14.1.09

Hayallerin Peşinde

Kate Winslet'ta ne buluyorum bilmiyorum ama bu hatundaki doğallık çok hoşuma gidiyor. Titanik'teki hali de son hali de bence harika. Nasıl başarıyor -yine- bilmem ama Revolutionary Road'ta döktürmüş kendisi (The Reader'ı izlemedim henüz)... Yani asıl marifet "oynamamak" ya, işte Kate bazı sahnelerde resmen oynamıyor gibi geliyor (ki yurdumuzda oyunculara "nasıl oynanır" eğitimi ve öğüdü verilir, büyük hatadır).

Titanic'ten sonra ikisinin birleşmesi, Sam Mendes ve fragmandan çıkardığım kadarıyla film tahmin edilebilir bir haldeydi ama beni resmen döveceğini bilemedim.

Kültleşmiş ve belki de 10 yıl sonra daha da değeri artacak Amerikan Güzeli'den sonra Sam Mendes çiftlere bakış açısını biraz daha içeri çekmiş. Aile içinde her 2 bireyin de haklı olduğu, haksız olduğu yerlere değinmiş (yani kitapta değinmiş, abimiz de iyi uyarlamış) ve çevre baskısının, geçim sıkıntısının, "çok özel" bir çift üzerindeki tahribatını ele almış...

Bu vardır "biz çok özel çiftiz, biz diğerleri gibi değiliz"... Nah... hiç de bile. Kitap da gerçek hayattan beslenmiş ki bu gerçeği en acımasız yönden bize göstermiş. İnsanların kıskandığı çiftlerin kendi aralarında yaşadıkları sorunlar, çözülmesi dipsiz kuyu gibi gözüken sorulara yer vermiş. Filmdeki tarih her ne kadar eski de olsa, aslında değişen birşeyin olmadığı da vurgulanmış... Hala mutluluğu başka yerde arama gafletine düşüyoruz ve fantezilerimiz için başkalarının ensesine basmaktan çekinmiyoruz. Bu karı olabilir, koca olabilir, komşu olabilir, iş arkadaşı olabilir... Tabii her şeyin anlamı da bazı şeyleri kaybettikten sonra çıkar, bu gerçek de güzel vurgulanmış... sonuçta boğazı düğümlü, biraz sersemlemiş şekilde filme bye bye deniliyor ama Issız Adamcı bir ırk olan bizi ne kadar sarsar, sallar vizyonda, bi fikrim yok.
Tepkiler:

1 yorum :

cesetizleri dedi ki...

bana da doğal gelmiştir hep. aslında sebebi bile yok sanki böyle düşünmem için ama değişik işte.