya benziyor. Olsun, her yer gözüküyor bu uçurumdan.
Bitiyor dakikalarım. Aslında hiç geçmiyor gibi. Geçmeyecek gibi. Dolaşıyorum semti ne kadar soğuk olursa olsun. Yoruyorum kendimi.
Çok seviyorum sanki. Hiç böyle değildi. Hiç de böyle olmayacak gibi. Neden kolay olamazdı ki?
Değildi kolay, belki ödülü büyüktü diye. Bir seneden biraz fazla tanıyorum seni, ama sanki bir asırdan biraz daha uzun.
Çocuk değildim. Çok olmuştu büyüyeli. Gerçi çok büyük geliyordu film şeridi.
Ve bir gün bir ileti geldi. Senden bir haber.
Okulun önündeki durakta olmalıydım. Oldum. Yoktun. Arkadaşın var. Elinde bir poşet.
Soruyorum; Nasıl O?
Nasıl olsun, ağlıyor.
Karşıdaki denize bakıp atlayasım geliyor, daha sonra yine hissedeceğim bu hissi.
Ama önce yolladığın poşeti karıştırıyorum. Notlar, notlar, notlar. Lens kutusu. İçi yazılı ağaç kabukları.Bir tutam saç. Saçın. Sen kokuyor. Hala. Bir kaç ingilizce kitap, limpbizkit, bon jovi orijinal cd'leri...
Sat bunları akmar'da, para lazım olur belki diye not düşülmüş üzerine. ölmek üzereyim üzüntüden. çok iyisin. ders çalış, beni arama, sakın, kendine iyi bak, senleyim... yazıyor notlarda. Bir şey daha yazıyor gerçi.
Param yoktu, belki de hiç olmayacaktı ama hiç satmadım o poşettekileri. Dert değildi hiç bir şey. Beni düşündüğünü öğrenmiştim. Sonu ne olacak bilmesem de hep orda bir yerde olacağımı bildiğini anlamıştım. O günden sonra kendime hep iyi baktım söz verdiğim gibi.
Garip bir mutluluk gelmişti, biraz da sabır. Geleceği gördüm sanki. Eve yol aldım.
Girdim yorganın altına. Sadece hayal ettim. Her üzüldüğümde yaptığım gibi üst dudağımın önünü ısırdım. İzi durur hala.
Kalktım, açtım günlüğümü, yazdım yazdım. Sana vermek istedim yazdıklarımı bu sefer. Ne haldeyim gör diye değil, sadece bir saniye anlarsın belki beni diye. İki saniye değildi istediğim.
Siz hiç, bir daha göremeyeceğiniz, haber alamayacağınız sandığınız bir yakınınıza yazılar yazdınız mı?
Ben yazdım.
İçeriden hiç ses gelmiyor bu sefer. Sadece uyandım...

23.1.10

Seray Sever ve Umre

Önceki yıl astronomiyle yakından ilgilendiği için Zodiyak adını verdiği bir yapım şirketi kuran Seray Sever, yakın arkadaşı Saba Tümer’in de içinde bulunacağı bir grup arkadaşıyla Umre’ye gideceğini açıkladı. Milliyet'te yer alan habere göre Sever, twitter’daki sayfasına “Martta Allah izin verirse Umre...” şeklinde yazdı. Ruhsal doyumu için Umre’ye gitmeyi istediğini belirten Sever, “İnançlı bir insanım. Ben de içki yok, sigara yok... Namazımı da kılarım. Ramazanda ağzıma bir damla içki koymam. Bu dünyada yaşıyoruz, sınanıyoruz. Maddi anlamda pek çok şeyin sahibi oluyoruz ama ruhsal doyuma da ihtiyacımız var. Her şeyden arınıp bir 6 gün geçirmek benim için çok kıymetli olacak. Bu manada gideceğim. Umre sonuçta bir gezi... Bizim kutsal yerleri de görmemiz gerek” şeklinde konuştu.


Başka bir magazin haberiyle daha karşınızdayım haushdasduhahud...
hani insanların inançlarıyla dalga geçmem, çok da ilgilenmem ama bu haber beni benden aldı gerçekten. Akademik olarak başarılı ama kafa olarak tam tersi olan Seray hanfendi de "ılımlı mümin" çıktı ya başımıza, ne diyeceğimi bilemiyorum. "ruhsal doyuma ulaşmak" Umre'ye gidecekmiş. Benim de öle memem olsa ben de giderdim tabii. Yaşar Alptekin klonlarının çoğalması iyi mi kötü mü bilemedim.

her yerde kar var

yatarken yağmır yağıyodu, bi kalktım dolmuş her yer. sanki 3 gündür uyuyorum gibi geldi.

balkon dolmuş, pöff gel de orayı temizle...
ekmek de lazım. lahana gibi giyinip dışarı çık, alışveriş yap...
bugün de cumartesi şöyle bi kadıköy taksim yapsaydık... o da hayal oldu.
hala öksürüyorum, bu soğuğa da gelemem hiç...

Guguk kuşu gibi evdeyiz sanırım bi kaç gün. Hay böyle işin...

22.1.10

Unirock Grupları


Bir diğer festival olan unirock'ın da son hali şöyle. Şüphesiz ki festivalin yıldızı AMORPHIS olacak. hastasıyız. öl dese ölürüz.

euzubillahimineşallahirracim

Nil de gitti

(magazin tarafım tuttu yine hauhaa)
Nil karaibrahimgil de evlenmiş. Tüh. Serdar Erener ile evlenmiş, Sertap'ın kardeşi işte. Tipsizlikte 1 numara adam dicem ama sanırım bu sefer bok atamıcaz zira "aha işte paraya mala mülke gitti kız" diyemiyoruz, kendileri 10 yıldır berabermiş. Nil de 33 yaşında olduğuna göre, maşallah yani Serdar'a. Adamın saçları ağırmış öyle almış kızı.

Bi de Nil 33 yaşındaysa, Yonca Evcimik kaç yaşındadır yahu?

21.1.10

herkes ve birkaç kişi

Bir hikayekolik olarak şapka çıkardığım bir M.M. şiiridir.


