• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.12.09

may the force be with you

(500) Days of summer


2009'un hala en güzel filmlerden biri benim için. Ara ara açıp bir kaç sahnesini izlerim. Gerçekten çok güzel sahneler, konuşmalar, referanslar yer alıyor filmde ama biraz internette araştırınca, filmin neden bu kadar çabuk fenomen olduğunu görmek mümkün.

Eternal sunshine canımız ciğerimiz, ama çok realist diyemeyiz. Duygusal adamın filmi ama biraz dünyadansak Days of Summer aranılan film. Her şeyi geçtim, filmin alttan alttan söyledi şu şeyi çok seviyorum, belki de o yüzden finalden önceki o buluşmada zevkten zevke koşuyorum.

20-30-40 sene artık neyse insanlar yaşıyor ve bu kadar zaman boyunca hayatı anlıyor algılarının izin verdiğince. tanımadığı bir insanla yollar kesişiyor ve hayatlara düğüm atılıyor. başka bir yemek oluyor haliyle bu. sonra ikisinden biri ben malzememi alıp giderim diyor, yemeğe karışan malzemesini yemeğin için söküp alıp gidiyor. öyle sanıyor en azından. sonra tencerede tek başına kalanın düşündüğü şey; demek ki hayatı yanlış bilmişim. hayat aslında şöyleymiş böyleymiş, bla blaymış. Filmin insanın suratına vurduğu şey de işte burada karşımıza çıkıyor. "Hayır evladım, sen doğru algıladın, hayat hakkında bildiklerin doğru. Sen sadece bu insan için yanıldın. 6 milyarın 1 kişisi hakkında, hayatına cezasını çektirme, gel öpüm muck"

Amerikan gençliği aşkı hangi uzvunda yaşar bilinmez ama böyle gerçekçi şeylere, sinemalarının ihtiyacı olduğunu gördük en azından. söylenen diğer şeylerden de en azından ben alacağım keyfi aldım.

http://www.imdb.com/title/tt1022603/

30.12.09

dünyanın en büyük fotoğrafı

Dünyanın en büyük fotoğrafı Almanya'nın Dresden şehrinde çekildi. Canon 5D Mark II fotoğraf makinesi ve 400mm lens ile çekilen panoramik fotoğraf 297.500 x 87.500 piksel yani 26 gigapiksel boyutunda. Basılırsa kağıt üzerinde 105 metreye 35 metre yapıyor.

Bu fotoğraf 1.665 adet 21.5 megapiksellik fotoğraftan birleştirildi. Bir robot tarafından 172 dakikada çekilen fotoğraf, 102 GB ham fotoğraf bilgisinin, 48GB bellek ve 16 işlemci tarafından 94 saat boyunca işlenerek oluşturuldu. Çekim esnasında en büyük sorun gün içerisinde ışık değiştiği için hız olmuş. Bu yüzden bellek kartına değil, veri direkt PC'ye aktarılmış. Aralık 2009 itibariyle dünyanın en büyük fotoğrafı.

Panorama Almanya'nın Dresden şehrinde, Haus der Presse çatısında çekildi. Solda Ostragehege'dan başlıyor, merkezde şehrin kongre merkezi var. Sağda Maritim Hotel yer alıyor. Arka planda Pemperoper, kale ve kilise görülüyor. Daha da arka planda televizyon kulesi ve Sakson İsviçre'si görünüyor. Fotoğrafın sağında Dresden'in güneyi görünüyor.

http://www.dresden-26-gigapixels.com/dresden26GP

Oyungezer - Ocak 2010 - koleksiyon sayısı

tadından yenmeyen bir sayı oldu valla.

29.12.09

Through the hourglass I saw you...


çok soğukmuş burası.

üstümdeki ağır battaniyeye rağmen donmuş gibiyim. kımıldamak imkansız gibi.

göz kapaklarım bile açılmak istemiyor. neredeyim diye merak etmiyor gözler.

bakınıyorum zorla etrafa.

olamaz ya. babaannemin evinde, salondayım. hafif bir ışık var, kimse yok.

derme çatma ufak koltukta yatıyorum. ne hikmetse boyum uzun gelmiyor. ama bu soğuk nerden geliyor?

arka tarafımda kalan camdandır muhtemelen. aralarından soğuk hava geçerdi hep.

kalkıp kapatacak kadar bile gücüm yok. karbondioksit zehirlenmesi yaşıyor gibi bitkinim. çok da üşüyorum.

battaniyeye sarılıyorum sıkı sıkı. bu bir rüya olmalı, uyan volkan diyorum.


arkamda bir hışırtı duyuyorum. daha büyük olan koltuktan geliyor. korkup bakıyorum.

seni görüyorum. ne işin var salonda? üşüyosun sen de!

kollarını ovuşturuyorsun soğuktan. ayaklarında çorap bile yok. deli misin?


Neden üstüne bir yorgan almadın ki? diyorum.

Başka yorgan yoktu, napim diyosun.

Başka yorganım yoktu evet. Fakirliğim aklıma geliyor. hiç yüzüme vurmadığın o fakirlik.

Bu çatı altında olmandan hoşnut değilim gibi hissediyorum.


Üşümene dayanamıyorum bir şekilde. Kenara çekilip yanıma çağırıyorum.

Gel diyorum elimle masum bi şefkatle.

Biliyorsun, gelemem diyorsun. Gözlerin yere bakıyor.

Biliyorum, gelemezsin ama ısrar ediyorum gözlerimle.

Alt dudağını büküp memnun değilmişsin gibi giriyorsun yanıma.


Üşümüyorum bi anda. Battaniyemle her yerini örtüyorum. ayakların donmuş. ayaklarıma değiyor.

normalde üstünden alacağım yorganı sana hibe ediyorum burada. üşümüyorum nasıl olsa.

sana bakıyorum. düzensiz bakışlar atıyosun bana. garipsin biraz. alışılmadık. değişmiş gibi.


Peki şimdi? diyosun.

Bilmiyorum. Sadece konuş diyorum. Dinlemek geçiyor içimden seni. Kendimden geçene kadar. Uyanana kadar.

Konuşuyorsun. Splinter Cell'in HD'sini izledim, biliyo musun, çok güzeldi! diyorsun.

Splinter cell bir film bile değildi. Ne HD'si demek geçiyor içimden ama demiyorum.

Sen sadece bilinç altımın konuşturduğu birisin gerçeğini farkediyorum. Seni konuşturmayı bile beceremiyorum adam akıllı. Sesinin kulaklarımdan içeri girmesine izin veriyorum sadece. Gözlerim kapalı.

Havadan sudan, anlamlı anlamsız konuşuyorsun dakikalarca. Gülüyorsun anlatırken, aksırıyorsun. Yaşıyor gibisin dibimde.


Sonra sana daha dikkatli bakıyorum. 1 cm ötemde olmana rağmen bana ne kadar uzakta olduğunu farkediyorum. Tanımıyorsun beni. Her zamanki gibi sadece mutlu etmek için buradasın gibi bir yüz halin var. Adımın önemi yok gibi.

Üzülüyorum birden bize. Bizden geriye birşey kalmamış. Sol gözümün dibinden bişi akıyor gözümü tekrar kapatınca. Yastığa düşmeden parmağınla yakalıyorsun nazikçe. Sanki değerliymiş gibi.


Sorun ne ki? diyorsun.

Sorun mu? Yok birşey diyerek geçiştiriyorum. Aslında kendime kızıyorum. Bilinçaltımda bile bana huzur vermeni diliyorum, benim sana vereceğim yerde.


