• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.12.10

new years end

Bu da 2010'un son mesajım olsun bakalım.
Pek sevdiğim bir parçayla uğurlayalım bu yılı da.

30.12.10

2010'un kısa özeti

çok kısa bir şekilde özetlenirse, kötü geçti 2010 benim için ama daha kötülerini de gördüm, o yüzden çok kötü diyemiyorum, hem sonu itibariyle de güzel bile sayılabilir.
2011'den ise umutluyum bu yüzden. İlk kez yeni bir yılın gerçekten de güzel geçmesini diliyorum.

28.12.10

just for tonight

2010'un en iyi albümlerini, şarkılarını, konserlerini filan seçmeden önce Groove Armada'nın Black Light'ını es geçmeyin, unutmayın, unutturmayın

27.12.10

ne dinliyim, izliyim

Şu sıralar ne dinliyim, izliyim diye düşünüyorsanız işte sizi etkilemesi garanti önerilerim. Özellikle Aronofsky'nin yeni filmi Black Swan beklediğimize değdi. Yılın filmi veya ikincisi. Çok arıza. Çok sakat.

26.12.10

badem

bu da dursun bi köşede.

24.12.10

şarapçıdan taciz!

sözde bekarlığa veda partisi önce Tezgah önünde otururken, az feminem kılıklı bir ayyaş abimiz ağzı kulaklarında, yalpalayarak yanımıza gelip "selaaaam gençlerr kehekeheh" yaptı.
ardından "beni sefiooo musunuzzz bakim?" diyerekten kafasının güzel olduğunu anladık.
ben de artistim ya "tabii abi ya sevmez miyizzzz" dedim.
adam çakal lan, ne laf ediyon di mi. berkant'a doğru bakarak (yüzünde gülümse var hala) "yalan söylüyor bu yürüyen cinsellik!" diyerekten hepimizi selamladı ve gitti.

adam bana "yürüyen cinsellik" dedi lan. sonra ortamda kısa bir süre sessiz yaşandı, arkasından salya sümük kar tanesi gibi üzerimize yağdı ahauhuah.

bir de baktım ki

taksim'de sık sık takıldığım barda bi de ne göreyim, üst katında gelsin insanlar gazete kitap dergi okusun diye açılan rafta, şu ana kadar yazdığım 3 farklı dergi de bulunuyordu, bir kaç kişi meraklı gözlerle okuyorlardı bile.
sonra çıktık hamburger yiyelim diye, orada da bi okur yakaladı faruk'u...
maliye politikası ve türkiye ekonomisi dersinde arkadaki çocuğun çok eski bir okurumuz olması ve sonrasında dergiyi çantasından çıkarıp bana göstermesi "takipçinizim!"

hep söylüyorum. yazmak güzel bir şey lan. yazın!
gerisi artık ölmeden bir kitap yazmaya bakar inşallah

22.12.10

breath

samuel beckett denildi mi akan sular bile durup hazır ola kalkar.

20.12.10

Dream on Brother, while you can

inşallah bu yaz izleyip hacı olacağız.
olur da wasting love çalarlarsa da muhtemelen 1 hafta sesim kısık gezerim.
Wasting love, in a desperate caress dediği anda Bruce, işaret parmağımı kaldırır
seni gösteririm.

Maybe one day I'll be an honest man
Up till now I'm doing the best I can
Long roads, Long days, of sunrise, to sunset
Sunrise to sunset

Dream on Brother, While you can
Dream on Sister, I hope you find the one
All of our lives, covered up quickly by the tides of time

Spend your days full of emptiness
Spend your years full of loneliness
Wasting love, in a desperate caress
Rolling shadows of nights

Dream on Brother, While you can
Dream on Sister, I hope you find the one
All of our lives, covered up quickly by the tides of time

Sands are flowing and the lines are in your hand

In your eyes I see the hunger, and the desperate cry that tears the night.

19.12.10

Team Hoyt

üremeden önce anne ve baba adaylarına izletilmesi gereken bir video. evladını ömrünün son anına kadar en az böyle sevemeyeceksen, ürememelisin ey insancık.
baba olmak zor şey. böyle bi babanın olmaması ise daha zor.

Filmlerden Alıntılar #9


Bu sene muhtemelen Oscar'la kavuşacak olan filmden gelsin. Rabbit Hole.
(Sonsuz uzayın bir köşesinde, sizden var olan tonlarca sizden birisinin,sizin tam aksi olarak keyifli zaman geçirdiğini düşünüp mutlu olacak kadar hayalperest iseniz, mutlaka izleyin)


Becca (N. Kidman) ölümcül derecede acı çekiyordur ve annesine depoda sorar:

Hiç acısını dindirdiğin oldu mu?
Hayır.
Dineceğini sanmam. En azından benim için. 11 yıl olacak.
Yine de değişiyor.
Nasıl?
Bilmiyorum.
Ağırlığı sanırım.
Bazen çekilebilir oluyor.
Gizlice cebinde taşıyabileceğin...bir tuğla parçası gibi olur.
Bir süreliğine...unutabiliyorsun bile. Ama sonra her ne
sebeple olursa olsun, vasıl oluyorsun.
İşte orada. "Doğru ya."
Daha kötüsü ne olabilir ki.
Ama her zaman değil.
Bazen bir çeşit...tamam onu gerçekten seviyorsun,
ama oğlunun yerine onu koyuyorsun.
Bu yüzden üzerinde taşıyorsun.
İşte bu yüzden acın dinmiyor.
Bu da...
Bu da, ne?
...güzel bir şey aslında.

16.12.10

tek çatıları gökyüzü

Radikal'de güzel bir haber var.
Şu aşağıdaki kısmı anılarımı tazeledi üzerekten. Kurtuluş'ta 15 sene oturunca bu tip manzaralar normalleşiyor ama manzaraya uzaktan bakınca, bir manzara bile olmadığını görmek mümkün. Öyle kıyısından köşesinden değil, gerçekten de hayatı en kral şekilde kaybeden insanlar görmek istiyorsanız metropollerde, buralara baksanız yeter. Her sokaktan, eskiden çok varlıklı olan ama bir şekilde dibin de dibine inen insan hikayeleri fışkırır. Oturup da (yarı)evsizleri dinlemek göt isterdi hep, uzaktan bakardım...

“Yaşamak nasıl bir şey Emin abi?” Mehmet Emin (60), Remzi İşmanoğlu (57)
Mehmet Emin ve Remzi İşmanoğlu Nişantaşı Sanat Parkı’nın iki entelektüel sakini. Mehmet Emin yüksek dereceli astım olduğu için emekli maaşı alıyor. Yeşil kartı, yaşlı seyahat kartı cebinde, bilinçli bir evsiz. 5 sene sokaklarda yaşadıktan sonra emekli maaşı olunca bir ev tutmuş. Remzi İşmanoğlu yem satarak ve çevreden yardımlarla geçiniyor. İkili parktaki Zübeyde hanım heykelinin küçücük, girişteki Dimitri Cantemir heykelinin kocaman olmasına takmış. Çantalarında votkaları, yanlarında bir dilim portakal sohbetteler. Mehmet Emin boyacılık yapıyor. “Deniz Gezmiş’lerin tarafında” diye 1977’de Güzel Sanatlar’dan ayrılmış. Oğlu doktor, kızı Emniyet amiri. Oğluyla görüşmüyor. Kızını ara sıra arıyor. Remzi İşmanoğlu Kurtuluş’ta yıkıntı bir evde kalıyor. Gündüz kimseler görmesin diye hava kararınca gidiyor “evine”, sabah kimseler uyanmadan çıkıyor. Bizi görünce “Yeni Radikal’den misiniz?” diye soruyor. Her gün gazete okuyor, küçük radyosundan haberleri dinliyor. En sevdiği program Medya Mahallesi. Uzun süre Almanya’da çalışmış, çok para kazanmış. “Hilton’un krokisini çizerim sana” diyor. 70’lerin sonunda Hilton nasılsa anlatıyor. Nişantaşı’nda şarküterisi varmış bir zamanlar. Parasını hep başkalarıyla paylaşmış. İstanbul’un o dönemki bütün eğlence yerlerini biliyor; Lalezar Lokantası, Valentino, Palet 2… “Dolu dolu yaşadım işte. Geçmiş geçmiştir bayan. İleri…” diyor. Sağlık sorunlarını sorduğumuzda; “Gebersek de gitsek” diyor Mehmet Emin. Remzi arkadaşı soruyor; “Yaşamak nasıl bir şey Emin abi?” Sonra “Love Story” filmini anlatıyor. İkili derin bir aşk var mı yoksa sadece sevgi mi tartışmasına giriyorlar. Humplrey Bogart’dan girip, Anthony Quinnn’den çıkıyorlar.