"Yağmur Herkese Yağar
Güneş Isıtır Herkesi
Mevsimler Herkes İçindir
Yalnız Çığ Altında Kalan
Sele Kapılan Her Zaman Birkaç Kişi

Herkes İçindir Aşk Da Ayrılık Da
Yalnızca Birkaç Kişi Ölür Acıdan
Eskiden Ölümle Tartılırdı Ayrılık
Kiminin Hayatı Yalnızca Unutkanlıktan

Her Şey, Herkes İçin Değildir Oysa
Kimi Hiçbirşey Ögrenmez Karanlıktan
Yalnızlığı Kullanmayı Bilmez Kimi
Kimi Ayrılamaz Karanlıktan

Yağmur Herkese Yağar
Ama Çok Az İnsan Tutar Yağmurun Ellerini
Onca Şarkı Onca Film Onca Roman
Ama Sevmeye Yetmez Herkesin Kalbi

Çığ Altında Kalan Sele Kapılan
Aşktan Ve Acıdan Ölen
Birkaç Kişi Dünyayı Başka Bir Yer Yapmaya Yeter
Aslında Onların Hikayesidir Anlatılan
Diğerleri Dinler, Seyreder, Geçer Gider
Geçer Gider Herkes
Hikayelerdir Geriye Kalan."

Reset! -50. sayı-


http://resetmagazine.net/

Okuyucuların seçtiği EN İYİ'ler, Reset Ekibinin seçtiği EN İYİ'ler, 2009'un EN İYİ'leri, son 10 yılın EN İYİ'leri, EN KÖTÜ'leri, hepsi bu sayıda.

Benim de şöyle sinema sayfasında bi özetim vardır. Okuyabilirsiniz şu adresten.

19.1.10

In Dexter We Trust

Aldığı Altın Küre ödülünü hiç bu kadar hakketmemişti. Helal olsun Dexter Morgan \m/

18.1.10

"On Kadın" örnek mi, ibret mi?


"NTV’de kadın hareketi başlıyor. Oya Başar, Gönül Yazar, Nazlı Eray, Güzide Duran, Günseli Kato, Hülya Uğur Tanrıöver, Funda Özkalyoncu, Çiğdem Anad biraraya geliyor, her şeyi açık açık konuşuyor. Hayatın farklı uçlarında yaşayan 10 kadın, birlikte duramaz inanışına inat NTV’de bir araya geliyor ve aktüel olayları yorumluyor, gündemi tartışıyor, kadınları ve kadına dair konuları irdeliyor. Çiğdem Anat’ın moderatörlüğünü yaptığı, komedyen, tiyatro ve dizi oyuncusu Oya Başar, bir döneme damgasını vurmuş ünlü Türk Sanat Müziği yorumcusu ve sinema oyuncusu Gönül Yazar, eski manken, yeni anne Güzide Duran, yazar Nazlı Eray, mavi saçlarıyla ünlü aykırı sanatçı Günseli Kato, bir feminist, akademisyen Hülya Uğur Tanrıöver ve nam-ı diğer ‘Bonbon’ Funda Özkalyoncu “10 Kadın” programında buluşuyor. Sekiz kadına her hafta alanında tanınmış iki kadın daha eklenerek grup 10’a tamamlanıyor. Ayrıca programda bir de erkek konuk yer alıyor, kadınlarla tartışmalara katılıyor."


Amerikan'ın nabzını en iyi tutan dizilerden olan Niptuck'ın son bölümünde Sean ile bi hastası arasında şunlar olur: Hasta 18 yaşındayken kafasına bir darbe alır ve komaya girer. Komadan 20 sene sonra uyanır. Yani 40'ına merdiven dayamıştır ama içinde hala 18lik bir insan vardır. 20 senede her şey değişmiştir. Anlayamaz. Sean da onu bir bara alıp götürür. Kadınlar sen görmeyeli çok değişti evlat der. Senin yaşındaki kızlar hele. Alayı kaşardır der. Tabii Sean hatun tavlamakta iyi olmadığı için hastasına yardımcı olamaz ama o gidince çocuk (yani 38 yaşındaki çocuk) biri ayarlar hemen. Tabii kız 2. günde adamla nişanlanacağız demiştir ve estetik masraflarını karşılamaya ikna etmiştir.

Bildiğimiz bir hikayenin komik bir versiyonudur bu tabii ki ama tarihi günümüzden biraz daha geriye aldığımızda tablo çok da güzel değil sanki yahu. Olaya Türkiye açısından bakarsak hele.
Sözüm ona bu Çiğdem Anad'ın programı "On Kadın"da 10 kadın bir araya geliyor ve bir çok konuda konuşuyor. Aralarına bir de erkek alıyorlar tabii.

Ben programın örnekten daha çok ibret olduğunu düşünüyorum. Çünkü çıkarılan bu 10 kadın gayet başarılı, entellektüel, zengin, eğitimli, ağzı laf yapan, statü sahibi yani zaten en az bir kademe atlamış kadınlar. Ama gelin konuştuklarına bakın, fikirlerine bakın, çoğu örnek teşkil etmiyor halka. Mankeni de, tiyatrocusu da, tasarımcısı da, modacısı da, şarkıcısı da...

Hiç bir konuda sonuca varılamıyor. Tartışmalar genelde çeyreklik dilimde takılıp kalınıyor. Gerçi bir tartışmanın tıkanması için değil 10, 2 tane kadın yeter ama hani kafalar çalışıyor ya, insan kıvrak bir zeka bekliyor. Gönül yazar'ı saymamak lazım aslında, 9 kadın diyelim zira kendisi artık unutmuş. O kadar ki ölmeyi bile unutmuş, undead gibi geziyor öyle.

Konular genelde "hatalara" çekiliyor ve hatalar da "ya biliyorsunuz, kadınlar bazen böyle düşünmeden, gönlünce bazı şeyler yapar yahu, öle şey işte bu da" diye geçiştiriliyor. Yani Allah böyle yaratmış dişiyi, bu da bir mazeretmiş gibi. Hadi canım!

Bu da korkutuyor haliyle bir erkeği. Bi kaç nesil ötesi bu "üstün" kadınlar böyleyse, dışarısı nasıldır yahu diye. Bu kadınların da kızları dışarıda işte. Tabii ki siz üstünüze alınmayın, ya da bu 10 kadından birine benzer aileniz varsa alının, diplomat çocuğu olun, sorun değil, ama anne babanızın telefonunu dinliyorsa, bildikleri karşısında da susarım sanırım, ya da intikam alırım filan diyorsa, çok da fifi. peygamber olsa kaç yazar. ama program eğlenceli allah için. Ergen kızların örnek almak için değil de nasıl düşünmemem gerek diye izlemesi daha yararlı olacaktır sanırım.

