• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

30.4.09

Sevgi dolu canım ülkem!


Valla haberleri izlemeye, haber portallarına girmeye korkar hale geldim. Şöyle bir bakıyoruz haberlere, bozuyoruz moralleri, negzel

-Bilkent'te Canlı Bomba!

Vay anasını. Hatun kişisi amacına ulaşabilseydi harbi katliam mı olurdu ne olur bilemiyorum. Ama ölümle kol kola dans ettiğimizi hatırlatıyor böyle şeyler. "Ama ne güzel toz pembeydi her şey, 77 yaşında ölecek, torunlarımıza şeker yalatacak, çok sevilecektim, herşeyim olacaktı, mutlu huzurlu yatağımda rüyada öleceeeedim"... That was just a dream demiş bir sanatçı. Hiç bir güvenlik önlemi hiç bir çözüm bu olasılıklardan bizi uzaklaştırmıyor maalesef. kendimi japonya'da yaşayan biri gibi hissediyorum. Fay hattı üzerinde, her an deprem olabilir, kafama saksı düşüp ölebilirim telaşıyla...

Tabii olayın başka bir yönü daha var. Bir insanın bir insanın canını alması için cahil, eğitimsiz, dağda yaşayan, köylü veya bağcı veya idiot olması, psikopat veya saldırgan bir aileden gelmesi, yani negatifliklerle yetişmiş olması yetmiyor. Olaya karışan hatun kişisi gayet okumuş etmiş bir hukuk insanı, diğer üniversitelerdeki binlercesi gibi ve "canlı bomba" olabilecek kadar "beyni yıkanmış"... Evet, yıkanmaya gelmeyen tek organ beyindir. Bunu unutmamak gerek...

Ha tabii Türk "melek" bir insan mı, tartışmaya açık ama Banu güven'in sorusu kesinlikle efsaneydi. "İçiniz rahat mı?" Bir insanı rahatsız edecek en güzel sorudur bu. Bu hayatta her şeyi yapabilirsiniz akşam kirli çamaşırlarınızı makineye atar yatarsınız. Yanınızda ölene kadar gezdireceğiniz tek şey de vicdanınızdır. "İçiniz rahat mı " sorusuna cevap gelemedi haliyle. Şuradan bi bakın habere

-Kısa dönem askerlik kalkıyor!
ÖSS'ye 3 ay kala istediğim bölüme girecekken YÖK'ün "şu şu bölümler meslek liselerine sınavsız giriş yapabilir" diyerekten hayallerimi yıkan demeci arkasından en güzeli bu oldu! Yani harbi beni buluyor diyeceğim, dilim varmıyor! Bu tasarı yakın zamanda uygulanmazsa adam değilim ben. Artık istediğin kadar oku, okuma 12 veya 15 ay askerlik yapacaksın Türkiye'de. Askerden soğutmak suç, eyvallah, o yüzden ben var gitmek buralardan. Cya babe

-1 Mayıs'da, Taksim'de...
Geçen sene bizim sokağa kadar gelmişlerdi emekçiler, işçiler, polisler... Bu sefer de Pangaltı'ndan başlayıp sakince Taksim'e gelinecekmiş. Pekala. Polisler de kasklarına numara takacakmış, yani serbestliği önlemek adına ama bu yapılmayacakmış. Burnuma pis kokular geliyor. Hayırlısı diyorum...

-Sedat vefat etmiş lan. En çok buna üzüldüm bugün.

- Güzellik yarışmasında Türkiye birincisi de Ebru olmuş. Valla yüzü değil de aşağısı harbi birinci. Ama hadiseeee? HADİSEEE! Sen ne kokoş bir kadınsın yahu. kesin biri bu hatuna "ya sen şöyle giyin, şu 250 gram makyajı da yap, çok güzel oluyorsun" diyor, bu da inanıyor.


-Domuz gribi yüzünden alarm seviyesi ilk kez 5'e çıkmış... Oley!!!


ben muhabiriniz Hamit Elsabah, bu da kameramanım Cevat Kelle.... Haberleri izlediniz Türkiyemmm

Sihirbazlık


Sihir diye bir şey yok diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. En azından var olduğunu kutsal kitaplarda "sihir yapmak günahtır" denildiğinden bile vaktiyle varolduğundan anlayabiliriz.

Tabii ki şimdiki sihirbazlıkla o zamanki sihirbazlık aynı mıydı, farklı mıydı bilemeyiz ama günümüzdeki sihirbazlık gibi keyifli bir meslek yok yahu.

Hem yaratıcılık var, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmiyorsunuz, hayalgücünüzle sınırlısınız, hiç bir zaman öğrenme aşaması bitmiyor, ölene kadar mesleğinizi geliştirebiliyorsunuz bu yüzden hiç bir zaman sıkılmıyorsunuz, memurane bir hayatınız olmuyor... Bence bir "meslekten" beklentileri fazlasıyla karşılıyor gerçek bir sihirbaz olmak. Tabii ülkemiz içinde bahsetmiyorum. Şapkadan tavşan çıkararak, demir halkaları iç içe sokup çıkararak elbette kolay geçinilmez ama öyle yurt dışındaki sihirbazlara bakınca ağzım açık kalıyor...

Hatta inanamıyorum yahu. Bu bir göz aldanması bile olamaz yani. CGI filan olmalı diyorum. Mesela aşağıdaki videodaki sihirin nasıl yapıldığını deli gibi merak ediyorum. "Fake bu" diyenlere de her yerimle gülüyorum. Ulan her halde fake, yok adamı ikiye bölüyordu gerçekten de, işte nasıl yapabiliyor anında bu işleri. Saniyede 24 kare gören bu göze nasıl numara çekiyorlar? Çok merak saldım valla ama benden sihirbaz olmaz.

Bi kere arkadaşlara numara yapayım dedim. Böyle baş parmağınıza yarabandı sarıyorsunuz düzgünce, parmağınızda belli olmuyor, elinizi de çok sabit tutmuyorsunuz, bir tane ip alıyorsunuz işte "bunu şimdi kaybetcem" diyorsunuz, hahah, o yara bandı parmağınızdan kolayca çıkacak ama, işte elinizi yumruk yapıp, arasındaki yarabandı şeklindeki oyuğa sokuyorsunuz ipi, sonrada parmağınızı banda tekrar sokup "aaa avcumda yok ippppp, yok oldu, tövbeeee" diyorsunuz. Ben de o kadar beceriksizdim ki, avcumda ezdim bandı, haliyle de ipi dolduramadım içine, etrafımda 10 tane insan, 20 göz elime bakıyor aval aval. ben de yapamadım, ya sallayın güzel bir numara değil bu diye olay mahalinden hızla uzaklaştım. Belki o gün yapabilseydim bu numarayı, gaza gelip size Galata Kulesi'ni yok edebilirdim bugün. Kim bilir pehhhh




29.4.09

Ebru Şallı ile zayıflıktan ölmek


Hayır, pilatese filan başlamadım, aklınıza öyle bir şey gelmesin :)) Konumuz sadece Ebru Şallı. Teee kendisi podyumları büyülediğinden beri fanıyızdır bu güzelliğin. Yani evlendiği gün yas günümüzdü, gerçi evlendiği adam da suntaydı ama vardır bi bildiği dedik. Sonra doğurdu, tövbe etti Ebru'cuğumuz bu işlere. TV8'deki programıyla da ekranlara geri döndü. Sırf fantezi olsun diye bizler de izledik (evet, arkadaşlarla çerezleri biraları toplayıp programı izliyoruz :PP)


lakin bu kadın bir anormalleşti ya? Bildiğin 30 kilo filan oldu sanırım. Yani bir de doğurdu bu kadın! Göbek deliğinden filan mı doğurdu ne yaptı, nasıl böyle zayıf kaldı!!! Şaka gibi. En son baktığımda da güzellikten de çıkmış, karikatür gibi vücuda sahip olmuş. Suratı da çirkinleşiyor git gide. Ekran karşısında ölecek gidecek, bi hareket yaparkan çat diye belinden kırılacak diye korkuyorum vallahi. Bacakları olmuş oklava gibi. Tam Safinas yaa :P
Ben facebook'a açayım bi "Biri ebru şallıyı durdursun, o da volkan olsun" grubu. Evet, güzel fikir :)

28.4.09

Bayan bayan


Rock, metal türevleri dinleyen insanların büyük bir kısmı kompleksli olur. Yok ben değilim demeyin, çoğunluğu diyorum zaten. Ben de yer yer hem karakter hem de müzik konusunda böyle olmuşumdur. Mesela öyle disko, tekno, beat filan bozar bizi hacı. Diye düşünürdüm de. Bir değil iki değil...


Çirkin kadın yoktur az votka gibi bir şey bu da. Yeterli alkolle her şey bana güzel geliyor, onu çözdüm ben. Dirty'de en son kendime uzaktan baktığımda 5-6 sene önce testis geçtiklerim gibi kopkop yapıyorum. Tabii spor oluyor, güzel oluyor da, ortam da çok şahaneymiş yani. Şöyle ki;


Dinleniyorum köşede. Kamaşmış gözlerle yüzlere bakıyorum da yok imkanı değil net olamıyorlar. Sonra bir kız geldi. Hayır kız değil, kadın. Votkasını uzattı, yok dedim bacım benim zulam var şurda dedim :) Sonra muhabbet başladı haliyle.