Nefesin yüzüme, alnıma, gözlerime değiyor sen konuştukça. Çok gerçekçi. Çok gerçek gibisin. Böyle olmamalı. rüya gibi olsun. Ama artık gitmeliyim. Acıtmaya başlamadan. Uyanmalıyım. Gerçek değilsin. Bir yalanla mutlu olmak istemiyorum. kurumuş elini tutuyorum ama...


uyanıyorum hissetmeden. alarmın çalmasına da daha varmış. uykum da kaçık. nefesimi tutmuşum. kalp atışları düzensiz. ağzım kup kuru. yastığın sol tarafında nem var az. Ve çok üşüyorum gerçekten de. Battaniyeyi filan atmışım üzerimden. Tüm gece böyle uyumuşum sanırım. Bilmiyorsun ama ben hala deli uyuyorum. üstümdeki yorganı, battaniyeyi aşağı atıyorum, altımdan çarşaf kayıyor. benim suçum yok.


kalkıyorum zar zor. eğilip battaniyemi alıyorum yerden. O eski battaniye işte. O günlerden kalma. Sadece 4 dakka daha kestirmek için sarılıyorum ona. ısınıyorum. aklımdan o parça geçiyor...

28.12.09

Anneke'den kadınlık dersi

Anneke konseri hakkında bir kaç şey söylemeyeceğin sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Danny hakkında pek bir şey söylemeye gerek yok. En veremsel Anathema parçalarını söyledi ve duymamazlıktan geldim. Anneke'ye sakladım kendimi.

Böyle şirin mi şirin, bıcır mı bıcır bir sesle başladı konserine piyano başında. Sevdiğimiz tüm parçaları çaldı diyebiliriz. Gathering'ten kalma çok fazla parça çalmaması bir eksi olsa da kadın napsın. zaten 3 saate yakın bir süre sürdü konser.

Kadın gerçekten çok değişmiş. O metalciyim asiyim hell yeaaa modu kesinlikle yok. Yani kadınlar değişken varlıklar biliyoruz da Anneke, kendisinden başka bir insan çıkarmış resmen. Çok kibar. Çok melek. Hala çok güzel sesi var ve hala çok içten. En verem parçalarında bile sürekli gülebiliyor, parça aralarında birilerine bakıp kıkırdıyor. Gülücük saçıyor. Hayranlarını kırmayıp foto çekiyor durmadan imza dağıtıyor. Cennetten gelmiş gibi resmen. Bir de çok güzel, çok şirin ki sormayın. Böyle dibinden görünce daha bi hayranı oldum. Sarıldı bi de bana! Tabii ki buraya koyup çatlatmayacağım hayranlarını ama şöle bi kaç tane koyayım. 2 tane de parçasını videoya aldım. Hey OK ve Wonder. Belki koyarım bi süre sonra veya yarın, bilemiyorum. Anathema ve Anneke severleriyse 2010'da (ayrı ayrı) güzel günler bekliyor.

Gecenin hayal kırıklığıysa, Anneke'nin eski erkek arkadaşını sahneye çıkarmasıydı. Adam yarı Alman yarı Türk ama sonra anladık ki Anneke de erkekten anlamıyormuş yahu! Olamaz böyle bişi. Yakışmıyor asla yanına. Adam kalkmış bi de Anneke ile parça söylüyor (kocası da yan yandan bakıyo!). Sonra bi de demez mi "Barış Manço bilir misiniz?" eh be abijim, Hollanda'da dura dura ineğe bağlamış kendisini. Zaten pek kötü Türkçesi vardı, rezil edip parçayı gitti. Kuliste de gördüm kendisini pek cilveliydi. Dicektim kocasına hacı nasıl adamsın sen, gözü var lan hala hatunda diye, neyse günah almaya da cinayete de gerek yok diye sustum uahsdaehuahe

I adoooooooore, adore adooooooorrrrrrrrre

ED's Furry Fucking guide to metal

İşte size metal rehberi hauhauhads.

25.12.09

Şişer

Ufak erkek çocuklarının ergenliğe girene kadar tüm konu komşuyu yiyip kemirmesinin arkasında "ya bizim çocuğa kokmuş, şimdi bi tutam verin de şeyi şişmesin" tezi, neye göre ortaya çıkmış çok merak ediyorum. bi an merak edesim geldi aslında :))
başlıca şişirici maddeler, sucuk, köfte, biftek, döner hatta muz idi hatırladığım kadarıyla. Benim canım çok çektiği halde yiyemediğim olmuştu bunları ve fiziksel bir değişime uğramadım. Ama uğrayan olmuş ki böyle bir inanış var; canı çekti şimdi, şişmesin! ne lan ahahauua

I will be gone, I leave you to wonder


500. mesajım için güzel denk geldi, anlamlı oldu.

Pazar günü konser öncesi Anneke'cim (samimiyiz artık auhau) öyle bir X-Mas hediyesi olsun diye albümün favori parçama Wonder'a çok samimi bir video çekmiş (benim için:PPP). Sarılırım 3 gün bıraksalar, o kadar şirin çıkmış. Ama konserde çalmaz umarım. Her dinlediğimde yürek burkan, biraz serin rüzgarlar estiriyor içimde.


Kiraz Çiçekleri, Mayıs Sinekleri ve Ölümle Dans

Yıllarca önce, zor ama mutlu günlerimin birinde kafama bir şek takılmış halde google'da oradan buraya koşuştururken denk gelmiştim Mayfly yani Mayıs Sinek'lerine. Okuduğum şey tabii ki ansiklobedik bilgiydi ama beni biraz üzmüştü. Aklıma bir hikaye gelmişti; içinde insanların yer aldığı. Çünkü Mayıs Sinekleri'nin hikayesi biz insanlara aslında bir noktada çok benziyordu.

Festivale Cherry Blossoms (Kiraz çiçekleri demektir. Bir diğer adı da Sakura'dır. Ağaçların olabildiğince renklenmesidir. Baharın geldiğine işarettir ve Japonya'da bunu kutlamak gelenektir) geldiğinde hem çok sevinmiş hem de çok kıskanmıştım. Çünkü şu güne kadar Mayıs Sinekleri'nin metofor olarak kullanan bir film yok. Kısa filmler de buna dahil. Buna anlam verememiştim ve bir gün bir film senaryosu yazabilirsem, içine bu hikayeciği mutlaka koyacağım diye düşünmüştüm. Hala da düşünüyorum ama artık iş çok daha zor çünkü Cherry Blossoms gibi bir bir film var.


Filmi izlemeyenler için kısaca özetlersem (spoil yok merak etmeyin), yaşlı bir Alman çiftimiz vardır. 2 kişi bir evi paylaşmaktadırlar tün tün. Erkek sabah kalkar işine gider aynı saatte, aynı dakikada ve aynı dakiklikte evine gelir, karısı terliklerini önüne koyar hırkasını giydir ve sofraya oturulur. Bir ömür böyle geçmiştir. Aslan gibi çocuklar büyütmüşler ve yuvadan uçuşlarını izlemişlerdir. Kadınsa çok daha içlidir kocasına göre. Hatta tam tersi bile denilebilinir ama 2 bulmaca parçasının bir araya gelebilmesi için de aranan özellik budur zaten.