Haa tabii programa katılan biraz daha iyi seçilse mesela Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik, Perihan Savaş, Türkiye'nin en güzel olgun kadını Lale Mansur, Candan Erçetin, Merve İldeniz, Sibel Alaş, Zuhal Olcay gibi konuşanlar olsa, daha iyi olurdu elbette diye düşünmekteyüm :)

hellbilly deluxe 2


12 yıl sonra Hellbilly deluxe'ün ikincisiyle Rob abimiz (aka White zombie) geri döner. Hellbilly Deluxe'ü 2000'lerde ilk kez dinlemiştim. Vurulmuştum resmen. Dragula ne hit parçaydı. bu albümde de var bi kaç Hit parça.
İndirin bakalım

17.1.10

O notation

vaz geçtim lan. keyifli filan diildi. saçlarım beyazladı. sinir krizi geçirdim. bilgisayarımı kırdım.

biri bana şu konuyu öğretsin adam akıllı, 40 yıl kölesi olurum :(((

http://en.wikipedia.org/wiki/Big_O_notation

gerçekler bazen az gelir, bu dünya bazen dar gelir

Taze sıkılmış ruhum, bayatlamış bahanelerim
Çilekli dondurma ile televizyon seyrederim
Derken bir film başlar, içinde kendimi ararım
Kahramanları herkes sever, bense sıradan bir adamım
En heyecanlı yerinde filmin, telefon çalar, sevgilimdir
Merak ettiği tek şey özleyip özlemediğimdir
Yine de keyifli bir gün
Balkona atarım kendimi, dolunay değiştir beni
Öyle derine dalayım ki, kabarcıklar bile gözükmesin
Derken bir yıldız kayar, tutsam bile elim yanar
Ruhumu çeker medcezir, geri vermezse işime gelir
İnsan bazen kaybolmak ister, kendi kendine kalmayı özler
Hayaller kurmayı sever, gerçekler bazen az gelir
Bu dünya bazen dar gelir, bu hayat boş gelir
Yine de keyifli bir gün




Bir kaç eksiği ve fazlasıyla bi Pazar günü böyle geçti. Keyifli bi gündü yine de...

Avrupa Kültür Başkenti İstanbul

Avrupa'da her halde bu kültür başkenti olayını bu kadar ciddiye alıp, bu kadar abartan (yılbaşında böyle kutlama olmuyo) başka bir (fakir) il yoktur her halde. Ayrılan bütçeler filan korkunç. Gören de İstanbul'un her yerinden kültür sanat fışkırıyor sanar. Sananları Tarlabaşı'na alalım akşam

16.1.10

sonisphere lineup

Siyabend Hürriyet'e açıklamış offial olarak, ben görmedim gerçi ama ilk etaptaki lineup şöyle.


Metallica

Heaven & Hell

Rammstein

Slayer

Megadeth

Anthrax

Mastodon

Foma...


Yani BIG FOUR'u dünya ile ilk kez biz de aynı sahnede izleyeceğiz. Rammstein sonrası beni heyecanlandıran bir diğer grupsa Heaven&Hell, yani has Black Sabbath diyebiliriz.

Volbeat filan da belki dahil olur diyorum ben bu listeye. Metal dışı gruplar da olacak zaten. Bi Tori Amos nasıl yakışır ya da Portishead, Björk.. öf öff...

Konserler STADYUMda yapılacakmış. Konaklama da olmayacakmış. Git-gel yapılacak yani. Süper bence. 3 gün müziğe doyacak bünye.

2009'un en iyi 100 Epic Fail'ı

Off çok feci. Çok komik. Geberdim. Yuvarlanan bina da biz Türklerin bu seneki en büyük fail'ı, izleyin :)


15.1.10

vızzz bızz mızzzz

eğer %70'im su ise, sanırım son bikaç günde geriye %20 filan kalmış olması lazım zira o kadar çok burnum aktı ki, artık selpak, peçeteyi geçtim, direkt tuvalet rulolarına saldırdım (daha ekonomik). Farkettim ki 3.5 rulo tuvalet kağıdı tüketmişim. Çüş yani. Nasıl bir burun bahşetmişsin sen bana allahım ya. Silmekten artık o şişkin yerleri eridi yok oldu, kafamın içi gözüküyo. Bi de sürekli akar mı be. Bi dur. Sakinleş. Salma kendini hemen. Bi kaç tane burun damlası buldum damar daraltan mıdır neyse, yok, sıkamıyorum, genzime kadar çekemiyorum. Ölsem acımdan yapamam gibi geliyo. Bende de öyle bi kıllık var işte. Ne kulağa damlatabilirim bişi, ne göze. Bi lens aldım. 1 saatte anca taktım. 1 saat de çıkarması sürdü lanet şeyi. Gözümü oydum resmen ya. Kan böceği gibi geziyorum evde. Burnu akan. Bi de vızıldayıp tavana kondum mu, al sana işte The Fly. Kıl zaten var... Duy sesimi Cronenberg.

Tokyo Sonata ile aileden uzaklaşmak

Festival programında kaçırdığım Tokyo Sonata'yı hatırlayıp bi şans verdim. Zira Japonya, sanki 2009'da biraz kıt bir sezon geçirdi ya da ben iyi film bulmakta zorlanıyorum.

Cannes'dan ve bir çok yerden ödülle dönen film tam bir japon minimalist filmi örneği. Her şey çok sade. Sade bir aile, sade karakterler. Olaylar sade, prodüksiyon sade, planlar sade, senden benden bi film gibi.

Lakin işte Kiyoshi Kurosawa gibi bir yazar yönetmenseniz, Tarkovsky kıvamında bunu sunarsınız. Kendisi aslen bir korku film yazar-yönetmenidir - ki Cure'u kesin izleyin- ama bu filmde biraz sınırından çıkmış, biraz da çıkmamış.

