• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

30.6.09

Looking4

IV
IV'ın yanında GTA yazasım geldi
900*600. tıklarsan. no manip.lalala

28.6.09

köy rüyası


hani böyle klasikleşmiş rüyalar görürüz çocukluktan beri, bazısı kabustur bazısı anlamsızdır ama çeşitli aralarda aynı rüyayı görürüz. benim öyle çok var ama bir tanesine anlam veremiyorum gerçekten.


uzun süredir görmemiştim bu rüyayı, dün gece uğradı bana yine. kabus gibi ama değil.

Sanırım bi 12 yıl önce köye gitmiştik. Annemin köyüne işte. ilk ve son kez gitmiştim. Bi 15 gün kalmıştık. Tabii o zaman köylere teknoloji pek ulaşmamıştı çok sıkılmıştım. TV bile yoktu. İnsanlar saat 10 gibi uyuyor, güneşle birlikte kalkıyordu. 4 katlı ahşap bi ev zaten, nüfus feci kalabalık ama evdeki herkesin bi görevi var karınca gibi. Biri büyükbaş hayvanları otlamaya çıkarır, diğeri bostana iner, diğeri odun keser, diğeri su taşır, bir diğeri kestane toplamaya gider, diğeri fırına ekmek yapmaya gider, bir diğeri küçükbaş hayvanların bakımıyla uğraşır, ben de öğlene kadar uyurdum. Artık dedem sinir krizi geçirir tembelliğimden ötürü gelir üstüme su döker uyandırıdı cani herif. Şikayet etsem de çok eğlenceli ve zorlu bi 2 hafta olmuştu çünkü o görevi olan herkesle 1 gün geçirmiştim.


Ama içlerinden en fecisi su taşıyan dayımın çocuğu ile olmuştu. Evin üst katlarına suyu böyle işte naylon bidonlarla taşırlardı. Kuyudan değil, kaynak suyunun çıktığı bir yapıdan alırlardı suyu. gidiş-dönüş 15 dakka filan sürerdi ama elde o bidonlarla çok yorucu oluyodu hatırlıyorum. Ellerimi keserdi o bidon. İşin ilginç yanı o su, üç yanı betonla çevrilmiş, ön tarafına bi ayak boyu sınır çekilmiş, dibi kumla örtülmüş bir yerden çıkardı ama hiç taşmazdı. Çeşme filan değildi yani, bidonu içine daldırır, geri alırdık. Dibi minik çakıllarla, kumlarla dolu olmasına rağmen hiç suyun üstüne çıkmazdı, o zaman anlam veremezdim ve aldığımız suyun nasıl bu kadar berrak ve süper tadı olduğunu çözemezdim. Sorardım dayı oğluna işte, o zaten hayatında hiç düşünmediği için, bilmiyordu.


ve ben naaptım? ayakkabılarımı çıkardım, sıcaktan bunalmış halde daldım o suyun içine. Dayı oğlu görmüyordu beni ama bir gördü uzaktan nasıl bağırıyo, "girme ulenn orayaa aaa-*** ko*** salağııııı" diye, ama ben çoktan girmiştim. Niye bağırıyodu ki! diye düşünmeye başlamışken o kuma gömülmeye başladığımı farkettim! yavaş yavaş gidiyorum aşağı resmen. Ayak bileklerime kadar batıyorum ama iziyorum kendimi acaba nerde durucam diye. Durmuyorum. Dayı oğlu işte çatapata koşarak gelip tuttu kollarımdan çıkardı beni. Baktım kan revan içinde kalmış ama bende sıfır korku var. Sonra anlattı ki, o yerin altı baya baya yüksek bir su yeriymiş ve üst yüzeyini kumla doldurmuşlar ince bir tel eşliğinde, normalde kuyu gibi bişiymiş yani ve ben o kumu geçseydim, gulpppp dibe doğru giderdim ve yüzme de bilmiyorum hahah negüzel :))

O öyle diyince tabii beni bi titreme aldı, keşke hiç anlatmasaydı dedim, bir daha da yaklaşmadım o su yerine ama epey kızdım madem bu kadar tehlikeli niye bişi yazmıyorsunuz kapatmıyorsunuz filan diye. Cevap basitti: buradaki herkes biliyor ki oranın ne olduğunu.


