• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

27.1.09

Radyo


Dinle dinle derken bir zamanlar "radyo" dinlediğim aklıma geldi. Harbi koyu bir radyocuydum. Ne diskman'im ne mp3 player'ım vardı tabii bu bahsettiğim zamanlar. "1 milyon center" denilen moda türediğinde böle ortasındaki düğmeye basınca ışık çıkaran, her yerinden ÇİNlik kokan radyolar vardı. Ve efet, o fiyata kulaklık da dahildi. Harbi neden yapılıyordu o kulaklık şimdi çok merak ettim.

Efendim neler dinlerdim herşeyi hatırlayamıyorum ama genelde ben yatma saatinde dinler, uykum gelene kadar dinler sonra da uykum gelince kapatırdım radyoyu (ilginç cümle oldu, kabul).

Aklıma radyo diyince benim MUZO geliyo. Radyo D'den. Ulan adamın fanıydım harbi. Gece olmuş 1 filan kıskıs gülüyorum. O zamanlar da besleme gibi babaannemin evinde 5 kişi aynı odada kalıyoz, e rahatsız oluyo diğer oda üyeleri :) "kapasana lan onu eeee hueuheeu" diye. Tim takar... MUZO harbi radyocu adamdı. Şimdi hangi radyodadır naapıyodur bilmiyorum ama "bir kaç dakika da olsa bir eve misafir olup kirli çamaşırlını izlemek" gerçekten çok eğlenceliydi, onunla keşfetmiştim.

Sonra aynı kulvarda koşan alem fm'di galiba, matrax vardı. Bu biraz da entel danteldi ama üslubu hoştu. Farklıydı. O yüzden sevmiştim. Sonra adını şanını hatırlamadığım bir diğer DJ daha vardı. Bu da Radyo D'deydi sanırım (mydonose da olabilir), seslendiri de yapıyordu filmlere. Hala da yapıyor, reklamlar dahil ama adamın adını harbi unutmuşum halbuki epey dinledim, severdim de... ilgınç.

Sonra aklıma Laneth geliyor radyo eksen'den. İpek'le başlayan sonra Çağlan'la devam eden leziz rock-metal programıydı. hardcore fanıydım. O kadar ki dedim abi ben senin programa konuk olcak hahah. Dedi napcan, ya işte arka planını merak ediyom vs. Dedi ok :) İstanbul Üni Rock başkanı keltoş ahmet'i programına konuk almıştı ben de öle izledim programı. süperdi :)) şimdi ayda 1 kez dinleyebilyom. Özledim lan radyoyu, alcam bi tane.

Bliss

Dinliyoruz o zaman... Şuradan veya buradan
Bliss- wish you were here


21.1.09

Nifret etmek...


Siz de yapın arada sırada, oturun, açın Word'ü ve o anda nefret ettiklerinizi dökün. Sonra koyun bloga, link verin bakalım :P


-Yağmurlu günlerde insanlarla "şemsiye savaşları" yapmaktan nefret ediyorum. Yok şu ucu onun kafasına değecek, yok orası adamın gözüne gircek" diye diye sinir krizleri geçiriyorum dar istanbul sokaklarında, sonra kapatıyorum şemsiyeyi ve ıslanıyorum.


-minimum düzeydeki para üstlerini vermeyen restorant, cafe ve marketlerden nefret ediyorum. Tamam hakkım olan parayı isteyemiyorum çoğu zaman (bazen de sanki 50ytl'mi almış gibi köpürüyorum hehehe) ama bu demek değil ki üstüne konasın kasiyer kız? Yolarım seni allahıma hee :P Ben sana eksik para verim, yiyo mu?


-Dolmuşlarda yüksek sesle konuşan 2şerli gruplara fitil oluyorum. Lan zaten 7 kişiyiz, bizene biz 5 kişinin 2 kişilik özel hayatından. "ya oraya gittim o gelmedi şu şuna pandik attı, bu onu öpmüş, bak açmıyo görüyon mu, var bişi ah hah"... heee var ulan! yiyolar senin hatunu stadyumda! Bi sus da... Zaten 8 dakka yol. kapa **** ağzını.


-"Başka bişi lazım mı abi" diyen esnafın donuna el bombası atasım geliyo. Al ulan lazım! Lazım olsa isterim tabii. salak mıyım ben. Hani yollarda "selpak lazım mı, CD lazım mı, porno lazım mı" diyen satıcıları anlarım, insanın beyninde kıvılcımlar yaratıp "aa lazım lan harbi" diyip alabiliyorsun da durmadan "Başka bişi lazım mı abi" demenin ne özelliği var sığır! En sonun da dicem "lazım ama söylemem ihihi" sonra da çıkıp gitcem dükkandan.


-jack daniel's sevmeyen herkesten nefret ediyom, hıh! Nasıl sevmiyonuz olm siz JD'ı? "ama yakıyooo"... E o zaman süt iç :))


-Tüm istanbul trafiğinden nefret ediyorum... Resmen boşa harcanan 1-2 saat günde. ister kitap oku ister müzik. avutamıyo beni. Bilim-kurgu filmleri gerçek olsun, artık yukarı doğru büyüyelim, 10 katlı köprüler uçan otomobiller olsun. Blade Runner olsun dünyamız. Çinli kaynasın sokaklar. Ben zaten görmem, oh!


