4.1.09

Farkında olmanın lanethi



dünyaya parmak atma konusunda hevesli olmayan güruhun hep hastası olmuşumdur. Büyük olsun, küçük olsun, yaşıt olsun, hep saygı duymuşumdur. Kolaycı bireyleri de severim elbet ama "değerli insan" modelim bu yöndedir benim. Ben öyleyim veya değilim, diyemem, zaten konu da bu değil...




ama bu bahsi geçilen değerli güruhtan mı etkileniyorum ne "farkında" olduğum şeyler beni üzmeye, sinirlendirmeye, harekete geçirmeye veya tam tersini yaptırabiliyor. Buna ben farkında olmanın kaçınılmaz lanethi adını taktım kendim bizzat ben. Yani nice insanlar gördüm böyle 3. sayfa haberlerine seri sayfalarda iş bakar gibi bakan veya büyük bir trajediyi çekirdek çıtlatarak haberlerde izleyen veya -hadi aksiyona geçmiyorsun- haksız güçlülüğe sinirlenmeyen, rahat uyuyabilen...




Bu tip insanları haşa küçük gördüğüm, hakaret ettiğim filan yok. Bir çok insanın seçim dahilinde olan bir şey bile değil bu sonuçta. Oturduğu semtten, yetiştiği aile ortamına kadar bir çok değişkenin getirdiği veya götürdüğü bir şey bu ama bu tip insanların çok da nasıl bir dünyada yaşadığı hakkında bilgileri olduğunu düşünmedim. Ama bazen de bunun insanın zihni, ruhu ve sinirleri için güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Düşünsenize, 1 milyar insan ölse, açlıktan milyonlar sokağa çıksa benim derdim bardan nasıl kız tavlayabilirm olsa... Süper olurdu.




Ama olmuyor işte. Kızıyorum. Düşünüyorum. "Neden" sorusuna ben cevap arıyorum. Sanki başbakanım. Yetinmiyorum. Gıcık oluyorum. "Benim başıma gelseydi" diyorum. Sanki gelmiş gibi de kaçış planları yapıyorum. Tekrar cebimde kuruş olmadğı günleri hayal edip sivilce çıkarıdğım bile oluyor. Götüm de yemiyor sonrasını hayal etmeye başka oyalanacak bir şey buluyorum kafam dağılsın diye. Sonra o polyana gidiyor, gerçekler tokatlamaya başlıyor tekrar ve tekrar...




...Vakit gazetesine bildiğim tüm küfürleri ediyorum sonra. Evinde esrar bulunan, sevişen ve içen gençliğin doğalgazdan zehirlenip ölmesine "caizdir" gözüyle baktıkları için. Onları kıyısından ve köşesinden bir şekilde destekleyenlere de aynı muameleyi yapıyorum. Başka bir ırk yaratıyorum kafamda onlara, ırkçılık yapıyorum bilerek... Sonra israile, filistine dönüyor radarım istemeden, korkarak. Hamas bahanesiyle yıllarca ambargonun kralıyla yaşayan (aslında survive eden) yetim halka hepimizin gözü önünde yapılanlara film edasıyla bakıyorum. anca filmlerde olur çünkü bu. en azından biz öyle sanırdık. Haklar vardı, imzalar vardı, insanlık da vardı mk. Sonra pazara dönüyorum, yarım kilo kıyma alırken de esnaftan aynı şikayet geliyor, taksiye binerken de şoförden... "Geçim çok zor evlat". "Bilmez miyim amca" diyeceğim ama muhabbetin koyulaşmasını istemiyorum, acelem var. ama biliyorum. Günde 15-20 ytl kazanacağım diye insanlar neler yapar, neler yapabilir, yıllar öncesinden gördüm biliyorum ben ama tabii anlatmıyorum adama yoksa kanka mode on olacak, hiç gerek yok... Oradan diyorum bari bir yalana, yalan dünyası olan "sinemaya" bakayım, belki gülerim. Benjamin Button'ın hayatına konuk oluyorum. Yaşlı doğup bebek ölmek nasıl olurdu diye merak ediyorum hatta "eğlenceli olurdu" diye geçiriyorum içimden. Film bittiğinde kaldırmakta zorlandığım şeyler hissettiğimi farkediyorum. "Her şekilde yaşamak zor. Acısından da kaçamazsın, sadece zamanı gelince, 'gitmesine izin vermelisin'" ifadeleriyle yüzleşiyorum Eli Roth'un... İzin verebilir miyim ki? Nasıl verebilirim? Aradığınız cevaba geçici olarak ulaşılamıyor diyor beynim. Ama bir şey biliyorsam bebek olarak karımın kollarında ölmek kadar güzel çok az şey vardır. Gerçi nerden bileyim, kaç kere bebek öldüm :P... Ardından "ölüm" kelimesi yaklaşıyor kulağıma. Bebek olarak da doğsan, yaşlı olarak da, etrafındakiler yavaşça ölecek ve sen buna alışacaksın" diyor. Sevdiklerimin ölümlerine nasıl alışayım yahu. Ama tabii, ölüm de doğum kadar normaldir, "her canlı ölümü tadacaktır" zırvaları da peşi sıra geliyor. Pas geçiyorum bu sinyalleri şimdilik... Sonra evden hızla çıkıyorum pazar pazar, kursa yetişcem ama ilginç bir istatistikle yüzleşiyorum. Aylardır evime 3 dakika uzaklıktaki otobüs durağındaki otobüsü 3 dakikayla kaçırıp taksiye para bayılmak zorunda kalıyorum. Aylardır. Hadi şanssızlık desek, e Taksim'den geri dönüşte de aynı şeyi yaşıyorum, durağa koşarak gelsem bile 30 saniye önce kalkmış otobüsümü kaçırdığımı görüyorum. Ulan bari görmeyeyim de, kaçırdım diye üzülmeyeyim. Zamanlama konusunda hiç başarılı olamayacağım sanırım. cansakızı'nı bu 100zden kıskanıyordum gerçi. dakikti... Oradan balıklama 'iyi birşey yapmayacaksam hiç yapmayayım' huyuma atlıyorum. Bir çok hevesimden bu yüzden vazgeçmişimdir. Çok pis bir huy. Yaşaması da katlanması da feci. Sanki sadrazamın solundan düştüm, babam david fincher'dı da ben mükemmel olacaktım. Ki değil mükemmel, vasat üstü bile zor olan bir hücre yığını olduğumun en azından 10 senedir farkındayım. Niye bana böyle oluyor bilmiyorum ama bu seferki heveslerimi böyle harcamayacağım, kötü şeyler yapmadan iyi şey yapmak istisna olsa gerek (teselli mode on)




En sonunda da aslında bundan bi 10 kat daha fazla farkında olduğum şeyin olduğu tokatlıyor, acımadan, ıslak ıslak. Adi... "Yazmak iyidir, deşarj eder" altına sığınarak bu kadarını şimdilik uygun görüyorum selametim açısından.


O zaman dinleyelim:






Tepkiler:

1 yorum :

Elladan dedi ki...

=)