Sonra o olay bende yer etti. Hep oraya battığımı, çıkamadığımı, hareket edemediğimi görüyorum rüyamda ve boğulup su tam ciğerlerime giderken uyanıyorum bismillah diyerek. ama aynı rüya. hiç değişiklik olmuyor.

4 mevsim İstanbul

2012 gelmeden yok mu olacağız ne olacağız anlamadım. haziran sonu oalcak iş mi bu?

İstanbul'un çeşitli yerlerinde oturan arkadaşlarla msn'de geçen konuşma:

Ben: Abi burada yağmur yağıyo, orası nasıl?
arkadaş A: Aga burası yanıyor, ne diyorsun sen, yok öyle bişi
arkdaş B: Olm burada az önce koca koca dolu yağdı, sonra da yağmur,süper hava.
arkadaş C: Hadi ya. Burada hava kapalı, esiyo az, ha bişi oldu olacak, bakalım...

27.6.09

Megadeth'ten Headcrusher

Babaların son albümü Endgame'in eli kulağında. Albümden Headcrusher daha önce nete çok kötü kalitelerde düşmüştü ama ilk kez Vancouver'da çalındı bir kaç gün önce.

Valla ses kalitesi çok iyi olmasa bile bana bir hayli hoş geldi parça. Ki muhtemelen albümün en iyi parçası değildir. Bundan daha iyi en az 3 parça daha vardır. Yani umutluyum Endgame'den. Andy Sneap, kutsal dokunuşunu bu albümde göstermiştir de leziz bir albümle karşılaşırız, süfer olur. GOD SAVE THE KING. amin.

26.6.09

Rust in Peace

Yine Kerpe'den bi kare. Bu sefer de keşke yüzme bilsem dediğim anlardan.

paslanırız
tıklayınca 900×1356

oha be michael




Michael Jackson bile öldü be. Yuh. hem de bir kere bile izleyemeden. toprağı bol olsun :(

25.6.09

live for this


if you don't live for something, you'll die for nothing!

dünyanın en uyuşuk konseri Placebo'dan sonra Hatebreed adamın kemiklerini kırmaya geliyo akşam. ilaç gibi gelecek ilaç. çeneler kırılacak, kollar burkulacak, dişler kanayacak, gökten adam yağacak ulan. gaz gaz gaaaaazzzzz
KONSER SONRASI GÜNCELLEMESİ:
Görev tamamlandı. Kemikler kırıldı. Balans artık kullanılmayacak hale getirildi. Teoman da artık gider alt katta söyler türkülerini hahahah




23.6.09

look forward to

Kerpe'den. Daha iyi bir geniş açılı lensim olsun ya dediğim anlardan biri.


daşın üstünde bi çift var buradan göremeseniz de
1284×850 boyutlarında görmek için ne yapacağını biliyorsun! rımrımrımmm

DONE BECAUSE WE ARE TOO MENNY

Kalitesine göre bence oldukça az tanınan bir film Jude. Hatırlatmak istedim. İzlemeyen varsa da bir kaç yüz kelime kondurdum sineofrenik'e. Benim hayatımda Grave of the Fireflies'tan sonra en derin "çizildiğim" sahnelerden birine sahip Jude; feci depresif, feci veremsel bir bişi. Çift olamayan çiftlere önerilir.


'We are man and wife, if ever two people were on this earth
Tıkla, okuyanagari

22.6.09

you're not here

muhtemelen gözden kaçırdınız (ben kaçırmışım siz de kaçırmış olun nolur :P). izleyin SH'ciler


18.6.09

Sonunda bu da oldu: SOYULDUM


Eveeet... Dünyanın en "şanslı" insanı olan ben, evet evet ben, çektikleri yetmiyormuş gibi soyuldum. Evim soyuldu yani. Şu an da çalınmaya bile tenezzül edilmeyen PC'mden yazıyorum. Sevinsem mi, bilemedim.