Masada gördüğünüz aile yavaş yavaş dağılmaktadır. İçten içe. Baba işini kaybeder, evdeki iktidarını kaybetmemek için bunu söylemez, sokaklarda iş arar, evin hanımı kocasına giderek yabancılaşır, büyük oğlu amerikan ordusuna katılmak ister, küçük oğlu babasına rağmen piyono çalmak ister ve kimsenin frekansı kimseyle tutmaz. 3 Maymun filmi bu film yanında o kadar sönük kalıyor ki, NBC ayakta alkışlaması lazım bu filmi 22 dakka.

Ayrıca filmin altında büyük bir de korku yatıyor. Ben çok gerildim yani. Böyle ailevi şeyler etkiler beni. Sürekli bir "hata yaptım mı, yapmadım mı, bu hareketimden dolayı pişman olur muyum, olmaz mıyım" baskısını bi süre sonra izleyici omuzlarında hissediyor ve ağır geliyor film. Enfes bir de finali var ki tüyler tiken tiken. Tabii Japonlar güçlü, onurlu insanlar genelde. Başka bir ülkeden çıksa bu film, asla böyle bitmez. Hangisi daha doğru bilinmez ama "aile" denen şeyin epey bir sorguladığı ve günümüzde artık bir işlevinin kalmadığı, tabulara, geleneklere göre gittiği gerçeğini çok yalın bir dille tokatlamış Kiyoshi. Reset'e bi ara yazayım bunu. Siz izleyin elbette ilk fırsatta. 8

14.1.10

Dexter kansere yakalanmış!

Michael C Hall yani ailemizin seri katili Dexter, 38 yaşında kansere yakalandığını bugün açıkladı.
Haberi bi an okuyunca feci üzüldüm. Hem çok genç hem de çok yetenekli adam yahu, kansere filan yakalanamaz yani gözümde. Neyse ki haberler o kadar da kötü değil. Tedavi edilebilir düzeydeymiş ve iş planı şimdilik aksamadan hayatına devam edecekmiş... Ne demişler; Dexter kanser olmaz, kanser Dexter'lanır!!!
http://www.imdb.com/news/ni1410524/

Jarmusch'u da kaybettik.


Vay be. Ak saçlı Jarmusch bile kötü film yapabiliyormuş. Bunu da gördük.

Film pek çok okumaya açık değil. Plot belli, gidiş hat belli, Lynch var bir sistemi de yok, Kimkiduk vari estetik de. Nothing is original anladık da Jim abi, filmin amacı nedir yahu? Her filmiyle ağzımızda bir şey kalırdı da bu filmde biz ne öğrendik? Sabretmeyi mi? Yoksa senin de zıçabileceğini mi? Altında yazan şu ünlüler de olmasa harbiden 2009'un en kötü filmlerinden biri diyeceğim ama o kadar da kötü biri değilim. Bağımsız sinema aşkına...

13.1.10

2009'un en iyi Klibi

Epey düşündüm taşındım onlarca klip arasından. Hangisi böyle aklıma kazınmış 2009'da diye. Tabii buna r&b'den black metale kadar olan tüm müzik türleri klipleri dahil olunca ve insan biraz hasta olunca sağlıklı karar veremiyor ama sanırım ben verdim.

Öyle entellik dantellik yapmayacağım, indie, alternatif, heavy metal cart curt türünden onlarca güzel klip vardı ama klip gibiydi yahu. Ama harbiden Behemoth'un son albümünden ov fire and the void kadar hastasını ve güzelini bu yıl izlemedim. Adamlarla kişisel olarak da tanışmışlığım olmuştu, aslında lolipop gibi çocuklar ama polonya'ya geri dönünce Nergal deliriyor resmen ve böyle klipler çekiyor (bu arada da Polonyo'nun böyle en pop starıyla da çıkabiliyo:))

alemin en entellektüel death metal grubu behemoth'u kutlarız, saygıyla eğiliriz

11.1.10

hastacık

daha bi kaç ay oldu yahu hasta olalı, şimdi nerden çıktı hasta olmak? nefret ediyorum hasta olmaktan (kim etmez ki). Havaların bi sıcak bi soğuk olması, duruma göre giyinmece (mesela sabah yanıyo dışarısı, kalın giyinemiyosun ama akşam kıçın donuyo gibi) ve otobüs halkıyla yakın temas derken şifayı kapıyo insan. ama böyle 50 günde bi hasta olcaksam işimiz var allahım senle...
Ayrıca nar denen şu meyve ne gıcık şeydir. meyve sıkacağının motorunu yakıyodu nerdeyse (yanık kokusu geldi böle içli içli) ben de dedim tane tane yiyim, ıhh, hiç keyifli gelmiyo. anca at yere işte uğur getirsin... bok getirdi

9.1.10

ve karşınızda Tim Minchin

Tim Minchin kimdir? Salla kimse kimdir ama çok komik birisidir. Müzisyendir. Aynı anda komedyendir. Komedyendir. Aynı anda müzisyendir. Farklı zamanlarda da ayrı ayrıdır. Kabere tarzı gösterileri vardır. 4 albüm -5 DVD'si vardır. Harika sahne şovları düşünür. Radyocudur bi de.

Bu kadar çok konuşup da bu kadar az saçmalayan bir komedyene denk gelmemiştim. İngiltere- Avusturalya arasında mekik dokuyan Tim'in bir birinden de ilginç-komik showları var elbette.

Storm diye de 2010'da yeni bir çalışması geliyor. Harika animasyonlu tanıtım filmi:




Daha sonra da şöyle bir performansını izleyin, gerçekten epic




Sonra da şuradan gidin geri kalan videolara bi göz atın: http://www.youtube.com/user/TimMinchinLive

Uzaydaki 1,197,351,936 km'lik Dark Disk!























1 Ocak 2010'da, 2000 ışık yılı uzaklıkta görülen şu "dark disc" yıldız haberi (ve illüstrasyonu) beni büyüledi resmen. Hala böyle şeylere bi çocuk gibi şaşabiliyor veya sevinebiliyorum. Haberin ilk kısmı şöyle.

Tamamı da burada...