15.12.10

JLTF


Soğuk havanın tek kötü yanı, tüm enerjimi, tüm isteğimi çalıyor olması. O yataktan kalkmadan önceki bir kaç saniye o kadar zor geçiyor ki kendi adıma, yani kıyamet kopacak deseler "aman kopsun nasılsa ölecez" der yatarım. Hayır uykuyu çok sevdiğimden değil, soğuğu bir o kadar sevmiyor oluşumdan. Elbette o yataktan ıkına ıkına çıkılıyor, üşünüyor ne kadar doğalgaz yanarsa yansın. Sonra hayat rutin haline giriyor girmesine ama bu rutini bozan şey yavaş yavaş "rüyalarım" olmaya başladığı için rahatsızım bu durumdan. Rüyalar insanların hayatlarını zorlaştırsın diye yoktu bence. Her ne kadar benim yataktan hızla kalkmamı, uyumaktan ve yataktan uzaklaşmamı sağlasa da bu rüyaları, o rüyadaki üşümeleri tüm gün koynumdan atamıyorum. Kalbin bir köşesine o soğukluk girdi mi, hiç bir kaynak orayı ısıtamayacak gibi geliyor. Güzel tarafından bakarsak, bir gün, bir an ısınırsa orası, her şeyin çok güzel olacağını hissetmek.
Rüyalar bilinçaltından mı gelir, gelmez midir, işaret midir, gaz mıdır nedir bilmiyorum ama fena halde gerçekmiş gibi davrandığını biliyorum artık. Bir keresinde rüyamda deja vu olmuştum yahu? İnsan rüyasında deja vu olur mu? Hadi onu geçtim rüyada yarattığın karakter sana akıl verir mi? Hadi verdi diyelim, uyandığında o akla uyar mı bir insan! Rüyalara göre yaşadığım an bir sorun olduğunu hissetmiştim... Bir gün rüya görmeme hapı yapılırsa aspirin, viagra kadar çok satacağına eminim.
Rüyalar sadece rüya olsun, yeter artık, biraz da üşümeyeyim.

Dünyanın en güzel "nothing" diyen kadını

13.12.10

therion

benden geçmiş ama eğlenceli konserdi. koca göğüslü gotik yarim vokal sux ama.

12.12.10

aşk geri gelir

pek Türkçe şarkı paylaşmam buralarda ama bu sefer istisna olsun, dursun bu bi köşede.

8.12.10

pixar'ın ampulü

ahahah ahhaaha süper parodi lan.

7.12.10

Oyungezer 38. Sayısı

Oyungezer'in 38. sayısında...
Yılbaşı sezonu öncesi oyun yağmuru!

İNCELEMELER:
Assassin's Creed: Brotherhood
6 sayfa inceledik.

Call of Duty: Black Ops
İnceledik, multiplayer taktikleri verdik, performans rehberini yazdık.

Gran Turismo 5
8 sayfa inceledik, bissürü araba açtık.

***

DOSYA KONULARI:

EA November Showcase
Sonbaharın sonunda, Londra'dan sıcak haberler getirdik.

Spor Oyunları
Basketbol, Amerikan futbolu, buz hokeyi, tenis, golf, boks...
Hepsini tek bir dosyada topladık!

2011'den neler bekliyoruz?
Ekran Dışı'nda hayata dair beklentilerimizi gözden geçirdik.

***

ÖN İNCELEME:
L.A. Noire, RAGE

REHBER:
Gray Matter

Bu arada Oyungezer.com.tr de yeni haline kavuştu. Bi göz atın ;)

6.12.10

wait for me

götüm gibi bi pazartesinde ne dinlenebilir ki

sone 15

düşünüyorum da, dünyada büyüyen ne varsa,
bir an tutunabiliyor yetkinlik noktasında;
şu koca sahnede sergilenen tüm oyunlarsa,
gizliden gizliye hep yıldızların etkisinde.
bakıyorumda, bitkiler gibi çoğalıyor insanlar,
aynı gökten açılıyor ya da kapanıyor yolları;
gençlikte kabarıyor, inişe geçince sönüyorlar,
silinmeye başlıyor akıllardan gösterişli günleri.
o görkemli gençliğin geliyor gözlerimin önüne;
savruk zaman belki çöküşle tartışmaya girdi bile,
gençlik gününü, karanlık geceye döndürsek mi diye.
ama sevdiğin uğruna zaman'la savaşı sürdüren ben,
yeniden aşılıyorum sana, o ne götürürse senden...

Shakespeare'in en güzel sonelerinden. İçiniz mi sıkılıyor? İlaç gibi.
Sahneyi dünyaya benzettiği ilk sonesi ayrıca budur.



meraklısına İngilizcesi
When I consider every thing that grows
Holds in perfection but a little moment,
that this huge stage presenteth nought but shows
Whereon the stars in secret influence comment;
When I perceive that men as plants increase,
Cheered and cheque'd even by the self-same sky,
Vaunt in their youthful sap, at height decrease,
And wear their brave state out of memory;
Then the conceit of this inconstant stay
Sets you most rich in youth before my sight,
Where wasteful Time debateth with Decay,
To change your day of youth to sullied night;
And all in war with Time for love of you,
As he takes from you, I engraft you new.

RESET! 69

RESET! 69. sayısı çıktığğğ. saldırın!
İki film yazabildim bu sayı. Biri iğrenç diğeri pek güzel.
Resme tıkla.
saw3d saw3d

3.12.10

oops

Deneysel kısa film dalında 2010 vimeo ödülü kapan film budur.
Tek kelimeyle harika bir editing mucizesi.
Youtube'dan alınmış alakasız videoların ustaca birleştirilmesinden oluşuyor
İşin ilginç yanı fena halde içimi ürpertti video. Sanki planlanarak çekilmiş izlenimi verse de, böyle bir ruhun astral seyahatine tanık oluyoruz gibi.
Farklı hayatlardan bir anlam çıkarma adına süper bir fikir. Eminim bir reklam firması çalacaktır bunu.

oops from Chris Beckman on Vimeo.

2.12.10

no one really wins

Yazmak işte bu yüzden güzel. Her an, her hangi bir yerdeki her hangi bir güzel şeyi görebiliyor, duyabiliyor, öğrenebiliyorsun. Absimisa'nın satır arasında verdiği aşağıdaki şarkı gibi... Ne yol şarkısıymış arkadaş.


Sözleri de bir o kadar güzel.

Welcome love, I have made a place for you here
And I know every word they say
I know how they want to make you change

Change if you want, but don't you go and change for me
I can love you as you are
I didn't mean to make you want to leave

It's a fight between my heart and mind
No one really wins this time
No one really wins this time

If you don't find a love you want
If I have acted ungracefully
I don't want to see you go
I never meant to make you want to leave

Go if you want
Make your way straight to the door
I hope that you'll look back before you go
'Cause grace looks back before it starts to leave

It's a fight between my heart and mind
No one really wins this time
No one really wins this time
In the endless fight of grace and pride
I don't want to win this time
I don't want to win this time

Change if you want, but don't you go and change for me
I will love you as you are
I didn't mean to make you want to leave

It's a fight between my heart and mind
No one really wins this time
No one really wins this time
In the endless fight of grace and pride
I don't want to win this time
I don't want to win this time
In the endless fight of grace and pride

1.12.10

Mimsel şeyler

İmge beni mimlemiş :) Ben de onun yanaklarından mıncırarak mim konularına geçiyorum:)

'size göre aşk nedir? bir ilişkiden neler beklersiniz?''

Yazdım yazdım buraya bir şeyler ama hep sildim. Kavramların artık pek değeri yok gözümde sanırım çünkü ben de bir kavramın bir tanımına aynı anda bir kez inanmıyorum. Ne dersem diyim onu çürütecek başka bir lafım var. Ama yine de bir şeyler demek gerekirse AŞK: Yer çekimi kadar gerçek. Gerçek olması hissediyor olmamızdan değil, tamamen kanıtlanmış hormonsal bir aktivite olduğundan. Acıkmak kadar gerçek aşk insan için. Her insanın yaşamamış olması tabii ki acıkmak kadar basit bir nedene dayanmıyor. Aşka böyle sığırca bir bakış atıyorum artık çünkü ne romantikliği ne de sonsuzluğu insana bir şey katmıyor. Aşk oluyorsunuz ve aşkınız elle sayılır seneler içerisinde geçiyor . Onu bir şeylere çevirememişseniz, okyanus büyük diyip atlıyor gidiyorsunuz başka limanlarda aşık olmaya. Arkanızda bıraktığınız anılar yanınıza kar kalıyor işte. İnsanlar ortamala 1 kez, biraz şanslıysa hayatında 2 kez gerçekten aşık oluyor. 3 sayısı ancak bir mucize. Sayının burada bitmesi ise tamamen insanın ömrünün yetmemesinden. Eğer insan sürekli aşık olabilen bir canlı olsaydı 30 sene içerisinde öleceği bilimsel bir gerçek... Bu yüzden aşkı da, olanı da çok yüceltmiyorum gözümde. Bir gün açlığı, susuzluğu gittiğinde geriye ne kalacağı ilgilendiriyor beni daha çok. Sevecek mi beni?
Sevgi daha kutsal geliyor bana. Daha sakindir sevmek, daha durgundur, çok kelimesi yoktur, seviyordur işte, aklıyla kalbiyle seviyordur, ağzıyla veya diğer organlarıyla değil. Her hangi bir yerinizi değil bütününüzü seviyordur. Onun için artık bir isimden, bir işten, bir statüden, deriden kemikten ibaret değilsinizdir. Eliniz ayağınız kopsa, diliniz tutulsa, göz kapaklarınız bile kırpılmasa sizi sevecektir o başınızda bir an bile şüpheye düşmeyip. Önce tenine, daha sonra aklına ve son olarak da kalbine işlediniz mi zaten, sevgi için artık zaman-mekan ilişkisine bile gerek yoktur bu ilişki için. Bu yüzden aşk benim için bu yola gidişin bir anahtarından öte bir şey değil sanırım.