Sevdiğim her şey çalınmış. PS3'üm oyunlarım, kameram, foto makinem, param vs... tabii ev arkadaşım da soyuldu ama o kadar ağır değil. Benim monitörümü sökmüş. bakmış onun monitör daha iyi onu almış, bırakmış benimkini, bir de telefonunu almış. Tabii evi didik didik etmiş. Benim bile bakmadığım yerlere girmiş. Hatta "anı poşetimi" bile ortaya çıkarmış. yetmemiş, eski sevgilimin doğumgünü için aldığım hediye paketini bile parça parça edip açmış, ama almamış allahtan. tabii ki ben meydan muhaberesini görünce bir an öfkemle dünyayı ikiye ayırmak filan istedim. çelik kapı kilit filan dinlemeden girmiş, epey durmuş hırsız ve gitmiş. polislerin de rahat tavırları zaten öfkeme öfkeme kattı. Zaten çalınan malların bulunma şansı %1 filanken.


Böyle fokurduyorum resmen. ama dış görünüş olarak gayet sakinim gibi. dondurma yiyiyorum mesela an itibariyle. odamda bir dört beş saat önce tanımadığımız birinin olup tüm emeklerimin hobiye eğlenceye dönüşmüş hallerini "çalması" ve şu anda onları "kaça satsam acabaa yaaaa" diye kafa patlamasını bilmem, delirtiyor içten içe beni. Ama tabii bir gerçeği de bilmiyor değilim. Kazanmak için debelediğim her şeyi bir gün kaybediyorum. Kaybedeceğim. Birine kaptıracağım...


Dilerim aynı hırsız bir gece bu sefer ben evdeyken evi tekrar soymaya kalkar. gerçekten dilerim bunu.

16.6.09

Manowar'dan aldık "Baba"yı




Bilindiği gibi Manowar konsere geldiğinde tekrar konsere geleceklerini ve yeni çıkakacak albümde bir de Türkçe parça olacağını dile getirmişti. Henüz gelemediler 2. kez konsere ama albüm öncesi çıkardıkları EP'de Father adlı parçayı 14 dile filan çevirmişler. Aralarında Türkçe hali de var.

En sevdiğim grup hala Manowar'dır. Ama bu demek değil ki saçmalıklarını dile getirmicem. Tamamen ticari açıdan olaya yaklaşan Joey abimiz, gitmiş bir tane gurbetçi bulmuş, al bu ingilizce text çevir babacım bunu demiş. haliyle hatalı çevrilmiş. Anlam bozulmalarını geçtim kafiye kurma derdi olmadan, alaksız bir şey olmuş. Hele ki artık müziğe söz yazıldığını düşünürsek, Türkçe bu müziğe hiç iyi gitmemiş. Eric Adams olmuş Eric Şeşen feat. Volkan Konak. Tellaffuzlar haliyle aşırı komik. Eric'in suçu yok zira kendisine ilettildiğine göre "Ben değil bu işlere Joey karışıyor" demiş. Vurgular, tonlamalar, esler yanlış yerlerde hep. Çok ucuz bir parça olmuş. Manowar'ı tanımayan, kalitesini bilmeyen veya fanboylar muhtemelen sesslikten şarkı yapsalar harika derler ama kazın ayağı öyle değil. Krallara yakışmamış en azından bizim parça. Umarım sadece EP'de kalır bu, albüme almazlar.

Ha geriye kalan yeni parçalar harika olmuş. Özellikle Let The Gods Decide nefis. Davullarda artık Colombus yok. İlk albümden donnie hamzik nefis performans çıkarmış. Albümden bayaa umutlandım. Gods of War zaten harikaydı gözümde ve sözde 3leme olacaktı ama vazgeçip Asgard Saga'ya bulaşmış abümler. Üçleme olan bu olacakmış sanırım. Hadi bakalım \m/

Babayı Dinle:





FAITH NO MORE @ ISTANBUL - 12 AGU


Bir süredir dedikodusu dönüyordu ama dedikodu olmaktan da çıktı. Tur tshirtlerinde Istanbul da var. Kısa bir süre sonra muhtemelen resmi olarak da açıklanacaktır.