"Hayrola, tek misin haftanın bugünü"

"Yoo, dinleniyorum köşede öyle, arkideşlerin maşallahı var, oradalar. Sigara dumanı filan rahatsız eder beni"

"AAa, kutlarım, ben de bırakmak istiyorum amaaa nerdee"

"..."


Sessizlik olur, konuya girecek, ıkınıyor.


"Bana bakıyordun beş dakikadır. Tanışıyor muyuz diye merak ettim, geldim"

"Bakmak mı? Size mi? Yanılıyor olmalısınız "

"Hmmm. belki de..."

"Adınız ne? Ben Volkan"

"Ben de Müjde. memnun oldum volkan bey"...


Ey allahım, bu muhabbet niye yaşanır ya. Böyle klişe girişlerden nefret ediyorum. Kadınsın bi de yani, var böyle 27-29, çatapata küt girişsene ablacım. Saygı duyayım. Diye düşünürken, işte biraz yeteneğini konuşturdu. "Biraz suratın asık senin, üzgün gibisin" muameleri peşi sıra geliyor. Bir şefkatli ki sormayın. Al anne beni kucağına evime götür diyeceğim biraz daha laf etse. Sonra kendinden bahsetti işte. Ben gayet beter bir hayatı var sanarken aslında gayet "better" bir hayatı varmış, ona da şaştım. Sıkılıyorum bu arada tabii. İnsan tanımayı severim, hikayeleri dikkatimi çeker de, öyle bir ortamda, öyle alkol ortamında ıh, gelemem. Sonra dışarıdan başka bir kız arkadaşım yanıma geldi. Tabii henüz içeri yeni girdiği için kafası temiz şöyle garip garip baktı bana, vay anasını volkiiii bu güzel kadını mı götürcen diye pis bi sırıtma vardı yüzünde. Kafasına atcaktım şişeyi. Yanıma gelince bu şefkatli kadının suratı bir anda değişti. Sevgilim mi diye meraklanıyor da soramıyor. İşte lafladılar. Dedim "çok severim ben kızı" bak filan. Bir anda demez mi "sen kesin bunla yatmışsındır, çapkınnn" ...Öehhh dedim, kuscaktım elbisesinin üstüne. Veya bir Aduket filan atacaktım suratına...

hani kafası güzel desek değil, salak desek değil, gayet okumuş etmiş ablanın (tabii doğruysa) bu lafı karşısında irkildim. Nasıl yaaa, ne yatması ne diyosun sen, sizin köyde böle olabilir bu işler de buralarda farklı filan diye diye laf sokma makinemi çalıştırdım. "Ay yannış anladığınız siz benii" filan gevelese de kendisine kafamı ütüleyen müzik eşliğinde köşesinde iyi geceler diledim.


Sonra yine kendime kızdım. Ulan bi milyon insan içinden konuştuğum insana bak, ayırdığım zaman yazık diye hayıflandım, tadım tuzum da kalmadı hatta ayıldım. Yani "damsız almıyoruz" olayı erkeklere işleyeceğine bence biraz da bayanlara da işlemeli. Ne dedi ya, yuh :) nerde stress toplarımmmm

A thousand kisses deep

Domuz gribinden veya Marmara depreminden veya Ergenekon'dan veya bitkisel margarinden ölmezsek...

... Ağustos'ta Leonard Cohen İstanbul'a konsere gelecek ve biz de onu tavaf edeceğiz. 5-6 Ağustos tarihler hem de. Vallahi de ağlarım. Bu ne güzel tesadüftür kardeşim...

Bir çok sanatçıya, filme, kitaba ilham kaynağı olmuş, tok sesiyle 7-77 herkesi büyülemiş, sözleriyle de zaten efsaneleşmiş abimizin şu şiirini (müzikli hali de var) çok severim, sayarım, başımın üstüne koyarım...
İzlerim diyorsan şuradan: http://www.youtube.com/watch?v=xXaRT8CXmGE

okurum da diyorsan:


Don't matter if the road is long
Don't matter if it's steep
Don't matter if the moon is gone
And the darkness is complete
Don't matter if we lose our way
It's written that we'll meet
At least, that's what I heard you say
A thousand kisses deep
I loved you when you opened
Like a lily to the heat
You see, I'm just another snowman
Standing in the rain and sleet
Who loved you with his frozen love
His second hand physique
With all he is and all he was
A thousand kisses deep
I know you had to lie to me
I know you had to cheat
You learned it on your father's knee
And at your mother's feet
But did you have to fight your way
Across the burning street
When all our vital interests lay
A thousand kisses deep
I'm turning tricks
I'm getting fixed
I'm back on boogie street
I'd like to quit the business
But I'm in it, so to speak
The thought of you is peaceful
And the file on you complete
Except what I forgot to do
A thousand kisses deep
Don't matter if you're rich and strong
Don't matter if you're weak
Don't matter if you write a song
The nightingales repeat
Don't matter if it's nine to five
Or timeless and unique
You ditch your life to stay alive
A thousand kisses deep
The ponies run
The girls are young
The odds are there to beat
You win a while, and then it's done
Your little winning streak
And summon now to deal with your invincible defeat
You live your life as if it's real
A thousand kisses deep
I hear their voices in the wine
That sometimes did me seek
The band is playing Auld Lang Syne
But the heart will not retreat
There's no forsaking what you love
No existential leap
As witnessed here in time and blood
A thousand kisses deep

22.4.09

Yerin Dibine Geçtiğim Anlar #3


Rezil anlar serisi devam ediyor tatatadammm. 1. ve 2. şu adreslerdeydi, merak eden varsa.


___




Şimdi kalkıp gülmeyin ama ben liseye kadar feci hızlı koşabilen birisiydim. Severdim koşmayı. Harbiye'deki yaşarken bizim sokak upuzundu ve az araç geçerdi. Baştan sonra günde kaç kez koşardım bilmiyorum.


O kadar salakça da severdim ki, Flash Gordon izleyip gaza gelirdim, yeterince hızlı koşarsam görünmez olacğıma inanırdım! ! ! ... Bir kere hiç unutmuyorum, havada sağnak yağmur var, ben sokağın başın gelmişim, ayaklarımda terlik! var. Şapada şapada koşuyorum, allahım nasıl mutluyum, galiba çok hızlı koşuyorum derken terlğim ayağımdan fırlıyor ve taşa basıyor, ahh ayağım derken paldur küldür yuvarlanıyorum 20 cm boyumla...

Mahallede ve okulda benden hızlı koşan yok. Okulda bir yakalamaç bir ebelemeç bir yakartop oynardık, allah yani, ya birinci olurdum ya oynatmazlardı beni.


Bu mutlu günlerimse kısa sürdü... 2 apartman yanımıza bir aile taşındı. Bu ailenin Figen diye bir kız çocuğu da vardı. Böyle kara kuru bişiydi. Yaşıtımdı. Boyutumdu (Gripin kadar işte) Biz yine bir gün koşu yarışmaları yaparken bu geldi. Ben de koşabiliy miyimmmmm diye. Tabii ben havalı havalı "sonra üzülme ama bak" "yok yeee, ne üzülcem, hadi, nereye kadar?" Abi bu kız bir koşmaya başladı, ben kendimi duruyorum sanıyorum, ama ben de koşuyorum! Dedim alla alla bacağımda bir hastalık var galiba, bu kadar da hızlı koşamaz bir insan, hele hele bir KIZ!


Yok usta, kız deli gibi koşuyodu, ayakları filan gözükmüyordu. Laneth olsun tüm şanım şöhretim yok oldu gitti mahallede. Nasıl garezliyim kıza ama, nasıl nefretim var, bak hala unutmamışım rezil ediyorum onu! Bu başka okula gidiyordu filan biz de sonra taşındık, epey bir süre görmedim, unuttum lan oh derken ortaokul 2 de bi baktım bu gelmiş! EŞŞEK gibi olmuş bi de. Bildiğin 2.5 metre boy, böyle bir manken gibi serpilmiş, yolda görsen dersin 25 yaşında. Zaten o zamanki tüm kız arkadaşlarım top model gibi serpildiler, bunu da başka bi postta anlatayım.


Bizim sınıfa düşmedi allahtan Figen. Beden eğitimi derslerinde sınıftan izliyorum bunu, tazı tam. Patapata nasıl koşuyor hala. Sonra 2 sınıfın hocaları bilmem ne günü için böyle akrobasi gösterileri hazırlayacağız, sizin iki sınıf birleşti dedi. AHAA! İşte koşma konusunda da hoca bizim sınıfta ben, onların sınıftan da onu göstermedi mi, allahım bu bir kabus olmalı! Sonra bu salak şey böyle ip gibi dizilmişiz, bahçede artık kaç kişiyse, işte bana demedi mi bağıra bağıra, "aaa volkannn? İyi de ben seni ezer geçerim yahu koşmada ehe ehe ehee..." Benim tüm hava bastığım kızlar çocuklar filan nasıl gülüyor, nasıl nah çekiyor, allahım dedim bi silah ver öldüreyim kendimi veya şu kızı! Ve tabii ki o seçildi! Çok üstüme gelmişlerdi be!


hikaye burada bitti sanıyorsunuz ama değil. Ben süper liseye gittiğimde bu da aynı okulun normal lisesine katılmış. Daha bir güzeleşmişti artık mezun olduğumuzda ama hiç koşarken görmedim. felç olsun beddualarım mı tuttu ne! Zaten onlar öğlenci bizler sabahçıydık hep. 1 kere bile denk gelmedik (ben uzaktan hep kestim onu gerçi :P). Şükürler olsun. Geçende facebook'ta gördüm, PC'ye format atacaktım, lanet gibi üstüme çöker diye filan (yolda çarpışır ve evlenirmişiz ahaha:))... Neyse, sizin buradan çıkaracağınız sonuç, hızlı koşardım, tazı gibiydim, fittim, zayıftım. Böhüühee

21.4.09

1'e 2

Farkettim ki;

Yaptığımız her "fiil"in karşılığı, en az bir adet yapmadığımız, başka bir fiile karşılık geliyor. Yani bir şeyi yaparken aslında en az bir şeyi de yapmamış oluyoruz.
Bu da, her fiilin aslında en az iki sonuca etki ettiğini gösteriyor.

