• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.5.09

Matrix'le bir 10 yıl...

FREE YOUR MIND

Yemin ediyorum Matrix'i sinemada izlemeye gittiğimi, bilet aldığımı, koltuğa apışık kaldığımı dün gibi hatırlıyorum. Dün gibi olmasa da sanki 2 yıl önce gibiymiş gibi filan geliyor. WarnerBros Matrix'in 10. yılını kutlama amaçlı yeni bir Ultimate paket çıkardığında farkettim 10 yıl geçtiğini. Vay anasını.


Sanırım orta3'te mi neydim Matrix zamanı. Zaten deli gibi film seyrediyoruz sinemada. Harbiye- TRT'nin karşı ara sokağında ara sokak vardı o zaman. Hergün okul çıkışı en az bir filme giderdik arkadaşlarla. Hatta derslerin olmadığı gün abartır bir girer 3 film izler kanlı gözlerle çıkardık. Bende para olmadığı zaman Ali diye bir çocuk vardı, gümüşçüydü bunlar para bok gibiydi yani, o ısmarlardı. Ve bir gün Matrix'in fragmanını TV'de gördüm. Gayet şık, cool bir erkek bir kadın, çatapataküte dövüşüyorlar filan. Filmin konusu hakkında sıfır bilgi mvar ve ben filmi ilk etapta "bir vampir filmi" sanıyorum. Asansör sahnesinde Neo asansörün telini koparım Trinity'le yukarı fırladığı sahne fragmanda çok kısa ve o asansör ipi gözükmüyordu, ben de bunları uçuyor sandım. E siyahları derileri giymişler, bir vampir filmi olması doğaldı.Zaten Blade adlı filmin etkisinden daha yeni kurtuşmuştuk.



Neyse efendim, film çıktı cuma günü, bende para yok, Ali de yok, kaldım öyle. gitmem lazım filme kuduruyorum. Anneme yalvar yakardım, dedim bulaşıkları bile yıkarım ve para gideyim. Neyse işte, aldım paramı gittim Beyoğlu Fitaş'a. Salon da hınca hınç dolu, diyorum alla alla iyi bir film galiba.


Abi film bir başladı, ben bir puştluk seziyorum yani filmde. Follow the white rabbit olayı başlayınca gözlerim pörtleyerek izledim filmi ve son ajan smith sahnesine kadar da tüm tırnaklarımı yemiş bulundum. Film bir "dövüş filmi" gibi gelmişti ama geri dönerken filmi düşünmeye başladım. Ya bir yerde tıkanıyorum resmen. What is the Matrix furyası işte budur. İlk kez izleyen salondan çıkar ve bu soru mutlaka aklına gelir. Abi nedir Matrix? Bu nasıl dövüş filmi lan? Kendimi yedim. Hemen bir daha izlemeliydim ve ertesi gün de babamı yolarak tekrar gittim Matrix'e. Daha dikkatli izledim. 1 hafta sonra bir daha gittim. Yavaş yavaş şekillenmeye başladı kafamdaki Matrix kelimesi ama daha fazlası lazımdı.



Bok gibi ingilizcemle internette yorumları okur bir şeyler çıkarmaya çalıştım. Ettim buldum. Sonra VCD'si çıktı Matrix'in işte. O zaman bende de Playstation1 var, bir aparatla film seyredebiliyoruz. Ve o günden sonra "hayatımda en çok izlediğim film" oldu Matrix. Sanırım 1.5 yıl kadar bir sürede haftada 2 kez filan seyrettim filmi. Artık her karesini, her repliğini, her mimiğini, tüm dövüş kareografilerini filan ezberlemiştim. Okulda bir birimize MAtrix'ten laflar söyler kavga ederdik ama öyle kavga değil. Biri ajan simit olurdu birimiz de Niyo, o sondaki kavga gibi kollarımızı hızla çarpıştırarak savuşturmaya çalışırdık bir birimizi. Of çok eğleniyorduk ya. Hatta ben bir keresinde gaza gelip o son Neo tekmesini Selim'in karnına doğru atmıştım da çocuk nefes alamamıştı bi süre haha.



Tabii MAtrix2in aslında 3leme olduğunu öğrendiğimizde asıl şoku geçirmiştik. Allahım nasıl bekleyecektik ikinci filme 4 yıl? Öyle de bir bekledik ki, öff yani. MAtrix 2 çıktığında ilk seansta biletimi almıştım. Tabii ki ilk film kadar mükemmel değildi ama konuyu devam ettirdiği için benim için çok özeldi. Monica Belluci'nin de olması ayrı bir hoştu. Artık Matrix evreni derinleşiyor, felsefesi ortaya çıkıyordu. 6 ay sonra da üçüncü film geldi. Gözü yaşlı bir şekilde Matrix'e veda etmiştik. Film neredeyse kötüydü ama Neo'nun fedakarlığı, gerçeklerle yüzleşmesi filan of yani. O hüzüntüyü bile dün gibi hissedebiliyorum.



Ondan sonra zaten Matrix forumları doldu taştı. Matrix bir senaryo değildi. Herkes bir film çekebilir, herkes bir senaryo yazabilir hatta herkes bir üçleme film senaryosu yazabilirdi ama çok,çooook, çoooooook az kimse bir evren yaratabilirdi. Wachowski kardeşler bunu başarmıştı. Matrix diye bir evren yaratmışlardı. Makinelere hayat verip yapay zeka veren insanoğluna, makineler savaş açmıştı, güneş enerjisiyle çalışan makineleri de yok etmek için insanoğlu gökyüzünü yok etmişti. Sözde makineler yok olacaktı ama zeki makineler enerjiyi, insandan, bio-enerji olarak kullanamyı bildi. İnsan bir pile dönüştü. Makineler için insanın doğumu demek enerji demekti. Bu insanlar da bir plug ile matrix'e bağlanıyor, altmetniyle "yaşadığını sanıyorlardı". Halbu ki öyle değildi, asiler yerin dibine inmiş, Zion'u korumayı başarmıştı. Son insan şehri. Ve olaylar gelişmişti... Matrix tam anlamıyla bir evren gerçekten. Makinelerin seri numaralarına, tüm yan karakterlerin hikayelerine hatat haritalarına kadar her şeyi olan bir evren. Matrix'in oyunları + 3 filmi + animatrix + çizgiromanları derken Matrix evrenine ait ne var ne yoksa okudum. Hatta o abartı Matrix felsefe kitaplarını da okudum. Daha çok büyülendim. Sonra ilk izlediğimde sandığım " bir dövüş filminden" ne kadar çok uzaklaştığımı gördüm. Gerçekten de, Matrix ne DEĞİL deseler, en güzel cevabı "Bir dövüş filmi değildir".
Tüm filmleri Bluray olarak muhafaza eder, ara ara kafam sıkılınca açar izlerim. Büyülenirim tekrar. Son 10-15 yılın kesinlikle en büyük bilim-kurgu yapımıdır Matrix. Ha bu Matrix'ten daha büyüğü yoktur şeklinde anlaşılmasın bu. Matrix bir çok filmden, bir çok animeden esinlenerek yazılmıştır, başta Ghost in the Shell olmak üzere. Ama bundan bile ben bir güzel pay çıkardım, animelere merak salmış ve izlemeye başlamıştım.



Dünyanın en iyi animasyonlarına, CGI'larına sahip üçlemenin hikaye olarak devam ettiği Matrix Online oyunu da Haziran sonunda sunucularını kapatacakmış. Böylece Matrix'in yaşayan son kalesi de bitecek. Zaten başka oyunu yapacak materyal de kalmadı. Matrix 4 kesinlikle yapılmayacak (Aslında Matrix: Zero iyi olurdu. Her şeyin öncesine gitsek mesela?)

10 yıl için matrix'e tüm hürmetlerimi sunarım. Her ne kadar wachowski kardeşler artık yaratıcı takılmasa da (ki Andy döndü-kadın oldu) belki bir, başka bir evren daha yaratır bu manyak insalar. O güne kadar ...All Hail Matrix!


Ajan Smith: "Why, Mr. Anderson? Why do you do it? Why get up? Why keep fighting? Do you believe you're fighting for something? For more than your survival? Can you tell me what it is? Do you even know? Is it freedom? Or truth? Perhaps peace? Yes? No? Could it be for love? Illusions, Mr. Anderson. Vagaries of perception. The temporary constructs of a feeble human intellect trying desperately to justify an existence that is without meaning or purpose. And all of them as artificial as the Matrix itself, although only a human mind could invent something as insipid as love. You must be able to see it, Mr. Anderson. You must know it by now. You can't win. It's pointless to keep fighting. Why, Mr. Anderson? Why? Why do you persist?"


http://www.imdb.com/title/tt0133093/

1 kadın 1 erkek yan yana gelmiş...