Yıllarca programlanmış bir makine gibi yaşayan adam, aslında hayatından çok memnundur. Kadın da memnundur çünkü kocasını çok sevmektedir. Hala sıkı sıkı el tutuşabilmektedirler. Bir gün doktorundan o kötü haberi alır karısı. Kocası çok yakında ölecektir. "Halbuki yaşanacak o kadar şey vardır" diye düşünür kadın. Kocasından bu durumunu gizler. Kocası karısının sözünü hep dinlediğinden onu tatile çıkarmak ister. Kocasının ellerinde öleceği gerçeği gözlerini yaşartır sık sık kadının. Çocuklarına gitmeye karar verirler ve tün tün giderler. Şehir değişmiştir, çocukları da öyle. Adapte olmakta zorlanırlar. Adamın aksırıkları artar. Ve bir gece karısı yanında uykuda ölür adamın. Artık tektir adam. Artık yemeklerini tek yiyecek, terliklerini kendi alacak, hırkasını kendi giyecek ve en kötüsü yatağının yanı boş olacaktır. Elbiselerini koklar, fotoğraflarını karıştırır sık sık. Bu sırada adam karısını onca yıl sonra bile bazı yönlerini tanımaya başlar. Fuji dağını çok görmek istemiştir kadın mesela. Sonra ünlü japon danslarını yapmak istemiştir hep bir Alman olmasına rağmen. Kocası karısının gözlerinde yatan bu kadını hiç görememiştir hayatı boyunca. İçini acıtır bu. Dahası bu dileklerini yaşaması için hiç karısına destek olmamıştır bile.Karısını çok özlemektedir ama zaman ağıt yakma zamanı değildir. Karısının içinde kalan uhdelerini adam hala sağ iken yerine getirmelidir. Bavulunu kaptığı gibi Japonya'ya gider ve film başlar (Fuji dağı, japon kültürü, mayfly, sonsuz aşk, pişmanlık ve çaba gibi öğelerin olduğu bir filmin favorilerim arasına girmesine şaşırmadınız umarım)



Mayıs sinekleri halk arasında Birgün sinekleri olarak bilinir. Ömürleri 24 saat kadardır. Doğarlar ve ölürler. Ve bunu bile bile yaparlar. Kitleler halinde ölmekten kaçınmazlar. Erkekler dişilerle çiftleştiği anda ölür. Dişiler biraz daha uzun yaşabilmektedir ama istisnasız ışığın etrafına dolaşan tüm Mayıs Sinekleri ölür çünkü ışık bu sineklerin en zayıf noktasıdır. Öleceklerini bile bile bu ışıktan kaçmazlar. Bilimsel olarak açıklanamasa da, hayatlarının amaçlarını bu ışık olduklarını düşünmektedirler; ulaşılabilecek son noktadır. Doğup uçup, bir ışık etrafında ölmektir hayatları ve bu en genel amaçlarıdır. Diğerleri gibi güzel çiçeklere konmak veya leşlerden beslenmek değildir onların derdi. Işığın etrafında toplu halde dans ederler. Bildiğimiz danstır bu hatta filmde bahsettiğim Japon dansı da bu sineklerin dansından figürler içerir. İnsanın gölgesiyle dansıdır bu. Işıksız olmaz. Sineklerin de tek istediği budur belki; gölgeleriyle dans etmek için yaşarlar? O an gelir ve cansız bedenleri denize düşer. Yok olup gitmezler. Ekosisteme karışırlar. İçlerindeki yumurtalar denizin dibinde yaşamaya devam eder ve olgunlaşıp bir ışık bulmak için ölüme doğru uçarlar korkmadan, anneleri gibi. Baharı müjdeler ölümleri. Aynı Kiraz Çiçekleri gibi. Bir hayat biterken, bir diğeri başlar dans eşliğinde.



(Meraklısına başka öneriler. Yasunari Kawabata'dan Koto, tabii ki Ozu'dan Tokyo Story)

24.12.09

Nolan, Inception ile kafayı çizerse

http://www.imdb.com/title/tt1375666/
Son 10 yılın en iyi hikaye anlatıcı yönetmenlerinden olduğunu düşündüğüm ve muhtemelen bir 10 yıla kalmaz da ismi Cameron kadar iş yapacak olan C. Nolan'ın son filmine epey var ama 2. trailer çıktı.

Fransızca olmasına rağmen, yavaş yavaş film kendisini gösteriyor. Bir cinayete tanıklık eden . Di Caprio'nun muhtemelen rüyalarını izliyoruz veya bunlarla gerçeklik arasında bağlar kuruyoruz, tam anlayamadım. Biraz Paprika'yı andırsa da, evrenin eğildiği sahne efsane gözüküyor. Nolan'ın kurgu ve senaryo bilgisine zaten hayrandım, şimdi hayalgücüne de hayran kaldım.

Memento'dan sonra tüm benliğini verdiği ilk film bu. Batman'leri o yönetse de, senaryo kısmında pek kalem oynatmamıştı ve Batman zaten onun ürünü değildi. Inception tamamen kendisine ait bir evren olacak ve muhtemelen Dark Knight kadar gişeye oynayabilecek. Ha tabii ki Avatar'dan sonra görsel olarak ne yapabilir diyor insan ama en azından hikayede devrimler yaratan bir abi Nolan.



İlk teaser:


Ha bir diğer EFSANE FİLM SERİSİ OLAN, evrenin görüp görebileceği en komik en iyi film kulvarında koşan recep ivedik serisi de Şubat'ta üçüncüsüyle geliyormuş. ÇOK HEYECANLIYIM! HAYATIMIN FİLMİ GELİYOR(!). Şuradan izleyin.

22.12.09

2010 ne getirsin?

Sevgili loLLa beni mimlemiş, cevap da istemiş. vermeyen nonoş olsun lan:D

Konu: 2010 ve kendisinden beklediklerimiz.

Zaten çok fazla yıl ve yılbaşı inancı olan biri değilim ama madem takvim değiştiriyoruz, o halde bir şeyler isteyelim, parayla değil zaten.

-Öncelikle sağlıklı, daha sağlıklı olmayı isterim sayın ve sevgili 2010'dan.
-Biraz kilo da versem fena olmaz. Sayın 2010, lütfen bu işe bi el atın!
-Şirketimiz SETİ, daha çok projeyi kapsın, daha çok para kazansın, daha çok büyüsün, daha çok mutlu olalım.
-Oyungezer en az 15.000 satsın.
-Tüm derslerimi vereyim. Kafam rahat olsun.
-Daha çok dizi, film izleyebileyim, daha çok kitap okuyabileyim, daha çok foto çekebileyim, daha çok senaryo yazabileyim, daha fazlaaaağğğğ
-Kendime daha çok zaman ayırabilsem keşke diyeceğim ama pek gerçekçi olmayacak.
-Parasal konularda da daha az sıkıntı çeksem fena olmazdı.
-Bi yurt dışı tatili hoş olur (parayı bulunca saçacak yer arıyorum auhsa)
-Iron maiden'ı artık izleyeyim nolur!
-Hz. Dio mide kanserini yensin, sağlığına kavuşsun, vefat edeyim demesin.
-Güzel bir fon bulup aklımdaki büyük ama kısa film olan 3 projeyi hayata geçirsem.
-Saymakla bitmeyecek sevdiğim gruplar tekrardan bile olsa konsere gelsin. İptal olan My Dying Bride konseri buna dahil.
-42'' Full HD bir LED TV nefis olurdu (param olmasa da olsa bu?)
-Her şeye rağmen mutlu kalayım. Kalabileyim.
-İnsanı insanlıklartan çıkartacak hayat testlerine daha az tabî tutulayım. Hatta hiç tutulmayayım.
-Sevdiklerim ve beni sevenlerle beraber olayım, gönüller şen olsun, keyfimize bakalım. Daha fazlasını beklersem de 2 olsun :)))

Kime paslayayım bu Mim'i... hmmm... şizopericiğe gelsin. Bi de Loreathan'a gelsin bakalım neler yazacaklar :))

Yazarın Yolculuğu


Yazarın Yolculuğu: Senaryo ve Öykü Yazmanın Sırları

Burada pek kitap önerisi bulamazsınız çünkü çok az roman filan okuyorum (bayadır da okumuyorum) Merak ettiğim konularda, akademik sayılacak külçe kitaplar hala favorilerim. Bilen bilir senaryo, hikaye olsun öykü olsun, bunları dinlemeyi de anlatmayı da severim. Hayır, bunu burada yazdıklarıma göre söylemiyorum. Henüz bu yönümü burada görmediniz :)

Bilmem kaçıncı öykü-senaryo kitabım ama bu kitap biraz diğerlerinden farklı. Her ne kadar "sırları" dense de bunun Türkiye'de satılması için kullanıldığı bir gerçek. Kimse size bu işin sırlarını 35TL'ye vermez. Verse zaten yurdumda da güzel hikayeli filmler, piyesler filan yazılırdı çoğunlukta.