Ben de hangi sonucun daha güzel olduğunu merak etmeye başladım...

Susan Boyle ile *** olmak

Üst üste çok video olacak ama olsun ya.

Para ve imanın kimde olduğu belli olmazmış demişler ya, hah, yeteneğin de kimde olacağı belli olmazmış diye de ekleyeceğiz ona galiba... Ben dahil bi çok izleyiciye ablamız ayar çekiyor enfes sesiyle. Çünkü herkes yaşına ve üst baş, tipine bakıp aldandığı için...

10günde 36milyon izlenmeyi de geçmiş video. Video'nun asıl adresi şu http://www.youtube.com/watch?v=9lp0IWv8QZY ama embed edilemediğinden vimeo'dan koyuyorum




I dreamed a dream in time gone by
When hope was high,
And life worth living
I dreamed that love would never die
I dreamed that God would be forgiving.

Then I was young and unafraid
When dreams were made and used,
And wasted
There was no ransom to be paid
No song unsung,
No wine untasted.

But the tigers come at night
With their voices soft as thunder
As they tear your hopes apart
As they turn your dreams to shame.

And still I dream he'll come to me
And we will live our lives together
But there are dreams that cannot be
And there are storms
We cannot weather...

I had a dream my life would be
So different from this hell I'm living
So different now from what it seems
Now life has killed
The dream I dreamed.

it's all about physics




Crayon Physics Deluxe from Petri Purho on Vimeo.

Şöyle bir şey var ki, teknoloji ilerledikçe tüm sanat dalları oyun çatısı altında buluşacak. Elinize bir keski alıp oyun yapamazsınız ama eliniz altındaki oyunla, önünüzdeki alçıdan bir heykel yapabilir halde olacaksınız. Bütün sanat dallarına bunu devşirebilirsiniz (falına baktım alla alaaa)
Konuyu getireyim Crayon Physics'e. dehşet-ül cengiz bir yaratıcıkla yapılmış bu oyundaki amacınız daire şeklindeki kütleyi yıldıza getirebilmek. Bunu da nasıl yapacağınız tamamen size kalmış. İstediğinizi çizer, fizik kurallarına kendinizi bırakırsınız. Video'yu izleyin, Demo'sunu sitesinden indirin oynayın, beğenirseniz de kesinlikle satın alın(tam sürümününde 53 bölüm var. Piyasadan da 1200 kadar bonus bölüm bulabiliyorsunuz)

20.4.09

Wolf & Pig

Stop-motion, bir seviye daha atlıyor sayın seyirciler. Bunu yapan da bir japon oluyor (hiç şaşırmadım). 1300 print le yapılmış, harika bişi. Özellikle havuz kısmı muazzam bi zeka ürünü. Youtube dışında bir sitede bulamadığım, alternatif link veremeyeceğim. 10 günde 1 milyon izlenme barajına ulaşan o video... dadadaadaaaaaaaaammmmmm


Gel, hayalini kur...


Evet, bu post hayal kurma ile ilgili, ama çok keyif alabileceğiniz türden bir hayal olmayacak türden. Hatta %99.9 olmayacak bir hayalden ibaret ama heyecan vereceği bir gerçek.


Bu benim uyku sorunu yaşadığımda veya sıkıldığımda hayal edip kendimi yapay olarak heyecanlandırdığım bir hayaldir yani trafiğe kapalı alanda kurulmuştur.



Evde teksiniz. Hatta tek yaşıyorsunuz. Yorgunluktan bitkin bir halde kafanızı yastığa koymuş aynı anda da uyumuşsunuz. Sinekleriniz bile var.


Hayal mi gerçek mi anlayamadığınız bir fısıltılar, patırtılar var. Rüya sanıyorsunuz ama olmadığını anlayıp gözlerinizi fal taşı gibi açıyorsunuz. Odanızın kapısını açıp holden yürüyor ve kapıya yürüdüğünüzde kapınızın önünde bir şeyler olduğunu anlıyorsunuz. Haliyle korku kanınıza karışmaya başlıyor ama hırsızdır beni duyunca gider diye "KİM OOO" diye tedirgin bir ses tonuyla kapıya söyleniyorsunuz. Ve sessizlik. Gitti sanıyorsunuz ama BAM... Kapıya koca bir tekme iniyor. Kitlediğiniz kapının dili kurtuluyor. Halbuki çelik kapıydı hani açamazlardı! Bunları düşünecek zamanınız yok ama henüz kapı da açılmadı çünkü çelik zinciri/askısı kapıyı tutuyor. Bir elin sığabileceği kadar açık kapı ve ...


"Hadi aynı anda üçümüz omuz atıyoruz mk kapısına" diye tok bir erkek sesi duyuyorsunuz. Kapı az sonra açılacak. Bir omuz daha geliyor kapıya. telefonunuz geliyor aklınıza, polis, 155 ama çok zor artık. Adamın biri elindeki silahı kapıdan sokup susturucusuyla rastgele ateş ediyor. Duvara seken kurşunlar korkunuzun son damlasını taşırıyor artık. Ölmek üzeresiniz!


Halbuki kapıdaki üç izbandut adam yanlış eve baskın yaptığının farkında bile değil. Patronlarının verdiği adresi tek numara ile karıştırıp, tanımadıkları bir evegirip tanımadığı br kişi için emir almışlar ve o siz olmasanız da öleceksiniz orada öylece şoka girmiş durursanız.


İşte hayal zamanı. Kaçmanız lazım. Belki 1 dakikanız var kapının kırılmasına... Şu anda bulunduğunuz evden artık öyle bir rota çizmelisiniz, öyle katakulliler yapıp evden çıkmalı veya çıkmış gibi yapmalısınız ki ölmekten kurtulun. Run to the hills, run for your life!!!

(belki ben de sonra kaçış planımı bu post üzerinde yazarım :)))

18.4.09

Vozvrashcheniye



Geçen gün TV8 tekrar verdi filmi, tekrar izledim, tekrar tekrar büyülendim.
İlk izlediğimde bir şey anlamadığım ama etkilendiğim, ikinci izleyişte içine anca dalabildiğim, büyülendiğim ve asla unutamayacağım bir. Bu filmi ancak Ruslar çekebilirdi, 2003'te de çektiler. Filmi izledikten sonra filmdeki abi Andrey'in filmin geçtiği gölde, bir kaç gün sonra boğularak ölmesi de ayrı vurmuştu beni.
(Geri) Dönüş olarak çevrilen film, benim hayatımda "baba-oğul" olarak yer alan filmleri arasında favorim- ki ben içinde baba teması işlenen filmleri izleyemem genelde (Babam ve Oğlum'u ömrüm boyunca da seyredeceğimi sanmıyorum) Baba ile oğul yan yana geldiğinde, baba güzel davrandığında, güzel şeyler söylediğinde, benim kayışlarım kopar, film oradan sonra piç olur. O yüzden yani.
Vozvrashcheniye'de ise beni yakalayan şey, 2 oğul ve bir babanın kan bağı haricinde hiç de akrabalık vasıfları taşımaması (bunun da nedeni çocukların babalarını sadece fotolardan bilmesi, hiç tanışmamış olmaları), bir yol hikayesi ve geri dönüşle biten bir film olmasıydı. Eğer altmetinlere göre filmi incelerseniz, aslında bu film bir baba-oğul hikayesi de değil hatta ama o gözle bakmasak bile harika.
usta bir fotoğrafçının elinden çıkmışçasına çekilen planlar, suyun dinlendiriciliği, saflığı ve affetmezliği, sessizliğin öfkesi, nelerin getirebileceğinin bilinmeyişi, travmanın her iki tarafa da yansıması, nefreti, sevgiyi, pişmanlığı ve kabullenişi sonuna kadar anlatan ve savunan bir film Vozvrashcheniye. Gitmek kolaydır, herkes yapabilir de geri dönmenin cefası ve fedasını son kareleriyle, iç burkan karelerle gösterir, beni her seferinde benden alır. Neredeyse ağlatır. Ne tarkovsky'lik çoktur ne de david lynchçilik. O yüzden orta seviye izleyici tarafından sevilebilir, sinefilseniz de baş ucu filminiz olabilir eğer 6 yıl içinde hala izlemediyseniz.
Neden geri geldin? Neden?
Neden bizi de yanına aldın?
Bize ihtiyacın yok senin!
Sen yokken her şey yolundaydı!
Annemle ve büyükannemle mutluyduk!
Neden geldin? Neden bizi de yanına aldın?
Bize neden ihtiyacın var? Cevap ver, neden?
- Annen sizinle olmamı istedi.
Annem istedi ha! Annem! Ya sen?

17.4.09

Kutsal dışkı adına!