"1 kadın 1 erkek"videolarını facebook'tan gördüm ilk. Sonra başka bloglarda, başka video siteleri derken Disko Kralına çıktı bunlar. Ya bu ikili bence hiç bir birine yakışmıyorlar ama bu yakışmamazlık diziye de ayrı bir tat katıyor açıkçası. İndirdim izliyorum eski bölümleri... 2008 yapımı olup benim daha yeni bu sitkom vari diziyi duymam, elbette dizinin Türkmax'te yayınlanması. Kim izler o kanalı allah aşkına ya :)



Ayrıca Demet Evgar. Buradan sana sesleniyorum. Bu ne güzellik? BU NE NEEE....

http://www.1kadin1erkek.com/








30.5.09

Yaz mı geliyor, ne


En sevdiğim içeceklerin sonuna geldiğimde "en azından şişesine su doldurur dolapta saklarım" diyebilcem.


Cornetto'nun yanında minik hediyesini yiyebilcem.


Kiraz damlamış tshirtlerimle sokağa çıkabilcem.


Her aynaya baktığımda saçlarımın altında kalan yerin bembeyaz kalmasına ilk kez görüyormuş gibi tepki verebilcem.


Koca götümü bu sefer kaldırıp, tatile gidebilcem.


Denizde kendimi sakatlayabilcem.


Bu yıl da yüzme öğrenemicem.


Nefret ettiğim güneş kremini, solmasın diye sadece dövmeme sürüp sinir olabilcem.


Evden çıkarken "güneş gözlüğü mü, normal gözlüğü mü yanıma alayım yoksa ikisini de mi alayım, alırsam hangisini neremde tutcam?" diye çok bilinmeyenli zor bir denklem yaratabilcem.

Buz gibi soğuk biranın tadına varabilcem.

Barbekü partisi verebilcem(z).


Ağustos ayına muhtemelen melankolik başlayabilcem.


Beyaz peynir, karpuz, limonlu şipepsssle öğünlerimi geçiştirebilcem.


Galiba 2 kilo daha verebilcem.


Öldürdüğüm yüreğimle muhtemelen birini sevebilcem.


Terden kokabilcem.


Güneşin patladığı bir ton fotoğraf çekebilcem.


BÜTlere hazırlanmamak için bahaneler üretebilcem.


Daha çabuk sarhoş olabilcem.


Pike ve boxerla uyumanın keyfine varabilcem.


Kıçımı ısıran sivrisineğe küfredebilcem.


Elimde su şişesi ve sesiyle yürüyebilcem.

Işık sıkıntısı olmadan en az iki kısa film daha çekebilcem.


Bol bol su içip, dalağımın gulpgulp sesini duyabilcem.


Belki bisiklet alabilcem.


İğrenç insanlarla tanışabilcem.


Özlediğim sıcağı bir sonraki yaza erteleyebilcem.


-Cem- Cam'lı konuşabilcem.


Soğuk duşun dondurmadığını hissedebilcem.


Hissedebilcem.


...Ve bunları yaparken kışı düşünebilcem.


Düşünebilcem.


29.5.09

Yaratıcılığın böylesi

Reklam sektörünün gidiş hattı bu işte. Binalar yaratıcılıkla birleştiğinde, ortaya korkunç güzel, sci-fic, hipnoz eden bu sahneler çıkıyor. Must-see



http://www.youtube.com/watch?v=3FQv_eAxp3c

oooo beybi, beybiiii


Wild-World
Büyük halini istersen, üstüne tıkla blogger

28.5.09

Street Fighter 4- PES09 - >PSN<


Haziran'ın başından sonra Street Fighter 4'üme biraz daha fazla zaman ayırabileceğimi düşünüyorum. Normal dövüşlerde bazı Türklere denk geldim ama açıkçası %99'u oynamayı bilmiyordu, o %1'i de orta halliydi. SF4'te Türkiye yurt dışına göre iyi bir bağlantıya sahip olmadığı için kendi aramızda bağlantı süper olabiliyor.


Eğer Street Fighter 4'üm var ve iyiyim, döverim ulenn diyorsanız, Playstation Network'ten ekle; OGZ_volkan


Bu blogtan gelmişseniz, konuya "blog" yazsanız yeterli.


Ha tabii PES 2009 da kabulümüzdür ama ondan kendi aramızda olsa bile lag olabiliyor, bu da biraz keyfi kaçırıyor ama olsun.

27.5.09

Somonlar, İnsanlara Benzer

Daigo, sadece yayalara açık olan köprünün üstünde, tek başına kenarda durmuş, aşağı, suya bakıyordu. Bir kaç kımıldayan şey gördü. Balıktı elbette bunlar. Somon balıklarıydılar. Biraz daha baktığında bir kaç somon balığı daha gördü ama onların farkları, ölü olmalarıydı. Yüzmüyorlardı, akıntıyla yana yana yatmış, son duraklarına doğru gidiyorlardı. Ama o ilk gördüğü iki somon balığı akıntının tam tersine doğru yüzmeye devam ediyorlardı. Yerleri değişmiyordu, suya sanki asılı kalmış gibiydiler ikisi yan yana ama akıntıya da kapılmamışlardı...

Derin derin bakmaya devam ediyordu Daigo, suya, bu Somonların hareketlerine bir anlam aramaya çalışıyordu belli ki. Daha sonra komşu sayılan o yaşlı adam geçti köprüden, Daigo'yu uzağa dikkatlice bakarken gördü, yanına sokuldu. Daigo yaşlı adamı farketti ve bu gördüğünü ona da göstermek istedi:

Daigo: Ne kadar da küçük...
Adam: Somon mu?
D: Şey, evet.
Kayaların oradalar...şurada.
A: Şunlara bak!
D: Ne kadar acıklı...
...ölmek için çabalıyorlar.
Her halükârda öleceksen...
...neden bu kadar çabalarsın ki?
A: Eminim ki, doğdukları yere....
...geri dönmek istiyorlar.

ve adam yoluna seri adımlarla devam etti. Daigo da balıkları izlemeye devam etti. Somonların hayatları, doğdukları yere ulaşmak için vardı. Onlar da bu hayatı o amaca göre harcarlardı. Sonra hayatını gözden geçirdi. Belki risksiz yaşıyordu, diğer "balıklardan" daha çok yaşayabilecekti daha iyi durumda, ama çabalamıyor akıntının gittiği yöne, seçme hakkı olmadan gidiyordu. Akıyordu. Halbuki o çocukluğunu özlüyordu. Hatırlamadığı babasına annesini ve kendisini bıraktığı için nefret duysa da, nefret her şeyi kül edicek kadar yeterli değildi ki. Doğduğu zamanki kadar saf, temiz, güzel olmayı tercih ederdi elbette... Doğdu yer... Sonra arkasını döndü ve seri adımlarla köprüden yoluna devam etti Daigo, bir daha o iki Somon balığını görmemek üzere...

Ne oldu sana Chun Li?



Sinan'ın hiç gözümüzün yaşına bakmadan, tüm mail grubuna yolladığı o mailden bu fotoğrafı görünce, istifa etmek, tüm oyunlarızı kırmak hatta ölmek filan istedik. İçimizdeki çocuk öldü.

Biz Chun Li'nin poposuna, Yep yep'indeki bacaklarına bakarak büyüdük. Cinselliği ondan bile öğrendik diyebiliriz. Ama bir Cosplay fotoğrafı bizi 1.5 milyon yıl önceye götürdü. Maalesef, bu kötülüğü siz blog okuyucularına da yapıyorum nihahaha...

26.5.09

Plants vs Zombies ile sabahlamak


PopCap oyunlarını bilirsiniz. Casual dünyada ötesi çok azdır. Bağımlılık yaratır ama son haftalarda tüm dünyayı bir Plants vs Zombies salgını kapladı ki sormayın. PopCap da bu işe bir hayli şaşmış olmalı zira inanılmaz güzel satışlar yapıyor bu basit ama müthiş eğlenceli oyun. Defence Tower tarzı oyunları sevenler tapar bu oyuna.


http://www.popcap.com/games/pvz ister deneme sürümünü oynayın isterseniz satın alın, isterseniz warez-bb'den indirin edin vs ama oynayın bu oyunu. Terapi gibi resmen.

PınarBeyaz ile gülmece

Pınar Beyaz videoları çok güzel lan. Çok sevdim. Ahan da ortaya şöle bişi yaptım. İzleyin gayri :))


DIKLA İZLE

Departures (Okuribito) ile "dönüş"


"Gidenlerin" mi "gittiğini sananların" filmi mi?


Geçtiğimiz Oscar'da en iyi yabancı film ödülünü alan ve bir çok ödülü süpüren bu japon filmi tam anlamıyla "kanserojen" bir madde... Yani ben Grave of the fireflies'da bile bu kadar yıkılmamıştım. Departures o kadar iyi ve çabuk kana karışıyor ki, tüm dünyada dvd satışları başladığında daha büyük ses getirebilecektir. imdb de ilk 150ye kadar çıkar.

Dünyada böyle bir hikayeye sahip hatta benzeri başka bir hikaye yok. Senaristin ilk uzun metraj senaryosu olmasına rağmen, resmen okullarda ders verilebilecek bir iş çıkarmış. Yönetmen de keza öyle. Tecrübeli ama türüne göre ilk filmi bile sayılır. Gelin görün ki tekme tokat dövüyor filmi...
Ajitasyona hiç girmeden, mütevazi, finalinde çeşme gibi ağlayacağınız çok az filmden biri. Sineofrenik'e yazana kadar bu kısa ön bilgi, izlemenize yeterli gerçi.