Yazar konusunda McKee kadar olmasa da söz sahibi.
Vogler; Hollywood film şirketleri için çalışan tecrübeli bir öykü danışmanı. “Aslan Kral”, “Dövüş Kulübü”, “İnce Kırmızı Hat” gibi öykülerin oluşturulma sürecinde etkin olarak çalışmış. Ajansların gönderdiği çok sayıda projenin değerlendirilmesinin zorluğu karşısında seri üretim teknikleri geliştirmek gerektiğini anlatan yazar, öykülerin standartlaştırılmasının kaçınılmaz olduğunu savunuyor. Buna rağmen, öykünün gereksinimleri açısından bu teknikleri tedbirli ve hassas kullanmak konusunda da yazar adaylarını uyarıyor. Birçok eleştirmenin söylediğinin aksine bir formül kitabı değil bir form kitabı olduğuna dikkat çekilen kitapta asıl amaç, “fazlasıyla yükseklerde uçan mitolojik unsurlardan yola çıkarak, herkesçe ulaşılabilir, ayakları yere sağlam basan bir kılavuz” olmak. Birçok kişinin kitaptan -yazma işiyle hiç ilgisi olmasa da- etkilenmesi mümkün.

Milliyet Kitap'ta şurada biraz daha kitapla ilgili bilgi bulabilirsiniz.

Kitabı henüz yarılamadım bile ama diğer benzer kitaplara göre biraz daha modern bir ağızla ve at gözlüklerinin çıkarılmasıyla yazılmış. İyi bir senaryo yazarı, ilk önce kendinisi tanımalı, sonra ayaklarının bastığı yeri, sonra insanları, daha sonraysa insanları alıp götürmek istediği yeri. Yani aslında işin sırrı filan yok. Sır tamamen kişide bitiyor. Ama tabii ki "senaryo" yazımının bir matematiği var. Nasıl ki her eli neşter tutan beyin ameliyatı yapamıyorsa, eli kalem tutan, hayal edebilen her insan da bir senaryo, daha doğrusu doğru ve iyi bir senaryo yazamaz. Yazanlardan ders almak tabii ki iyi bir fikir. Birinin sizi anlamasını değil, birine sizi anlatmak isteyenlere ve yöntem öğrenmek isteyenlere bu son model kitabı öneririm.

20.12.09

hail&kill @ Turkey

Manowar'un Hell on Earth serisi 5.siyle devam ediyor. Geçenlerde Çift DVD'lik bu ürünleri çıktı ve 2005'teki konserden Hail&Kill'e yer verildi.

Hala hayatımda izlediğim en iyi performanstır o konser. fanboy olmamdan ötürü değil, atmosferden ötürüdür. like thunder from the sky, sworn to fight and die, we're warriors, warriors of the world derken Eric, gökyüzünde şimşek çakıyor, hafiften yağmur bırakıyordu yedikule'ye... Hatta Eric bir süre inanamadı havanın şarkılara eşlik ettiğine. En önden konseri izleyip Eric ile göz göze gelip defalarca bağıra çağıra yıllarca yüzlerce kez söylenen şarkılar söylenmiş, bir dönemimin en büyük gücü olmuş Manowar tavaf ediliyor, hacı oluyordum. Hep derim, bir türkücü bile olsam manowar hep dinlerdim. Neden olduğunu belki ileride yazarım.

ama DVD'de, Türkiye konserinde kendimi 5-6 kez, birkaç saniyelik bile olsa görmem beni çok güldürdü. Henüz 21.5 yaşımdayım. Çıtırım böyle, fazla kilo yok, saçlar daha uzamamış, bir heyecan var suratımda. Konser sırasında sağa sola bakıyorum durmadan, Kimi izleyeyim lan sahnede diye. Konser öncesi, sonrası da konuşanları çoğu Taksim tayfası, arkadaşlar (o çıplak olanlar hariç). Şimdi bakıyoruz da öyle görüntülere, oha abi yani, ne zaman 4,5 yıl geçti! Dün gibi hatırlıyorum yemin ediyorum. Neyse, en sevdiğim grubun bir ürününde bir kaç saniye bile olsa ölümsüz olmak güzel bir şey :D

şu adresten HD olarak izlenebilir parça... Hail & kill mk :)))


http://www.facebook.com/#/video/video.php?v=203324833310&ref=mf

19.12.09

I see you


-saat sabahın sekizi!!! Onur diyo evi su bastı kalk.
Ne ne nee suyu lan diyorum, ayağımı yere atarken bir korku var çapaklı gözlerimde.
Yok su mu yerde, salak. Sadece tuvaletin yerleri ıslak.
Daha önceki kiracı artık oraya ne takmışsa, kullanılmayan bir boru iptal edilmiş tıpayla.
O da dibinden doğru su sızdırmış tüm gece, inceden inceden.
"Dur ya ben bunu sıkarım" dedi. Aldı eline anahtarı çeviriyo.
İşin garibi, tıpa durmadan dönüyo, sonu yok.
Dedim "hacı bak yalama olmuş elleşme git, suyu kapat vanadan".
Kapattı geldi ama ulan musluktan hala su akıyo. Dedik her halde borulardaki su!
Neyse, baktı sıkılmıyor tıpa, dedi ben buna bir kaç çekiç darbesi vurayım. ÇAT ÇAT
... Su sızmıyor artık. Zafer bizde. ... kısa bir sessizlik...
PAATT ÇATT FOŞŞŞŞ... o tıpayı hala bulamadık. Üstümüz başımız, çamaşır makinesi filan yıkandı bi güzel. "Laynn senin kapattığın vananın ta amk"
"Anneeeeyyyy, kapat olm vanayı koş o zaman, getti evvv gettiii"...
Adi herif vanayı tam tersine çevirmiş. Yani full açık. Kapattım ıslak üstüm başımla. Abi saat 8! SABAH!
Neyse. Baktık tıpa ölmüş çoktan, ağlayanı yok. Giyindim gittim açık nalbur buldum. Tıpa + saç aldım geldim.
"Ya ben bunu şimdi bi yaparım eskisinden iyi olacak eheeh" diyo. Aldı, sardı saçı tıpaya, çevirdi çevirdi. Yine çok sıkı olmadı ama oldu gibi geldi. gittim açtım vanayı, su da sızmıyor. Tıpanın karşısında "oldu lan galiba, zafer bizimd... PATT ÇATT FOŞŞŞ"... Onur'u tam 12'den vurdu tıpa yine. Tabii yüzümüz gözümüz yine su. Gittim yine kapadım vanayı. Bildiğim tüm küfürleri ediyorum ama. Sonra o sinirle gittim uyudum havlumla. Sonra da ttnet'te toplantı vardı, sinirli sinirli oraya gittim. Geldim baktım bu sefer demir tıpa almış, iyice sıkmış. Damla akmıyor. Ama o demiri de bir gün fırlatırsa yemin ediyorum arkasından çıkar. Harbi ilk tıpa nerede olm, yuttuk mu acaba huashda.