Bir ilişkiden beklentilerim XYZ demek kadar bir şey beklemiyorum demek de klişedir. Elbette insan bir şey bekler ilişkisiden eğer hayatına değer veriyorsa. Kümes hayvanı değiliz sonuçta. Miktarı konusunda düşündüm taşındım, sanırım artık çok beklentileri olan idealist tiplerden değilim. Yanınızdaki insanı tanıma süreciniz aylarla veya yıllarla ölçülecek bir süreç değil, onyıllara yayılabilir gayet. Sizi tanımadan önce karşınızdaki birey 20, 25 hadi 30 diyelim, sene bu dünyada oksijen tüketmiş, her gün onlarca anı onlarca tecrübe geçirmiş, kimler tanımış, kimler onu tanımış, sayısız başarılar, sayısız hatalar yapılmış, nerelere gidilmiş, nerelerden dönülmüş... Bir kaç ay veya yılda mı tanıyacaksınız o insanı? Sizin onu tanırken değişimlerini de hesaba katmayı unutmayın... O yüzden "onu tanımalıyım" benim için bir kıstas değil. Ben onu tanımak için zaten hayatımı paylaşırsam paylaşırım. Benim kıstaslarım daha çok kendimle. Kendime güvenmiyorsam ekmek almaya bile gitmem, değil bir insanın hayatına ortak olmak.

Bir ilişkide kendimden ne beklerim? Eğer aşıksam, eğer bir şeyler hissediyorsam yani iyi bir senaryo üzerindeysek önce ona sonsuz güveniyor olmam lazım. O güveni onun vermesi gerekmez, benim duymam yeterli. İnsanlar güvenmenin zor olduğunu söyler ama o kadar da zor değildir, güven kazanılandan daha çok söylenen bir kelimedir.... Onun için her şeyi yapabiliyor olmam gerek onun için. Yapmak zorunda değilim, ama şartlar öyle bir yere geldiğinde yapmak için tereddüt etmemem lazım... Her gün sesini duyduğumda şükretmek isterim onu bulduğuma, beni bulduğuna, sesini tekrar duyduğuma... Onunla gurur duymalıyım. Hatasız yaşadığı içi değiln hatalarıyla kendisini sevdiği için, melek rolü yapmadığı için... İyi bir insan olmalı iyilik yapmasa da. Özü iyi olmalı, beyaz olmalı. Belki beni de iyileştirir diye o da... Eskiden fedakarlık beklerdim mesela, pek hatalı bir beklenti olduğunu anlıyorum artık. Benle ilişkisi devam etmesi için fedakarlık yapmasına gerek olmamalı. Işık gibi, bir anlık da olsa benle olabiliyorsa olmalı... Bensiz de yapabilmeli, bensiz de devam edebilmeli. Devam edebilmesi için varolmam şartıyla kendisini şişirip patlatmamalı, yükünü benle paylaşabilmeli... Gözü başka insanları görmediği için değil gördüğü milyonlarca insan arasından beni seçtiğini bilmeliyim. Derimi değil, bende kimsenin görmediği bir şeyleri gördüğü için onunla gurur duymalıyım her sabah... Bazen de sadece bakabilmeli, sadece baksın, anlayabileyim ne geçiyor kafasından, sadece bakayım; anlasın kafamdan ne geçiyor. Bazen sadece devam edelim, sadece duralım, sadece gidelim, ben nereye gidiyorsam gelsin isterim bir ilişkiden.


"Şimdi sizden anılarınızla, anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum”

(play'e basalım)


Bu da zor lan :) Giderek anıları silinen ve her silinen anısıyla biraz da eksildiğini hisseden, giderek boşalan içi karşısında eli kolu bağlı bekleyen birisi için anının tarifi zor be ya. Nesnelere hatta nesne olmayan tecrübelere fazlasıyla anı fazlasıyla anlam sıkıştırdığım için gözümün önünde anısı olan hiç bir şey yok artık aklî sağlığım açısından. Bakıyorum da odama, çevreme, ne ailemi ne geçmişimi yansıtacak bir anım yok.İşte bi geçen ay benim için elma dalı şeklinde kesilmiş el yapımı bir masaüstü saatini tamir etmeye çalıştım. Naparsam yapim çalıştıramadım, minik uçlu tornavidam yok diye açamadım içini, vidasını tırnak makası ucuyla açayım derken yelkovanı yamulttum, elime batırdım makası, istemsiz de olsa hüzünlendim baya; bari şu saat bozulmasaydı diyip poşetine geri koydum. Keşke bozma yeteneğim kadar tamir etme yeteneğim de olsaydı, ne iyi olurd.

Bi de imgecim bana blog ödülü OSCAAAR vermiş, çok şey oldum, şebelehübele işte :) Teşekkür ettim.
*(bu mimleri de ödülleri de kimseye vermem, benim!)
**(kitap cover'ı güzel, kitap ondan da güzeldir, içinizi doğrayabilir ama bir şeylerin resmini çizmenizde size yardımcı olur)

Manowar - Battle Hymns MMXI


Hep derim, Manowar Battle Hymns izinden gitse çok daha büyük bir grup olurdu, onun yerine Into The Glory Ride izinden gittiler, günümüzde alay konusular artık. Neyse ki 1982'deki o sesi çok da iyi olmayan albüm yeniden kaydedilerek günümüz kalitesine taşıdı cam göz Joey. Çakal adam. Kesin Kayserili.

7 Aralık'ta çıkıyor albüm. Tüm parçaların yanında 2 tane de daha önce başka bir yerde çalınmamış Death Tone ve Fast Taker'ın Live versiyonları bulunuyor. Manowar'un en iyi parçalarından olan Dark Avenger'da ise bu sefer elbette Orson Welles yok. Yerine Christoper Lee konuşmayı yapmış ve çok şık da olmuş (aşağıdan dinleyin deyü upload ettim). Albümün tamamı zaten süper. Davullar özellikle harika. 19 yıllık şanına yakışır olmuş Battle Hymns'in. By moonlight we ride ulan :P


29.11.10

fractured creatures

Epeydir aklımdaydı bunu yazmak, unutmuştum, Dexter 5.09'da da görünce ahaa dedim, yazayım.

Bazen insanların çok eski yıllarda çok daha farklı ruh hallerinde yaşadıklarını düşünürüm, hani bari gelecekte güzel şeyler olmayacak bari geçmiş böyle değildi gibi. Tabii benim bahsettiğim geçmiş Milattan da öncesi.

Galiba insan hep aynıymış, hep de aynı ruha sahipmiş. Kıyafet, kültür, dil gibi değişen bir şey değilmiş insan ruhu zaman karşısında. Bu yüzden bana sonradan gelen bir hobi, bu dönemden kalma eserleri okumak oldu. Zaten süper bir hikayecilik dili olduğundan ekstra seviyorum ama hiç değişmediğimizi ve hiç de değişmeyeceğimizi bilmek iyi ve kötü hisler uyandırıyor bende.

Love will make men dare to die for their beloved-love alone; and women

as well as men.

Plato'nun Symposium'u yeni değil ama bi süre önce okuduklarımdır mesela, bu alıntı oradan (okumak isteyen olursa buradan okuyabilir). O zaman da bahsedilen şeyler, bugün ki Twitter kullanıcısından farklı değil. Dertlerimiz, umutlarımız, kaygılarımız hatta hedeflerimiz bile daha yazı tarihinin ilk başından beri sanırım aynı. Sanırım diyorum çünkü kesin kounşacak kadar okumuş biri değilim, ama öyle hissediyorum.

İnsanda bir "yaşama" geni olduğu biliniyor. Yani survive etmek fıtratımızdan geliyor. Tanrı vergisi dediğimiz genlerden, ilk insandan beri taşıyoruz. Ölmemek için kaçmamız, ölme tehlikesine girmememiz hep bu yüzdendir. Korkunun bir refleks olması belki de bundan, neyse... İşte bir kaç konu var ki onlar bu geni bile bastırır. Örneğin intihar edebilecek düzeye gelen insanların yaşadıkları şeyler. Veya aşk. Kendi için asla ölmeyecek insanların başkaları için kendilerini öldürdüğü hikayeleriyle süslüdür tarih. İnsanın "varoluş fıtratına" kafa tuttuğu anlar olduğu ve %0.001imizde bile olmadığı için o yürek ağzımız açık izlediğimiz, dinlediğimiz hikayelerdir bunlar. Ki bunun yüreklilikle ilgisi yoktur. Sadece gerekli notalar hayatınızın tellerine doğru sırayla (henüz) vurulmamıştır...

İşte bir süredir kafama takılan bir diğer "varoluştan gelen" güdümüz de "BİR ARAYA GELMEK".