"While relatively few people were looking, an unusual eclipse darkened New Year's Day. On January 1 a giant space object blotted out our view of Epsilon Aurigae, a yellow supergiant star about 2,000 light-years from Earth. Based on studies of Epsilon Aurigae's previous eclipses, astronomers expect the star won't fully regain its bright shine until early 2011. Normally the star is so bright it can be seen with the naked eye even by city dwellers. For all but the most rural star-gazers, though, the mystery object that eclipses the star causes it to vanish for about 18 months every 27.1 years. Ever since the star's periodic eclipses were first recorded in 1821, astronomers have been puzzling over how Epsilon Aurigae pulls off its lengthy disappearing act. Now, "using data from the Spitzer Space Telescope, we've reached a solution to a nearly two-century-old mystery," study leader Don Hoard, of the California Institute of Technology, said today at an American Astronomical Association press briefing in Washington, D.C. According to the new model, Epsilon Aurigae is a dying star being orbited by another star, and that stellar dance partner is cloaked in a wide disk of dark dust. Based on the new Spitzer data, Hoard's team thinks the eclipse lasts so long because the dark disk is about 744,000,000 miles (1,197,351,936 kilometers) across—eight times as wide as the distance from Earth to the sun."

formspring.me beybi o ye

http://www.formspring.me/EskiyleYeni

asıaygheşaıhsdknf.... Millete soktum lafı, sonra dayanamadım açtım hesabı hauhau :)
bilmeyenler için şöyle bir olay bu: tıklıyorsun profile > Boş alana sorunu yazıyorsun > dersen imkanı yok göremiyorum o soruyu kim sordu, yani gıcık gıcık sorular sormayın, adamı hasta etmeyin öyle :) Ha profiliniz açık soruyorsanız amenna:)

Her soruya cevap vereceğim diye de bir şey yok zaten nihaha

8.1.10

Bazen öylece geçmez zaman


Şu yazımda, tanıştığım 60'lık bir teyzeden bahsedeceğimi söylemiştim. unutmadan biraz bahsetsem iyi olur zira şu sıralar hafızam çok iyi değil.

Otobüste oturuyorum işte. Hava karardı kararacak, Ankara'ya varmaya da var epey. Kitap okuyorum. Çok da kalabalık değil otobüs zaten, rahatım. Sağ tarafa bakıyorum, bir teyze işte. Çok böyle ton ton da değil, ifrit de değil, köylü de değil, şehirli de değil. Tam adını bilemiyorum ama aralarda bir yerlerde olduğunu görebiliyorsunuz. O da kitap okuyor. Ahmet Altan - En uzun gece.

Bir gözüm takılıyor. Sayfaları çok hızlı geçemiyor. Belli ki ya görme zorluğu çekiyor ya da okuması çok iyi değil diyorum. Yarılamış da kitabı. Acaba nasıl buldu diye merak ediyorum, hikayedeki aşk acaba ona tanıdık geliyor mudur gibi sorularım var. Bir sağa kayıp sol sağ şerite doğru eğilip

"Güzel kitaptır, nasıl sizi sardı mı?" dedim bir cesaret.
"Evet evet, çok güzel gidiyor çocuğum ama otobüste zor okuyorum ben. Sıkıntıdan iyidir ama" dedi. Tamamdır, aldım gazı, kalktım yanına oturdum, pek cana yakın biri geldi o anda gözüme. Halbuki bi siee git dese eşekten düşmüşe dönebilirdim ama

"Gel çocuğum otur otur. Sen galiba seviyosun kitapları ve okumayı"
"Yok teyzecim ya, iyi bir okuyucu değilimdir ama o kitap çok güzel. Böyle zor aşklar filan ilgimi çeker de. Adınız nedir?"
"Meral oğlum. Senin?"

İşte böyle kısa bir tanışma faslı yaşandı. Nefesi sigara tütün kokuyodu, belli ki hala içiyor ama ses tonu kalın değil, tam tersi incecikti. Dişleri de kirli sayılmazdı. Başörtülü, mümin biri gibi değildi ama giydiği etek biraz uzun olsa da, modern bir kadın çizgileri taşıyordu. 61 yaşındaymış ama sağlıklıydı. Muhtemelen koşabilir de. Kilosu normal, derisi çok buruşuk değildi ama göz altlarından belliydi ki hayat onun için pek kolay geçmemişti.

Anlattım işte, dedim Meral teyze, ben hikaye dinlemeyi severim, anladığım kadarıyla da biraz buruk birisin, nerden nereye gidiyosun, neden teksin, beyamca nerede gibi ahiret sorularımla bir anda boğdum kendisini.

Anlatmaya başladı. Kocası çok gençken ölmüş. Gıda zehirlenmesi geçirmiş ve ilk müdahelede gecikmişler. 23 yaşındaymış kocası ölürken. 20 yaşında evlenmişler. Samsunlularmış bunlar. Erkeği 20, kendisi 19 iken büyük bir aşkla evlenmişler. Öncesinde 2 yıl birbirlerini tanımışlar. Ama önce kocasının ölümünü anlattı. Teyzecim bi dur, demeye fırsatım olmadan döktü içini...

Kocası ellerinde kıvranarak ölmüş. Işığı bile olmayan bi odada, sadece ikisi varmış. Kardeşi köyün doktorunu bulmaya gitmiş ama geç kalmış. Kocası önce çok ağlıyormuş öleceğim diye ama sonra sustu, sadece bana bakmaya başladı dedi. Ellerini kaldırmak istemiş ama hali yokmuş. tutmuş tüm yüzüne sürmüş. İnşallah öbür tarafta beraber olabiliriz Meral demiş. O sırada 1 çocukları varmış 1.5 yaşındaymış. Ona güzel bir eğitim vermesini vasiyet etmiş ve meral teyze ona sarılırken kollarında vefat etmiş. Ondan sonra da hayat hiç güzel olmamış onun için.

Meral teyze köyün biraz zengin bir ailesinden geliyormuş. Kocası Hasan ise daha fakir bir ailedenmiş. Eğitimsiz ve mesleksizmiş ama yakışıklıymış oldukça. Fotoğrafını gösterdi gerçekten böyle hafif bir Ayhan ışık tipi var. Meral teyze de güzelmiş ama burnu kalkıkmış. İlk başta hiç yüz vermezmiş ama bakmış ciddi bu çocuk bir kaç fırsat vermiş. Bir kaç kere onu ciddi sıkıntılardan, tehlikelerden korumuş ve gözüne girebilmiş. Sonra meral teyze de onu tanımaya başlayınca o da aşık olmuş. "İnanır mısın volkan, o günden bugüne onun kadar iyi kalplisini görmedim" dedi. Ona layık olmak için herşeyi yapmış, babası da en çok bu huyunu sevmiş zaten, arıza çıkarmamış hiç.