-Ankara bok gibi bir şehir harbi. Yani resmen istanbulun çöpünü bile özletiyo bi kaç günde. ama odtü tarafları süper. teknokent'te kaybolmak kadar güzel bişi yokmuş. bilgisayar müh. fak.'teki hocalar da bildiğin sıyırmış. Adı lazım değil prof soruları uçakta hazırlamışmış, kolay sordum demeye getiriyor aklınca ama soruları bir gördüm, tansiyonum düştü resmen. neyseki ondan geçebildim. algoritma denen şey hayatımmış lan benim, kıymetlims, yeni çözdüm. daha sonra C ile programlama sınavı vardı, ödevleri kan alıyordu resmen, Eren olmasa çok pis sıçardım ama sınavda resmen tanrı karşısındaymış gibi kendimi yapayalnız hissettim. abi yarım sayfa kod verilir de içinden minicik bir detay mı sorulur? 1.5 derece daha gözlerim bozuldu yemin ediyorum. Neyseki o sınavı da verdim, göt oldu hauhau

- Sonra pericim ile buluştum. beni çok güzel bi yere götürdü, yedirdi içirdi ahuhsd. Bi insan bu kadar mı şeker, lolipop, şirin olur ellahım yarappim. Ben onun yerinde olsam her aynaya baktığımda kendimi yalardım auhsduha. Bir de acayip gülüyo, acayip mutlu bişi. insan pozitif enerjiyle doluyo resmen yanında. böyle insanları bile üzebilen insanların olması çok kötü, ama herşeye rağmen "dark side"a geçmediğini bilmek de bir o kadar umut verici bu hayat için. ama yılbaşı için kenan doğulu'ya çağırdım, bi sittir git dedi auhauıha, o çok koydu bak :PPP

- 1. Levent ve 4. Levent arasında kalan Levent'lerin hep nerede olduğunu merak etmiştim ufakken. Ha bir de, Fatih Sultan Mehmet Köprüsünü, FSM yaptırdı sanardım. Çocukken dedim ama ya, lütfen!

-Otobüste 60'larında olan bir bayanla bir muhabbetim oldu, zaman bulduğumda buraya yazacağım, bayağı uzun olacak, ama ondan sonra al bu sahneyi, koy bir filme, o derece, çok seveceksiniz.

- Sonisphere Fest aldı başını yürüdü. Bu da "tahmin" çöplüğünü ortaya çıkardı. Önceki mesajım bile hafif kalıyor artık. "Big Four" gelebileceği gibi yanında bir kaç efsane isim daha oldu olacak, yurt dışına gitmeye gerek kalmayacak, bekleyün.

- Avatar filmi bu dünyadan olamaz! Yok yani. Böyle bir şey ne gördüm ne hayal ettim. J. Cameron ölmeden önce her halde erdi de böyle bir film yaptı. 14 yıllık bir geçmişi olan film, ilk günü 200 milyon doları kasasına indirdi. 140 küsür kamerayla 500 milyon dolardan fazla bir bütçeyle çekilen film 160 dakika (1 dakikası 3 milyon dolardan fazla oluyor yani!!!) İçinde kullanılan dil 2 yılda yapıldı (dil yapmak?) Tek kelimeyle "büyüleyici". Pandora'yı görünce yemin ediyorum ayaklarım eve gitmek istemedi. Avatar'ımın tipi ne olursa olsun, bu bedeni aktarırdım, ölene kadar Pandora'da yaşardım. Ama 3D olayında bir ipnelik de yok değildi. Resmen kör oldum, başım ağrıdı izlerken. Alt yazıya da bakınca, salaklar yazıyı ön layer'a koymuşlar, sonra filme bakınca odaklanmak zor oluyor. Ulan hadi böyle film çekmeyi geçtim, alt yazısını bile ekleyemiyoruz, ne olacak halimiz ya hauahau. Ancak öyle aşk klonu filmler yaparız biz. Kim kimi elledi, kim kimi becerdi, kim kimi aldattı...

- Ha bu arada Vavien (Engin günaydın show) ve başka dilde aşk kesinlike gidilip görülmesi gereken türk filmleri.

- Şebo'nun albümünü beğendim. Yalnız parçası favorim oldu. Eski, Ateşe Yakın, Bazı Aşklar da gayet leziz ama ne olduysa bu kadına, bu kadar melankolik bir albüm daha önce yapmamıştı. Araya güzel, feel good parçası atardı, bunda yok. Dinliyorum böyle yağmur altında, ey allahım yarappim, ben ne yapayım o zaman diyorum, kötü hissediyorum kendimi nedensizce. Albüm adı ve kapak ise çok kötü. Benim Adım Orman ne abi? Al bi permatik...

-Ezel diye bişi türemiş şimdi yurdumda. İzlemedim henüz o yüzden bok atmayacağım ama "kült film" izleyici kankalar bile abi şöle böle diyor, aklımı çeliyorlar, Memoli'den sonra ilk kez (ausdhuahsua) bir Türk TV dizisi mi izleyeceğim şimdi nedir?


-Şu sıralar, Time Management konusunda hiç olmadığım kadar kötüyüm. Kağıda, kaleme dokunmaya başladım diye mi bilemiyorum. Vergi sistemi ve idare hukuku dersleri de almaya başladım, 2011'e kadar iptalim ben. Kendime daha az zaman ayırmaktan nefret ediyorum, du bakalım ne zaman ekrana kafa atıcam bu yüzden :PP

- Bitsin artık 2009. 2008'den daha iyiydi ama beklediğim performansı ne gösterdim ne de gösterdi. yeni yıldan meden umacak kadar da ufaldım, napalım

11.12.09

dream on

şu ana kadar hayatımda hiç kadercilik oynamadım. "tüh ya kadermiş mk" demedim. Aslında diyemedim çünkü desem bile bunun bir rahatlaması olmuyordu bünyede. Yapacağım son şey kendimi kandırmak. Bilgisayar programcısı olmama izin vermedi diye YÖK'e çok kızmıştım, bir anda bu bölümü meslek liselerine sınavsız vermek nerden çıkmıştı. DAha sonra kendime kızdım neden bir B planım yoktu diye. DAha sonra aileye kızdım, bunun standart bile çalışmayla başarılabileceğini düşünüp kafamdakilerini iplemedikleri için... ama hiç "hayat ya, napalım çekeriz" diyemedim.

Çünkü "...ve olaylar gelişti" tarzında dizim devam ediyordu. Aslında en başından ediyordu. 6'lı yaşlarda teyzemin oğlu beni Atari2600 ile tanıştırmıştı, dergide de yazmışımdır bu hikayeyi çok kez, "oyun" denilen şey "kontrol etmek" ti ve ben kontrol etmeyi çok severim en başından beri (akrep burcu). Hayatımın her yerinde bu böyledir aslında. Nerede olursam olsun, konu benle ilgiliyse kontrolün bende olmasını isterim aksi halde büyük bir huzursuzluk ve paranoya alıp gider. Başkasının arabasında giderken bile bi hayli gerginimdir mesela. Neyse, daha sonra okumayı öğrenme, yazmayı öğrenme, daha kalın kitapları okumalar, daha çok yazmalar derken bir gün "oyun ile yazının" bir araya geldiği dergi ile karşılaşmıştım; Level. Tabii o sıralar Gameshow ve CDOyun olsa da benim başlangıcım Level idi. İlk onu sevdim. Allah'ım nasıl özeniyordum, nasıl. Bir insan hem oynayacak ve yazacak hem de bundan para kazanacaktı. Büyük dünyanın en kek işi derdim. Zira bu sadece bende değil, şimdi tanıdığım neredeyse her okuyucunun hayalindeki bir şeydi. Yazar yarışmaları yapıldığında yüzlere başvuru alırdı dergiler. Bundan dokuz sene önce ilk resmi "yazmak istiyom ya ben sizin derginizde ühü nolur" adlı başvurumu yapmış, haliyle geri püskürtülmüştüm.