Dikkat edin, aslında her birimiz öyle veya böyle bir şekilde birilerini, bir şeyleri bir araya getirmek ister. Hitler tüm milletiyle, siz sevgilinizle, çoban sürüsüyle, baba ailesiyle, öğretmen sınıfıyla, asker ordusuyla, birey vatanıyla, bebek memesiyle... Sonu yok. Her birimiz farklı formlarla olsa da "bir araya" gelmek için yaşıyoruz. İşte Plato'nun Symposium eserinde de buna benzer bir konuşma yapar Aristophanes. Dexter'da alıntılanan bu cümle de "Biz, bütün olmaya çalışan kırılmış yaratıklarız." idir. Gerçekten de öyledir. Sanki bir Bing Bang olmuş ve biz uzay boşluğuna bir bedenden fırlamış hücreleriz ve yaşamak için bir araya gelmeye çalışıyoruz. Kırılmışlığımız sonradan değil doğuştan hatta ötesinden. En büyük düşmanımız insan olsa da hepimiz yanında ölecek bir insan için yaşıyoruz. Maalesef mi denir, iyi ki mi denir, buna kalbiniz karar verir elbette. Ben işin daha çok neden bu fıtratta yaratıldığımızı, hadi yaratılışı geçelim, neden bu güdümüzün olduğunu merak ediyorum. Biraz bakındım ama bir kitap veya araştırmaya denk gelemedim bu konuda, belki de yanlış tag'leri kullanıyorum, belki de bir kitap olabilecek kadar geniş bir konu değildir; bilemem ama bilir kişiden bu konuyu dinlemek çok iyi gelirdi.

Farkında olmanın laneti dediğim şey işte burada bana yine musallat oluyor. Aksiliğimden midir yoksa bu da fıtratımdan mıdır nedir, doğama ayak uydurma zorunda oluşuma engel olmak gibi davranışlarım oluyor. Çoğu zaman beni tanıyan, beni bilen, 1 saniye bile beni görmüş olan herkesten, her şeyten tüm bağlarımı koparıp gitmek istiyorum. Öyle bir yer ki; bir kişi bile bir saniye bile beni görmemiş bilmemiş olsun. Orada bilsinler beni. Orada adımı öğrensinler. Orada, yine ve yeniden kim olduğumu anlamaya çalışsınlar. Orada hal ve hareketlerimden nasıl bir karaktere sahibim çözsünler. Orada sevsinler, orada nefret etsinler. Ben hiç birisini tanımıyim, tanımak için çok zamanım olsun. Ta ki orada da beni yeterince insan tanıyana kadar. Sonra hikayeyi başa sarıp yine gideyim... Artık bir araya gelmek gibi bir niyetimin olmadığını biliyorum ama insandan kaçarken yine insana gidiyor oluşum, sanırım bu da (iç)güdülerimizin bize, en azından bana, ufak bir oyunu olsa gerek. Yine de parçalanmış olduğumu kabul ediyorum sevgili genlerim, sevinebilirsin.

28.11.10

WikiLeaks bombayı patlattı valla

Her türlü uyarılara rağmen Wikileaks bombasını patlattı ve 250bin küsür belge paylaşıldı, paylaşılıyor. Çok sallabaş şeyler olduğu gibi çok şaşırtıcı bilgiler de var. Türk medyası biraz geç de olsa farketti ama başta Twitter olmak üzere millet çok heyecanlı. Kim nerede ne zaman kime ne dedi, niye dedi, ne oldu, günlükler, silinen paragraflar vb...

Guardian konuyu güzel takip ediyor. Şuradan takip edebilirsiniz. Çok fena şeyler olabilir eheh :)

http://www.guardian.co.uk/world/interactive/2010/nov/28/us-embassy-cables-wikileaks

27.11.10

pink floyd balesi

MUHTEŞEMmiş. Çok eğlendim. Değişik sanatların çok güzel bir karışımı olmuş. Seyirci de çok beğendi. 10-15 dakika ayakta alkışlandılar valla. Hala fırsatınız varken kaçırmayın derim.

26.11.10

10. sınıflara İngilizce eğitim durdurulsun!

ahahahaha
muhahuauha
hasssktr sabaha kadar gülerim ben buna ahahah
milli eğitim bakanlığı'nın 10. sınıflara verdiği İngilizce eğitim kitabından bi sayfaymış.

25.11.10

song for someone

Tryin' just to focus on the good
I'm tired of divin' for the pearls
And every dawn is another morning less ...

müzik icra etmek ve söylemek böyle bir şey olsa gerek.

24.11.10

too much love will kill you

Bugün kadehler özellikle senin için kalkıyor be Freddie :(

kuzey kore

Kuzey Kore, eğer G. Kore'ye saldırırsa ciddi olarak, muhtemelen son saldırısı olur, kendi kuyusunu kazar. O yüzden ellerini kırarım lan kuzey kore senin! Akıllı ol. Yıl 2011 olacak hala savaş meraklısı bir ülkenin yaşıyor olması çok utanç verici (elbette tek değiller).

22.11.10

secret sunshine

Çok fazla bir şey demeyeceğim. Chang-dong Lee'nin bir diğer izlemediğim filmiydi. Cannes'dan ve Asya festivallerinden bol ödül toplayan bu film, öncelikle çok zeki bir film, daha sonra da tam bir melodram bombası. Gökyüzüne bakıp umutlar saçarken bir anda hayatınızın nasıl yerlerde süründüğünü, anlam verdiğiniz şeyi kaybettiğinizde ayağınızın nasıl da kolayca kayabileceğini ve minik bir yalanın bile genlerinize kadar nasıl değişiklikler getireceğini ortaya acımasızca koyuyor. Evet, bu bir aşk filmi, ama sandığınız gibi değil. Bir annenin asla izlememesi gerekir ayrıca.

21.11.10

kocasının penisini kesti yandaki dama attı

ahuashudausd. Süper olmuş DVD, devrile devrile izledim valla ahahha.

"Noldu, kalktın mı" ahaha


20.11.10

Hepiniz Martha Shaw'sınız

O da mı kim? Nasıl olur da hatırlamazsınız yahu! Dağlara taşlara yazdığınız The Notebook filmindeki Martha'yı nasıl unutursunuz? Hani şu Noah'ın bunalımlı zamanındaki fuckbuddy'si, biraz silik karakterlerli, çok göz önünde olmayan ama şüphesiz bir mesaj veren Martha? Eşini kaybettikten sonra o tatlığı başka bir erkekte gören ama bir türlü sevilmeyen, sevilmeyecek olduğunu bile bile orada duran, "belki" ilerle yaşayan, unuttuklarını kendisine hatırlatması için aracı olan ve günün birinde de "asıl kadının" gelmesiyle kendisini kapı önünde bir öpücükle bulan Martha? Yatakta çıplak halde nasıl baktığını hatırladınız mı? Veya arabasının önünde Noah'ı son kez öperken?

Evet, gözlemle sabittir ki Notebook'tan referans yazan kadınların kendilerini Allie'nin yerine koyması normaldir, ama maalesef çoğu Martha'dır. Maalesef diyorum çünkü hakketmemesine rağmen kaybedecektir. Unuttuklarınızı hatırlayacaksınız ama asla ona sahip olamayacaksınız işte. Notebook'tan bir mesaj çıkaracaksınız, bunu çıkarın kızlar!Filmde, beraber yemek yedikleri sahnenin çekildiğini ama Martha tarafındaki hüznü çok arttırdığı için filmden çıkarıldığını biliyor muydun? Yani Martha'yı tanımalı ama ona çok üzülmemelisiniz!

19.11.10

geçmişten bi konsere ışınlansaydım...

Ama sadece 1 kereliğine geçmişten, her hangi bir zaman diliminden bir konsere gidip dönmem mümkün olsaydı ne hendrix konseri, ne rolling stones, ne beatles, ne elvis konseri filan izlemek, ne de woodstock'a gitmek isterdim. Beni 1991 yılına Rusya'ya ışınlasınlar!

Monsters of Rock 91 Rusya'da, Moskova'nın dışarısında gerçekleşmişti. O zamanki Rusya'da ölümlerle çalkalanıyor, baskı her yerden patlak veriyordu. Demokrasi ve özgürlük açlığı çeken genç kesim propagandalara yenik düşüyor ve ölümler olağan hale geliyordu. O zamana kadar Rusya'ya hatırı sayılır rock metal konseri uğramamıştı. Monsters of Rock 91 ise ücretsiz gerçekleşmişti ve müziğe aç Ruslar konser alanını mahşer alanına çevirmişti. Tam kesin olmasa da 1.6 milyon kişi konseri izledi ki bunun 500.000'i polisti.

Eğer Rus bir arkadaşınız varsa ve o konsere gitmişse muhteşemem anılar anlatacaktır size. Benim de bir arkadaşım var ve anlat anlat bitiremez o günü. Sanki ölmüş de ahirette sıra bekliyor gibiymiş. Ne tarafa baksa insan görüyormuş. Bir ara tüm umutlarını yitirmiş, eve bir daha asla dönemeyeceğini düşünmüş çünkü polis ölümüne saldırıyormuş taşkınlık yapan seyircilere (ki bunu DVD'yi izleyenler de görecektir). Gruplar muhteşemmiş ama Metallica tanrısal çalmış (görüyoruz zaten). 2 gün kan kusmuş 1 hafta evde istirahat etmiş konserler sonrası.

Pantera, Metallica ve AC/DC üçlüsüyle "cehenneme" dönüşen bu konser elbette tarihe geçti. Orada olmayı kesinlikle isterdim ne olursa olsun. Pantera ve Metallica'nın en iyi, en sert olduğu dönemde hepsini bir arada izlemek ve Dimebag'ü canlı görmek, asla gerçekleşmeyecek bir hayal olarak duracak bir köşede.





Poetry - Shi

Chang-Dong Lee'yi az çok biliyorsanız (Oasis desem?) yine nasıl kalbinizi oyacak bir film çektiğini tahmin edebiliyorsunuzdur. Peppermint Candy, Green Fish hatta To The Starry Island bile benim azğımı yüzümü kırmıştı ama Poetry kadar hiç olmamıştım.