FNM dağılmıştı bilindiği gibi. Asla izleyemeyeceğiz gruplar arasında yer alırkene reunion yapmaları ve buralara gelmesi feci heyecan verici. saykopat insan Mike Patton'ı dinlemek şüphesiz çok keyifli olacak. Bir de bir kaç gün önce Download festivalinde gösterdikleri performanstan bir video koyayım, cuk olsun.




14.6.09

balanced your dreams upon the edge of thorns


Dün çok güzel bi geceydi. Jon Oliva's Pain ayininden bahsediyorum. çok duygusaldı. çok çok 80lerdi. çok samimi çok güzeldi. çok Savatage'dı.... çok duygusaldı. yine çok duygusaldı. tekrar gördük ki, sanat dallarından en sihirlisi müzik. tek başına oturduğun odanda içkini yudumlarken, içinden akanları kağıda döküyorsun ve ertesi gün beş altı arkadaş kıç kadar bir stüdyoda bunları melodilere harmanlıyorsun. binlerce kilometre uzaktaki insanlardan habersiz. Ve gün geliyor karşında görüyorsun o tanımadığın insanları. yüzlerce inan hep bir ağızdan senin o odanda tek başına yazdığın şarkıları bağıra bağıra, kan revan içinde eşlik ediyor, söylüyor ezbere. Saygı duyuyor acına, mutluluğuna veya aşkına...




Hey there you / Way out there in the distance / Can you hear me /Are you there
I know it's late / So please forgive my persistence / But I'm hanging / Do you care
So lay back / Call off the attack / Cause if you look deep / Dreams are nothing that I lack / And all I seek / A final chance to speak / And I would let the whole thing keep / If I could just sleep
Hey there you / Way out there could you show me / Just a signal / Or a sign / That after all / All these years that you've known me / And I'm not just killing time
So lay back / Call off the attack / Cause if you look deep / Dreams are nothing that/ I lack / And all I seek / A final chance to speak / But I would let the whole thing keep / If I could just sleep
As I lay there late at night / Building castles in the air / Out of alibis and all those little lies / And then I look inside / And pray that I don't care
I don't care
I don't care
Hey there you way out there in the distance








I don't know where the years have gone /Memories can only last so long / Like faded photographs, forgotten songs / And the things I never knew / When the skin is thin, the heart shows through / Please believe me what I tell you is true...



rise and shine

bakarken dinleyin veya dinlerken bakın diye... öle esti işte. bi anda.


belki de...
bu iyi olmadı ya. tıkla bak


13.6.09

Sinemadaki ilk filmim ve altınlar


Bir an "sinemada ilk filmim neydi" diye düşündüm. buldum. sonra başka bir şey farkettim. şöyle diyeyim, ilk filmim Ace Ventura idi. Ben sinema nedir biliyorum ama beni sinemaya götürcek biri olmamış demek ki. Ama aklımda hep soru işaretleri vardı. "Ya kocaman ekran nasıl olur ki o kadar. Sesi nasıl veriyorlar" böyle o yaştaki biri için cahilce sorularım vardı aklımda.


Şimdi biraz konu atlaması yapıyorum. O zaman oturduğumuz evde Janet diye bir teyze vardı. Ermenilerdi bunlar. 2 de oğlu var büyük. Şu anda 38 filan olmalılar. Kuyumcu bunlar. Altın gümüş, allah ne verdiyse artık. Fakir de değiller zengin de. İşte bunların ufak oğlu, Arman, eve altın işleri getiriyor. İşte ben de annemle arasıra çıkıyorum bunlara, heleloylok eğleniyorum, muzurluklar yapıyorum. Arman diyo işte, ya gel Volkan seni kuyumcu yapalım olm, şöyle böyle, ben de yok yaaaaee ne kuyumcusu, mühendis olcam ben filan diyorum. Neyse, odasına bi giriyorum işte böyle minicik altın parçaları, ısıtıcılar filan var. Hemen ilgimi çekiyor. O zamanlar da her çocuk gibi ben de bir şeyi bozma, parçalama ve sonrasında toplama manyaklığı var... Diyorum öğret bana bişiler, yardım edim sana. Diyo işte "OOoo süper oldu, zaten ben de bu işler nası bitcek diye merak ediyordum". İşte öğretiyor. Beş tane buğday tanesi gibi altını yan yana getiriyorsun, içinde başka bir altın çubuk geçiriyorsun, baş tarafını penseyle sıkıyorsun, diğer tarafı kesiyorsun, ısıtıyorsun, böyle böyle örüyordum işte. Saat bilekliği filan oluyomuş bunlar. Neyse baktım yapabiliyorum, ellerim de hızlandı. Günde 3-4 saat bunun yanında takılıyorum. Bildiğin kuyumcu oldum yaa:))