Peki o zaman, gideyim ben demedim. Bir hayalimden asla bu kadar çabuk vazgeçmemiştim çünkü, hiç bir zaman da geçmeyecektim. Bilgisayarım yoktu, kendimi geliştirme adına oraya buraya yazılar yazmaya başlamıştım (buraları çok ksıa geçiyorum, yazsam kitap olur), şimdi google'da aratsanız Önbellek olarak bile ulaşamayacağınız eski şeylerden bahsediyorum. Düşünün daha Playstation1 yeni popüler oluyordu. Ara ara "başvurumu" gerçekleştiriliyor ve "nayır kuzummm" cevabıyla kabul edilmiyordum. Hala bilgisayarım yoktu. Yazıları ilk önce defterlere yazıyor, sonra bunu bilgisayarı olan bir arkadaşıma hatta sevgilime veriyordum. O da Word'e temize geçiyor, ben de 56K ile bağlandığımız internet kafelerden bunları yolluyordum (bi servet ödemişimdir kafelere). Zordu belki o yıllar ama hala tadı damağımdadır o amatörlüğün getirdiği haz. Bir şeyi başarmak adına çekilen cefa. Bir şeyi kritik etmenin verdiği keyfi çok az şeyden aldım diyebilirim şu hayatta... Daha sonrası ise daha uzun bir hikaye, sonraya bırakayım (özetle, yarışma olur, volkan katılır, volkan kazanır, sonra 2 dergide birden yazar 3 yıl, sonra ogz'ye geçer, 2 yılı aşkın da buradadır...)

Eğer "en başta" YÖK bi yamuk yapmasaydı, muhtemelen bilgisayar programcılığı okur ve devam ederdim. Çok heyecanlı gelirdi "bilgisayar" bana o zaman. Ki hala öyledir ama tabii ki biz Türklerde teknoloji biraz yanlış biliniyor. Şu aylarda bilgisayar programlama dersleri resmen götümden kan çekmekte ve fazlası. Bir programcının gününün 24 saat olduğuna inanmıyorum ben. Bunu olmadan da söyleyebilirim çünkü bir çok programcıyla (yan yana) çalıştım halen de çalışıyoruz. Eğer iş veren değilse programcı, çok büyük bir baskı üstünde oluyor, "deadline" en sevmediği kelime oluyor ve "mesai saatleri" diye bir şey yalan. Sosyal hayat mı? O ne ki!

Şimdi bandı başa sarıyor ve öyle bir hayat yaşadığımı hayal ediyorum da, tamam daha çok param olurdu, en azından şu anda bi araba alabilmiştim ne bilim belki de fazlası ama çok bunalıyor, çok sıkılıyor olurdum. "işini sevmek" "ben o mesleği yapmak istiyorum yaae" diyip sınava girmek olmadığını zaten artık biliniyor ama ben bilmiyormuşum ve sanırım direkten dönmüşüm. Gözlerim kör, daha şişman, hayata daha analitik bakan, matrix yeşiliyle gören, biraz daha takıntılı ve daha az sosyal hayat ile ben bu iş hayatına kaç yıl tahammül edebilirdim bilmiyorum. Belki de çoğu dergi yazarı hiç mesleğini icra etmemiş olması tesadüf değildir; örneğin sinan endüstri mühendisidir, tubek ve serpil iç mimar, faruk arkeolog filan...

Bir çocukluk hayaliyle yaşamanın belki çok getirisi olmuyor, hatta diğer iş tanımları arasında pek iplenmiyor (ki bu konuya da sonra değineceğim), ama inanın ki insanın mutlu olacağı yerde "olması" kadar güzel bir şey çok az (bu yerin neresi olacağını zaman size gösteriyor. Bazen en baştan, bazen finale yakın). Bu, yaptığım iş için değil, genelde böyle. Fizikçi'sinizdir ama hayalinizde bir kafe işletmek vardık en başından beri. Bence durmayın, gidin işletmek için gerekli tüm kapıları çalın, her seferinde geri püskürtülseniz bile. Ya da bir şehirde yaşarsanız daha mutlu olacaksınız, gidin herşeyi geride bırakıp yaşayın, ya da "o" insanla aslında siz mutlu olacaksınız (daha sıfatıan gerek yok), gidin girmeye çalışın koluna bir şekilde...

hayalinizin getirdiği mutluluğun karşısında en fazla ne kaybedebilirsiniz ki?

10.12.09

RESET! 2009'un "En" lerini seçiyor...



Reset! yılın en iyilerini seçiyor ahali.

Kategori bol
En iyi albüm
En iyi çıkış yapan grup
En iyi konser
En iyi Türk grubu
Yılın Müzik Olayı
En iyi film
En kötü film
En iyi dizi
En iyi yerli dizi
Yılın Moda Olayı
Yılın Tasarımcısı
Yılın trend'i
Yılın Yeni Tasarımcıları-
Takip Edilmesi Gereken İsimleri
Yılın Güncel Sanat Olayı

Oy vermek için şuraya tıktık
http://www.resetmagazine.net/anketindex.html

"al dedi, git dedi" ve FIAT

Ne zaman izlesem güldüğüm, son ayların son internet fenomeni olan "Rapper teyze" videosunu izlemediyseniz izleyin.
Daha sonra da bunun FIAT reklamına uyarladığını öğrenip oturup ağlayın.




driven by the future nahhhhh

lady gaga da mı geliyor? 15 Haziran 2010

http://www.worldticketshop.com/concerts/lady_gaga_tickets/71667_lady_gaga_istanbul

böyle bişi var ama bilemiyorum %100 mü. Official sitede kesinleşse de antremanlara başlasak!

bu sene harcanan konser parasından daha çoğu gidecek 2010'da, şimdiden belli

9.12.09

Eric Clapton da bizi görecek @ santral ist

...derken 13 Haziran'da Eric Clapton da bizi görebilecek artık.

http://www.ericclapton.com/tour?page=1

RAMMSTEIN ve METALLICA'yı aynı anda izler miyiz bu yaz?

Cevap evet. Bu yaz ortalığın ***** konacak resmen sayın metalsever vatandaş. Bak bu haber hafifmüzik'te bile yok ahhaa :)

Bildiğiniz gibi sonisphere fest, bu sene takvimine Türkiye'yi de aldı nihayet 25-27 Haziran. Kendileri kimdir derseniz geçen seneki Metallica konserini izletenler der ve şu adrese önce bir bakmanızı öneririm:

http://en.wikipedia.org/wiki/Sonisphere

* Metallica
* Slipknot
* Korn
* Down
* Lamb of God
* Kamelot
* Die Toten Hosen
* The Prodigy
* Anthrax
* In Extremo
* Machine Head
* Soziedad Alkohólika
* Gojira

gibi grupları yurt dışında güzelce bi gezdirdi (UK kısmına gidin wiki den bakın abow olun).

Bu sene işe şöyle bir şey var:
In an interview with Stuart Galbraith before the 2009 events, he mentioned that he would like bands such as AC/DC, Iron Maiden, Muse or Foo Fighters to headline the 2010 event.On December the 7th it was revealed on Sonisphere's twitter account that there would be 11 legs in 2010, though the locations are still undisclosed.

On Monday 7th December 2009, the organisers at Sonisphere revealed that they will be making "a major announcement" at 6pm GMT on Wednesday, 9th December. Similarly, on the official Iron Maiden website, the homepage displayed a banner that reads "Watch this space - Wednesday 9th December, 6pm GMT". This appears to confirm Maiden as the main headliner for Sonisphere 2010.

Öncelikle ACDC iptal. Onu geç. Ayrıca Iron Maiden da gelmiyor İstanbul'a onu da unuttun. Ama burada olmayan Rammstein'ı ekleyin, Anthrax'ı ekleyin, belki Heaven&Hell'i ekleyin, Mastadon ekleyin, Volbeat ekleyin, SLAYER ekleyin ve Metallica ile kısık ateşte pişirin (ve daha bi sürüsü yan malzeme var). İşte size "ölüm randevunuz"... Tabii bunlar "kulağımıza" gelenler, bi kesinlik yok ama Metallica ve Rammstein'ı izleyeceğimiz neredeyse gerçek. Takipte kalın...

http://www.sonispherefestivals.com/

emre aydın ile teen olmak

2006'dıydı sanırım. Emre Aydın bi anda patlamış böle, Turkrock forumlarında filan biraz feryat figan. O zaman dinlemiştim Afili Yalnızlığı. Epey beğenmiştim diye hatırlıyorum (4 yıl olmuş mu olm!!!) ama tabii Emre Aydın ayrılık şarkıları yazdığı için, dünyanın en mutlu adamı olarak pek uzun süre playlist'imde yer alamamıştı. Ondan sonra da açıkçası pek geri dönmedim. Hatta hiç dönmedim... Anca TV'de filan denk gelirsem kulağımın ucuyla dinliyordum, Beyaz Show'da izlemiştim bi, efendiliğini de beğenmiştim açıkçası. Sonradan öğrendim ki eski/koyu bir FRP oyuncusuymuş filan... MTV'de ödül aldığında bi de vayy mayyy olmuştum, yine adını unutmuştum.