Sabahın ilk ışıklarını görürkene yatmışım. Uyku sel olmuş akıyor burun deliklerimden...

Yastık, yorgan, yatak ne güzel şeylermiş diyorum. aslında demeden sızıyorum.

Tıkır tıkır birşeyler duyuyorum. Rüyamda ama. Sonra gerçek hayata dönüyorum. Gözler kapalı. Çapaklı. Ulan faremi girdi eve diye kıllanıyorum. Ki fare kırılından da nefret ederim, fareden de. Tamam odam pis de, o kadar değil yaw.


Yine sızar gibi oluyorken sesler iyice çoşuyor. kombiden geliyor böyle. Ulan dedim kombi patlıcak ölcem gidem oley mk. allahım sen benim günahlarımı affet, sana geliyorum, abdestim de var, bak şöyle böyle derken kalktım yarım gözlerle. dışarıdan geliyo ses. açtım perdeyi baktım kombinin bacasına 2 kuş tünemiş ayaklarıyla ses çıkarıyorl. "He hadi gidiyn leaaaynn" diye bir recep ivedik oldum. yattım uyudum. Kalktığımda gelmişler yine. Daha dikkatli baktım. Ulan bacaya resmen 10 cm kalınlığında sıçmışlar. Yuh. Ne yediniz lan! Ve o boklarının içinde iki sevgili o kadar mesut ki, kıskandım. taşısa beni baca ben de üçüncü olarak tüneyecektim yanlarına.


Uzak pencereye geçtim, bi kaç foto aldım. netlik ayarı, zoom filan derken kaçırdım kuşları ama bir tanesi durumu güzelce özetleyebiliyor. Büyük haline bakınca harbi o bokun "kutsal dışkı" olduğunu görebiliyorsunuz. insanlar gibi boktan bir hayatları var ama insanlardan farklı olarak bununla mutlu olabiliyor.


Kuş olcam ben!

Miss Turkey menüsü

Güzellik yarışmalarını oldum olası anlayamamışımdır. Amacını, arkasındakilerini, getirdiklerini, götürdüklerini filan sabah kadar tartışabilirim.. amaaaaa

Şu Miss Turkey bilmem ne yarışmasının ön elemelerini izledim biraz göz ucuyla da, oha lan, çoğu daha liseden mezun olmamış, etine buduna büyümüş, serpilmiş şeyler. Tamam buraya kadar da sorun yok. Ama konuşturuyorlar bunları, niye katıldın vs vs diye, belki %1'i filan bunu bira araç olarak kullanacağını söyledi. Çoğunluğu bunu bir amaç olarak görüyor ve daha çocuk bu insanlar!

Bir insanın o yaşta hayalleri, nasıl etinden sütünden faydalanıp bir yerlere gelebilmek olabiliyor, anlayamadım resmen. Ailesel mi ,arkadaş çevresi mi, yoksa içinden gelen bir şey mi, ıh yani. mantığımın bitti yer resmen. Halbu ki bu yarışmayı iyi bir araç olarak görseler, bunu güzellikleriyle pekiştirseler, eğitim sonrası zekalarıyla iyi bir kariyer yapsalar da helak olmasalar bugüne kadar olduğunu gibi (ki çok azı bir yerlere gelmişlerdir, TV sunucuları, reklamlar, oyuncular olmuşlardır ama her biri akıl melakeileri yerinde olduğu da hesaba katılmalıdır)

Güzel kızları görmekten daha güzel bir şey varsa o da beyni olan güzel kızlar görmektir demiş atalarımız (gerçi bunun orijinali "beyni olan penisler"di ama olsun :P))

16.4.09

Algida Seçicilik!


Yaz gelmeden dondurma yemeye, yiyebilmeye bayılıyorum resmen. Özlelikle yazın iş çığrından çıkıyor. Her gün en az bir Algida ürünü yemeden duramam. Magnum double çiko ise favorimdir. I love şoko!!!


Küçükkene, ufacıkkene, içi dolu turşucukkene de Max favorimdi. Gerçi hala severim ama sadece dışını. İçi biraz sulu geliyor artık. Çok bozdu bu Algida. Bu arada Cappy mi ne vardı, döndür döndür çıkıyodu, yalıyordun, bir kere yedim ondan tam 1 kere!!! Onda da rezil oldum. Onu avuçlarımın arasında çeviriyorum çeviriyorum, yok, ıh çıkmıyor. Ben de dibinden sıkıverip çıkarmaya baktım ufak ufak. O da ezildi, eridi, elime koluma aktı mı, yapış yapış oldum. okuldan çocuklar da benle testis geçti mi, şukella oldu... O gün sondu benim için.


Kapta dondurmadaysa Cartedor'u tek geçerim. Yarım kilo dondurmayı acımam tek filmle yerim. Geçen sene fazlasıyla yiyordum hatta (O yüzden bir ton oldum lan galiba). Gerçi sonra yasakladım kendime, haftasonları alıyordum, onun da kız arkadaşım 300 gramını yerdi zaten. Bugün ilk yarım kilomu yedim ama. Çikolata Karnavalı'yla odamı karnavala çevirdim! Çikolata şelalelerine atladım. O ne güzel çiko parçalarıdır ellahım yerrappimmmmm. Çabuk bitmesin diye de çay kaşığıyla yedim. Gerçi sonlarına doğru çorba olmuşsa da olsun, kafma diktim içtim dondurmayı. Her güzel şeyin bir sonu varmış sözüne hakkverdim sonrasına. Böyle hormonlar çalıştı mutlu oldum. Sonra işimin başıan döndüm sırıtarak... Artık önümdeki maçlara bakıyorum.

15.4.09

Haiku 2


Daha önce bir Haiku bulunan yazı yazmıştım ama Haiku'nun ne demek olduğunu belirtmemişim.


"Haiku, yaklaşık 500 yıllık bir Japon edebiyat sanatıdır. Haiku, en basit tanımı ile üç mısralık kısa şiir demek. 3 mısra ve 17 Japon karakterinden (veya heceden) oluşmalı, bu 17 hecenin mısralara dağılımı 5-7-5 olmalı örneğin. Klasik Haiku’da mutlaka mevsimsel bir öge, tabiattan bir parça veya anlık bir duygunun betimlenmesine yer verilmesi gerekiyor."


Normal bir şiir yazmaktan daha zordur Haiku. Çok kötü bir haiku yazacak olsanız bile uymanız gereken kurallar vardır öncelikle. Bunun çok güzel bir haiku olması içinse hem çok kısa olmalı hem de anlamlı olmalı. Yani seçeceğiniz bir düzine kelimeyi öyle bir seçmelisiniz, öyle bir sıraya sokmalısınız ki, İŞTE BU dedirtsin.


Haiku'yu anlamaksa ayrı bir derttir. Özellikle Asya kültürüne biraz uzaksanız bunlar bir sarhoşun dilinden çıkmış gibi kulağa gelmektedir ama zamanla gözdeki o toz silkelenmekte hatta bir bulmacaya dönüşmektedir. Sudoku oynamak yerine Haiku okuyabilirsiniz.


Günde en az 1 Haiku'yu alışkanlık haline getirdim ben. Gayet keyifli oluyor, öneririm. Eğer İngilizceniz yeterliyse onlara da bakmanızı öneririm. İngilizcede sıfatlar tek kelimede çok şey ifade edebildiği için harika şeyler çıkabiliyor. Türkçe'de de devrik cümlenin nimeti bu şiirlerde oldukça işe yarıyor.


Haiku yarışmalarına onbinlerce katılım oluyor Japonya'da. 50bin- 100bin şiir arasında üç satırlık şiirler birinci oluyor ya, nasıl bir elemeden geçtiğini düşününce gerçekten büyük başarı diyorum. AMA 2007'de Japonya'da düzenlenen çok önemli bir Haiku yarışmasını bir TÜRK'ün aldığını bilmiyordum. 50bin başvuru arasında birinci seçilmiş. Kazanan da Yelda Karataş'mış. 80'lerden bu yana şairmiş ama Haiku'da yeniymiş. Üç başvuruyla katılmış ve 1. olmuş. Sezen Aksu'ya da bir kaç söz vermiş vaktiyle. Yarışmayı şu şiirle kazanmış (İngilizce çevirisiyle tabii):



"ölüme ne kadar yakın
unutulmaz çocukluğumun
ağır çiçekli ıhlamur ağacı"

14.4.09

Water Art

Timewarp'un gelmiş geçmiş en güzel bölümünü paylaşayım istedim. 7 dakika kadar ama tek kelimeyle HARİKA. Suyun, su damlalarının ve ışığın bir araya gelmesiyle, fizik kanunları eşliğinde harika pozlar vermesi mutlaka görmeniz gereken bir şey-miş, onu farkettim. Artık su damlalarına eskisi gibi bakmayaksınız! dımdıdımdıdımdıdım....

Anlamsız ol şekerim...


Anlamsız olma hakkını da olabilme hakkını da kim aldıysa geri rica ediyorum. Hayır rica da etmiyor; yakasına yapışır alırdım bulsaydım o alanı, çalanı...