Hikayesi beni biraz burkmuştu açıkçası. İnsanın kocası, aşkı, herşeyi kollarında ölür ve insan nasıl tepki verir, hayal bile edemedim. Hem de bir çocuğu vardı. Sordum işte, sonra noldu, oğlunuz nasıl vs diye...

Bir kaç yıl ceset gibi gezmiş. Hayal mayel hatırlıyorum ondan sonraki bir kaç yılı dedi. Çocuğuyla bile çok ilgilenememiş. gülmeyen bir şey olmuş. Sonra düşünmüş taşınmış, Samsun'da artık hayat yok, kardeşiyle İstanbul'a gelmeye karar vermişler. Gelmişler koca şehre. Filmlerdeki gibi bir kaç kez dolandırılmışlar ufak çaplarda. Akrabaları yokmuş burada. Alt seviye işlerde çalışmış Meral teyze. Temizliğe gitmiş, ufak çocuklara bakmış, hemşirelik bile yapmış hatta sekreter bile olmuş ama patron sarkması var diye bırakmış parası iyi olmasına rağmen. Yıllar öyle geçmiş, emekli olmuş, oğlu da eli ekmek tutunca çalışmayı bırakmış.

Kocasının vasiyetini yerine getirmek için gerçekten çok çalışmış. Oğlu için yaşamış resmen. Dedim "teyzecim niye evlenmediniz bu arada, daha kolay olmaz mıydı" dedim. Kaşlarını bir çattı.
"Her gün onunla kalkıp onunla kalkarım ben yanımda olmasa da. Hala da böyledir. Böyleyken yanıma nasıl biri sokabilirdim ki a oğlum" dedi. Zaten herkes "evlen" öğüdü vermiş ama o hiç dinlememiş. Neredeyse 40 sene yalnız yaşamış yani. Pişman gibi de durmuyordu.

Dedim "Siz biraz babaanneme benziyorsunuz, o da kocasını genç yaşta kaybedip 2 çocuğuyla istanbula gelmiş, çalışmış çalışmış, ama sizin kadar iyi durumda değil şimdi" dedim. Merak etti işte babaannemi. Anlattım biraz oğullarının ne kadar hayırsız olduğunu filan. Biz torunlarda da iş yok gerçi diye de ekledim. Öğütler verdi ama bana da hakverdi yer yer. Samsunlu olunca da dedim "Ama bi cici annem vardır, samsunludur o da, pamuk helva gibidir, şekerdir, çok severim ama çok yaşlandı, zor hatırlıyor beni, gidemiyorum da filan" dedim. "Git evladım git, sonra üzülürsün, fırsatın varken değerlendir" gibi bir çok öğüt yığdı üstüme. Zaten ertesi gün aradım ama tanıyamadı resmen beni, ben de üzüldüm yanlış numara deyip kapadım.

Oğlunu güzelce büğütmüş. Çok şey verememiş ama Kimya mühendisi olmayı bilmiş oğlu... Şimdi de zaten 40larında biriymiş. 2 çocuğu varmış. aile fotosunu da gösterdi cüzdanından, az göbekli biri ama mutlu, karısı da güzel, 2 de büyükçe kızı var. Torunlarını çok seviyor. Onlar için iyi şeyler düşünüyor. Tüm mal varlığını onlara bırakacakmış. Kıskandım bi an valla.

Sonra o sorular sormaya sordu. En sıkıldığım bozardığım anlar da bu anlar oldu. Dinlemeyi seviyorum ama iş kendi hikayeme gelince o kadar da rahat değilim. Diyo işte koca adamsın, niye teksin, evlenmedin mi daha. Dedim teyzecim naaptın :)) Erken daha diyorum. Kız arkadaşı filan sormaya başladı hatta pis pis sırıtmaya bile başladı, konuyu değiştirdim. "Ya ben de sizin gibi biraz eski kafalıyımdır, kolay kolay sokmam hayatıma biri" filan diye geveledim. Sonra işte o konuda da öğütler verdi sürüsüne bereket. Çoğu bir kulağımdan girdi, diğerinden çıktı çünkü verdiği öğütler genelde yapamadıkları, yapmak istedikleri cinstendi. İnsanlar çok sever yapamadıklarını bir başkası yapsın ama o zaman gerçekçilik ölüyor işte. Pratikte hayat hiç de öyle değil. Aileyi sordu, anlattım biraz, bana kızdı, onlara daha çok kızdı. Nasıl insanlar var filan dedi. yorum yapmadım bu konuda. Baktı, rahatsız oluyorum, o da uzatmadı.

İşte biraz daha konuştuk, 61 senede kocasının dışında da pek çok kayıp vermiş, kardeşi annesi babası, çevre akrabalar, arkadaşlar, komşular. Gözleri doldu böyle. Her birini ölesiye özlüyor gibiydi. Sıra bana da geliyor der gibiydi ama öleceğim diye üzülmüyordu. Sadece sevdiklerinden mahrum kalacağım gibi konuşuyordu. Hayali zor bir hayat ve hayali zor bir yaş sınırındaki bir teyzeyi daha tanımıştım. Mutluydum. Gerçi sonrasındaki bir kaç gün buruk geçti benim adıma ama hoş anılar dinledim. Sonra yanından yerime geçtim, o da kitabına geri döndü. Ama ev telefonunu verdi, arada bi ara, konuşalım oğlum filan dedi. Aramayı unutmam umarım.

lost 6. sezon promo

2 Şubat'ta başlıyor son sezon. yer gök yerinden oynamadan şöyle bir promo foto geldi. Last supper mupper anlamam valla dalarım setlerine he! Dine bağlanmasın bu dizi :(

6.1.10

2009'un En İyi Filmleri

Geldik filmler kategorisine. Oldukça zor oldu seçmek ama oldu. 2009, sinema açısından oldukça güzeldi benim için. Hollywood da, Avrupa da ve Asya da güzel filmler çıkardı peşi sıra. Mary & Max gibi ve Avatar gibi kalbe ve göze hitap eden iki şahaserle karşılaştık. Kore'den 2 film girdi en iyi 10 filmime. Thirst özellikle gelmiş geçmiş en iyi filmlerim arasına girecek kadar güzel bir olay. Gönül isterdi ki bir de Japon filmi olsun ama 2008-Departures'ten bu yana etkileyici bir Japon filmine denk gelemedim.