Geçen dedim lan bu adamın yeni albümleri nasıl ki... E yokmuş bu adamın yeni albümü! Bıraktığım yerde duruyor resmen... Onca yıl nasıl 1 albümden o kadar ekmek yedi yahu bu adam! Bakayım kaç klip çekmiş. 6 parçaya klip çekmiş. Oh süper bir pazarlama harikası derken, tekrar başladım parçalara...

Aslında söylemekten çok utanıyorum ama resmen zilli teenager gibi Belki Bir Gün Özlersin parçasına takılmış durumdayım bi kaç gündür. Klibi de yeni izliyormuşum gibi izledim. Çok profesyonel bir bakış açısıyla çekilmiş. Hatta klip tadında değil de kısa film şeklinde olmuş. Yavaş kadrajlar, ağır geçişler, fade in/out'lar, yavaş hareketler, detaylara zoom'lar filan. Nefismiş. Niye hatırlamıyorum ki bunları ben?

Sözler zaten doom metalin dantel hali, kıymık kıymık yoluyor adamı...

belki bir gün özlersin ...
başka adamlarla
başka şehirlerde yürürken . ...

Şu andaki ruhum, parçanın çıkışına denk gelen 22 yaşında olsaydı sanırım evir çevir dinlerdim, ciletlerdim çükümü ama şimdi farklı bir yerden vuruyor notalar (Ben 20li yaşların başında çok şanslı biriydim gerçekten, çok güzeldi o yıllar çok zor olsa,böyle şeyler film gelirdi hep). Sanki anlatılan şey bir özlemden, bir dilekten veya umuttan öte, geriye bir şeyin kalmadığı anda çıkan kelimeler gibi geliyor kulağıma. Geriye sadece bir Belki nin kaldığı anda insan neyden bahsedebilirse, ondan bahsetmiş gibi. Başka adamlara başka şehirlere ait bin bıçak sahibinin kulağına fısıldar gibi. Emre Aydın ne yaşamış diye merak ettiriyor. Cem adrian'ı andırıyor sözler yer yer. Kesmeşeker de var. Biraz da Katatonia.

Ama parçadaki 2 yeri anlayamadım: yasal acılarından ve sessiz harfler seçersin .. Bir anlam çıkaramadım açıkçası...

8.12.09

VIDEOGIOCO (animasyon)

Lan benim aklıma gelmişti dediğim, süperto bir animasyon. "kağıtlar oldukları yerde üst üste gelerek değil de yan yana, alt alta, çapraz gelerek hareket ettirilse ve stopmotion ile çekilse aynı şey olmaz mı lan" deyip bir iki de deneme yapıp, bir zik çizme yeteneğimin olmadığını görüp vazgeçen ve 2 ay önce yapılmış bu videoyu izleyip kıskanan bir bloggerım nihayetinde. böhü :(


"Ölmeden önce Cameron Diaz bana ..."


UASHDASHD... MUAHUAHUHAUA.... AHAHAUHAUH... YUHUAHHUA
ellahım yarrappim. nasıl güldüm nasıl güldüm az sonra okuyacağınız habere.
bu kadar komikse bu haberler, tüm gün bu magazin haberlerini okuyabilirim audhaa


Hollywood’un şımarık sarışını Cameron Diaz son oynadığı filmde lösemi hastalarını konu olan bir film çevirdi. Ardından da dünya genelindeki tüm lösemili çocuklara yardım amacıyla düzenlenen kampanyalara katıldı. 36 yaşındaki yıldız bu arada son günlerini yaşayan 15 yaşındaki Avustralyalı Josh Morten ile de el uzattı.

Hayatın son günlerini yaşayan çocuğun son isteğini “her şeyi göze alarak” gerçekleştireceğine dair söz verdi. Artık yataktan kalkamayan çocuk son isteğini ailesine bildirdi. Cameron Diaz’ın kendisine “oral seks” yapmasını istiyordu.

Aile de Cameron Diaz’ın danışmanlarıyla irtibat kurdu. Ancak küçük çocuk geçen hafta hayatını kaybetti. Aile çocuklarının ölümünden sonra bir basın toplantısı düzenleyerek ünlü yıldızı eleştiri yağmuruna tuttu.

Yaptıkları açıklamada, “Oğlumuzun son isteğini yerine getireceğine söz verdin. Ama bize sürekli meşgul veya müsait olmadığı söylendi. Cameron’un davranışından ötürü çok üzgünüz” sözlerine yer verdi.



Lan o nasıl çocuksa, ölürken bile insanın aklı çükünde olur mu? Diye düşündüm de, olur ya uahushua. Ölmeden önce son bir kez Megan Fox, yok olmadı Monica Belluci ile beraber olayım da toprağa karışayım gübre olayım" şeklinde bir dileğim olabilirdi ama sanmıyorum ki ailemin, bu dilek olmazsa kalkıp basın toplantısı yapsın, hayırsız aileee auhuaasdas.... "Çocuumuzu yalıcaksınız didin, hanım didik böğrümüze bastık ama yalamadın sen bizim çocuuu yani çok üzgünüz, bak öldü yavrım. getii getiii" auıshdıa

7.12.09

konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?


Çok Türk filmi çıkacak da gideyim diye bekleyen, heyecanlanan biri değilim genelde. Ecnebiciyim eh sanırım ama son zamanlarda Başka Dilde Aşk adlı filmi heyecanla bekliyorum resmen. 18 Aralık'ta çıkıyor.

Film Zeynep ile Onur'un aşkını anlatıyor. Zeynep hayatını konuşarak kazanıyor, Onur ise doğuştan sağır ve dilsiz. Kader bu insanları bir şekilde birleştiriyor ve muhtemelen de bir şekilde nasıl ayırdığını izliyoruz. "Farklı dünyaların insanları" klişesine gayet güzel bir yenilik getiriyor. Zaten senaryosu oldukça övülmekte. Hem engellilerin dünyasına bir ışık tutuyor, hem de günümüz ilişkilerinin konuşma=konuşamama eşit değildir anlaşmak gibi formülleri sorguluyor. Biraz da acıklı sanırım.

Facebook sayfasına gidip fragmanı bir izleyiverin derim.

http://www.facebook.com/BaskaDildeAsk#/BaskaDildeAsk?v=app_7146470109


Filmi biraz daha merak ettirmedi ama beni garip hissettiren bir diğer şey de, Pazar günümün "tek" kelime etmeden bitmiş olması. Evet, dünyadaki kimseye sesli olarak tek kelime etmedim hatta kendimle bile. Sadece nefes alıp verdim. Bunu da planlamadım sadece yeni farkına vardım. Ne dışarı çıktım bi dükkana gittim, ne telefonla birini aradım, ne biri arada, ne biri sesli konuşma teklifi etti, ne ev arkadaşımla lafladım, ne kendi kendimle konuştum... Bugün kendi sesimi hiç mi hiç duymadım ve bunun çok güzel bir his olduğunu gördüm. Normalde istesem bile böyle bir şey olmaz, inanmıyorsanız bir deneyin. Sadece 1 gününüzde ağzınızı hiç açmayın. Bu, belki daha önce de olmuştur bana ama farkına varmamışımdır, şimdi düşününce garip geliyor, konuşmamak. Neyse. Yarın bokunu çıkarırım zaten :D

6.12.09

Heavy Rain


Heavy Rain'i duymuşsunuzdur; acayip bir interaktiflikle, Fahrenheit'in yapımcılarından gelecek olan oyun. Bayadır da bekliyorum ama şu yaptıkları görsel, her baktığımda kalp atışlarımı hızlandırmaya yetiyor gerçekten. Ölürüm

5.12.09

69'u çok seviyoruz!