GÜNCELLEME:: Şöyle bir şey çizittirdim sinema blogumuza.

http://sineofrenik.blogspot.com/2009/05/departures-okuribito.html

25.5.09

Sancılı rüyalar...



Bir kaç gündür salak salak rüyalar görüp fazla uyumak zorunda kalıyorum. Fazla uyumak da insanı ekstra salaklaştırıyor. Eğer kabus kıvamında rüya görürsem, mutlaka bir daha uyurum, normal, fena olmayan bir rüya daha göreyim ki günüm kötü geçmesin. Formül bu. Yoksa tüm gün o rüyayı yaşamaya devam ediyorum ne yazık ki.


Geçen gün hastanalerde bir o yana bir bu yana koşuşturuyorum rüyamda. Diyorum hastayım şuraya bir imza atacakmışsınız. O yok buraya git diyor, yok o bu şuraya, asansörler çalışmıyor, gece oluyor, doktorlar kayboluyor filan, fıttırcaktım.


Dün de işte yatakta danalar gibi yatıyorum. Bir ağrım var böyle karnımda ama çok farklı. Hamileyim de çocuk fetüsü yırtıp çıkacak sanki. Allah allah diyorum volkan noli sana. İşte kremler sürüyorum ilaç yutuyorum, soda bile içiyorum gaz varsa çıkarayım diye. Geçmiyor ağrı. Sonra böyle bir kızarıyor karnım, başlıyorum korkmaya. Daha sonra böyle kılcal damarlarım filan çatlıyor, başlıyor karnım yarılmaya. Amanin. Tutuyorum ,bastırıyorum, böyle bir ağrı böyle bir kan yok yani. Diyorum nasıl kapatcam bu yarığı. Yarık açıldıkça da açılıyor, bir şey büyüyor içeride resmen. Zımba bile aradığımı hatırlıyorum. Napcaksam artık :))


İşte "allahım sana geliyorum" diyerekten uyandım ters düz. Karnımı kontrol ediyorum. neyseki bir şey yoktu.


Tabii sonra çözdüm bu rüyaların nedenini. Tamamen bilinç altım. Anneler gününde mi ne annem aradı, görüşmek istedi, artık bu sefer hayır diyemedim. Yaklaşık 1.5 sene filan görmemiştim. Görüştüm işte, hasret giderdi. Ben de şaştım kendime. Hiç özlememişim hatta baya baya da unutmuşum. Yani insan annesinden, onu doğurandan da epey kopabiliyor. Tabii bunun suçunu bana asla atmadı. hiç biri benim ürünüm değil çünkü.


Epey eskilerden filan bahsettik ama 2 şey epey şaşırttı beni. Birincisi; buralarda da yazdığım bir iğne yeme dönemim vardı. Heh işte o iğnelerin, antibiyotiklerin nedeni "aslında" karaciğerimin büyüyor oluşuymuş. Doğduktan sonra yıllarca iğne yediğimi, hastanaler filan hatırlıyorum hayal filan ama işin aslı buymuş. Karaciğer büyümesini önlemişler sonra kemik ve ilik problemim çıkmış. Peder bey en iyi doktorlara götürmüşmüş de geçmiş. Bana da demez mi sen karaciğerini bir kontrol ettir. Ben de şüpheleniyorum ne zamandır. alkol alınca kızarmalar, kaşıntılar, fazla şekerli yiyince baş dönmeleri filan. Süper oldu bu açıklaması yani! Daha iyi haber veremezdi... Onun korkusunu çektim bir kaç gün. "Lan acabaaa" diyorum. O yüzden de rüyalarımda öle karaciğerim büyüyüp patladığını görüyorum hahaa, bilinç altına gel :))


İkincisiyse, böle ben şimdikinin aksine, çocukken çok fazla "aşık oldum yaee" derdim. Neyse, hepsini anlatmayacağım da, Ayşegül diye bir kız vardı. Ad olarak hatırlıyorum ama sima olarak hayır. Yalnız bu kız epey büyüktü. 24 filanmış haha. Teyzemlerin orada bir tekstil şirketinde çalışıyormuş. Ben belki 6-7-8 yaşındayım. "anne aşığım ona" diyomuşum durmadan hatta zorlamışım gidip tek taş yüzük almışım. Onu da vermişim. Sonra o da beni dudağımdan öpmüş. LAN NİYE NASIL HATIRLAMAM hahaha... İlginç tabii, insanın 25 yıllık yaşantısında tek verdiği yüzüğün sahibini hatırlamaması :))


TV8'de de The Fall oynuyor, hayatımın filmlerinden, onun da eşliğinde bloga yazı mazı zor yazılıyomuş ya. Americano Exotica.

Büyüksün Chan wook Park



Cannes'da Antichrist'a ödül gitmedi ama Güney Kore'nin en yönetmenine, güney korenin en iyi oyuncusunun (Kang-ho Song) son filmleri Thirst- Bakjwi' ye ödül geldi. Oldboy ile jüri ödülünü alan Park abimiz, bu sene de cesur hayal gücüyle ödülünü almayı bildi.

Aynı şekilde Asya'ya en iyi senaryo dalında bir ödül daha gitti; Çin'e. Spring Fever. Bu filmleri kaç ay sonra izleriz allah bilir peh.


Asya sineması diyorum, izleyin, izletin diyorum, anlatamıyorum.

24.5.09

antichrist - lars von trier

Lars von trier kadar çok az sakat kafalı yazar-yönetmen vardır bu dünyada. 8mm ile film sektörüne atılan abimiz gençliğini çok bunalımlı geçirmiştir ve sonraki tüm filmlerde de bu rahatsızlığını yansıtmıştır. Şahsen en sevdiğim yapıtı Dogville, sonra da dancer in the dark'tır.

Son filmi Antichrist'le de artık "çığrından çıkmış" üstad. "Bu filmi izleyici için çekmedim" diyebilecek kadar anormal olan abimizin filmi de Cannes'ta resmen şok etkisi yaratmış. Korku öğeleri çok başarılı filan denmiş. Ödülle dönecek kesin de, film şimdiden "Sansürlü" olarak yayınlanacak deniliyor dünyada. Keserim lan sizi. Noktası, virgülü değerli o filmin. Zaten burada anca bir kaç salonda oynarsa oynar, onda da sansür olursa o salona pırtlarım.

Ters haçın erkek ve kadın sembollerinden oluşmasına da koca bir alkış. Merakla bekliyoruz

23.5.09

mirror, mirror on the wall


hatalı bir çekim de olsa sevdim.

















ama aynaları hala sevemedim.

Yerin Dibine Geçtiğim Anlar #3


Dizimiz devam ediyor ...


Sanırım 2-3 sene önce yılbaşında, şu andaki ev arkadaşımın evinde, onun 3 kız arkadaşı (normal kız arkadaşı yani :) + ben oturmuşuz. ben geçiriyorum sinir krizi. kız arakdaşım yanımda yok ve kıskançlık krizine girmiş kafa ütülüyor 15 saniyede bir telefonda. Neyse içtik içtik... Kafalar Bin500 tabii... Dedik TABU oynayalım... Başladık oynamaya. Ben ne bir şey anlatabiliyorum ne de bilebiliyorum. Rezil bir durum söz konusu ortada. Kaybettiriyorum sürekli ama üzüleceğime gülüyorum :P


Yere kıçımızın üzerinde oturmuşuz işte, ben dizlerimi kendime çekmişim, popo ortada yani. Bir de ne yediysek böyle karnımın dolup taştığını hatırlıyorum. Üstüne alkol vs... İşte sıra sonraki kelimeye geldi: ZELZELE ...


Tahminler yapılıyor derken aga ben bir gaz çıkardım, öyle böyle değil, ama tamamen istem dışı, hatta ben başkası yaptı diye gülmeye başladım, baktım bana gülüyorlar hahah. Herkes yarılmış bir halde uzanmış yere çatlıyorlar. Lan ne var bunda siz gaz çıkarmıyor musunuz diye düşünmüyorum, ben de gülüyorum, osuruk kadar aklımız yok yani... Sonra ev arkadaşım şey diyor "Volkan az önce ne yaptı?" "Evi salladııııı" "hahahaha" noooldu filan derken Zelzele'yi bilmişlerdi. Benle Tabu oynamak böyle bir şey işte; çok PİS ipucu veririm :PPPP


Aradan yıllar geçmesine rağmen o 3 kız hala bir araya gelip o olayı konuşup konuşup gülerlermiş, alkolün etkisi geçtiğinde ben epey utanmıştım, sıkılmıştım, kendime yakıştıramamıştım bu davranışı peh peh... O günden sonra bir daha gaz çıkarmamaya yemin ettim. Tuttum da. İçimde. Hiç çıkarmadım. Ta kii .....bödöfffff

Aşktı bu, güzeldi...

farklarımızda benzerlikler aradık
sürtündük ve yonttuk, köşelerimiz vardı
gardiyansız bir hücreye kapandık
seviştik ve acıktık, aşktan önemli şeyler de vardı
senin tilkilerin dolanıp durdu kafanda
bazen parçalar kopardı içimden hatta
aşktı bu, güzeldi.
uçan balonlar gibi kaçıp yükseldik
renklerimiz başkaydı belki
gözden uzaklaşıp patlamak istedik
bulutlarda yaşıyorduk sanki
senin tilkilerin hırlayıp durdu kafamda
dişlerinin izi vardır belki de ruhumda
aşktı bu, güzeldi...