Beklenti meselesi elbet. 65 yaşında, zar zor geçinen, hala çalışan ve sorumlukları olan, sağlık sorunu yaşayan fakat buna rağmen bakımlı, mutlu bir kadının, "şiir"den yola çıkarak hayata biraz daha sokulmasını anlatıyor. Elbette hayat da ona biraz "sokuluyor". Film sizi ağlatmak için veya üzmek için yapılmamış, ama yine de içimi bir karadelik kaplamadı değil. Yaşına göre çok güzel olan yaşlı bir kadının, sevdiklerine yaklaşımı yine bam tellerime dokundu. Harika bir hikayesi var filmin. Oldukça da şiirsel. Zaten aklımda "Koreliler şiirsel film çekmeyi iyi başarıyor ama neden şiir temalı bir film çekmiyorlar" diyordum, ahanda çekilmiş.

Gelecek haftalarda Reset'e uzuncasını yazarım gibime geliyor ama o güne kadar filmi edinip izleyin derim kesinlikle. Tilki hayatınıza pay çıkarırsınız belki.

17.11.10

daha onyediiiii on yediiiii

27 Club'a hoş geldim. Ne zaman geldim, nasıl oldu farkında değilim. Geçen hafta 18 oldum barlara gireceğim, dün 20 oldum büyüdüm diyordum. Bugünse 30'a az kalmış. Gerçi böyle iğrenç geçecekse seneye direkt 30'a girmek isterim. Yok hayır istemem vazgeçtim. Ya da... bilmiyorum :)
Jimi Hendrix, Janis Joplin Brian Jones, Jim Morrison ve Kurt Cobain de öldüğünde 27 yaşındaydılar (Demek adım Jale olsaymış ben de kesin ölürmüşüm (öleyim zaten ya Jale olsaydım aasdfdssd)). Ben de bu sene dünyayı değiştirebilirim o zaman, neyim eksik!

15.11.10

Satoshi kon'un Veda Mektubu

ŞU post'ta Satoshi ustanın vefatından bahsetmiştim. İpek'in verdiği bilgiye göre de vefatından önce bir mektup yazmış üstad! Öleceğini bilen birisinin tüm hayranlarına, sevdiklerine, ailesine, arkadaşlarına son kelimeleri bunlar. Son derece duygu yüklü bir veda olmuş haliyle. Satoshi, son ana kadar muhteşem bir insan olarak nefes alıp vermiş. Endişeleri, çelişkileri, umutları, üzüntüleri, hala gülebilmesi ve o tarifsiz hayalgücünü bile son mektubundan görebiliyorsunuz. Mektubun sonlarına doğru bebekler gibi içten içtem ağladım açıkçası. Allah herkese ölmeden önce son bir kez veda etme şansı verir diye ümit etmek istiyorum.

Kaynak burası. Türkçe hariç birkaç dil çevirisi daha var.

Türkçe'si yok, ama Google Translate kullanılarak çevirisi ise şöyle (bol hatalı tabi)
__________________________
Sayonara (Goodbye)

How could I forget, May 18th of this year.

I received the following pronouncement from a cardiovascular doctor at Musashino Red Cross Hospital.

"It's the latter stages of pancreatic cancer. It's metastasized to several bones. You have at the most half a year left to live."

My wife and I listened together. It was a fate so unexpected and untenable, that the two of us together could barely take it.

I used to honestly think that "I can't help it if I die any day." Still, it was so sudden.

To be sure, there were some signs. 2 to 3 months before that I'd had strong pains in several places on my back and in the joints of my legs; I'd lost strength in my right leg and found it hard to walk, and I'd been going to an acupuncturist and a chiropractor, but I wasn't getting any better. So after having been examined in an MRI and a PET-CT and such advanced machinery, came the sudden pronouncement of the time I had left.

It was as if death had positioned itself right behind me before I knew it, and there was nothing I could do.

After the pronouncement, my wife and I researched ways to prolong my life. It was literally a life or death situation. We received the support of staunch frends and strong allies. I rejected anti-cancer medication, and tried to live with a view of the world slightly different from the norm. The fact that I rejected what was "expected (normal)" seemed to me to be very much like me.

I've never really felt that I belonged with the majority. It was the same for medical care, as with anything else. "Why not try to keep living according to my own principles!" However, as is the case when I'm trying to create a work [a film], ones willpower alone didn't do the job. The illness kept progressing day by day.

On the other hand, as a member of society, I do accept at least half of what society in general holds to be right. I do pay taxes. I'm far from being an upstanding citizen, but I am a full member of Japanese society. So, aside from the things I needed to do to prolong my life from my own point of view, I also attempted to do all the things necessary to "be ready to die properly". I don't think I managed to do it properly though. (But) one of the things I did was, with the cooperation of 2 friends that I could trust, set up a company to take care of things like the measly number of copyrights that I hold. Another thing that I did was, to insure that my wife would take over any modest assets that I had smoothly by writing a will. Of course, I didn't think there would be any fighting over my legacy or anything, but I wanted to make sure that my wife, who would remain behind in this world, would have nothing to worry about - and besides, I wanted to remove any anxiety from myself, the one who was going to take a little hop over there, before I had to leave.

The paperwork and research necessary for these tasks, which neither my wife nor I were good at doing, were taken care of speedily by wonderful friends. Later on, when I developed pneumonia and was at death's door, and put my final signature on the will, I thought that if I died right then and there, it couldn't be helped.

"Ah...I can die at last."


After all, I'd been brought by ambulance to the Musashino Red Cross Hospital 2 days before that; then brought back again to the same hospital by ambulance the day after. Even I had to be hospitalized and undergo many examinations. The result of those examinations: pneumonia, water in my chest, and when I asked the doctor [straight out], the answer I received was very businesslike, and I was in a way grateful for that.

"You may last 1 or 2 days...even if you survive this, you probably have until the end of the month."

As I listened, I thought "It's like he's telling me the weather forecast", but still the situation was dire.

That was July the 7th. It was a rather brutal Tanabata for sure.

So, I decided right there and then.

I wanted to die at home.

I might inconvenience the people around me, but I asked them to see how I could escape and go back home. [I was able to do so] thanks to my wife's efforts, the hospital's cooperation despite their position of having given up on me, the tremendous help of other medical facilities, and the coincidences that were so numerous that they only seemed to be gifts from heaven. I've never seen so many coincidences and events falling into place so neatly in real life, I could barely believe it. This wasn't Tokyo Godfathers after all.

While my wife was running around getting things in place for my escape, I was pleading with doctors "If I can go home for even half a day, there are things I can still do!", then waiting alone in the depressing hospital room for death. I was lonely, but this was what I was thinking.

"Maybe dying won't be so bad."

I didn't have any reasons for it, and perhaps I needed to think like that, but I was surprisingly calm and relaxed.

However, there was just one thought that was gnawing away at me.

"I don't want to die here..."

As I thought that, something moved out from the calendar on the wall and started to spread around the room.

"Oh dear, a line marching out from the calendar. My hallucinations aren't at all original."

I had to smile at the fact at my professional instincts were working even at times like this, but in any case I was probably the nearest to the land of the dead that I'd ever been at that point. I really felt death very close to me. [But] with the help of many people, I miraculously escaped Musashino Red Cross and came back home, wrapped up in the land of the dead and bedsheets.

I should emphasize that I have no criticism of or hatred for Musashino Red Cross Hospital, so don't misconstrue me.

I just wanted to go home to my own house. The house where I live.

I was a little surprised that, when I was being carried into my living room, as a bonus, I experienced that deathbed experience everyone is familiar with of "looking down on your body being carried into the room from a place high above". I was looking down on myself and the scene around me from a position several meters above ground, through a wide-angle-ish lens and flash lighting. The square of the bed in the middle of the room seemed very large and prominent, and my sheet-wrapped body was being lowered into the middle of the square. None too gently it seemed, but I'm not complaining.

So, all I had to do was to wait for death in my own home.

However.

It seems that I was able to overcome the pneumonia.

Eh?

I did think like this, in a way.

"I didn't manage to die! (laugh)"

Afterwards, when I could think of nothing else but death, I thought that I did indeed die once then. In the back of my mind, the world "reborn" wavered several times.

Amazingly, after then my life-force was rejuvenated. From the bottom of my heart, I believe this is due to the people who helped me; first and foremost my wife, and my supportive friends, the doctors and nurses, and the care managers.

Now that my life-force had been restarted, I couldn't waste my time. I told myself that I'd been given an extra life, and that I had to spend it carefully. So I thought that I wanted to erase at least one of the irresponsibilities that I'd left behind in this world.

To be truthful, I'd only told the people closest to me about the cancer. I hadn't even told my parents. In particular, because of various work-related complications, I couldn't say anything (to people) even if I wanted to. I wanted to announce my cancer on the internet and report on my remaining life, but if Satoshi's death was scheduled, there might be some waves made, however small. For these reasons, I acted very irresponsibly to people clear to me. I am so sorry.

There were so many people that I wanted to see before I died, to say even one word of greeting to. Family and relatives, old friends and classmates from elementary and middle and high school, the mates I met in college, the people I met in the manga world, with whom I exchanged so much inspiration, the people in the anime world whose desks I sat next to, went drinking with, with whom I competed on on the same works, the mates with whom I shared good and bad times. The countless people I was able to know because of my position as a film director, the people who call themselves my fans not only in Japan but around the world, the friends I'd made via the web.