Yaptığınız, yaptığımız her şeyde bir anlam olması gerekiyor artık. Günlük hayatta kullandığınız her fiilin bir anlamı olması lazımmış gibi üstünüze, üstümüze etiketleniyor. Dışarıda hızlıca bir yere yürüyorsanız, bir yere yetişmeye çalışıyor olmalısınız... Kendi kendinize yolda konuşuyorsanız deli olmalısınız... Bir kadına kaş göz yapıp pandik atıyorsanız sapık olmalısınız... Çok iyi bir okula gitmek için gece gündüz çalışıyorsanız kariyer peşinde koşacak bir genç olmalısınız... İşinizde sadece iş yapıyorsanız siz bir işçi olmalısınız... Sizi her seveni seviyorsanız sevgi arsızı olmalısınız... Osurmuşsanız gaz yapan bir şeyler yemiş olmalısınız... Gol yemişseniz defansta hata yapmış olmalısınız... Sakarsanız dikkatsiz olmalısınız... Bin kişi içinden bir tek sizin kafanıza kuş pisliyorsa şanssız olmalısınız... Küfürlü konuşuyorsanız edepsiz olmalısınız... Size verilmişleri çöpe attıysanız nankör olmalısınız... saçmalıyorsanız saçma bir insan olmalısınız...




Bunların sonu yok. Her şeyde bir anlam arayışı her şeyde bir anlamlı olabilme çabası. Hayata, insana, her güne, her saniyeye bir anlam sıkıştırma telaşı, her kelimeye bir anlam yükleme, her sıkıntıya anlamlı bir çözüm bulma sanatı...




Ne zaman bu hale geldim? Ne zaman bu hale getirildim? Ne zaman insanoğlu "anlama" evrildi... hangi akımla? Hangi ilaçla? Hani şebeke suyuyla...




Bu dünyada sıfır denilen bir şey var (bkz.faruk'un bioshock 2 öninceleme girişi) Varlık içinde, var olma çabasının had safhada olduğu bir dilimde SIFIR, yokluk bulunmadı mı? Yok olabilmek nasıl oluyorsa "anlamsızlık" diye bir şey niye olamıyor? Negatifleştiriliyor anlamıyorum... Anlamsızlığa bile anlam yüklüyoruz.


Çok üzülüyorum. Anlamsız olup anlamsızca şeyler yapmak anlamsızca şeyler yazmak istiyorum... yazdım...

13.4.09

Cici Anne


Her ne kadar Türkiye'de çok fazla "cici anne" tanımlaması pek kullanılmasa da benim bi cici annem var. Babaannemin yakın bir arkadaşı, oradan annemi, oradan beni tanımış ve yaklaşık 6 yaşına kadar da pür dikkat benle ilgilenmiş birisi. Hemşirelikten emeklidir. Yaş olarak sanırım 70 küsürlerinde. Oldukça ufak tefektir. 1.55 filandır. Çok da zayıftır. şu sıralar 40 küsür filandır ama dünyanın en sevimli, en şirin yaşlısıdır. Çocuk gibi böyle ama yaşlı. Yaklaşık 2.5 yıldır görmüyorum. Ara ara telefonda görüşüyoruz. zor duyuyor. "Volkanımm nasılsınn, iyiysen sorun yok, ben de iyiyim, özledim seni, hadi kendine iyi bak öpüyorum kocaman" der kapatır beni dinlemeden... Gece rüyamda onun öldüğünü gördüm, allahım nasıl bir üzüntüyle uyandım anlatamam. Resmen o gerçekten de ölmüş gibi gibi pişmanlıkla uyandım. Kendisine karşı biraz nankörce davrandım hatta halen davranmaktayım.


Aynı il sınırları içerisinde olsak bile onun evine 1 kere gitmiştim o da sanırım 10 yıl önce kadardı. Hep o bize gelmiştir. Benle muhabbet etmeyi çok severdi, en son görüştüğümüzde de öyleydi. Her konu hakkında sorular sorar, sıkıntılarımı dinlemek ister filan. Genç insanın halinden feci anladır. İlk sene üniyi kazanamadığımda beni istanbul dışı bir yere yollamak istemiş, finanse ederim seni demişti ama o zaman ki şartları mbuna müsait olmadığı için kabul etmemiş, onun gözünde "bozulmuş bir genç" olarak yer edinmeye başlamıştım. Çok belli etmese de onu hayalkırıklığına uğrattığımı biliyorum. Neyse... O gençken çok zor şartlarda büyümüş, kendisini ailesinden koparmış, hemşirelik okuluna gitmiş, işte meslek elde etmiş. Bir evlilik yapmış, o kocası da alkolik olmuş, buna zorba hayatı yaşatmış, 1 de çocuk yapmış. Kocası sonra hastalıktan ölmüş. Sanırım bi 35 senedir yalnız. Hayatına hiç erkek sokmamış. Yalnız diyorsam, gerçekten yalnız yani. Oğlu askerlik çağından sonra mesleğini eline alınca ayrılmış evden. Kadıncağız da kendi evinde o gün bugün tek başınadır. Konuşan tek şeyi bir TV'sidir ama asla yalnızlığından şikayet ettiğini görmedim. Oldukça dindandır. Modern dindar tabii, tutucu değil. Başı açıktır örneğin, çok da klas giyinirdi. Etekler filan. Ama bir okur üflerdi ki, ben o güne kadar "okumak nedir yaaa" derdim ama beni dizine yatırır bişiler okur üfler, ben resmen nirvanaya ermiş kadar mutlu, pozitif olurdum, bir de nasıl uykum gelirdi anlatamam.


Çocukken ona çok çektirdiğimi anlatırdı o da annem de. Hatta bir keresine kadıncağızı öldürüyormuşum :) O zamanki evimiz Harbiye'deydi. İki katlıydı ve ikinci katın merdiveninden aşağı arkasına geçip itmişim. Kadın resmen paldur küldür düşmüş hastanelik olmuş. Ayak kemiği elmacık kemiği kaburgaları filan kırılmış benim yüzümden. Yani harbi katil oluyormuşum o boyda :)) Hala da ağrısını çekermiş o yerlerin. Tutarmış beni kolumdan harbiye'deki saatçilere getirirmiş, o zamanlar askeri müze karşısında çokça saatçi vardı. "Taaat, annee, taaaat" derdin derdi bana çok güldürür, utandırırdı. Evet, yaşlıların böyle vardır ya toplum içinde "hehe o küçükken şöle böle yapardı" muhabbeti, maalesef yapardı bunu :)) Sonracığıma Playstation 1 daha yeni ülkemize girdiğinde bana almıştı. Nasıl sevindirmişti beni anlatamam. yıl 1996 filan oluyo sanırım. Her görüştüğümüzde harçlık verirdi, o yüzden de ekstra severdim. Benim hatırlamadığım çocukluk-bebeklik dönemlerinde de annem çalışırken bana bakarmış sık sık. Anaokuluna başlamadan harfleri öğretmişti, onları hatırlıyorum bak. Babamı hiç sevmezdi. Zaten kimse sevmezdi de, onun yüzünden bana üzülürdü. Babaların günahlarını oğulları çekermiş, bu sözü ilk kez ondan işitmiştir. Asla da unutacağımı sanmıyorum.


Çok fittir ama çok sağlıklı değildir. Çok hasta olur ama uzun süreli hasta olmaz. Yine de tek başına 2 odalı bir evde onca yıl nasıl yaşayabiliyor, nasıl yemeğini yapıyor hastayken nasıl temizliğini gideriyor, hiç bilmiyorum. Onun yaşına geldiğimde ben muhtemelen yatalak filan olurum. Zaten artık uzun mesafeli yollara gelemiyor oyüzden görüşemiyoruz. Ben de ona götmediğimden hep bunun ezikliğini hissederim. bir kahvenin 40 yıllık hatrı varsa, kendisine karşı bir matematik hesabı yapamayacağım sanırım.


İşte böyle bir insanı kaybettiğim korkusuyla telefonuma sarıldım. Sesini duyduğumdaki mutluluğu tarif edemem. En yakın zamanda, ilk fırsatta yanına gidip hasret gidermem lazım. Ayrıca farkettim ki hiç fotoğrafı yok bende. Bir kaç da fotosunu çekerim. Bundan 30-40 sene bile olsa unutmak istemiyorum kendisini...Helallik isterim. Öper koklarım. Eskiden de söylerdim ona, yine söylicem, senin gibi kadın kalmadı ya, bulsam dakka durmam, ağzından girer burnundan çıkar evlenirim derdim. Gerçekten öyle. Kesinlikle bir prototip.
Severim cici annemi...

Chungking - following

Chungking Express filmini bilir misiniz? Kar Wai'nin en en muhteşem filmlerinden biridir. Bilmiyorsanız izleyin.

Ama Chungking adlı sanatçı da pek lezizmiş. Yeni farkettim. NipTuck'ın soundtracklerinden birisine sahip. Following adlı parçası süper. Aaaayyyyyy derken hafif bir Deep Purple- Child in Time havası sezdim ki bayılırım o ruha. Neyse efem bi kulak kabartın youtube'tan.


12.4.09

Madonna ve Pantera

Madonna ve Pantera? Ne alaka değil mi? Ben de öyle sanıyordum ama Madonna'nın Pantera'dan A New Level adlı parçanın introsunu çaldığını, daha doğrusu çalmaya çalıştığını görünce haliyle epey güldüm.

Dimebag rifflerini çalmak güven, özveri ve tecrübe ister lan! Madonnayı severiz sayarız da, işte öyle eller kollar popolar sallanır filan dinlerken. Pantera kiimmm sen kimmmmm hahahah. Bari hakkını verseydin demekten kendimi alamadım; paylaşayım dedim bu saçma fikrimi :))



Breaking Bad

Dizi sıkıntısı çekiyorsanız...
İzleyecek kalite bir yapım arıyorsanız...
Çok ilginç bir senaryosu olsun istiyorsanız...
Sizi ters köşeye sık sık yatırsın istiyorsanız...
Breaking Bad tam size göre. Yeni dizim. Öneririm...

