11.12.09

dream on

şu ana kadar hayatımda hiç kadercilik oynamadım. "tüh ya kadermiş mk" demedim. Aslında diyemedim çünkü desem bile bunun bir rahatlaması olmuyordu bünyede. Yapacağım son şey kendimi kandırmak. Bilgisayar programcısı olmama izin vermedi diye YÖK'e çok kızmıştım, bir anda bu bölümü meslek liselerine sınavsız vermek nerden çıkmıştı. DAha sonra kendime kızdım neden bir B planım yoktu diye. DAha sonra aileye kızdım, bunun standart bile çalışmayla başarılabileceğini düşünüp kafamdakilerini iplemedikleri için... ama hiç "hayat ya, napalım çekeriz" diyemedim.

Çünkü "...ve olaylar gelişti" tarzında dizim devam ediyordu. Aslında en başından ediyordu. 6'lı yaşlarda teyzemin oğlu beni Atari2600 ile tanıştırmıştı, dergide de yazmışımdır bu hikayeyi çok kez, "oyun" denilen şey "kontrol etmek" ti ve ben kontrol etmeyi çok severim en başından beri (akrep burcu). Hayatımın her yerinde bu böyledir aslında. Nerede olursam olsun, konu benle ilgiliyse kontrolün bende olmasını isterim aksi halde büyük bir huzursuzluk ve paranoya alıp gider. Başkasının arabasında giderken bile bi hayli gerginimdir mesela. Neyse, daha sonra okumayı öğrenme, yazmayı öğrenme, daha kalın kitapları okumalar, daha çok yazmalar derken bir gün "oyun ile yazının" bir araya geldiği dergi ile karşılaşmıştım; Level. Tabii o sıralar Gameshow ve CDOyun olsa da benim başlangıcım Level idi. İlk onu sevdim. Allah'ım nasıl özeniyordum, nasıl. Bir insan hem oynayacak ve yazacak hem de bundan para kazanacaktı. Büyük dünyanın en kek işi derdim. Zira bu sadece bende değil, şimdi tanıdığım neredeyse her okuyucunun hayalindeki bir şeydi. Yazar yarışmaları yapıldığında yüzlere başvuru alırdı dergiler. Bundan dokuz sene önce ilk resmi "yazmak istiyom ya ben sizin derginizde ühü nolur" adlı başvurumu yapmış, haliyle geri püskürtülmüştüm.

Peki o zaman, gideyim ben demedim. Bir hayalimden asla bu kadar çabuk vazgeçmemiştim çünkü, hiç bir zaman da geçmeyecektim. Bilgisayarım yoktu, kendimi geliştirme adına oraya buraya yazılar yazmaya başlamıştım (buraları çok ksıa geçiyorum, yazsam kitap olur), şimdi google'da aratsanız Önbellek olarak bile ulaşamayacağınız eski şeylerden bahsediyorum. Düşünün daha Playstation1 yeni popüler oluyordu. Ara ara "başvurumu" gerçekleştiriliyor ve "nayır kuzummm" cevabıyla kabul edilmiyordum. Hala bilgisayarım yoktu. Yazıları ilk önce defterlere yazıyor, sonra bunu bilgisayarı olan bir arkadaşıma hatta sevgilime veriyordum. O da Word'e temize geçiyor, ben de 56K ile bağlandığımız internet kafelerden bunları yolluyordum (bi servet ödemişimdir kafelere). Zordu belki o yıllar ama hala tadı damağımdadır o amatörlüğün getirdiği haz. Bir şeyi başarmak adına çekilen cefa. Bir şeyi kritik etmenin verdiği keyfi çok az şeyden aldım diyebilirim şu hayatta... Daha sonrası ise daha uzun bir hikaye, sonraya bırakayım (özetle, yarışma olur, volkan katılır, volkan kazanır, sonra 2 dergide birden yazar 3 yıl, sonra ogz'ye geçer, 2 yılı aşkın da buradadır...)