Listeye son anda giremeyen filmlerse:
Moon, Star Trek, White Ribbon, The Hangover, Whatever Works, The Boat That Rocked... Up in the Air buralara gelip de izlenemediği için bu listede yok ama sanırım izleseydim değişirdi bu liste. Elbette birçok güzel Türk filmi de geldi ama elimi vicdanıma koyunca şu listedeki hiç bir filmin üstünde değiller benim için.

(büyük hali için tıktık)
















1- Inglorious Basterds
2- Mary & Max
3- District 9
4- Thirst (Bakjwi)
5- Antichrist
6- Castaway on the Moon (Kimssi pyoryugi)
7- (500) Days of Summer
8- Avatar
9- UP
10-Watchmen

5.1.10

2009'un en iyi 10 albümü


Efenim, artık yavaş yavaş 2009'un The Best of 'larını çıkarayım kendi çapımda.


İlk sıramı albümlere verdim. 2009'da genelde en çok dinlediğim, en beğendim albümler aşağıdaki gibidir. birinciliği amorphis yine, yeni albümüyle ele alıyor. Seviyoruz kendilerini, bir de konsere gelseler artık...


1- Amorphis: skyforger
2- Muse: resistance
3- Redd: 21
4- Dredg: The Parioh, The Parrot, The Delusion
5- Artic Monkeys: humbug
6- Kasabian: West ryder Pauper lunatic asylum
7- Slayer: world painted blood
8- Marilyn manson: the high end low
9- My Dying Bride - For Lies I sire
10-Kings of Convenience: Declaration of Dependence

4.1.10

broken

fotoğraf makinemi, D90'ımı kırdım. Kendimle resmen gurur duyuyorum! Yıla süper bir giriş yaptım, bravo bana! Öpüyorum her yerimden.
Sevdiğim şeyleri bile bile kaybetmek üzerine bir diploma rica ediyorum cenabet-ül emin hazretlerinden!

alışkanlık


alışkanlıklar kötü şeyler. tümörün bile iyi huylusu varken, alışkanlığın iyi huylusu yok maalesef. O yüzden alışkanlık edinmemeye özen gösteririm (yok değil ama). şimdi dersiniz ki "kitap okumak iyi bir alışkanlık değil midir?" bence değildir. bir şeyin yapılıyor olma nedeni "alışkanlıksa" ne kadar pozitif bir değer kazandırsa kazandırsın kişiye, bana mantıklı gelmiyor. Bilgi almak, ufku genişlemek, kafa dağıtmak veya toplamak, kişisel gelişim, eğitim vs. şeyler yüzünden kitap okunsun, alışkanlık olduğundan değil. Çünkü bir alışkanlık bir süre sonra insana külfet olmaya, belini bükmeye başlar. Yük olur kazanç ne olursa olsun. Sonu da hüsranla biter elbette. Niyete bağlıyorum kısacası olayı.

Ama son zamanlarda, aslında taşındığımdan beri, bi alışkanlık edinmişim, farkettim; yatmadan önce ve kalktıktan hemen sonra perdemi aralayıp dışarı bakıyorum bozuk gözlerle görebildiğim en uzak noktaya. Sabahları çapaklı gözümü kısan o ışığı görmek istiyor gibi beyin, şuursuzca elim perdeye, gözüm yukarı kayıyor. Yatmadan önce de hava bulutlu mu, yıldızlar gözüküyor mu, yağmur (artık kar) ne kadar şiddetli, 5-6 saat sonra şu anda hiç olmayan trafiğin ne kadar çoşacağını görmek istiyor gibi bakıyorum bir kaç saniye. Ya da hepimizin aynı gökyüzüne baktığını bilmek güç veriyor her güne başlarken veya bitirirken.
Veya altında yeni hiç bir şeyin olmadını hatırlayarak teselli edinmem.

3.1.10

Dikkat Testi

Bi izleyin. Feci şaşırtıyor.


2.1.10

Ezel


Millet Ezel de Ezel deyip duruyordu, ilk fırsatta başlayıverdim diziye.

Şimdi şöyle bir şey var ki, en son takip ettiğim Avrupa Yakası'nı bile bırakalı yıllar olmuş. Çünkü Türkiye'de televizyonculuk yok, dizi mizi zaten yok. Ver müziği, ver çoşkuyu, ver silahı tamamdır. Sorana "yok türk dizisi izlemiyorum" dediğimde de "hııı sen DE böyle herkesin izlediği şeylere karşı cephe alıyorsun yani" gibi şeyler söylüyorlar. Hayır tabii. Kurtlar Vadisi'ni kaliteli yapsınlar, onu da izliyim, ne var :) Kaldı ki yabancı izlediğim dizilerin hayranları da muhtemelen Ezel'inkilerden fazladır.

Ezel'i de ben böyle maço bir şey sanıyordum. Rajon macon vardır diye düşündüm, bu kadar sevildiğine göre.

Neyse, dizi bi kere korkunç uzun. 1.5 saat dizi mi olur abi? Yuh yani.

Kenan imirzalıoğlu iyi oyuncudur. Yakışıklı ve cool adamdır ama o bakışlarında da hep bir samimiyetlik vardır. Ezel tam onun için biçilmiş kaftan olmuş. hayatının rolünü yapıyor çoğu sahnede.

Cansu Dere ise tam tersi, bu kadar bok oynayamaz. Her ne kadar dizinin şıllık karakterini oynasa da, çok daha iyi oynaması gereken bir oyuncu niye seçmemişler diye düşündüm ama cevap belli aslında. Kimse öyle yılık yılık bakamaz, kürdan vücuduyla o kıyafetleri giyemez. Ama abi öyle de anne olmaz yahu. Yapamıyor yani, eline yakışmıyor resmen. İyi zırlıyor, iyi pişman kadın rolü yapıyor ama.

Ramiz dayı, herkes gibi benim de favorilerimden oldu tabii. Tuncel kurtiz kendini bulmuş resmen. Adam zaten ingiliz dili mezunu filan ve über tiyatrocu, off yani, hastasıyız. Filmlerde de böyle wiseman'lere bayılırım.

Arkadaşlar diyordu ki, Türkiye standartlarının çok ilerisinde bir dizi. Hemen yatırdık masaya tabii...