11.4.09

Gurur duyuyorum!!!


Zamanında "Lafını geri al olm, bak sonra karışmam!!!" diyip sümsüğümü gösterdiğim zamanlar olmuştur (karşı taraf da "tamam lem sözüm geri" deyip, "ha tamam o zaman" diye sakinleştiğim...


"Lan sen ne aptal adamsın" hakaretine karşı "sensin oooooo" demekle kalmayıp "2 katı!" deyişim karşısında bu muhabbetin "sonsuz katı lennn" e kadar gitmemizi hatta "hayırrr, sonsuz üssü sonsuzzzz aptalsın"a vardığı...


Benzer hakaretler karşısında "aynaaa aynaaaa ehehehe" dediğim...


"Sana bir hikaye anlatayım mı?" "Anlat" "Anlat demekle olmaz, sana bir hikaye anlatayım mı?" " Anlat dedik ya lan", "Anlat dedik ya lan ile olmaz, sana bir hikaye anlatayım mı?"... ÇOTTANK ÇUTTURTT (kafaya vurma eefektti) " Kafaya vurmakla olmaz, sana bi hikayeZZzzz" diye saçmaladığım...


Aynı anda aynı kelimeyi söylediğim birine, en önce "Cipsi kola ağzın kilit" deyip saatlerce harbiden sustuğum...


Annemle tavuğun içinden çıkan lades kemiğini kırıp TAM 1 hafta "Aklımda heheheh yutturamadı" cılık oynadığım...


Hadouken'in harbiden "Are You Cat? olarak anladığım, güzel kadınların işemediğini ve sıçmadığını düşündüğüm <<<>>> BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM BEN!!! (bkz. fotom) God helps us all! Amin

Kusursuz An ve Mamut


Film festivalinde mamut'u açıkçası büyük hevesle, umutlarla oturup izlemedim. Her ne kdar Gael'i çok sevsem de yine pek umutlu değildim.


Bir bütün olarak da zaten film harika değil. Hatta ayrı ayrı ele aldığımızda da sinematografik olarak harika değil ama beni böle aralarda bir kaç detay bulur çeker. Kendime yakın bulurum en boktan filmlerden bile bir şeyler, severim. Mamut da böyle oldu. İlk önemli detay, karakterimizin bir oyun delisi olup, henüz büyüyememiş bir ruha sahip olması. Ama internette çok para getiren bir oyun sitesi var ve 40 küsür milyon dolarlık bir iş anlaşması için yurt dışına gider. Evinde de karısı ve ufak kızını bırakır. Karısı çok yoğun çalışan bir doktordur. Kızıyla çok az ilgilenebilmektedir. Bir adet dadısı vardır Filipinli. O da iki ufacık oğlunu ülkesinde annesine bırakıp burada büyük bir özlemle para kazanmaktadır. Film boyunca tüm hayatları izleriz.


Film hayaller, umutlar ve fedakarlıklar filmi. "Değer" sorgusu sık sık yapılıyor. Değerli şeyler gösteriliyor, sonra da en değerli şeyler. İnsanların nerede kaybettiklerine örnekler veriliyor. Film gibi değil. Günlük bir haber gibi. 100 lerce kez gördüğümüz, görebileceğimiz cinsten. Mamut kelimesi ise çok iyi bağlanıyor filme. Harika bir metafor olarak zihinlerde yer edecektir kesinlikle. AMMAAA


Filmde bir "kusursuz an" gösterimi var. Senaristin bir an için telapati yaparak benden birşeyler çaldığını düşünüyordum ki aha yuh lan dedim filmi izlerken.


Bir şeyin kusursuz olması basitliğiyle ilgilidir bence. Ne kadar karmaşıksa, ne kadar zorsa o kadar kusursuz olmaya uzaktır. Küre gibi düşünün. Kusursuzdur bence. Film de zaten "insanların yüksek mutluluk, kusursuz huzur"a ulaşmak için ne kadar zorladıklarını, ne kadar mükemmelleştirdiklerini, uzaklara değil çok daha yakına bakmaları gerektiğini ve ne kadar yanıldıklarını dile getiriyor. Bir annenin asıl yapması gereken şeyin aslında başka bir ülkede çalışarak çocuklarına gelecekleri için para yollaması değil, onların yanında olup savaşmasıdır önemli olan, örnek 1.


Ben de hep kusursuz an nedir nedir düşünen biriyimdir. Geçmişte de bir kaç tane "bitmesin bu an, saniyeler" dediğim bazı anlar oldu. Ama en büyüğü -gerçekleşmeyeni- şöyle idi. çok basit bir koltukta diklemesine otururken bacağıma eşimin yatışı. Onun da kolları arasında böyle ufacık, yumru yumru bir çocuk, bıcırımın olması, ikisinin de kafasının üstümde yatıyor olması ve benim ikisini de otururken izliyor olmam mum ışığında, kusursuz anım olarak planladığımdır. Gayet basit, gayet sıradan,gayet herkesin kavuşabileceği cinsten, özel olmayan, olabilitesi yüksek bir istek. Gün gelir elbet yaşarım inşallah bu anı ama şu andan bile tek korkum, kusursuz an bile olsa biteceğidir. Sonraki gün, yine herkes işine gidecek, birilerine para kazandırmakla uğraşacak veya kıç büyütecek ve akşamın gelmesi için dua edecek. O anı tekrar yaşama umudu ile...


Belki de biteceği için kusursuzdur bu anlar? Bitmeseydi sıradan bir an olurdu? Bitişleriyle değer kazanır bu anlar belki? kim bilir...

10.4.09

Metallica Osurtur @ Hall of Fame


Bu sene Ohio'da düzenlene rocknRoll: hall of fame'in konuğu METALICAAAAA idi bildiğiniz gibi. 25 senelik tarihinde o salondaki en sert gruptu. (daha önce katılan gruplara bi bakın derim şuradan) . aşağıdaki videoyu valla tüylerim diken diken izledim. Hele JASON'ı tekrar sahnede grupla görmek harika bir duyguydu...
Her ne kadar metallica mtv grubu oldu abiiii, metallica hardcore oldu abiiiii, metallica davayı sattı abiiiii deseler de, büyük grup, büyük marka büyük şirket metallica. Bu kadar para içerisinde yüzerken de kalkıp death magnetic gibi kirli bir albüm kimse yapmaz yani o kadar satılmış olsalar. Ben tabii satıldıklarını düşünmüyorum. sadece artık yaşlılar ve gençlik fitilleri sönmüş yeni bir kulvara yönelmişler.
Google'dan aratın 80'lerin başlarındaki hallerine. daha bıyıkları çıkmayan delilerdi bunlar. parasızdılar... sahnede basmadık yer bırakmaz, dine devlete, insana her türlüsünden giydiren aykırıydılar. içer sıçarlardı. şimdi her biri huzur adamı, saadet insanı. her biri evli çoluk çocuk sahibi ve konuşmalarından anlaşıldığı gibi aileleri artık ilham kaynakları. şu saatten sonra kimse onlardan sahneye sıçmalarını gitarlarını kırmalarını beklemiyor. bekleyen varsa zaten çok bekler daha :)

Video ilginç. Jason çok ilginç. Yakışıyor Jason metallica'ya. Cliff'ten sonraki yer ona ait bence, Rob'a değil. Hatta gönül Cliff'i de bu sahnede görmek isterdi :(
İlk önce master of puppets sonra enter sandman çalıyolar. takım elbiselerle :) bol hatalı, bol detoneli çalıyolar ama mekanın atmosferi yeter. Özellikle sonu inanılmaz güzel. Jeff beck çıkıyor sahneye o kadar ipucu vereyim :)) 41 dakikalık videoyu izleyin siz en iyisi.


9.4.09

Candlemass, adamın *****

I'm an image of perfection

I'm the sunrise, resurrection


CANDLEMASS geri döner, geri döner ve adamdan kal alır izni olmadan (hem de koldan değil)! O kadar diyorum. Resmen yılın şimdiden en iyi albümü ilan edilebilir. King of the grey island'tan bir gömlek üstüne çıkabilmiş, tüm Candlemass albümleri arasında 2. sıraya oturabilecek bir albüm olmuş Death Magic Doom. Son model retro bir kapakla aynı oldschool doom vari melodileriyle "allahınız var mı lan sizin, nerde haniiii" diyerek gelmişler. sefa getirmişler!

Candlemass bilindiği gibi Doom metalin kilometretaşlarındandır. Bu albüm de bunu kanıtlar nitelikte. Albüm en siyahından kap kara. Bu kadar karanlık albüm ben pek görmedim. Resmen kan kokuyor. Vampir hikayelerinin bu kadar ürpertici olabileceğini tahmin etmiyordum. Hazırlıksız yakalandım. Doom sevenlerin başucu albümü olabilir hatta bir sonraki Candlemass albümüne kadar da bu albüm sıkılmadan dinlenebilir gibi geliyor... Rob resmen vokalleri almış uçurmuş. İ-na-nıl-maz bir sesi var bu adamın. Muhteşem. Titriyorum yolda yürürken filan, soğuktan sanıyor insanlar... Sololar, tek düze giden davullar, iç kemiren riffler, köprüler, geçişler... offf... Alın size 2 örnek.