21.5.09

Elveda Michael Scofield


Prison Break de bitti gitti tarih oldu artık... Galactica'nın biteceğine çok üzülüyordum ama PB'e üzülmüyordum zira son 2 sezondur harbi çok kötü bölümler izletmişlerdi bizlere... Ama PB bittiğinde böyle içimi bir sızı kapladı. Final bölümünün son çeyreğini harbi final gibi yapmışlar. Üzüldüm aile boyu yani.

Ama çakallar, çıkacak olan DVD'ye bir 2 bölüm daha koyacaklarmış TV'de oynamayacak. Bu 2 bölüm, finalde göremediğimiz bir zaman aralığında geçecekmiş. Bence hiç gerek yoktu.

Alakasız bu da, Bob Dylan'ın geçen ay çıkan albümünden Beyond Here Lies Nothin' klibi çok güzel ya.

20.5.09

the high end of low- marilyn manson

Marilyn Manson'ı seviyor muyum, sevmiyor muyum, ben de tam bilmiyorum ama bazı şarkıları resmen efsane oluyor bazıları da harbi kötü, kasış, lame oluyor...

son albümleri the high end of low'u genel olarak beğendim ama bir parçası harbi sakat bir parça. Bana biraz da natural born killers'ı hatırlattı... Ahanda dinleyin deyü upload ettim.



Running To The Edge Of The World


Remember when I took you
up to the top of hill?
We had our knives drawn
They were as sharp
as we were in our love
If god crossed us,
we'd take all his drugs,
burn his money
and his house down,
and wait for the fire to spread

But sometimes hate is not enough
to turn this all to ashes
Together as one,
against all others
break all of our wings to
make sure it crashes

Now we're running to the edge of the world
Running, running away
We're running to the edge of the world
But I don't know if the world will end today

I had no choice,
I erased the debt of our family
let you say goodbye
with lips like dynamite
and everyone
turned their backs
because they knew
when we held on tight
to each other,
we were something fatal,
that fell into the wrong hands

But sometimes hate is not enough
to turn this all to ashes
Together as one,
against all others
break all of our wings to
make sure it crashes

We're running to the edge of the world
Running, running away
We're running to the edge of the world
But I don't know if the world will end today

I don't seek death, I seek destruction
until death we see destruction
I don't seek death, I seek destruction
until death we see destruction

We're running to the edge of the world
Running, running away
We're running to the edge of the world
But I don't know if the world will end today
We're running to the edge of the world
Running, running away
We're running to the edge of the world
I don't know if the world will end today

I can see a new beginning
rise behind the sun
but we can never catch up to it
as fast as we run
I can see a new beginning
rise behind the sun
but we can never catch up to it
as fast as we run
I can see a new beginning
rise behind the sun
but we can never catch up to it
as fast as we run
I can see a new beginning
rise behind the sun
but we can never catch up to it
as fast as we run

Project TRICO

Oy oy oyy... Bugünün en güzel haberi ve videosu benim için bu.

PS2'nin en iyi ilk 3 oyunundan biri olan Shadow of the Colossus ve ilk 15'e girebilecek ICO'nun yapımcısının çok gizli bir proje üstünde çalıştığını biliyorduk. Colossus 2 diyorduk ICO 2 diyorduk, bir devam oyunu bekliyorduk, yapımcılar da çok ipucu vermiyordu ama gelen videoyla gördük ki, aynı evrende geçen farklı bir karakterle (belki de prequel?), bir dev hayvanla oyunda yer alacağız.
PS3'ün gücüyle etkileşimin harika olacağı çok belli. ICO süründür, Shadow of the Colossus öldürür, ağlatırdı; bakalım TRICO ne yapacak, göreceğiz.


19.5.09

"Biz var ya olm, biz..."


Bana mı denk geliyor bu tip insanlar ya da alayı mı böyle bilmiyorum da, sevmiyorum samimi olmayan, bıkbıkçı, kolpa insanları... Şimdi bu lafı öyle saçma gibi gözüken ama o kadar çok alakalı bir yere bağlayacağım ki...


Kimle konuşsam, kime sorsam alayı BANT dergici. "Çok seviyoruz abi, kaçmaz, şöyle birikimliyiz, böyle destekleriz, şu kadarız biz ArkaOda'da, hatta ben ben zamanında bişiler karalamıştım dergiye, çok enteliz be yauu"


Dergi sektörü içerisinde olduğumundan bunun ne kadar büyük bir balon olduğunu görebiliyoruz. Evet, tüm üniversite gençliği Bant filan okuduğu için Bant bir kaç bin satabiliyor! Ya da bu bi kaç bin kişi o kadar iyi çalışıyor ki en az 10 arkadaşına daha veriyor o dergileri. Veya bana/bize o bi kaç bin kişiden denk geliyorlar! O kadar komik rakamlarki bunlar böyle kaliteli yapımlar için, insanın aklı almıyor. Yani yemek tarifi öğrenmek isteyenler insanların sayısının hepimizden çok olması trajikomik bir olay. Ya da gençlik o kadar aşmış ki bu konuları, uzaya çıkacaz topluca yakında, o seviyedeyiz!


"Kraldan daha çok kralcı olmak", destek vermekle sükse yapma çabası arasında kalan birilerine denk gelmek istemiyorum artık. Ne gençlik, kültür-sanat, sinema dergileri kapandı gitti "eşsiz bu desteklerle, hani anlat anlat bitmeyen"... Ulan sorsan Türkiye'de 1 milyon kişi GameShow'cudur. O kadar da fanatiklerdir de, o yüzden mi mali konular yüzünden kapandı caaanım dergi? En son Zor da kepenkleri kapattı. Harika bir (kalınca) dergiydi. Kime sorsanız Zor'cuydu. Dersiniz ki bu dergi 10bin satar bu kadar çok seveni varsa... ohooo, alakası yok...


Kaç kişisiniz kuzum siz, onu hele deyin bana?

18.5.09

İlkler... 6 ...

Erkek çocuk kararsızca babaannesinin evinde oturmuş, tavana boş boş bakıyordu her zamanki gibi ama bu sefer kafasındakiler boş şeyler değildi. Korkuyordu. En azından korktuğunu sanıyordu. Aylardır sesini, yüzünü duymadığı bir insana, bir kıza sevdalanmıştı. Belki de ilk kez kadere ve ağlarına inanır olmuştu. Çünkü hiç bir şey planlı değildi, planlı devam etmiyordu. İşin tadı da buradaydı.


Takıldığı internet forumundan biriydi sadece o. Gıcık gıcık laflar eden bir üyeydi. Bir gün mIRC'de gelip "bu resmi bana upload edip URL adresini verir misin" le muhabbet açıldı. Erkek çocuk o kadar alakasızdı ki, kişiyi erkek sanıyordu. Ona göre muhabbet dönüyordu. Aslında kız olduğunu anladığı an epey gülmüştü erkek çocuk.


Gel zaman git zaman, haftalar geçti, artık konuşmalar bir birini tanımaya, biraz daha sonrasında da beğenmeye varılmıştı ama iki şahıs da bir birini hiç görmemişti. İşin sihrinin bozulmasından korkuluyordu belki de. Klavyenin diğer ucunda sivilce yumağı 250 kiloluk biri de çıkabilirdi. Olsun, yine de yürek ferman dinlemiyordu. "İnternetten aşık olunmaz" diyen erkek çocuk, avcunu yalamaya başlamıştı. Büyük konuşmamayı o gün öğrenseydi keşke.
Erkek çocuğun evinde interneti yoktu. İnternet cafelerin abonesi olmuştu. Sadece o kızla konuşmak için. Saatlerce yazışılıyor, mailler dökülüyordu... O his, o "görme" hissi artık doğmuştu. Aynı il sınırlarında yaşanılıyor ve niye görüşülmüyordu ki artık? Üstü kapalı söylenen şeyler neden yüz yüze söylenmesin, neden bunun keyfi çıkarılmasın ki diye düşünüyordu kız?
Pentagram konseri olacaktı. Öncesinde veya sonrasında görüşmek istedi kız. Çocuk biraz düşündü, konser parası yoktu. Olmaz dedi. Ertelemek istedi buluşmayı. Bir kaç tane de bahane buldu. Bulmak zorundaydı çünkü kızdan korkuyor, biraz da utanıyordu. Davullar denk değildi ve iyi ses çıkaracağından şüpheliydi; en azından sosyal çevre ona böyle diyordu, böyle öğretiyordu. Konser başlamıştı. Erkek çocuk evinde duruyordu. Konseri de izlemek istiyordu çok. Kankasını aradı çocuk. "Olm hadi atla gel de, açık hava'ya konsere gidelim". "Len geleyim de para yok, nasıl gircez". "Yaa sen gel babacım, gireriz bi şekil, olmadı dışarıdan dinleriz!"...