Ondan sonra o işi bitirdik zamanında. Arman dedi gel senle gezmeye gidelim. İşte gittik, yedirdi içirdi bana. Yıl 1994 veya 95 işte. 12 yaşımdayım maksimum ama çok net hatırlıyorum o geziyi. Bizim pederin böyle gezdirme huyu olmadığı için nadirdir bu tip event'lerim o yaşta. Neyse, işte sözde bana o 1 haftalık emeğimin karşılığını veriyo ben de farkındayım sömürüyorum adamı. Diyorum sinemaya gidelim. Hmm Phmm diyo, ok diyoruz. "Gel seni Ace Ventura'ya- hayvan dedektifine götüreyim- Jim Carrey filan çok komiktir". Ulan o ne, o kim ne bileyim o yaşta. Neyse abi, ben öyle böyle değil, bi heyecanla giriyorum salona. Başladı film. Yapıştım ben koltuğa. Nasıl gülüyorum filme, nasıl ama, yarıldım, ağladım resmen gülmekten. Karnıma sancılar giriyo - ki hala izlediğimde gülerim. İşte ilk sinema deneyimim böyle olmuştu. Sonra da durmadan gider olmuştum onun yüzünden.


İkinci farkketiğim şeyse, sanırım baya baya çoğu elde ettiğim şeye bir bedel ödedim hep. Bir karşılığını verdim yani. Şu anda sahip olduklarım, önceden sahip olduklarım filan. Dolaylı veya dolaysız yoldan çalıştım. Ya insan ilk sinemaya bile bir emeğinin karşılığı olarak gider mi? Gidiyordu işte... Hatta ilk güzel kaliteli botlarımı da bu kuyumculuk sonrası işinden almıştım. O yaz okul tatilinde bunların dükkanlarında 1 ay çalışmıştım. Kuyumculuk atölyesi kadar da sıkıcı bir iş yokmuş onu görmüştüm. Hep aynı şeyi yapıyorsunuz ve her iş çıkışı ellerinizi ortak bir suda yıkıyorsunuz. Saçlarınızı da silkelersiniz. Şaka gibi geliyor olabilir ama 1 yıl sonra o sudan kilo kilo altın çıkarmış süzüldüğünde. İşte böyle emek harcayarak bir şey sahibi olduğumda da, o şeyin kıymetini çok iyi biliyorum. Bazen fazla bildiğimden bazı arkadaşlarım "amma da değerliymiş len malın" derler ama düşündüklerinde daha 1 iş günü bile çalışmadan herşeye sahip olduklarını anlarlar, uzatmazlar. Çok şeyim yoktur ama olanlar da değerlidir bu yüzden.

__________

__________

Bir sonraki postum da bu komşular üzerine olsun. Şöyle özetliyim, bu Janet ve ailesi ırsi olarak delilerdi! Evet, sonradan ortaya çıktı. Bildiğin anne ve 2 oğlu delirirlerdi, hastaneye kaldırırlardı, şok yerler gelirlerdi. Hayatım hep delilerle geçti lan benim istisnasız hahha. Ama ne anılar var deli komşularla of off. 2 film çıkar... İşler hafiflesin de, bi yazayım, yarılalım.

12.6.09

Sıkıcı bir gece


Ofiste sabahlanan bir gün yine...

İşlerin o günlük kısmını kısmen bitirmişiz...

Gözler olmuş japon...

Faruk'a diyorum hacı gel film izleyelim. OK diyor. Komedi olsun istiyoruz. Gece olmuş 3, biz güleceğiz.

Neyse IMDB'yi kurcalarken bir tane Yugoslav filmi gördük, yorumlar iyi, puan iyi.
http://www.imdb.com/title/tt0086935/ Şu film. Balkan Spy.