Şarkı sözleri

8.4.09

"Bana değil, gözlerime bak!"


Metrolara bayılıyorum. Yani öyle şekline şemaline hızına değil.


Bildiğiniz gibi modernitenin getirdği bir şeydir "göz göze gelmeme". Aranızda var mı gözlerini fal taşı gibi açıp herkese bakan? Çok azdır. Çünkü bu konuda paranoyalarımız vardır. Biri size dik dik bakıyorsa, "ulan napcaksa bana, bak bak nereme bakıyo, acaba sümüğüm mü aktı, aslında o kadar büyük değiller, niye bakıyorsa, ne demeye çalışıyor, git be pis adam, yüz kişi arasından niye ben" gibi şeyler düşünmüşsünüzdür elbette :) Doğrudur veya yanlış değil konumuz. Sadece "göz teması" nın toplumumuzda, özellikle de metropollerde ne kadar yok olduğudur. Edildiğidir. Ben kendimden biliyorum, genelde göz teması kurduğumda kaçırırım gözlerimi hemen. Bir refleks olmuş gibi. Farkına vardığımda buna engel olmaya çalıştığım bir refleks.


Ama bu durum metroda değişiyor. Cam var ama dışarıda bir şey yok karanlıktan öte. Özellikle iş çıkışlarında kenarlardaki reklamlara da bakılmıyor. Boyunlar aşağı eğiliyor. Ayakalar. Koca koca ayaklar, ilginç ayakkabılar. Modeller inceleniyor, kirliler tespit ediliyor. Eğer oturuyorsanız kafanız genelde karşınızda ayakta duran kişinin bel hizasında oluyor. Bence yüze bakmak daha mantıklı yani adamın bel altına bakmaktan :) Tabii hatun kişileri genelde rahat oluyor erkeklere göre. Bakıyorlar. Ama erkek baktığında "aaa kesin bana tecavüz etcek, sonra 100 yerimden kesip atcak, sonra yakıcak, sonra küllerime bir daha tecavüz edecek pis mahlukat. Acaba hangi şirkette çalışıyor hmmm" gibi düşündüğünden komik olabiliyorlar. Bi keresinde böyle 20-25 arasında bir hatun, nişan yüzüğünü gösterdi kafasıyla bana. Alt tarafı bacaklarına baktık be :) Evlenelim dedim sanki hahaha.


Metroda işte insanlar 5-10 dakika boyunca göz göze gelmemenin, bir sakatlığa kurban gitmeden yolculuğun bitmesine kasıyorlar. Muhabbetler kesiliyor (dolmuştaki gibi olmaz asla). Binmeden varsa yanındaki koku sıkılıyor. Osuruklar tutuluyor. Genelde cep telefonlarıyla veya okunacak kitapla ilgileniliyor. Çoğu da gözlerini kapatıp müzik dinler.


Halbuki bakmak güzeldir. Anadolu'da çok bulunmadım ama bulundum ufakken. 3 kere köye gitmişliğim vardır. Oradaki insanlar elleriyle kollarıyla size bir şey anlatır ve bunu bakışlarıyla da zenginleştirir. Tanımadıklarına da bakarlar. Süzerler. Arkasında da bakıyorsa demektir ki beğenmiştir sizi. Kötü bir anlamı yoktur. Bunu İstanbul'da gelin yapın bakalım, güzel bir sopa yersiniz :)


Ayrıca gözler yalan söyleyemez ağızlar gibi. Göz teması kuramayanlar o yüzden kendisine güveni az insanlar olarak algılanır. Pek de güvenmezler bu kişilere. İş başvurularında filan bu çok önemlidir. Birisiyle muhabbet ederken de göz teması kurmazsanız, ciddiye almıyormuşsunuz gibi veya anlatılanı anlamıyormuşsunuz gibi anlaşılır.


Göz temasından kaçan bir nesile karşı da en çok reklamcılar bu işten karlı çıkar. Gözlerin kaçacağı yerlerde mutlaka reklamlar vardır. . .


Gözlere;


BAK


BAKIN


BAKIŞIN

6.4.09

"Kazanmak" için doğdu

Bazı insanlar kaybetmek için doğmuş olsa da, bazı insanlar da kazanmak için doğmuştur. Tabii bu "kazanmak" "modern" dünyanın bizlere enjtekte ettiği, para, şan, şöhret, güzellik, kariyer gibi şeyler değil. Kazanmak göreceli elbet ama bazen de değil gibi sanki.

Henüz tanışmadıysanız, videoyu izleyip Nick ile tanışın. Ayakları ve elleri olmayan bir insan kendisi. Ve sapa sağlam olan biz çoğunluktan daha "kazanan" biri. Bu yüzden ona asla acımayın, asla küçümsemeyin. Tanıdğım 100 insanın 90'ından daha kazanan biri.
Nasıl başladığına takılıp kalan ve düştükten sonra kalkmakta zorluk çeken, kalkamayanlara iyi bir ders veriyor Nick. Şahsen kendi adıma Nick'ten öğrenebileceğim çok şey var onu görüyorum. "Gerçekten" gülüp eğlenmesi ve umudunu yitirmemesi bana epey ilham kaynağı oldu. Bi izleyin derim...

Are you gonna finish strong?

In the end there will be only chaos!


Oyungezer Nisan sayısı piyasada ulen :)
Yine süper bir içerik söz konusu... Kapak konusu GOD OF WAR 3'ün en ufak kırıntıları Sinancan tarafından itinayla bulundu yazıldı.
Ayrıca God of war 3 ve Starcraft 2 posteri hediyeli (yani 2 taen almak zorundasınuz nihaha)
Tüm içeriği buradan görebilirsin.

Ayrıca OGZ web yeni tasarımına yine kavuştu :) Pek leziz oldu. Göz atın. Öperim.

5.4.09

Empoze etme n'olur!

İl: İstanbul
Semt: Kağıthane
Mekan: adı lazım değil bir Lise.

Ben böyle lise görmedim hacı (bu kelime bu paragrafa çok yakışacak o yüzden kullandım). Dedim her halde burası eskiden imam hatip'miş, kapatmışlar. Yok değil. Gayet adı madı olan, ün yapmış bir lise. Eşek gibi hem de.

Gelin görün ki sınıflarda koca bir raf var. Bu raflarda da bir çok Kuran bulunuyor. Yeşillisi, kırmızılısı, meallisi filan. Hayır kuran düşmanı filan değilim haşa da, yav lise bu. O rafın orada ne işi var. Ufak bir atatürk fotoğrafı, istiklal marşı filan da var ama harbi ufak. Okunmuyor oturduğunuz yerden. Sonra okul koridorlarında panolara gözüm ilişti. "Konya'ya gidiyoruz seyahate". Oo ne güzel derken altındaki gidilecek mekanlar ilginç geldi; ünlü camiler, türbeler bir kaç da müze var. Etli ekmek yemeden gelmeyin bari çocuklar... İşte o panolarda Sızıntı dergisinden makaleler var. Dolu yani. Her katta. Merdiven girişleri Osmanlı padişahlarının portreleriyle süslenmiş. Altlarında da mini biyografiler var. Okul idarecileri bildiğimiz bakla bıyıklı tontoncuklar. Yok yok kesin yanlış geldim diye düşünmek istiyorum ama değil ya.

Bir eğitim kurumunun bu kadar dini empoze etmesi resmen insan haklarına aykırı. O okulda okuyan diğer dinlerden insanların durumu çok zordur muhtemelen. İlim irfan saçan bir kurumun körpe beyinlere bu kadar muhafazakar takılması çok saçma derken, Kağıthane yollarındaki siyasi parti afişleri zaten kendini ifade ediyormuş... Ben de kendi lisemi beğenmezdim salak gibi, ulan ne liseler varmış meğersem, şükredeyim bari... (Demek ben Fatih'e filan gitsem fıttırcam :PP)

4.4.09

HSBC fotoğraf yarışması


Gayet güzel bir foto yarışması haberi vermek istiyorum. HSBC düzenliyor. Birinciye 15bin, sonraki dokuza 1000ytl ödül var. Konu da gayet klas. TAbii biraz kapitalist yaklaşmaya açık ama jüriye oynayan top olsun :P "Değerli olan nedir?" soru. Bence "kendim, kendiniz" dir.


Detaylar şöyle:

HSBC’nin 2007 yılında 35 yaş altı genç sanatçıların yaratıcılıklarını desteklemek amacıyla Fotoğrafevi ile başlattığı fotoğraf yarışmasının bu seneki teması “Görmek Değer Vermektir”.
Geçen seneden farklı olarak bu sene portre portfolyolara açık olacak yarışmada “Değerli olan nedir?” sorusunun farklı cevaplarına odaklanak, bu zenginliği kendi bakış açılarıyla var eden portreler ödüllendirilecek.
Yarışma jürisinde Ara Güler, Sabit Kalfagil (Marmara Üni.), Kamil Fırat (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üni.), Cengiz Karlıova, Cem Erciyes (Radikal Gazetesi), Mehmet Günyeli, Kutup Dalgakıran (Sabah Gazetesi), Hasan Şenyüksel (Fotografevi) ve Ömer Kayalıoğlu (HSBC) yer almakta.
Yarışmanın son katılım tarihi 7 Eylül 2009. 16 Eylül 2009’daki Jüri toplantısında belirlenecek ilk 10 finalistin ardından 15 Ekim 2009’da Fotoğrafevi’nin İstanbul’daki merkez ofisinde düzenlenen ödül töreniyle yarışma birincisi açıklanacak. Yarışma birincisi 15.000TL ve ilk dokuzda yer alan eser sahipleri de 1000’er TL ödüle layık görülecekler.