There are so many people that I want to see at least once (well there are some I don't want to see too), but if I see them I'm afraid that that the thought that "I can never see this person again" will take me over, and that I wouldn't be able to greet death gracefully. Even if I had recovered, I had very little life force left, and it took a lot of effort to see people. The more people wanted to see me, the harder it was for me to see them. What irony. In addition, my lower body was paralyzed due to the cancer spreading to my bones, and I was prone on my bed, and I didn't want people to see my emaciated body. I wanted most of the people I knew to remember me as the Satoshi that was full of life.

I'd like to use this space to apologize to my relatives, friends and acquaintances, for not telling you about my cancer, for my irresponsibility. Please understand that this was Satoshi's selfish desire. I mean, Satoshi Kon was "that kind of guy". When I envision your faces, I only have good memories and remember (your) great smiles. Everyone, thank you for all the truly great memories. I loved the world I lived in. Just the fact that I can think that makes me happy.

The many people that I met throughout my lifetime, whether they were positive or negative, have helped to shape the human being that is Satoshi Kon, and I am grateful for all of those encounters. Even if the end result is an early death in my mid 40s, I've accepted this as my own unique destiny. I've had so many positive things happen to me after all.

The thing I think about death now. "I can only say, it's too bad." Really.

However, even though I can let go of many of my irresponsible actions [by not telling people], I cannot help regretting two things. About my parents, and about Madhouse [founder] Maruyama-san.

Even though it was rather late, there was no choice but to come clean with the whole truth. I wanted to beg them for forgiveness.

As soon as I saw Maruyama-san's face when he came to see me at home, I couldn't stop the flow of tears or my feeling of shame. "I'm so sorry, for ending up like this..." Maruyama-san said nothing, and just shook his head and gripped both my hands. I was filled with thankfulness. Feelings of gratitude and joy, that I'd been lucky enough to work with this person, came over me like a landslide. It may be selfish, but I felt as though I had been forgiven in that instant.

My biggest regret is the film "Dreaming Machine". I'm worried not only about the film itself, but about the staff with whom I was able to work with on the film. After all, there's a strong possibility that the storyboards that were created with (our) blood, sweat and tears will never be seen. This is because Satoshi Kon put his arms around the original story, the script, the characters and the settings, the sketches, the music...every single image. Of course there are things that I shared with the animation director, the art director and other staff [members], but basically most of the work can only be understood by Satoshi Kon. It's easy to say that it was my fault for arranging things this way, but from my point of view I made every effort to share my vision with others. However, in my current state I can only feel deep remorse for my inadequacies in these areas. I am really sorry to all of the staff. However, I want them to understand, if only a little bit. Satoshi Kon was "that kind of guy", and, that's why he was able to make rather weird anime that was a bit different. I know this is a selfish excuse, but think of my cancer and please forgive me.

I haven't been idly waiting for death, even now I'm thinking with my weak brain of ways to let the work live even after I am gone. But they are all shallow ideas. When I told Maruyama-san about my concerns about "Dreaming Machine", he just said "Don't worry. We'll figure out something, so don't worry."

I wept.

I wept uncontrollably.

Even with my previous movies, I've been so irresponsible with the productions and the budgets, but I always had Maruyama-san figure it out for me in the end.

This time is no different. I really haven't changed.

I was able to talk to my heart's content with Maruyama-san. Thanks to this, I was able to feel, at least a little, that Satoshi Kon's talents and skills were of some value in our industry.

"I regret losing your talent. I wish that you were able to leave it for us."

If Madhouse's Maruyama-san says that, I can go to the netherworld with a little bit of self-pride after all. And of course, even without anyone else telling me this, I do feel regret that my weird visions and ability to draw things in minute detail will be lost, but that can't be helped. I am grateful from the bottom of my heart that Maruyama-san gave me the opportunity to show the world these things. Thank you, so very much. Satoshi Kon was happy as an animation director.

It was so heartbreaking to tell my parents.

I'd really intended to go up to Sapporo, where my parents live, while I was still able to, but my illness progressed so unexpectedly and annoyingly fast that I ended up calling them on the telephone from the hospital room as I was closest to death.

"I'm in the late stages of cancer and will die soon. I was so happy being born as a child to Father and Mother. Thank you."

They must have been devastated to hear this out of the blue, but I was certain I was going to die right then.

But then I came back home and survived the pneumonia. I made the big decision to see my parents. They wanted to see me too. But it was going to be so hard to see them, and I didn't have the will to. But I wanted to see my parents' faces one last time. I wanted to tell them how grateful I was that they brought me into this world.

I've been a happy person. Even though I must apologize to my wife, my parents and all the people that I love, that lived out my life a bit too faster than most.

My parents followed my selfish wishes, and came the next day from Sapporo to my house. I can never forget the first words out of my mother's mouth when she saw me lying there.

"I'm so sorry, for not bringing you into this world with a stronger body!"

I was completely speechless.

I could only spend a short time with my parents, but that was enough. I had felt that if I saw their faces, that it would be enough, and it really turned out that way.

Thank you, Father, Mother. I am so happy that I was born into this world as the child of the both of you. My heart is full of memories and gratitude. Happiness itself is important, but I am so grateful that you taught me to appreciate happiness. Thank you, so very much .

It's so disrespectful to to die before ones parents, but in the last 10 plus years, I've been able to do what I want as an anime director, achieve my goals, and get some good reviews. I do feel regret that my films didn't make a lot of money, but I think they got what they deserved. In these last 10 plus years in particular I've felt as though I've lived more intensively than other people, and I think that my parents understood what was in my heart.

Because of the visits by Maruyama-san and my parents, I feel as though I've taken a big burden off my shoulders.

Lastly, to my wife, about whom I worry the most, but who has been my support until the end.

Since that time-left pronouncement, we drowned ourselves in tears together so many times. Every day was brutal for both of us, physically and mentally. There are almost no words for it. But the reason why I was able to survive those difficult days was because of the words that you said to me right after we received the news.

"I'll be at your side [run with you] until the end."

True to those words, as though you were leaving my worries in the dust, you skillfully directed the demands and requests that came rushing towards us like a landslide, and quickly learned how to take care of your husband. I was so moved, watching you deal with things so efficiently.

"My wife is awesome."

No need to keep saying that now, you say? No no. You are even more awesome now than you ever were - I truly feel this. Even after I have died, I believe that you will send Satoshi Kon to the next world with grace. Ever since we got married, I was so wrapped up in "Work, work" that I was only able to spend some time at home after the cancer - such a shame.

But you stood close to me, you always understood that I needed to immerse myself in my work, that my talent was there. I was happy. Truly happy. During my life, and as I wait for death, I just can't express my gratitude to you enough. Thank you.

There are so many things, countless things, that I worry about, but everything needs an end. Lastly, to Doctor H who agreed to see me to the end in my home, even though it's something not done these days, and his wife and nurse, K-san, I would like to express my deep gratitude. Medical care in a private home is very inconvenient, but you patiently dealt with the numerous aches and pains that cancer brings on, and endeavores to make my time until the final goal called death be as comfortable as possible. I can't say how much you helped me. And you didn't just deal with this difficult and arrogant patient as if it were just your jobs, but communicated with me as human beings. I cannot say how much of a support you were to me, and how much you saved me. I was encouraged by your qualities as human beings several times. I am deeply deeply grateful.

And, this is really the last, but from shortly after I received that pronouncement in mid-May until now, I've been lucky to have the cooperation, help and mental support, both personally and in business, from 2 friends. My friend T, who has been a friend since high school and is a member of KON'Stone Inc, and producer H, I thank you both from the bottom of my heart. Thank you so much. It's hard for me with my measly vocabulary to express my gratitude adequately to you both. My wife and I have both received so much from you.

If you two hadn't been there for us, I am sure that I'd be anticipating death while looking at my wife here as she sits by my side with considerably more trepidation and worry. I am really in your debt.

And, if I may ask you for one more thing - could you help my wife send me over to the other side after my death? I'd be able to get on that flight with my mind at rest if you could do that for me. I ask this from my heart.

So, to everyone who stuck with me through this long document, thank you. With my heart full of gratitude for everything good in the world, I'll put down my pen.

Now excuse me, I have to go.

Satoshi Kon

dünyaaa dururrr oyungezeeeeer

ehehe. çok güzel bi fan made video olmuş :) Fatih Aydoğdulu yapmış, eline sağlık olsun.
İşte bizim tayfa :D

12.11.10

Gözlerini Kapayabilenler

Her şey gözümü açmakla başlasa da, çoğu şey gözümü kapatmakla devam eder benim için. Gözümü kapatır; hiç gidemeyeceğim yerlere giderim, hiç ulaşamayacağım insanlara ulaşır hiç konuşamayacaklarımla konuşurum. Hiç olamayacaklarım olurum. Hiç sevilemeyecek kadar sevilir, hiç sevemeyecek kadar severim. Hiç koşamayacak kadar koşar hiç kaçamayacak kadar kaçarım. Hiç yapamayacağım şeylerin tadını "hiç" de olsa almaya çalışırım. Göz kapamakla o hiçlik arasındaki tarifi zor yere bayılırım. Bazen beynin sağladıklarıyla hayrete düşer, bazen korkarım. Kapalı olan gözümün önünde tüm detayları bana ait olan bir Dünya ve içindekiler vardır beynimin bir kaç milyarlık sinir hücresinde. Her şeyin göz açınca gitmesinin hayal kırıklılığından bahsetmeye gerek yok... Ama kan akışın yavaşlamış, hafif bir melodinin hüküm sürdüğü bir yerde, ensene çalan ılık bir hava sonrası, sağ gözün kapalı, sol gözün açık olmak istediği anındaki insancıl karmaşanın hissettirdiklerini de inkar edemem. Gözümün açık olduğu zamanlarda da "hiç" gitmediğim bu yerlere giden birilerinin bir yerlerde elbet yaşadığını ve onu bulacağımı bilmenin tarifsiz keyfinden bahsetmeye bile gerek yok.