Bundan sonra Atlatjet ile uçuyoruz. Evet toplu olarak böyle hgfuhgd

Epic Failleştiremediklerimizden misiniz?


Şu sıralar bana bi haller oluyo ilginç olaraktan. biraz dalgan, biraz uykulu, biraz "bir kedi gördüm sanki" "bir ses duydum sanki" cilik oynuyorum kendimle istemsiz olarak.

karanlıkta mesela sandalyanenin siyah silüetini, yere çömelmiş de bana dik dik bakan biriymiş gibi görüp "ananı avradını zıhıhıısızızı" diye ürkebiliyorum gecenin bir vakti. daha ilginci, tiktak tiktak şeklinde saat sesi duyuyorum. kolumdaki saati dinliyorum, hayır ondan gelmiyor, ama odada da başka saat yok. Ama tiktaklar hep sürmüyor, kesik kesik geliyor. Ben kulak kabartınca çıkıyorlar, dalıp gidersem duymuyorum. sanırım kulağım yalama yapmış bi zımpara çekmek lazım.

sonra ne bilim, biriyle konuşurken, yazmam gereken şeyi değil aklımdan geçen şeyi yazıyorum çok alakasızca. Karşı taraf "o ne lan? nereye gideceğini sormadım ki, ne indirim diye sordum" diyebiliyor. Ben de tabii "ya pardon arkadaşa yazıyodum sana yazmışım" diye kıvırıyorum :P

ama en epic olanını geçende yaşadım. işten biraz geç çıktım, eve gidiyorum, karşı tarafa geçtim, durağa geldim, buradan da son otobüsüme binip eve gitcem işte. otobüs beklerken hem bişiler düşünüyorum hem müzik dinliyorum son ses (ki artık az geliyo ses, sağır oluyorum sanırım giderek), bir anda tanıdık numraları bi otobüs geldi. Bindim. Akbili bastım ve bir anda dünyaya döndüm. Hani filmlerde olur ya, karakterin içine sanki bişi kaçmıştır ama bi anda kendine gelir, nerdeyim ben lan diye, hah işte bi farkettim, eve gitmem gereken otobüse değil, işe giderken kullandığım otobüse binmişim! Lan ne işiiiiii alooo diye kendi kendime gülerken, arkalara doğru ilerleyip, en arka kapıdan ilk durakta indim. Baktım bi kaç kişi de bakıyo, bozuntuya vermedim, sanki ben böle kısa mesefaleri bile otobüsle giden biriymiş gibi davrandım. Yerlerse :)

Tabii Kasım sayısında, damla, şu Disko Kralındaki Aziz Kedi ile röportaj yapmış, ona epik fail nedir diye sormuştu. O da "Otobüsün arka dörtlüsünde otuturken, sert bir frenle ön kapıya kadar koşup bozuntuya vermeden o durakta inmektir" demişti. Çok gülmüştüm buna walla ama bi anda benzerini yaşayınca, kendime çok güldüm. kendimi de rezil edeyim dedim :)

4.12.09

Hurts - wonderful life

canzu, Reset'te gördü, sonra bana dinletti, ben gittim arkadaşlara dinlettim, onlar da akrabalarına, sonra hepimiz uşağa dinlettik... MP3 Player çatladı artık parçayı dinlemekten, kendini cebimden aşağı attı.

son haftanın en catchy parçası ilan ediyoruz Hurts'ın Wonderful Life'ını. zaten başka da parçaları yok. O yüzden tek parça üzerine orgy yapmaktan bıktık; dedik bari destek olsun, çok izlensinler de gaza gelip albüm yapsınlar, onlara da saldıralım... İzleyiniz, boş geçmeyiniz ahali. Klip zaten feci güzel. feci yani. pozitif anlamda.

Hatun kişisinin rahatsızlık verici bakışları, gubik dansı, Noir filmlerin atmosferi, abinin üstüne ayran dökülesi kumaş pantalonu 80'lerden melodiler, karanlık bir klip ama umut saçan sözler... Aman yea, izleyin-dinleyin göreceksiniz zaten :)))



http://www.myspace.com/ithurts

porno izlememiş erkek yok!

Artık bilimsel bir gerçek. Bayanlar, o yüzden erkeklere "ay sen de mııı izliyosoonnn, ııırençsınn" demesin. Hele erkekler "ne pornosu ya? Hiç izlemedim" demesin, kandırmayın biri birinizi... Kanada'da bile yoksa izlemeyen, belki Afrika ülkelerinde vardır, belki o da.

MONTREAL - Montreal Üniversitesi'ndeki araştırmacılar bir çalışma için hiç porno izlememiş bir adam bulmaya çalıştı ama başarısız oldu.

Araştırmacılar hiç porno izlememiş 20'lerindeki erkeklerle, düzenli olarak porno izleyenlerin görüşlerini karşılaştırarak bir çalışma yapmak istedi. Ama daha önce hiç porno izlememiş bir erkek bulamayınca araştırmaları sekteye uğradı.

Profesör Simon Louis Lajeunesse, "20 yaşlarında pornografi izlememiş erkekler aradık ama hiç bulamadık" dedi. Araştırmanın ana konusuna engel çıkmış olsa da çalışmada porno izleyen erkeklerin alışkanlıkları incelendi, ki bu da hepsine tekabül ediyordu.

Lajeunesse, porno izleyen 20 tane heteroseksüel erkek üniversite öğrencisiyle görüştü ve ortalama olarak hepsinin ilk kez 10 yaşındayken porno izlediklerini ortaya çıkardı. Porno tüketiminin yüzde 90'ı internet yoluyla yapılırken, yüzde 10'u ise video dükkanlarından porno temin ediyor.

Yalnız erkekler haftada üç kez ortalama 40 dakika porno izlerken bir ilişkisi olanlar haftada 1.7 kez ortalama 20 dakika boyunca porno izliyor. Araştırma ayrıca erkeklerin kendi cinsel imajlarına benzeyen pornoları izlediğini ve içeriğini kötü buldukları pornoları hemen elediklerini ortaya koydu.

Lajeunesse pornonun erkeklerin cinselliği üzerinde kötü bir etkisi olmadığını söyledi: "Hiçbir deneğin patolojik bir cinselliği yoktu. Hatta hepsinin çok geleneksel bir cinsel hayatı vardı. Pornografi onların kadınlara bakış açısını değiştirmemiş."

Guernica'ya 3D bakış

Tüm eserlere yapılsa lan bu çalışma keşke.
guernica'daki detayları daha iyi görebilmek; paha biçilemez.




http://www.lena-gieseke.com/guernica/makingOf.html

2.12.09

castaway on the moon

son zamanlarda Kore sinemasından çıkan son favorim hakkında bir kaç şey çizittirdim Reset'e. fotoğrafa tıklarsanız yazıya gidersiniz. hiç okumaya zamanınız yok, son karar nedir derseniz de, türe yakınsanız mutlaka izlemelisiniz diyorum.

alone

1.12.09

caught in a bad romance

itiraf ediyorum, parçayı da klibi de çok seviyorum lan, bazen sadece izliyorum bazen sadece dinliyorum. çift organlı lady'miz, gaga'mız varımız yoğumuz ailemiz artık. sülalece seviyoruz kendisini (dimi?). ARKASINDAYIZ!