Yola çıkıldı, mekana gelindi, konser başlamış 3 parça geçmişti. erkek çocuk duymuştu ki, eğer konser mekanı boşsa, kapıdaki görevli biraz nazlanarak da olsa kapıyı açabiliyordu. 5. şarkıda erkek çocuk ve kankası kapıdaki adama bi ton dil döküp içeri anca girebilmişti. Hemen en öne kadar gidildi, Pentagram şarkıları söylendi. Konser hoş bitti ve ikili geri çıkıp gitti. Gidiyorken erkek çocuk durdu ve "Ya buraya kadar gelmişken aslında görüşsem mi onunla" dedi... Çocuk her ne kadar çekinse de görüşmek istiyordu deli gibi ve bu dürtüsüne karşı koyamayacaktı. Buradaki sorunsa, kızı daha önce hiç görmemiş olmasıydı. Yani kısa boylu, gözlüklü ve uzun siyah saçlı olduğunu biliyordu. Bir arkadaşıyla gelecekti, yanında da bir kaç çocuk akrabası olacaktı arkadaşının. O kadar.


Erkek çocuk geri döndü konser mekanının kapısının önüne, 1000kişiden fazla insan vardı ve akın akın çıkıyorlardı dışarı. Nasıl bulacaktı ki? Herkese uyan bir tanımdı bildikleri. Çoğu kız siyah ve kısalıydı. Gözlüklüler de vardı. Kaldırımda oturan bir kız vardı tanıma uyan. Daha önce otobüs bileti almaya çekinen erkek çocuk ilk kez bir girişkenlik gösterip "Siz o kız mısınız?" dedi. Kız bakıp bakıp "Yoooo" dedi. Hay aksi! Nasıl bulacaktı ki... samanlıkta iğne aramak gibiydi.. Umutları tükenmek üzereydi ki, biraz daha ileri gidip bakınmak istedi. Ayakları onu bir yere getiriyordu yüzlerce benzer insan arasında. Kız da erkek çocuğun gelmeyeceğini düşündüğü için muhtemelen beklemeyecek ve basıp gidecekti, en azından erkek çocuk böyle düşünüyordu. Çocuğun kalp atışları artık hızlanmıştı. Belki de kızı bulamasa daha iyi olacaktı. Yo yo, belki de daha iyi olacaktı. yo yo...
Tanıma uyan bir grup daha gördü. Tamam. Yanında bir kız, onun yanında ufak çocuklar, bir tane gözlüklü, siyah bir kız da vardı, tek sorun bu kız çok güzeldi erkek çocuğa göre. Onun olmadığından emindi, bu kadar da şanslı olamazdı çünkü. Çok rahat bir şekilde, bu şıkkı da geçecekti. "Pardon siz o musunuz" dedi gözlü olmayan kıza rahatlıkta, çünkü o anda o erkek çocuğun tarafına o kız bakıyordu. Kız " aaa eee uuu" etti, yanındaki asıl kızı dürtükledi. Nasıl yani? Bu muydu o? Heyecan had safhadaydı. İşin komiği asıl kız da erkeğin yanındaki kankasına "aa sen misin o" diye sordu. Yanlış kişilere sorulmuş iki soru sonrasında heyecan doruktayken erkek de kız da bir birini görmüştü ve gülümseyerek bir birlerine bakıyorlardı. İkisi kenara çekildi. Erkek çocuk kendisini aşıyordu; hayatında ilk ve son kez bir kızın, bir bayanın, bir dişinin elini öpüyordu centilmenler gibi. Onu ilk gördüğü gün, dudaklarını da kızın tenine değidirdiği ilk gün olmuştu... Tanıştığına çok memnundu. Biraz alıştırma muhabbetleri edildi. Yan yana kalıp muhabbet etmek istiyorlardı deli gibi. Erkek en azından böyle hissediyordu. Sanki anlatılacak sonsuz şey varmış gibi. "sen gitsen iyi olur aslında, annem birazdan almaya gelecek bizi, bizi görürse öldürür" diyordu kız. Belki de bu ilişkinin kaderi daha ilk dakikalarından belliydi bu cümleyle "annem görürse öldürür"... ama kim takar ki!
Sonra erkek çocuk hayatının en mutlu dakikalarını yaşayarak, tüm sorunlarından kurtulmuş, arınmış gibi hissederek, kankasıyla adımlarının zorla gittiği evine yol aldı. Yokluktan varolmuş, cehennemden cennete geçmiş, anlamsızlıktan anlam çıkarmış gibi mesuttu erkek çocuk. O gece hiç uyuyamadı. Hayal kurmaya ve özellikle de güzel hayaller kurmaya o akşam başlamıştı... Bu hayaller de onlara, ikisine, iyisiyle kötüsüyle, 1872 gün= 62 ay= 44928 saat, mucizelerle dolu bir serüven yaşatacaktı.

...Takvimler 18 Mayıs 2003'ü gösteriyordu o akşam... Ve hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı...

Dredg - The Pariah, the Parrot, the Delusion

Dredg'in son albümü çıktı bilenler bilmeyenlere duyursun. Açıkçası deli gibi vurulmadım ama çok dinlendiğinde ağlatıyor, onu bilirim.

Şimdi albümden bir parça upload edeyim. Ireland. Gerçi albümün konseptini pek yansıtmıyor ama melodisi çok güzel geliyor bana.



Şarkı Sözü

Lightswitch de ikinci favorim albümden. Size biraz fikir verebilir albüm hakkında. Sözleri de gayet leziz.



Şarkı sözü


Elemanlar, Şeytan'ın Ayetleri'nin yazarı Salman Rushdie'ın "A letter to the Six Billionth Citizen" adlı essay'inden yola çıkmışlar, etkilenmişler. Çoğu şarkı sözünden zaten bunu görebiliyoruz.

Essay'de aşağıdaki gibi. Gayet güzelmiş. İlham verici gerçekten.