Gözlerimi kapatıp "bunlara dönüştüğümde" aklıma gelenlerin Murakami'nin de geliyor oluşunu çok seviyorum. Herkesin kendisini görebildiği kaç tane kitap yazarı kaldı ki?
Üçleme olan 1Q84'ün ilk iki kitabı, 2011 Eylül'de İngilizce olarak çıkıyormuş. Takvimlere not almak lazım. Okunacak çok sayfamız, gidecek çok yerimiz olacak...


O zaman bir de alıntı:
"So that’s how we live our lives. No matter how deep and fatal the loss, no matter how important the thing that's stolen from us - that's snatched right out of our hands - even if we are left completely changed, with only the outer layer of skin from before, we continue to play out our lives this way, in silence. We draw ever nearer to the end of our allotted span of time, bidding it farewell as it trails off behind. Repeating, often adroitly, the endless deeds of the everyday. Leaving behind a feeling of insurmountable emptiness... Maybe, in some distant place, everything is already, quietly, lost. Or at least there exists a silent place where everything can disappear, melting together in a single, overlapping figure. And as we live our lives we discover - drawing toward us the thin threads attached to each - what has been lost. I closed my eyes and tried to bring to mind as many beautiful lost things as I could. Drawing them closer, holding on to them. Knowing all the while that their lives are fleeting."Sputnik Sweetheart

11.11.10

kaaaaaasım

Kasım'da hiç bir şey başka değildir. En azından pozitif anlamda. En sevmediğim ay olmakla beraber Kâsım şeklinde okumak gelir içimden hep. Geçiş ayı resmen. Hem mevsim devrediyorsun hem artık "eh bak yıl da bitti" dedirtiyor her ne kadar önünde 30 gün olsa da. Tüm planlar yeni yıla göre yapılıyor aylardan Kasım olsa da. Bir çocuğun doğabileceği en saçma ay lan.
http://fizy.com/s/1lslyy

10.11.10

lovers

100 kere paylaşsam da yetmez. Ne film, ne OST'dir arkadaş...

Your voice still echoes in my heart

9.11.10

gerçekler bazen az gelir

balkona atarım kendimi
dolunay değiştir beni
öyle derine dalayım ki
kabarcıklar bile gözükmesin
derken bir yıldız kayar
tutsam bile elim yanar
ruhumu çeker medcezir
geri vermezse işime gelir
insan bazen kaybolmak ister
kendi kendine kalmayı özler
hayaller kurmayı sever
gerçekler bazen az gelir
bu dünya bazen dar gelir
bu hayat boş gelir

8.11.10

The Walking Dead


Eğer dizi bulma sıkıntınız varsa, şöyle üzerinde harcanacak zaman değecek bir diziye bağlanmak istiyorsanız, The Walking Dead'i mutlaka deneyin derim. Henüz plot bölümü yayınlandı ve çok sıkı bir giriş yaptı. AMC'nin en çok izlenen açılış bölümü oldu (tüm zamanların) ve zombi sevmeyenlerden bile tam not aldı.

Diziyi kim uyarlayıp yönetiyor dersiniz? Besmele çekip adını söylediğimiz Frank Darabont! Karşımıza da film kalitesinde bir dizi çıkmış kesinlikle. Analog efektler hiç bir dizide olmadığı kadar iyi. Oyunculukta biraz sorun var ama olur o kadar. Hardcore zombi filmi ve çizgiroman severler zaten müptelası olacaktır ama dizi severler de şans versin derim.

http://www.imdb.com/title/tt1520211/

6.11.10

Marketa Irglova - Alone Apart

Kervan geçmez hayatınız AŞK ile dolsun :))

How many times have i been here
How many times have you lost
And how many times have you drowned in the sea
if you weren't there to rescue me
We're sailing, we're sailing every night
We're drifting, we're drifting alone apart
Not to show that we're in need
But i'd heal your wounds if you bleed
How many times have i hurt you
And how many times have you
And how many times I'd been on my knees
Begging, begging "please forgive me, forgive me"
We're sailing, we're sailing every night
We're drifting, we're drifting alone apart
Not to show that we're in need
But i'd heal your wounds if you bleed
Thank you for being so patient with me
I've been weaker than I ought to be
Despair and jealousy blinded my mind
And I couldn't see how you're trying for me

4.11.10

Prensesin Uykusu

Çağan Irmak'ın yeni filmi Prensesin Uykusu'nun soundtrack'i tabii ki Redd'ten geldi. 2006'ta çıkardıkları ikinci albümden Prensesin Uykusuyum adlı parçaya Redd tekrar bir klip çekti ve kanallarda dönüyor.
Çağan Irmak'ın Redd'i keşfetmesi güzel tabii ki. Hakkettiği ilgiyi görecektir Redd böylece umarım.


bir masalın yokmuşuyum, ben hiç ben olmuş muyum
hala aynı duygusuyum, prensesin uykusuyum

3.11.10

Oyungezer - Kasım 37. Sayısı (3. Yıl Özel)

Ağzına kadar doldurduk bu sefer dergiyi! Bayinizden tekme tokat isteyin!


Yeni bölümleriyle, yenilenmiş bölümleriyle... TAM 196 SAYFA!

İNCELEDİK: Fallout: New Vegas, Medal of Honor, FIFA 11, Enslaved, Darksiders
DOSYALADIK: Oyun Dünyasının En 'Cool' 100'ü
PEŞİNDEN ROMA'LARA KADAR GİTTİK: Assassin's Creed: Brotherhood
İLK KEZ BAKTIK: DMC: Devil May Cry, Duke Nukem Forever
DOSYALADIK: Bağımsız Maceralar
REHBERLEDİK: Fallout: New Vegas, Darksiders

ayrıca...

SÜRPRİZ HEDİYE: TTNET OYUN'dan Oyungezer ailesine 5 süper oyun değerindeki E-PIN: Far Cry 2, Assassin's Creed, Flat-Out, Prince of Persia, Heroes V (+2 ek paket)

SÜRPRİZ: 42. Sayfa
HEDİYE: Fallout: New Vegas ve FIFA11 Posterleri

2.11.10

Filmlerden Alıntılar #8

Evet, bunu paylaşmamak olmazdı. Bir kadının erkeğine yazabileceği en güzel (en acıklı) mektuplardan biri vardı A Moment to Remember'da. İmge sağolsun, hatırlattı :)


"Aşkım
Beni yanlış anlama.

Ben sadece ama sadece seni sevdim
Sadece seni düşünüyorum.
Yalnız seni hatırlıyorum.

Sana kalbimin derinliklerini göstermek ne kadar zor!

Hafızamın geriye kalanıyla bunu yapmam mümkün mü?
Kalbim hızla çarpıyor.
Ben sadece "seni" seveceğim. Bunu unutmak istemiyorum ve unutmayacağım.
Bunu anlıyor musun?
Korkarım benim geri dönen hafızam sana her şeyi söylemeden önce... ...beni yine bırakacak. Söylemeliyim.
Seni seviyorum.
Ve üzgünüm.
Seninle tanıştım çünkü unutkandım.
Senden ayrılıyorum çünkü unutkanım...

Seni unutabilirim,...

...ama hiç bir şey seni benim içimden söküp atamaz.

Seni bıraktığım için beni affet.
Lütfen..."

1.11.10

Your dream will be your only shell

Mutlu olmak için eminim ki çok şey yapmışsınızdır. Çok zorluklar atlatmış, çok dikenli yollardan geçmişsinizdir. Çok değişmişsinizdir veya çok değiştirmişsinizdir... Yeri gelince kötü olmuş yeri gelince de kötülük yapmışsınızdır belki de. Güzel sonu düşünerek bununla yaşamayı öğrenmişsinizdir hem de... Bazen de zor olanı; hiç bir şey yapmamayı seçmişsinizdir belki; mutlu olmak için, hayallerinize kavuşmak için.

Ama hiç biri, mutlu olmak için hayallerinizden vazgeçmeniz kadar acıtmaz insanı. İkisinden birini seçtiğiniz an intihar ettiğiniz andır. Ve akıllara o melodiler gelir film şeridi yerine.

31.10.10

Zeki insanlar iyimser olamaz... Mı?