Eğer "en başta" YÖK bi yamuk yapmasaydı, muhtemelen bilgisayar programcılığı okur ve devam ederdim. Çok heyecanlı gelirdi "bilgisayar" bana o zaman. Ki hala öyledir ama tabii ki biz Türklerde teknoloji biraz yanlış biliniyor. Şu aylarda bilgisayar programlama dersleri resmen götümden kan çekmekte ve fazlası. Bir programcının gününün 24 saat olduğuna inanmıyorum ben. Bunu olmadan da söyleyebilirim çünkü bir çok programcıyla (yan yana) çalıştım halen de çalışıyoruz. Eğer iş veren değilse programcı, çok büyük bir baskı üstünde oluyor, "deadline" en sevmediği kelime oluyor ve "mesai saatleri" diye bir şey yalan. Sosyal hayat mı? O ne ki!

Şimdi bandı başa sarıyor ve öyle bir hayat yaşadığımı hayal ediyorum da, tamam daha çok param olurdu, en azından şu anda bi araba alabilmiştim ne bilim belki de fazlası ama çok bunalıyor, çok sıkılıyor olurdum. "işini sevmek" "ben o mesleği yapmak istiyorum yaae" diyip sınava girmek olmadığını zaten artık biliniyor ama ben bilmiyormuşum ve sanırım direkten dönmüşüm. Gözlerim kör, daha şişman, hayata daha analitik bakan, matrix yeşiliyle gören, biraz daha takıntılı ve daha az sosyal hayat ile ben bu iş hayatına kaç yıl tahammül edebilirdim bilmiyorum. Belki de çoğu dergi yazarı hiç mesleğini icra etmemiş olması tesadüf değildir; örneğin sinan endüstri mühendisidir, tubek ve serpil iç mimar, faruk arkeolog filan...

Bir çocukluk hayaliyle yaşamanın belki çok getirisi olmuyor, hatta diğer iş tanımları arasında pek iplenmiyor (ki bu konuya da sonra değineceğim), ama inanın ki insanın mutlu olacağı yerde "olması" kadar güzel bir şey çok az (bu yerin neresi olacağını zaman size gösteriyor. Bazen en baştan, bazen finale yakın). Bu, yaptığım iş için değil, genelde böyle. Fizikçi'sinizdir ama hayalinizde bir kafe işletmek vardık en başından beri. Bence durmayın, gidin işletmek için gerekli tüm kapıları çalın, her seferinde geri püskürtülseniz bile. Ya da bir şehirde yaşarsanız daha mutlu olacaksınız, gidin herşeyi geride bırakıp yaşayın, ya da "o" insanla aslında siz mutlu olacaksınız (daha sıfatıan gerek yok), gidin girmeye çalışın koluna bir şekilde...

hayalinizin getirdiği mutluluğun karşısında en fazla ne kaybedebilirsiniz ki?
Tepkiler:

3 yorum :

Loreathan dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş beğeniyle okuduk efenim:)
Ben de bir dönem Serpil ile Pro Gamer'da çalışmıştım:) Gerçekten eğlenceli dönemlerdi.

Aydedeye havlayan dedi ki...

Güzel ve insanı kuvvetlendirici bi yazı gerçekten.

""ama inanın ki insanın mutlu olacağı yerde "olması" kadar güzel bir şey çok az (bu yerin neresi olacağını zaman size gösteriyor. Bazen en baştan, bazen finale yakın)"" kesinlikle katılıyorum..

ben de belki birçok şeyi kaybetme pahasına "seçimimime" ilerlemeye ona tutunmaya çalışanlardanım..
sevgiler..

Volkan dedi ki...

Loreathan: Aaa bilmiyordum bunu :D
-Serrrpiiilllll... :D

Aydedeye Havlayan: Teşekkürler ama yanlış anlaşılmasın. Ben "buldum" demiyorum. Bazen insanların hayalleri de insana hayırlar vesile etmeyebilir, neyi hayal ettiğine göre değişir ama ben şu anlık memnunum. Gelecek neyi gösterir, herşey tersine mi döner bilemiyorum ama çok da umrumda değil şu anda :)