Neyse, cört diye indirdik, alt yazısını embed ettik. İndik oyun salonuna. Koyduk PS3'e, 42'' HDTV'den VHS kaset kalitesinden film izliyoruz! Sesler fecaat. 1950 direkt. Film de 1984'e ait.


Daha dakka 5 biz yarılmışız. Abi bu nasıl film. Sesini kısıp göstersek size dersiniz ki "Yeşilçam filmi bu". Tipler o kadar "Türk"ki. İnanılmaz yani. Daha komiği, binalar, sokaklar filan, tam 1980'ler Türkiyesi. Filmin bozuk, çapaklı film kalitesi bile aynı yaaa. Başroldeki adam Bülent Kayabaş resmen. Baktıkça gülüyoruz.

Neyse, Serpil geldi üst kattan. neye gülüyorsunuz bu kadar diye. Baktı baktı filme "salaksınız siz nihahaha" diye gitti. Biz yine gülmeye devam. Ama filme gülemiyoruz bir türlü. Filmde güldüğümüz 2 yer var, ikisi de karakterin düştüğü sahne. O kadar... Ha bir de evin hanımı kıpkırmızı bir ampül alıyor, salona koyuyor, herkes pancar gibi geziyo öle hiç bişi yok gibi.

Ya ne Tarkovsky filmleri izledim, analiz ettim hatta 10 hafta dialikte imge atölyesine gittim, bu kadar sıkılmadım hiç birinde. Tarkovsky filan James Cameron filan kalıyo yönetmenin yanında. Hele bir final sahnesi var ki allah yani, 30 dakka, tek oda, bir kaç plan, çatlıyorduk, hatta Faruk horlamaya başladı çatlamaktan, bir anda metaforlar uçuştu filan aha dedik Rus komedisi de bu kadar olur ancak. Sabah ezanıyla yattık. Allahım o sıkıntı her yerime yayılmaz mı, zor uyudum. öğlen kalktım, baktık ki hala etkisindeyiz filmin.
Aman, biz ettik siz etmeyin diye söylüyorum, hayatımın ilk ve son Yugoslav filmiydi kendisi...

11.6.09

under the blue sky

Gökyüzünün öfkesi... Her an patlayabilirim bakışları... Siyaha çalan bulutlarındaki gizem... Ve ortada bir uçak! Sadece yol almaya çalışan, minicik bir uçak...


alone
böyük hali için yardır gelsin

9.6.09

makes me small

Çok iyi bir kare değil, ama biraz uzunca bakınca kendimi bana "küçük" hissettirdi. Sevdim sonra. (manipülasyon yoktur)


istanbulda güneş böyle büyür
tıklarsan, büyür!

Lost'u unutmak!

Bugün ciddi ciddi düşündüm. Cidden. Dedim "Lost'u unutsam. hatta Lost dediler mi aklıma türkçe anlamından başka bir şey gelmese" diye.

Sonra otursam. tüm sezonları, bluray olarak koysam PC'ye. En baştan, ilk bölümden, beşer beşer, onar onar oturup izlesem... Arkadaşları da çağırsam. İçe içe, yiye yiye, teori ürete ürete gecemi gündüzüme katsam... Her sezon sonunda dumur olsam, hani bunlar sadece adaya düşen kazazedelerdi desem, Kate'in çillerine tekrar hayran olsam, Hugo'ya tekrar tekrar gülsem... En baştında tüm Lost teorilerini okusam, kendi teorilerimi yazsam, bilsem, kıçım kalksa, Lostkolik olsam, çevremi yine lostkolik yapmaya çalışsam, anlamayanları anlamsızca ezsem, böbürlensem salak salak...


Cidden. Düşündüm bunu yani. Harika olurdu ya. Muhteşem olurdu hatta. Hatta şu anda tek istediğim bu: LOST'U UNUTMAK VE BAŞTAN... BAŞTAN... TEKRAR TEKRAR... YAŞAMAK

7.6.09

Neyim? Neyiz?