Elif Şafak yine döktürmüş ve yine çok güzel tespitlerde bulunmuş 10 Ekim 2010'daki yazısında. Okunası.
__


Bir hikâye anlatacağım size. Her hikâye gibi bunun da birden fazla kahramanı var elbette. Bundan seneler evvel bir gün Amerika'da herhangi bir eyalette tanınmış bir üniversitenin kampusundayım. 20-25 öğrencimle beraber sınıfta oturuyoruz. Dersimiz: Yaratıcı yazarlık. Çağdaş dünya edebiyatından konuşuyoruz. Derken bir yazarın, Amerikalı ve orta yaşlarında bir kadın yazarın ismi geçiyor. Ben tam kendisinin bir kitabını tavsiye edecekken, ön sıralarda oturan bir kız öğrenci -hayli hırslı, iddialı ve öfkeli bir genç kız- atılıyor hemen. "Ay ayyy," diyor sokak ortasında muz kabuğuna basmış gibi suratını ekşiterek. "Nefret ederim ondan." "Nefret çok sert bir kelime oldu," diyorum. "İnsan tanımadığı bir yazardan nefret eder mi?" Omuzlarını silkiyor. Fikri sabit, belli ki değişmiyor. Dersimiz kaldığı yerden devam ediyor. Derken Doğu Avrupalı erkek bir romancının bir makalesini okumaya başlıyoruz hep beraber. Makale son derece ilginç, derinlikli ama yazarın sesi yer yer hayli elitist bir tonda çıkıyor. Birçok öğrenci yazarın kibrini eleştirmeye başlıyor. O esnada, az evvel konuşan kız öğrenci tekrar söz alıyor. "Evet tamam diyelim ki bu yazar kendini beğenmiş, hatta narsist herifin teki. Ama itiraf edin, yazarların ve sanatçıların pis ruhlu ve aksi olmalarını istemiyor muyuz? Öylesi daha iyi değil mi? Ben şahsen bunu tercih ederim."
Başlıyor hararetli bir tartışma. Kız öğrenciden biraz daha izah etmesini rica ediyorum. Ve bana, hayat boyu hiç unutmadığım şu açıklamayı yapıyor: "Az evvel sözünü ettiğiniz kadın yazardan niye nefret ediyorum biliyor musunuz? Çünkü iyi kalpli, pozitif enerji saçan naif yaratığın teki! İyimserlik, evrensellik, empati... Bunların hiçbiri zekâ kokmuyor bence. Erkek yazarı niye seviyorum? Tam da kibirli, sinik, zeki ve ters olduğu için." O gün bahsi geçen kadın yazar Elizabeth Gilbert idi. Dünya üzerinde satış rekorları kıran ve bu yakınlarda Hollywood tarafından filmi yapılan, Eat, Pray, Love kitabının yazarı. Erkek yazar ise Milan Kundera idi.
Aradan zaman geçti. Dönemin sonuna doğru kız öğrencide bir mutsuzluk, bir dalgınlık gözlemlemeye başladım. Her ders biraz daha kapandı içine. Bir gün ofisime çağırdım. Uzun uzun konuştuk. Bana sevgilisinin bir başkası için onu terk ettiğini anlatırken şaşırtıcı ölçüde sakindi. Ne ağlama krizleri, ne duygusal sahneler. Kuru, katı, yargılayan bir tonla konuştu. Ama sevgilisini değil, kendini yargılayan. "Bugün istese gene başlarız." "Zaten senelerdir o istediği zaman başlıyor, o bitirince bitiriyoruz," dedi ve ekledi ardından durgun bir tebessümle. "Ben hep yanlış adamlara âşık olurum. Gider en pislerini bulurum nedense."
Kurcalar aklımı, kurcalar. Sahi nedendir biz kadınların iki duygusal uç arasında gidip gelmemiz? Dünyayı ikiye ayırıyoruz galiba: Sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz diye su geçirmez iki koca kap koymuşuz yüreğimizin orta yerine. Üstelik o da yetmiyor: "Nefret ettiklerimiz" ve "taptıklarımız" diye yeniden adlandırıyoruz kapları. İki zıt ve abartılı uç arasında gidip gelmekten yorgun düşüyoruz farkında bile olmadan.
Nedendir bazı kadınların "zekâ ve çekicilik" ile "narsistlik ve kabalık"ı bir zannetmeleri? Bizi sevenleri değil de hiçbir zaman sevmeyecek olanları arzuluyoruz nedense. İyi kalpli, sadık, fedakâr, yapıcı, uyumlu olduğunu düşündüğümüz bir erkeğe sempati göstersek bile saygı duymuyoruz çoğu zaman. İyi kalpliliği küçümseyip hafife almamız, aksi ve kendini beğenmiş tipleri yüceltmemiz neden?
Bir zamanlar "abdal" bir iltifat idi. Abdal olmak öyle herkesin harcı değildi. Biz ise şimdi bir zekâ fetişizmine kapılmış gidiyoruz. Bizi en çok incitecek erkekleri sırf bu yüzden baştacı ediyoruz. Değmeyeceğini bile bile...
Elbette ne Elizabeth Gilbert naif ya da yüzeysel bir yazar, ne Milan Kundera kibirli bir ses. Ama mesele şu ki bazılarımızın bu tür zihinsel kategorilere ihtiyacımız var. Yaşadığımızı hissetmek için illa da gidip birilerine kızmak, uzaktan öfkelenmek, birilerini de abartmak, gözümüzde büyütmek ihtiyacı duyuyoruz nedense. Sonra da bir türlü mutlu olamıyoruz da, o da ayrı mesele....

30.10.10

yürüyen adam


işten eve gelirken beşiktaş-ortaköy arasını yürürüm genelde. iyi geliyo. yürümeyi severim. müzik dinleyerek yürümek de ayrı güzeldir. Bu rota üzerinde sürekli denk geldiğim biri var. Evsiz barksız pis biri işte. Her gördüğümde yürüyor. Bi an beşiktaşa doğru, bi an ortaköy'e doğru. Hatta bazen aynı gün bir kaç kez buradan geçiyorsam (otobüsle filan bile olsa) durmadan yürüdüğünü düşünüyorum. sabahtan akşama kadar bu düz caddeyi bir o yana bi bu yana yürüyor.

ama böyle baldırı çıplak biri de değil. pis sayılmayacak kot pantolonu, yürümekten eskimiş siyah botu, beresi, epeydir kesilmemiş sakalları, az yırtık montu, sırtına astığı sağlam şemsiyesi. fiti fiti yürüyor hep. geçen karşımdan doğru geliyor yine, ben de içimden "aha yine sen" diye geçirirken eliyle "sigara varmı" demek istedi. Yok kullanmıyorum dedim. Aferin kullanma diye devam etti yoluna. Anlamsızca heyecanlandığımı farkettim.

Böyle adamların hikayelerini çok merak ediyorum. Ama ibret almak değil için alıştığımızın aksine. Ben sadece hikayelerini öğrenmek istiyorum. Hayatın yüzlerce telinden hangisinin koptuğunu ve bu günlere nasıl geldiğini görebilmek istiyorum. Hangi seçimleri ona neler getirmiş bilmem lazım. Bu merakım giderek daha da artıyor valla. Artık 30'a yaklaşıyoruz diye mi, yoksa başka sosyal nedenlerden mi bilemiyorum ama aklıma koyduğum iki belgesel projesinin birisi bu. Kaybedenler kulübüne üye bu insanların hikayelerini öyle Savaş Ay gibi ajitasyonla vermek yerine sadece vermek istiyorum belli bir kurgu üzerinde. Hem de sadece erkeği değil, kadını da. Burada bir de öyle bir kadın var ama yürüyen abi kadar şanslı biri değil. Ayakkabısı yok, kışlığı yok, mescit önlerinde yatıyor, bazen anlamsızca cadde üzerinde feryat figan ağlıyor. Yüzünüze bakarak küfürler ediyor ama sizi görmüyor bile. Size bakan ama sizi görmeyen biri işte. Altındaki beyaz tayt artık siyah olmak üzere. Regl kan lekeleri de cabası. Sabaha karşı 03-04 gibi gördüğünüzde, bi köşede oturmuş, sessizce, sadece bakıyor olduğunu görürsünüz. Herkes uyurken o bakıyor... O anda kafasından neler geçiyor bilmek istiyorum.

Evet, sanırım biraz da çilekeşim. Yani zenginler hikayeleri yerine böyle insanların hikayeleri bence daha bilinmesi gereken şeylerden (Ruslara katılıyorum yani). Zengin adamın ne hikayesi olacak ki; ya çok çalışırsın, ya aileden kalır ya piyango çıkar, başka ihtimal yok. Ama bir hayatı kaybetmek için bir, iki neden yetmez ve her şey olabilir bu bir kaç neden. Herkes "fakirlik" yüzünden insanların bu hale düştüğünü sanır ama fakir insanın yüzünden anlarsınız, fakir doğmuştur zaten, o giysiyi iyi giyer ama bahsettiğim insanlar kostümlerine alışamayan, zorla giyen insanlar. Mecburiyetten, kabullenmişlikten veya tercih ettiği için gibi pek çok nedeni olabilir. Bilmek lazım. (Egoist olduğumu da buradan çıkarabilirsiniz. Onlara yardım etmek, kurtarmaya çalışmak yerine meraklarımı gidermeye çalışan ilkel biriyim işte)

Neyse, bu yürüyen adamı her gördüğümde de aklıma kendim geliyor. Ben de eskiden çok yürürdüm kafam bozukken. Aynı caddeyi bir kaç turladığım olurdu. Kafam rahatlar, yeni şeyler gelirdi aklıma. Tarifi zor bir umut da gelirdi hani. Bazı insanlara yürümek böyle şeyler aşıyabiliyor.