Dear little Six - Billionth Living Person: As one of the newest members of a notoriously inquisitive species, it probably won't be too long before you start asking the two $64,000 questions with which the other 5,999,999,999 of us have been wrestling for some time.How did we get here? And, now that we are here, how shall we live?
Oddly - as if six billion of us weren't enough to be going on with - it will almost certainly be suggested to you that the answer to the question of origins requires you to believe in the existence of a further, invisible, innefable Being "somewhere up there", an omnipotent creature whom we poor limited creatures are unable even to perceive, much less to understand. That is, you will be strongly encouraged to imagine a heaven, with at least one god in residence.
This sky god, it's said, made the universe by churning its matter in a giant pot. Or, he danced. Or, he vomited creation out of himself. Or, he simply called it into being, and lo, it Was. In some of the more interesting creation stories, the singly mighty sky god is subdivided into many lesser forces - junior dieties, avatars, gigantic metamorphic "ancestors" whose adventures create the landscape, or the whimsical, wanton, meddling, cruel pantheons of the great polytheisms, whose wild doings will convince you that the real engine of creation was lust; for infinite power, for too easily broken human bodies, for clouds of glory. But it's only fair to add that there are also stories which offer the message that the primary creative impulse was, and is, love.
Many of these stories will strike you extremely beautiful, and therefore seductive. Unfortunately, however, you will not be required to make a purely literary response to them. Only the stories of dead religions can be appreciated for their beauty. Living religions require much more of you. So you will be told that belief in "your" stories, and adherence to the rituals of worship that have grown up around them, must become a vital part of your life in the crowded world. They will be called the heart of your culture, even of your individual identity.It is possible that they may at some point come to feel inescapable, not in the way that the truth is inescapable, but in the way that a jail is. They may at some point cease to feel like the texts in which human beings have tried to solve a great mystery, and feel, instead, like the pretexts for other properly anointed human beings to order you around. And it's true that human history is full of the public oppression wrought by the charioteers of the gods.In the opinion of religious people, however, the private comfort that religion brings more than compensates for the evil done in its name.As human knowledge has grown, it has also become plain that every religious story ever told about how we got here is quite simply wrong. This, finally, is what all religions have in common. They didn't get it right. There was no celestial churning, no maker's dance, no vomiting of galaxies, no snake or kangaroo ancestors, no Valhalla, no Olympus, no six-day conjuring trick followed by a day of rest. Wrong, wrong, wrong.But here's something genuinly odd. The wrongness of the sacred tales hasn't lessened the zeal of the devout in the least. If anything, the sheer out-of-step zaniness of religion leads the religious to insist ever more stridently on the importance of blind faith.As a result of this faith, by the way, lt has proved impossible, in many parts of the world, to prevent the human race's numbers from swelling alarmingly. Blame the overcrowded planet at least partly on the misguidedness of the races spiritual guides. In your own lifetime, you may witness the arrival of the nine billionth world citizen.(If too many people are being born as a result, in part, of religious strictures against birth control, then too many people are also dying because religious culture, by refusing to face the facts of human sexuality, also refuses to fight against sexually transmitted diseases.)There are those who say that the great wars of the new century will once again be wars of religion, jihads and crusades, as they were in the Middle Ages. I don't believe them, or not in the way they mean it. Take a look at the Muslim world, or rather the Islamist world, to use the word coined to describe Islam's present day "political arm". The divisions between its great powers (Afghanistan against Iran against Iraq against Saudi Arabia against Syria against Egypt) are what strike you most forcefully. There's very little resembling a common purpose. Even after the non-Islamic NATO fought a war for the Muslim Kosovan Albanians, the Muslim world was slow in coming forward with much needed humanitarian aid.The real wars of religion are the wars religions unleash against ordinary citizens within their "sphere of influence." They are wars of the godly against the largely defenceless - American fundamentalists against pro-choice doctors, Iranian mullahs against their country's Jewish minority, Hindu fundamentalists in Bombay against that city's increasingly fearful Muslims.The victors in that war must not be the closed-minded, marching into battle with, as ever, God on their side. To choose unbelief is to choose mind over dogma, to trust in our humanity instead of all these dangerous divinities. So, how did we get here? Don't look for the answer in story books. Imperfect human knowledge may be a bumpy, pot-holed street, but it's the only road to wisdom worth taking. Virgil, who believed that the apiarist Aristaeus could spontaneously generate new bees from the rotting carcess of a cow, was closer to a truth about origins than all the revered old books.The ancient wisdoms are modern non-senses.Live in your own time, use what we know and, as you grow up, perhaps the human race will finally grow up with you and put aside childish things. As the song says, "It's easy if you try."As for mortality, the second great question - how to live? What is right action, and what wrong?- it comes down to your willingness to think for yourself. Only you can decide if you want to be handed down the law by priests, and accept that good and evil are somehow external to ourselves.To my mind, religion - even at its most sophisticated - essentially infantalizes our ethical selves by setting infallible moral Arbiters and irredeemably immoral Tempters above us; the eternal parents, good and bad, light and dark, of the supernatural realm.How, then, are we to make ethical choices without a divine rulebook or judge? Is unbelief just the first step on the long slide into the brain death of cultural relativism, according to which many unbearable things - female circumcision, to name just one - can be excused on culturally specific grounds, and the universality of human rights, too can be ignored?(This last piece of moral unmaking finds supporters in some of the world's most authoritarian regimes, and also, unnervingly, on the editorial page of the Daily Telegraph,UK.)Well, no, it isn't, but the reasons for saying so aren't clear-cut. Only hard-line ideology is clear-cut. Freedom, which is the word I use for the secular-ethical position, is inevitably fuzzier. Yes, freedom is that space in which contradiction can reign, it is a never-ending debate. It is not in itself the answer to the question of morals, but the conversation about that question. And it is much more than mere relativism, because it is not merely a never-ending talk show, but a place in which choices are made, values defined and defended.Intellectual freedom, in European history, has mostly meant freedom from the restraints of the Church and not the state.This is the battle Voltaire was fighting, and it's also what all six billion of us could do for ourselves, the revolution in which each of us could play our small, six-billionth part; once and for all we could refuse to allow priests, and the fictions on whose behalf they claim to speak, to be the policemen of our liberties and behavior. Once and for all we could put the stories back into the books, put the books back on the shelves, and see the world undogmatized and plain.Imagine there's no heaven, my dear Six-Billionth, and at once the sky's the limit.

17.5.09

Redd Live

İlk kez bir Redd konserine gittim. Akustik şovlarının dvd'sini seyretmiştim gerçi ama çok etkileyici gelmemişti. Yerinden izlediğimde epey güzel geldi. Gerçi Ghetto'nun ses düzenini çok sevmiyorum ama idare etti ses.
Abimleri ekstra sevmemin bir diğer nedeni de içindeki çocukları öldürmeyişleri, her ne kadar albümdeki konsepte uysalarda, şarkı aralarında sahneye sabun köpüğü sıkmaları, balon yağmuru yapmaları, çiçek yaprakları serpiştirmeleri hatta sahneye tül arkasında başlamaları görülmeye değerdi. Karakterimiz 21 artık dünyayı tanıdğında, umudunu yitirdiğinde de grup elemanlarının gaz maskeleriyle konsere devam etmeleri gayet memnun etti izleyicileri. Don Kişot'u da iki kere çalmaları, son albümün baştan sona çalmaları da harikaydı.

Yıllarca onca konser izledim ama Redd harbiden Türk grupları içerisinde sahnesine hakim olabilen ender gruplardan. Fırsatınız olursa izleyin. 21'i "canlı" görmek-dinlemek ayrı bir keyif.

15.5.09

Moda, Türkler ve Puşi


Moda ilginç bir şey. Biz Türkler de zaten çok ilginç bir milletiz. Bu ikisi birleştiğinde de neler olabiliyor az çok biliyorsunuzdur.


İnsanları giyim kuşamlarına göre değerlendirmemek gerektiğini, giyim kuşamıma göre yargılandığımda anlamıştım (uzun saç, siyah tshirtün sorgulama nedeni olduğu yıllara da denk geldim), o yüzden bu bir saldırı mesajı değil, ilginç olanın kafamdaki yansımasıdır.


Eskiden Lacoste'lar, özellikle kısa kollu yeşil olanlar çok meşhurdu. O zamanlar tabii "çakması" da çok popüler değildi. Çok az insanda vardı. Sonra sebil oldu her yerde. Timsahı gördün mü tamam derdin, koyardın sepete.


Lisedeyken de Barbour moda oldu. Bunların özellikle montları bence iğrençti. Etrafın kokusunu emiyor, başak bir mekanda geri püskürtüyordu resmen. Botları da ayrı bir faciaydı. Ayakları su dolmuş "zengin" kızlarla doldu bi ara sınıf.


Yakın geçmişte de "şalvar" peytah oldu hatırlarsanız. Özellikle Amerika'nın Afganistan'a girmesi ve ilerleyen olaylar sonrası, Amerikan modasında bu akım sık sık denendi ve şalvar bunların bence en kötüsüydü. Abi yalarım yutarım başıma taç ederim dediğimiz ünlü güzeller şalvarla gecenin bir köründe marketlerde görünür oldu. Yuh yani. Bence Cem Yılmaz haricinde kimseye yakışmıyordu şalvar. Yani Doğu sınırlarımızdan birileri şalvar giyip şehre inse, %99'umuz "aa kroya bak" deriz. Çünkü onun şalvarından öte, beyaz çoraplarıyla, ucu sivri yumru topuklu ayakkabası da vardır (ki dibine basılmıştır). ironik.


En son örneği de bunların "puşi"... Bir tepki olarak çıktı puşi modası Amerika'da. Tabii bunu fırsat bilenler bunu ünlülere giydirdiler. E oldu haliyle moda. Binlerce yıldır bizim doğu-güney anadoluda giyilen bu kumaş parçası, Amerika'dan da hop zıpladı bizim sokaklara tabii. 5 TL. Almayanı dövüyorlar. İşin garibi bunu yakıştığını düşünüp giyenler var. Hayır abicim, puşi bir aksesuar değildir, yakışıyor diye bir şey yoktur. Siz hiç masa örtüsünü giyip gezen gördünüz mü? Puşi'nin yaygın ve yerel kıyafetler arasında olduğu bölgeler yazın çok sıcak, kışın da çok soğuktur ve puşi bu ikisinden de insanı korur. Amacı vardır "yakışıyor" kısmından çok yani.


Sadece garip geliyor. Başka bir şey değil. Yoksa insanlar üstüne krem peynir sürsün gezsin, çok da fifi de, zenginler şalvar giyince tu kaka diyen orta sınıf, puşiyi bu kadar sahiplenmesi çok çelişkili geldi. Demek ki cüzdandakilerle ilgili bazı şeyler. Özellikle bazı entel(lektüel) olan ünlüler bunu "puşiye" devşirmesi yok mu, çok komik. Aga sen altından takım elbise giy istersen, biz anlarız senin "arayış içinde" olduğunu 10 cümle sonra, ne kasıyon.


Bakalım bu yaz ne hortlayacak. En çok korktuğum, parmak arası giyilip şakka şakkada ses çıkaran pabuçların dirilmesi. Kadınlar bunları daha çok tercih ediyordu. Üstüne bir de ayak bakımı yapmadan giyenler vardı. Lütfen. Yapmayın. Bot giyin ya. Harley olsun hem de...

14.5.09

Lost'un 5.sezonu da bitti ben de


Lost'la tanışıklığımız çok eski. Henüz ilk sezon bitmeden Lost'a tutulanlardanım. Hani "buralar o zamanlar dudluktu" var ya, heh öleydi Lost camiasında hatta diziyi beğenenler de azdı. Sonra popüler kültürün kült yapımlarından biri oldu Lost. Ta ki ne zaman, dizinin aslında "bir grup uçak kazasından kurtulan insanın hayatta kalma macerası" OLMADIĞINI anladığımız zaman...