Oksijen(65%)
karbon (18%)
hidrojen(10%)
nitrojen (3%)
kalsiyum(1.5%)
fosfor (1.0%)
potasyum (0.35%)
sülfür (0.25%)
sodyum (0.15%)
magnezyum (0.05%)
bakır, çinko , Selenyum, Molibden, Flor, Klor, iyot, Manganez, Kobalt, demir... (0.70%)


Bazen "insanlardan" fazla şeyler bekliyoruz. fazla büyütüyoruz. "fazla"laştırıyoruz... Aslında yukarıda okuduklarınızdan fazla değiliz. hem de hiç...

5.6.09

OGZ Haziran

yaza merhaba... haziran sayısı tüm dünyada!

other magazines play, oyungezer kills
içerik için üstüne tıkla

4.6.09

dark cloud

Yeni bir HDR... epey zaman alsa da içime sindi ortaya çıkan şey.

istanbulda güneş böyle batar
Büyük hali için üstüne tıklamayan O_O olsun...

çöldeki kutup ayısı olayım

(updated)
Çoğu zaman şanssız olduğuma yakınırım hatta burada da biraz örnekler vermişimdir ama şanssızlıkla "kaderin oyunu buuu" adlı şarkı yan yana gelince harbi nevrim dönüyor, attığım adıma kızar oluyorum.


Ofiste sabahlanan bir kaç günün ardından evime gelmişim, yatağımla hasret gidermişim. Baktım sıkılıyorum. Duvar duvar. dedim bir starbucks oradan da bir inci'den profiteröl hüpleteyim.


Girdim İstiklal'e. Artık o kadar sessiz sakin yerde bir süre geçirince insan, insan görmeyi gürültüyü özlüyor. Önüme gelene sarılarak ilerledim, ah insan ah ahhh diye. Bir pantolon bakayım diye de tünele doğru inmeye niyetlendim. galatasaray'ın orada KISK mitingi vardı, insanlar göt kadar yerden geçiyor. Oradan geçiyoruz artık bir yığın olarak, bir baktım amcamın kızları, dip dibeyiz. 1 yıl kadar irtibatımı kestim, epeyce doludurlar ağız olarak bana, o yüzden hiç konuşmaya yeltenmeden kafamı aksi yöne çevirip yürüdüm ama muhtemelen gördüler ama ses çıkarmadılar. Dip dibeydik yahu. arkadamdan bir ton şey diyeceklerine eminim.


neyse efenim biraz daha yürüdüm yürüdüm. hani biri görürsünüz, o size eski anıları hatırlatır, aslında o insanın konuyla pek ilgisi yoktur ama sırf hatırlatıyor diye sinir olursunuz. İşte öyle bir kız var, küçük beyoğlunda çalışan bir garson kız. balina gibi. ey allahım dedim. ne ettim ben sana. başımı belaya sokmadan gittim içtim kaavemi filan. pantolon da çok kazıkmış dedim salla. geri dönüyorum tünelden, eve gidicem.


ben işte allahın çok sevgili kuluyum ya, yani bilemiyorum hangi sıfatım var onun huzurunda ama o az önce anlattığım kendisini emiliii sanan balinayla benim eski sevgilim konuşuyor. balinanın kankası ile bunun, dünyanın en güzel günlerini geçirmişlerdi bi süre, oradan tanışıyolar. Ve bu olay benim biraz ötemde gerçekleşiyor. zorla izletilen bir film gibi.


hani insanlara böyle terminatör gibi bakarsınız. birine bakar, sonra diğerine, sonra diğerine. Ben de öyle yürüyordum, bunları görünce kırmızı alarm verdim. işin garibi eski sevgiliyle göz göze de geldim ama tanınmadım (aslında görülmemişim). . işin komiği yanında başka bir çocuk vardı. muhtemelen yeni sevgilisidir (aslında sadece arkadaşıymış). Asıl üzüldüğüm şey, alt tarafı keyfim yok diye evden çıkıp, 10 kat daha keyifsiz olarak eve geri dönmem. Bir de babamı görseydim wallahi bunun bir kamera şakası olduğuna inanacaktım...