Bu dizinin en büyük olayı, en büyük kozu karakterleri. Benim izlediğim ve bildiğim kadarıyla, Türk dizilerinde karakterleri 3 boyutlu yaratamıyorlar. Nedeni uzun konu, ama yok yani yaşayan, kanayan bir karakter çok az vardır. Ezel'deki tüm karakterlerse tamamen üç boyutlu olarak tasarlanmış. Sanırım 2 yıl kadar bir hazırlık yapılmış. Çoğu süre buraya harcanmış belli. Çünkü bir karakter ne yapıyor, neden yapıyor veya neden yapmıyor, karakteristik özellikleri neden öyle gibi onlarca soruya verdikleri cevap hem kompleks hem çok basit. Tesadüflerle ilerletmiyorlar karakter değişimlerini. Yani bir Dexter karakteri ile Ezel yan yana koyulabilecek derinlikte karakterler gibi gözüküyor. Bu bir başarı.

Senaryosunda büyük bir olay yok. Monte Kristo kontundan aşırdıklarını zaten söylemişler. Ama aralara da güzel detaylar atmışlar. Bir dizi mantığıyla çekilmemiş, yani 2 sezonluk bir film gibi ilerliyor dizi. Çünkü tempo ayarlamaları ve ritmler, alışa geldik diziler gibi değil. Bir anda çok duygusal bir sahneyle başlıyor dizi ve temposu düşük bitiyor. Ama ortalarda 1 değil 2-3 ader zirve bulunuyor. Çok cesurca. Çünkü dizi hızlı ilerliyor gözüküyor. Bu da izleyicinin alışkanlıklarını etkilediğinden "değişik bir yapım izliyorum ben sanırım" hissi doğuruyor. Ayrıca Flashback kullanımları da cuk diye oturuyor. FB'leri o sıradaki sahneye çok iyi giydirmişler. Lost'ta bile alakasızca geçişler olurdu geçmişe, bunda 8. bölüm itibariyle hiç karşılaşmadım.

Sanat yönetmenliği de pek leziz. Kıyafet-ortam-psikoloji uyumu sorunsuz ilerliyor şu anlık. Tek kusuru, her giysi hep yeni. Hiç mi eski, yırtık, sökük, lekeli giyinmez zenginler ya da bir kıyafet 1 kere mi giyilir?

Görüntü yönetmenliği de bir Türk dizine göre oldukça ileride. Bizim en çok kullandığımız ve en kötü kullandığı şarjo, jemmy jip, bu dizide hem az kullanılıyor hem de üslubuna oturtularak kullanılıyor. Stady Cam de oldukça iyi işler çıkarıyor. Geçişler, sahne arası erimeler filan da oldukça iyi. Sadece "kamera karanlık köşeye döner, oradan başka bir sahneye geçilir" numarasını çok yapıyorlar. Çok yapınca da etkileyiciliği kalmıyor ama bazı planlar, kadrajlar tam filmllik. Storyboard'lu mu çalışıyorlar acaba?

En büyük sorunu da müzikleri. Main theme zaten God of War OST çakması. Onu da araklamışlar. Geri kalan yaylı çalgılar filan da bize yakın şeyler ama çok abartı bir kullanımı var. Sahnede tempo yükselmeden bir anda kemanlar filan giriyor allah noldum diyorum. Habercilik yapıyor yani. Bi çok konuda bu kadar cesurca davran, kalk müziklerde klasik hatalar yap. İlginç.

Türk dizi sektörünün aranan kanı Ezel değil maalesef. Karakterleriyle, senaryosuyla, tasarımı ve prodüksiyonuyla belki biraz işi bir adım ileri taşımış ama yeterli değil. Zaten 2 sezon olarak tasarlanmış diziyi uzatacaklarmış galiba. Bir kere de tadında biten dizi çeksek şaşardım zaten.

Ama ben izlerim Ezel'i. türkiye'deki hayran kitlesi, sayısı beni ilgilendirmiyor. Çünkü biraz ilginç noktalara dayanıyor. Ben hayatta bazı yaşanmışlıkların zamanla çürüyüp yok olduğuna inanan biri değilim. Zaman kavramım o kadar acımasız değil. Ezel de çıkış noktasını buna göre yapmış. Pişmanlığı güzel dile getirmiş. Gerçekçi olmuş bunu da yaparken. Zaten "intikam" filmi ve dizileri çok yok. O bakımdan da konsept olarak ilgi çekici geliyor bana. Aşk dizisi çekmektense intikam dizisi çekmek daha heyecan verici. Çünkü aşk yani, herkes yaşar, dağda yaşayan da plazanın en tepesindeki de. ama herkes intikam hissini yaşamaz. herkes intikam için yaşamaz. aşk unutulur eskir, başka birine ertelenir ama intikam asla çıkmaz, ölene kadar o kişiyle yaşar, aktarılmaz. İkisinin harmanlanması şeklinde özetlenebilir zaten Ezel. Şu anlık intikam kısmı ağır basıyor sadece. Bir de anne-baba-kardeş üçgeni var ki, ah işte, asıl bam telim orası. O kör anneyi kim oynuyorsa alnından öpüyorum. Her seferinde gözlerimi dolduruyor yemin ediyorum. Yemişim Eyşan'ı.

http://www.ezel.tv/anasayfa

1.1.10

hangover

grand cevahir otelde, serdar ortaç'la yeni yıla girmek iyidi, hoştu, mekan da insanlar da 10 numaraydı. özellikle kadın denilen cinsiyetin ne kadar az giyinebileceğini gördük. tam tersi kokoşluk dersleri de aldık. bir ara mini etek giyesim bile geldi mahauha

ama kayış kopmuş 2 saatte. verirsen sınırsız viskiyi öle damarlardan kan değil alkol akar tabii. aralardan böyle kareler hatırlıyorum.
yerlerde yuvarlanıyorum.
gülçinle zum olmuş onurrrrr bizi duman'a götüyyy diyoruz takside
yine yerlerdeyim
balkondan aşağı atlıyormuşum, onur kurtarmış auıhsdsdfg
alnım çok ağrıyor, nereye kafa attıysam
bi de bazı sms ler atmışım, çok utandırıcı.
nasıl eve geldik, neler yaptım, uyudum, filan muamma.
hala dönüyor dünya. kustum bi de. geçse bari