Lost günleri yaptık. 1 gün hiç kalkmadan Lost izledik. Forumlarda 100lerce sayfa tartıştık. Teoriler ürettik. Dergilere yazdık. Gittik kitaplar okuduk. Lost'la birlikte biz de geliştik. Belki de son 20 yılın en iyi sci-fi yapımıyla karşı karşıyaydık da bilmiyorduk o zaman. Ve gelmişiz 2009'un yarısına, Lost'un bitişine 1 yıl var... Hüzünlendim lan.


SPOILER

Dün itibariyle Lost'un 5. sezonu da bitti. Çift bölümdü. Ben bugün izledim tabii. Sanırım en iyi Lost sezon finali değildi ama kesinlikle bir sonraki sezonu en çok bekleyeceğimiz final oldu. Sığır gibi bekleriz artık. Gerçi bu aralar iyi oluyor. Geri dönüp diğer bölümlerle aralardaki "bağlar" bulunuyor hatta o sırada anlamsız gelen diyalogların önceki sezonların bir bölümünde anlam kazandığına şahit oluyoruz.


Lost'un EN iyi yaptığı iş, Easter Egg ile dizinin asıl materyalini çok iyi verebilmesi. Time loop Teori daha ilk sezonlarda atılmıştı örneğin. Yani Dharma'daki beyin yıkama odasına girerken görevlinin elinde okuduğu kitabın o sayfası time travel ile ilgiliydi. Neler neler...


AMAAAAA bu kadarını da beklemiyordum yahu. Tamam JJ, zaman kavramıyla oynama olayını çözmüş. Fringe'te de, Lost'ta da hatta Star Trek'te de bu ekmekten iyi iş çıkarmış. Geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanla Memento vari bir şekilde oynayarak harikalar yaratıyor senaryo ekibi ama 5. sezon finali yuharanga dedirti bana. Sanırım 6. sezonun NE olabileceği, konunun nasıl devam edebileceğini artık senaristlerden başka kimse bilmiyordur. O derece bitti yani. Jacob'ı gördük, Smoke'u gördük, bir ebem kaldı, onu da göreceğiz...


Tabii biraz da Eternal Sunshine OtSM'a da bağlanmadı değil. Kötü anılar oldu diye insan iyi anıları da yok etmek ister mi yeri geldiğinde? Belki, ama hemen karar vermemeli. Jack sözüm sana ama Sawyer sen anla


geriye kaldı 17 bölüm daha. 700 küsür dakika yani. Çözülmesi gereken 100lerce soru, 100lerce detay var. Zor bir bekleyiş ve zor bir veda beni bekliyor lan. Şimdiden üzülüyorum.


May the gods grant you all that your heart desires


13.5.09

about: blank

internet tarayıcılarının açılış sayfasının boş olması kötü bir şey değil de;
insanın açılış sayfasının koca bir beyaz boşluktan oluşması çok da hoş değilmiş.
sanırım.

12.5.09

Taşınmak ve taşınmak



Taşındık sayın seyirciler... Nasıl yorucu bir işmiş yahu taşınmak. Görmüş oldum. umarım kilo vermişimdir bu arada...



İstanbul'un EN güzel sitelerinden birine taşındık. İstanbul'a hem bu kadar uzak (doğa olarak) hem de bu kadar yakın (mesafe olarak) başka bir site var mı bu kadar, güzel merak ediyorum.












Fotoğraftaki kattan anlayabildiğiniz gibi akşamları manzaramız süper. Gün batışı süper. Tepede kusursuz gökyüzümüz. Böyle temiz hava yok sanırdım İstanbul'da. Nasıl da acıktırıyor anlatamam. Artık ye yeee 1 ton oluruz. vinçle taşırlar bizi. Doğayla iç içe, hatta kurt inecek yiyecek bizi diye espriler dönüyor. İstanbul'un en kar alan yeriymiş. Sıçtık kışın. Ama olsun, henüz görmesek de bir çok ünlü de buradaymış. Elbet denk gelirizZZZZzzz!!!

emekliliği gelmiş yaşlılar gibi hissediyorum lan kendimi. Ses yok. Alışmış gürültüye kafa... Duyduğumuz şey kuş sesleri, komşuların köpek havlamaları arada bir de geçen uçakların motoru, o kadar. Mecidiyeköy'e iniyoruz Faruk'la geçende, "ahaaa insan lan İnsannnnnn" diye sarılıyoruz insanlara...

Özlüyor insan kaosu bile, ona yanıyorum.

11.5.09

Melancholy in their cries


Bir yer altı filminde küçük bir rolüm var

Öldürülen bir adamım oysa bir hikayem var

Siyahlar ve beyazlar herkes için başka doğru var

Doğrudan vurulmuş bir adamım oysa yanlışlarım var

.

6.5.09

"Işınla beni Scotty"

Go where no man has gone before!

J. J. Abrams'ı eskiden çok beğenmezdim ama bu adama sanırım bir sihirli değnek değdi filan, işin formülünü resmen çözdü. Ne yapsa adam, elini nereye sürse süper işler çıkarıyor. Popüler kültüre resmen yeni standartlar soktu. Çok zekice hamleler atıyor. Örneğin Cloverfield tam bir zeka ürünüydü. amerika'nın neden bir "yaratığı" yoktu ki... 30 milyon dolara şu ana kadar yapılmış en iyi canavar filmini yaptı hem de bir el kamerası eşliğinde. Lost'tu zaten geçiyorum. Fringe de zira öyle. İlk kez bir dizi ilk sezonu "garanti" yayınlama ile izleyiciyle buluştu ve ilk kez bir sezon "plot season" olarak başladı (Normalde 1-2 bölümdür plot, burada bir sezon). Diziyi takip edenler bilir, henüz dizi bir yere bağlanmadı ama Wiki'sine bakarsanız çok süper bir yere gidiyor dizi. X-Files filan çerez yanında. Lost'taki gibi de Fringe'e easter Egg serpiştirmesi JJ'in, takdir edilesi.



Kaldı 2 gün. Star Trek modern haliyle ve ilk kez bu kadar pahalı, dev bir prodüksiyonla (150 milyon dolar harcanarak, öehh) sinemaya geliyor. İnanılmaz görsel efektlerin yanında sanıyorum ki iyi işlenmiş bir konusu da var filmin (Kirk'ün tıfıl halini de görüyoruz). Heroes'tan Sylar'ın da filmde Spock olması, ekstra bir zeka tomurcuğu bana göre.

Dark knight'tan sonra sanırım ilk kez bu kadar çok heyecanlandırıyor beni bir film. umarım en az First Contact kadar iyidir.

5.5.09

The Hunt for Gollum


Voww... Fan film içlerinden en iyileriyle karşı karşıyayız sayın seyirciler. Beklendi beklendi 2007'den beri, bir çıktı film, über çıktı. 1 haftada 250.000 view'ü geçti. Harcanan paraya, çalışan ekibe oranla çok temiz ve klas bir iş çıkmış.


Şuradan normal kalitede izleyebilirsiniz (TÜRKÇE alt yazısı da var) ama Dailymotion sanırım kapalı, o yüzden tünel münel veya programlarla bi şekil izleyin derim bu güzel filmi. Helal olsun, her fan filmciye nasip olsun.







3.5.09

ergenlikten kalma sancılı şiirler



Bugün kendimi yalnız hissettim. Baya baya yalnız.



Uzaya doğru savrulmuş, oksijeni hiç bitmeyecek, bu karanlığı hep görmek zorunda olan bir astronot gibi hissettim kendimi. Seçme hakkı olmayanından.

Güzel, pozitif şeyler düşünmeye çalıştım, olmadı. İşe yaramadı. Hani böyle bir partiye gidersiniz, 999 kişi eğlenirken 1'i ceset gibidir, alakasızdır, hah bendim o.



Ona buna kulp takarak çevremden uzaklaştırdığım, ya da sevdiğim insanların laflarıyla uzaklaştırmak istediğim insanlar geldi aklıma.


Onlarla şimdiki günüm acaba nasıl olurdu diye düşündüm.
Cevap bulamadım.
Böyle sıkıldığım zaman "eski defterleri" açarım ben. Genelde.
Eskiyi sevdiğimi söylemeye gerek yok zaten.
Çok arşivci bir adam olduğum söylenemez. Hayatımın her döneminden tek tük şeyler saklamışımdır ama.
Çok büyük olmayan bir poşetim vardır, orada işte eski faturalarımdan tutun mezuniyet notlarına kadar şeyler var. Arasında da bir defter. Çok defter var gerçi ama diğerlerine bakmak için henüz erken.
Epeydir açmadığıma yöneldim... Eski kokuyordu resmen.




8-B, No:53 diyor. yani 15 filanım. O zamanlar internette değil de sağa sola bişiyler yazardım. Sorunlu bir ergenlikti benimkisi, böyle rahatladığımı hatırlıyorum.