yani adamın birini deprem korkusu sarmış, gitmiş arabistana, orada kafama bir şey düşüp ölmem diye. Bir gün çölde deprem olup yer yarılıp içine düşmüş o adam. Bu uyduruk hikayeye benzedi benim de durumum. sokağa da mı çıkamayacağız lan artık...(aslında, evet)

a dream

"It is a good viewpoint to see the world as a dream. When you have something like a nightmare, you will wake up and tell yourself that it was only a dream. It is said that the world we live in is not a bit different from this."
Hagakure

3.6.09

herkes

herkes cenazenize gelecek
herkes cenazenize, gerçekten öldüğünüzden emin olmak için, gelecek

HDR istanbul günbatımı

HDR (high dynamic range ) fotoğraflara sardım son zamanlarda. Arada bir böyle şeyler yaparım artık ama Tone Mapping epey bir kastırıyor, tecrübe lazım. Bir de güzel bir manzara elbette. Tripot şart shutter hızı yüzünden ama ben elde çektim, binalarda biraz silüet kaldı ama olur o kadar :)

istanbulda güneş böyle batar
Büyük halini istersen, üstüne tıkla blogger

1.6.09

MGS Rising- natal project @ E3


bir oyun portalından canlı Microsoft konfernasını tv ye verip tüm dergicek oturduk, ağzımız açık, salya sümük o görüntüleri izledik. Ortak noktamız: KIYAMET YAKLAŞTI...


Nintendo Wii nasıl yenilikçi bir adımla kontrol sistemini dğeiştirip dünyaya yeni bir eğlence sundu ve en çok satan next-gen oldu, aha bu sene de E3'te Microsoft ortalığın ağzını burnunu kırdı resmen.


Natal Project ile bir hayal gerçek oluyor. Artık oyun oynamak için kontrole ihityacınız yok. Çift hareket ve ses algılayan bir aparatla XBox360 ta artık TV karşısında el ayak kafa bacak yani tüm uzuvlarınızla oyun oynayabilir hale geleceksiniz. Nintendo'nun damı tabii ki de pabuça atılacak!!! Öyle ki demoda, tanıtan abimiz ellerini kımıldatarak yağlı boyalarla koca tuvalde resim çalıştı, yetmedi bir fil baskısı için gölgesini kullandı, arkadşaını da yanına alarak. O fil silüetini o tablosuna da sonra ekledi. inanılmazdı. Bu projenin de kafasında Steven Spielberg bulunuyor, yuh dedik konferansa çıkınca.


Daha sonra Peter abimi geldi. Yarattığı çocuk sizin ekran karşısına geldiğinizi anlıyor. Size yaklaşır TV'de, derslerini çalıştın mı diyorsun, çok gerçekçi mimikleriyle yüzünü asıyor. Yetmiyor, karşınıza su koyuyor. Ekrana değmedne elinizi hareket ettiriyorsunuz, sanki suyu okşuyormuşsunuz gibi su tepki veriyor, dalga çıkarıyor, ses çıkarıyor. Yetmedi, gerçek hayatta bir kağıda bir şey çiziyorsunuz ve TV nin üstünden bırakıyorsunuz, oyundaki çocuk da yukarıdan o çizdiğinizi alıyor! Sonra bildiğimiz tüm duaları okuduk!!!


MGS5'in de asıl adamı Raiden. Feci karizma. Ve artık sadece Sony adına değil, Microsoft XBox360'a da oyununu çıkaracak. En dumuru da buydu.


Alan Wake de gerçekten "olmuş". Feci tırsttık.


bana bir şey olmaz demeeee

Okey reklamlarını izlediniz mi?

Bu kadar sade gözüküp de bu kadar güzel mesaj veren kondom reklamı epeydir izlemedim. Reklamların birisinde 3 tamirci 1 klimaya dalıyor. Birincisi adamı sarkıtıyor "klimaya" hani? Diğeri de; sucu scooter'ının arkasına bir çok damacana su doldurup gidiyor. Bunun bir de billboardları çıktı. Önüne bir çok " damacan su" doldurmuş, abimiz de arkaya ayakları yaslayıp bir doggy pozisyonuyla su dağıtmaya çıkmış. "Grup" temalı Okey reklamlarına alkışlarımızı iletiyoruz. Bana bir şey olmaz demeyin: PPP