Detaylı bilgi ve başvuru formu için lütfen TIKLAYIN


Imaginative interaction

Gojira - Vacuity... Tekrar tkrar dinleyelim, izleyelim, büyüyelim... Sözleri

3.4.09

Facebook ve çokluk


Facebook'un yeni tasarımıyla çoktan tanışmışsınızdır sanırım. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı konu ama tasarımın ilk hedefi daha çok pageview üzerine dayalı. İnsanlar yüzlerce arkadaşının profillerini gezip ne video ne foto paylaşmış bakmaz (sayıları azdır) ama Feed'i allayıp pullayım Home'dan vermek, işte daha çok ziyaret, daha çok reklam geliri demektir. Facebook'un da mali sorunlar çektiğini, halka çaılacağını bildiğimize göre, çok da mantıksız bir yaklaşım sayılmaz. AMA...


Denetip mekanizmasının çığrından çıkacağını nasıl göremiyorlar? Yavaş yavaş facebook bir video paylaşım sitesine dönmek üzere. Hoş, bu videolar edepli şeyler olsa çok da sesimiz çıkmaz ama farkettiğim kadarıyla işler çığrından çıkmak üzere.


Kişiye saldırılarda bulunan, insan haklarına aykırı videolar, yok dj ercik videoları, yok imam hatipli kızlar sevişiyor, yok CHP böyle yok AKP böyle, vatan millet sakarya şiirleri videoları derken ana sayfama girmeye korkar oldum.


Ben normalde korku filmlerindne korkan, gore'dan iğrenen biri değilimdir. Öyle morg videoları da izlerim çerezle filan ama konu hayvanlara gelince dayanamıyorum. Şu fokların katliamı videoları hala aklıam geldikçe irkilirim. Bugün de Çin'de köpeklerin nasıl yemek olduklarını, kesildiklerini pişirildiklerini gösteren şeylere denk geldim. Öeeeehhh be abi diyesim geldi. TAMAM, bilmek güzel de, bu kadar bilmek insana eziyet ya. Yakında bu videoların şiddeti artacaktır, hardcore'a kadar gelecektir. SAyıları da milyonlara dayandığı zaman nasıl bir moderasyon izleyecekler bilemiyorum. REPORT kısmı da çare olmayacaktır. Olsa milyonlarca üyesi olan "Bu adresi tüm arkadaş listene yolla, herkesinprofilini gör, kim seni ziyaret etmiş gör, kim profiline sıçmış gör, vip üyelik kazan" klonu gruplar olmazdı...


ha bu sayko arkadaşları ya listeden çıkarmak, ya feed'leri kapatmak da çözüm de, anca türki bir çözüm olur, işi düzeltmek varken niye yöntemi değiştirelim...

2.4.09

I'm a replica of me...

I'm home again, I won the war, and now I am behind your door. I tried so hard to obey the law, and see the meaning of this all. Remember me? Before the war.I'm the man who lived next door. Long ago...
As you can see, when you look at me, I'm pieces ofwhat I used to be. It's easier when you don't see me standing on my own two feet. I'm taller when I sit here still, you ask are all my dreams fulfilled.They made me a heart of steel, the kind them bullets cannot see, yeah...
Nothing's what it seems to be, I'm a replica, I'm a replica Empty shell inside of meI'm not myself, I'm a replica of me...
The light is green, my slate is clean, new life to fillthe hole in me. I had no name, last December, Christmas Eve I can't remember. I was in a constant pain, I saw your shadow in the rain. I painted all your pictures red, I wish I had stayed home instead.yeah!!
Nothing's what it seems to be,I'm a replica, I'm a replica Empty shell inside of me I'm not myself, I'm a replica of me...
Are you gonna leave me now, when it is all over Are you gonna leave me, is my world now over...
Raising from the place I've been, and trying to keep my home base clean. Now I'm here and won't go back believe.
I fall a sleep and dream a dream, I'm floating in the silent stream. No-one placing blame on me But nothing's what it seems to be, yeah!!
Nothing's what it seems to be,I'm a replica, I'm a replica Empty shell inside of me I'm not myself, I'm a replica
Nothing's what it seems to be,I'm a replica.Empty shell inside of meI'm a replica. (tekrar)
Nothing's what it seems to be,I'm a replicaEmpty shell inside of meI'm a replica of me.....
I'm home again, I won the war, and now I am behind the door. I tried so hard to obey the law, see the meaning of this all. Remember me? Before the war. I'm the man who lived...

İroninin gücü adına...



Oldum olası ironik şeyleri hem çok çekici hem de itici bulmuşumdur. Sanırım kendim de bi çelişki-ironi yumağıyım, ondan kaynaklanıyor. Bunu sadece karşı tarafta gördüğüm zaman bazı şeylerin battığını hissediyorum sadece. (konunun inceden laf sokmayla ilgisi yoktur, o da başka bir yönü ironinin)




Bir nevi yalancılık, kendinden emin olmadan atılan adımların, insanın kendisine söylediği fısıltı yalanlar topluluğu olarak geliyor gözüme kulağıma ironiler.



Hayır bu mesajımı bir şey yaşadım da gördüm de duydum da diye söylemiyorum. İroninin ne kadar aslında hayat olduğundan bahsediyorum sizlere. Evet İroni = Yaşam. Maalesef. Hepimiz ironiğiz sloganı burada işe yarıyor mesela...




İroni üzerine bir şeyler çekmek için toplaştığımız günden beri konuya biraz daha ilgi duydum. Dilemma ile arasındaki farklar, çelişkiden sıyrıldığı yerleri filan düşüneyim dedim. Ne kadar saçma bir şeymiş.



"Faşistlerden nefret ediyorum, X halkında da" diyip paradoks arasında kalıp bunu anlamaya çalışmanın bir manası yokmuş. İnsanlar hatalarına sadece sıfatlar bulmuşlar. Evet, bu bir hatadır; faşistliği öğrenememiş bir kişinin faşizan takılması bence çok traji-komik.




Ya da "Erkeklere hiç ihtiyacımız yok" diyen birinin hayatının her saniyesinde bir erkeğin bulunması... 2 sevgili arasında sadece 12 saat oynayan kadınların bu tatlı su feministlikleri de ironidir, ama bana kalırsa hata yapmaya devam etmekte ısrar eden bir bayanın hazin sonunun geçmişteki komik karesidir.




Ya da anarşist gençliğin klavye şövalyeliği. Text bazlı adventure oyunlar vardır ya, onlara benziyor yurdum anarşikleri. Sdece yazıyorlar. Tabii ne anarşistim ne de anarşistlere anarşiyim. İdeolojileri genelde yargılamam (ironik insanları yargılıyorum gibi ama???) ama insanların bulunduğu saflarda aslında bulunmadığını anlamalarını ve bununla da barışık yaşamasını isterdim. Örneğin Fransa'da öğrenci harçlarına, biletlerine zam yapıldığında şehri yakan da anarşist gençler, burada okul konsolosluklara yumurta atanlar da... Sıfat aynı ama verilen yıldızlı pekiyi'ler farklı olması lazım.




Örnekler o kadar çok ki. Basitleştirelim. Taksiciler. Her biri işlerin kesatlığından yakınırlar. Yağmur günleri de "Orası çok yakın gitmem" diye trip atanlar da onlardır. Paranın değeri demek ki hava şartlarına göre değişiyor. hiç birinin o zaman kışları aldıkları ücretlerden şikayet etmemeleri gerekiyor çünkü en çok kışın taksiler kullanılır. Var mıdır bunu düşünen taksici. Sanmam.



Veya kendim. hardcore müzik sevmem diyio en büyük temsilcilerini öküz gibi dinlemem örnek olarak gösterebilir. Veya Pantera ne boktandır diyip 2 sene içinde en ço kdinleidğim gruplar arasına girmem veya. Onu çok iyi tanırım dediğim birini aslında hiç tanımadığım gerçeği gibi neler neler...

Peki "İRONİ, İNSANIN KENDİSİNE YAKIŞAN YALANI KENDİSİNE SÖYLEMESİ DEMEKTİR" desem çok mu yannış oluyor (böyle büyük harfli yazmayı da seviyorum, çaktırmıyorum)

Efffet, konu aslında her zaman olduğu gibi "düşünmeye" geliyor. İnsan düşündükçe var maalesef edebi eserlerde text bazlı olarak yer aldığı gibi. Kimimiz düşünmeyi yaşlanınca kendini dine vermek gibi görüyor, kimimiz boşa enerji harcamak, kimimiz de skeyim böyle hayatı, ne gereği var diyerekten (düşünen de ölüyor düşünmeyen de yani). Kimimizde böyle blog köşelerinde saçmalayıp 1'leri 0'ları dakikalar eşliğinde tüketiyor...



Herkesin ama herkesin öleceği şu kompleks zaman-mekan arasında insanın da hiç ölmeyecekmiş gibi davranması ironi midir acaba? Yoksa ironi olduğuna inandığın bir şeyi sorgulamak da ironinin küçük bir ironisi midir kelime oyunu yapmadan? No fucking idea...