Gerçi o gün yazdıklarımdan geriye çoook az şey var ama bu defter o yaşlardan. 10 seneyi geçmiş. Zaten çoğunu hangi kafayla yazmışım, hiç hatırlamıyorum bile. Yani fontu değiştirseniz hayır ben yazmadım bile diyebilirim.

Tabii şiir yeteneğim sıfır. Kafiye bilmem ulak bilmem, kelime bilmem ama yazmışım epey bir şiir. Sanırım daha önce de burada bahsettiğim ilk aşk Özlem'in sancılarını çekiyorum, onla ilgili bir şeyler karalamışm ama feci kötü ya, çok gülüyorum okudukça. Henüz buraya koyacak kadar cesaretim yok :) Yani baş harflerle şiir yazılır, hah o bile var :)


Aralardan şöyle şeyler koyayım buraya. O zaman da feci kötümser biriymişim ya. Bir de yazarken acele ediyomuşum galiba, çabuk kopuyormuşum anlamdan. Gülmeyin he:))


"Son baharda dökülen yapraklarda
Saçılıp dizilip
inciler içinde
ağlaşmışlar gülüşmüşler
bir kutu içinde



Sonu gelmeyen bir yola giriyoruz
karanlığı yarıp aydınlığa uçuyoruz
yarı uyur uyanık
bir kutu içinde



attı tan çıktı güneş
yüreklermiz sevgiye eş
ölüp mezara gireceğiz
bir kutu içinde"

:))))))))))))))


-Ay Taşı-
Rüyamda görmüştüm
Aytaşı içinde
Mavi portakal ısırdım
Gök kubbede
demirden taştan
Kartala bindim
Son durak diye
Rüzgar babada indim (bu ne lan ahhaha yarıldım:)))
Melekler uyanma dediler
Kal bu aytaşı içinde
Sevgi üret bizimle diye
Oradan ayrılınca
Bulutlar uçurdu
Umut fışkıran dağın içine
Kapanıverdi gözlerim önünde
Uçuşuyordu kanatlı atlar
Birden kırıldı kanatları
Kara bulutlar üstünde
Bir aytaşı içinde
Aniden uyandım
Kan revan içinde
Sonra üzüldüm
Bu bir rüya diye


offf facia hahaha. Hande Yener şarkı sözleri gibi yemin ediyorum puahuauh...


Biraz da alıntı şeyler yazmışım bir yerlerden, şu hoş mesela

işte gördük seni dünya
ne gerçeksin ne de rüya
bir resim çizilmiş suya
sahte ışık sahte boya





Kendimi bildim bileli, her defterin, sağ taraftaki yaprağın sol köşesine kenar süsü çizerim. Geçen gün kursta farkettim not almıyorken anlamsız silüetler karalıyorum. Ama öyle klasik şeyler değil. 3D şekilleri birleştirmek, ilginç tipografilerle adımı yazmak. Kerning filan kasmışım epey bea.


Ben imza atmayı epey geç öğrendiğim için, çok kastım imzama. 1 kaç milyon kez denemişimdir yani. Her defterim doludur böyle anlamsız şekillerle. Kareli sayfalar favorimdi. Daha düzgün karalanıyor diye. O defterler evde kaldı sanırım. Bir getirttireyim. Sanırım bir süre daha eski defterleri kurcalayarak geçmek zorunda günlerim...



Rüzgar babada indim hahauhauausdwqyeapsgdh

2.5.09

Don Kişot olsun ismim bu gece

Bilmiyorum dinlediniz mi ama Redd'in son albümü 21, çok iyi olmuş. Kayıt kalitesi olsun, sound olsun, sözler olsun, bunlar Türk gruplarından beklenmedik prog hareketler. Doğumla başlayıp, ölümle biten 21 adındaki karakterin 21 parçalık bir hikayesini anlatmış bu sefer Redd. Konsept harika. Hele konsept albümlerin çoook nadir gözüktüğü müzik piyasamızda...

İlerleyen zamanlarda parça parça yazmayı düşünüyorum albümü buraya. O vakte kadar albümün ilk klibiyle idare edin. Ha 15 mayıs'ta da Ghetto'daymışlar. kaçmaz.




Hadi değiştirelim her şeyi devrim olsun bunun ismi
Başlıklar değişsin çirkinlik ve güzellik hepsi
Sessiz ol, kimse uyanmasın
Bir yudum iç şundan hemen ısınırsın
Kaçıp evden uzaklara şehre bakalım aylak aylak
Kaçıp gerçekten uzaklara hayallere dalalım teslim olmadan
güzel bir özgürlük var bu gece içimde ve dışımda ….

Don Kişot olsun ismim bu gece
Rüzgarlara savaş açalım bu daha delice
Bir nefes çek şundan alışırsın
Yıldızlar gibi geceye hemen karışırsın
Kaçıp evden uzaklara şehre bakalım aylak aylak
Kaçıp gerçekten uzaklara hayallere dalalım teslim olmadan
güzel bir özgürlük var bu gece

1.5.09

ortaya karışık bişiler



Hiç bir güç beni sigaraya başlatamaz... En azından şu ana kadar başlatamadılar, şu saatten sonra ne olacak da tütüne sığınacağım? Askerliğini yapanlar "olm askerde kesin başlarsın, benim amca oğlu da yeşilaycıydı bi gitti geldi kafa 1500"... pehh... iradesizmiş...





Hiç bir güç beni World of Warcraft'a başlatamaz... En azından şu ana kadar başlatamadılar. Gel bak ork kesiyoruz, gel bak uçuyoruz, gel bak 150 kişi baskın yapacağız, çok keyifli, çok şöyle... Aynı sigara lan bu da. Paranla zehirleniyorsun üstüne zaman harcıyorsun. Olmaz. Başlamayacağım. Baskı yapmayın!





80'ler partilerinde kendimi feci yaşlı hissediyorum. Çalınana hiç bir parça mp3 arşivimde yoktur ama hepsi kafamda dün gibi. Oha ya. O kadar olmuş olamaz. Parçalar yenidir filan diyorum. Yani geçen sene "Macarena dansı yapıyoduk olm" diyorum da, öehh, 13 sene olmuş!





Çok eskiden (geçen sene) devletin hazinesindne sorumlu şu şu denildiğinde, aklımda oluşan şey, kocaman bir oda, depo, hangar işte, ve içi ağzına kadar para dolu. Sorumlu olan kişi de Türkiye'nin parasını oradan harcıyor işte balya balya. Varyemez Amca vardı, onun da böyle bir kasası vardı. İçine atlar yüzerdi. Ben de öyle yapmak isterdim "Hazine"de... Hayallerim yıkıldıydı...





Hayatımda en en en çok çok çok güldüğüm film sahnesi, Rush Hour'da (Bitirm İkili) de olmuş. Jackie Chan ile Chris Tucker'ın oynadğı bu absürd aksiyon filminde Chris, Ceki çen'e eski polis kimliğini gösterir. Kafa bildiğin bonustur ve feci tipsizdir. O zamanki kankam, komşumla izliyoduk filmi. Abartısız filmi dondurup "30 dakika" kesintisiz gülmüştük. Gülmekten safram kabarmıştı.





amerikan filmlerinde ve çigi filmlerinde böyle koca büftekler olur, ortasında da yağı olur. Onu tavaya atarlar, az pişirirler, üstüne de baharat döküp abanırlar, damarlarını tıkarlar ya, çok kıskanıyorum. Buralardaki kasaplarda öylesi yok ama Nişantaşı'nda öyle bir et restorantı açılmış. Lakin tüm bilgim bu. Neresinde, adı ne bilmemekteyim. Acil et yemek zorundayım!

Dirty Sanchez'i Jackass'e tercih ederim. Olay iğrençlikse DS kral abicim. Jackass izlerken gülerim ama DS izlerken ilk kez kustum. Adamlar liposakşıynn yaptırıp çıkan yağı ve kanı içtiler yediler. Pöeh allah belalarını vermezin. Ama Steve-O... Adamımsın bro






Her blogger.com u açtığımla Lost la ilgili bir şeyler yazacağım diyorum ama unutuyorum. Aslıdna yanılıyormuşum, üşeniyormuşum. Şimdi anladım. O hidrojen bombası varsa, patlayacak işte!








The Veronicas'tan tek yımırta ikizlerinden birisini gözüm feci beğeniyor ama hangisi olduğunu bilmiyorum!








Street Fighter 4'te online sıralamada ilk 800'e girdim Amerikan server'ında. Marifet mi efet, marifet! Alın teri!





Tranformers 2 geleyorrrr... ve sanırım artık Optimus Prime cı olmayacağım. Megatron feci cool olmuş adamım!





Bir topa yeterince hızlı vurabildiğimiz zaman (ima yok) "şirinleri" görebileceğimiz gibi Tsubasa'daki gibi de topun elips şekline girebileceğini düşünerek "Akulaaaa vuruşuuuuu" çekmişliğim vardır şükürler olsun ki...





KFC!!!