-Adsız olarak bloglara yorum bırakanları. yok dimi bi gmail hesabın? yedik... yusuf seni.


-The Fall gibi, tarihin en harika underrated filmini arkadaşlarına aşılamayan sineseverlerden nefret ediyorum! Boynunuzun borcu lan bu filmi tebliğ etmek. Peygamber mesleği bildiğin. cennetlik olacağız.


-Çok uyumaktan, ama kafayı da aynı şekilde yastıktan kaldıramamaktan da nefret ediyom. Kendimle çelişmekten, sık sık ironi pırtlatmamdan ve niceleri...

Storyboard çizebilen gönüllü


Ehauhauh, çok saçma biliyorum ama şansımı deniyorum :))


Var mı ya böyle aranızda "gönüllü storyboard çizerim" diyen. Öyle prof şeyler değil zaten, onları kimse gönüllü çizmez, yani benim gibi çöp adam bile çizemeyen, ötesini çizebilen herkesi uzman saydığımı düşünün :)) Çizimler de çok basit şeyler (renksiz) 50 plan olur veya olmaz... Hıııı (fotoya son bi kez daha bakın )))???

15.1.09

a guy would choose hell over heaven


alkole abanma vakti geliyo galiba... hangi insan What Dreams May Come'ın ölümcül sahneleriyle uyanıp güne bok gibi başlayabilir ki...


"what is true in our minds is true.whether some people know it or not.that is when i realised i am part of the problem.not because i remind you.but because i could not join you.so i left you alone.don't give up, ok?
.
.
i'm sorry, babe.
there's some things i have to say.
i've only got a few moments left.
i'm sorry for all the things i'll never give you.
i'll never buy you another meatball sub with extra sauce.
and always the big one.
i'll never make you smile.
i just wanted us to be old together.
two old farts laughing at each other as our bodies fell apart.
together at the end.
by that lake in your painting.
that was our heaven, see?
there's lots of things to miss.
books...naps...kisses...and fights.
oh, god, we had some great ones!
thank you for every kindness.
thank you for our children.for the first time i saw them.
thank you for being someone i was always proud to be with.
for your guts,for your sweetness.
for how you always looked,
for how i always wanted to touch you.
god, you were my life.
i apologise for every time i failed you.
especially this one.
.
.
good people go to hell because they can't forgive themselves.
i know i can't.
but i can forgive you.
-for killing my children?
-and my sweet husband?
no.
for being so wonderful, a guy would choose hell over heaven,
just to hang around you.
not because i remind you...
but because i couldn't join you.
sorry i left you alone.
don't give up, ok?"

14.1.09

Hayallerin Peşinde

Kate Winslet'ta ne buluyorum bilmiyorum ama bu hatundaki doğallık çok hoşuma gidiyor. Titanik'teki hali de son hali de bence harika. Nasıl başarıyor -yine- bilmem ama Revolutionary Road'ta döktürmüş kendisi (The Reader'ı izlemedim henüz)... Yani asıl marifet "oynamamak" ya, işte Kate bazı sahnelerde resmen oynamıyor gibi geliyor (ki yurdumuzda oyunculara "nasıl oynanır" eğitimi ve öğüdü verilir, büyük hatadır).

Titanic'ten sonra ikisinin birleşmesi, Sam Mendes ve fragmandan çıkardığım kadarıyla film tahmin edilebilir bir haldeydi ama beni resmen döveceğini bilemedim.

Kültleşmiş ve belki de 10 yıl sonra daha da değeri artacak Amerikan Güzeli'den sonra Sam Mendes çiftlere bakış açısını biraz daha içeri çekmiş. Aile içinde her 2 bireyin de haklı olduğu, haksız olduğu yerlere değinmiş (yani kitapta değinmiş, abimiz de iyi uyarlamış) ve çevre baskısının, geçim sıkıntısının, "çok özel" bir çift üzerindeki tahribatını ele almış...

Bu vardır "biz çok özel çiftiz, biz diğerleri gibi değiliz"... Nah... hiç de bile. Kitap da gerçek hayattan beslenmiş ki bu gerçeği en acımasız yönden bize göstermiş. İnsanların kıskandığı çiftlerin kendi aralarında yaşadıkları sorunlar, çözülmesi dipsiz kuyu gibi gözüken sorulara yer vermiş. Filmdeki tarih her ne kadar eski de olsa, aslında değişen birşeyin olmadığı da vurgulanmış... Hala mutluluğu başka yerde arama gafletine düşüyoruz ve fantezilerimiz için başkalarının ensesine basmaktan çekinmiyoruz. Bu karı olabilir, koca olabilir, komşu olabilir, iş arkadaşı olabilir... Tabii her şeyin anlamı da bazı şeyleri kaybettikten sonra çıkar, bu gerçek de güzel vurgulanmış... sonuçta boğazı düğümlü, biraz sersemlemiş şekilde filme bye bye deniliyor ama Issız Adamcı bir ırk olan bizi ne kadar sarsar, sallar vizyonda, bi fikrim yok.

11.1.09

Benjamin button


En sonunda bişiler döküldü klavyemden. Saçma da olsa. Olsun.


Şuradan veya Buradan isteyen okuyabülür.

10.1.09

Snake Game

aşağıdaki videoyu izlerken de transa geçmişim resmen, klavyenin ok tuşlarına yön filan verecektim nerdeyse. Neyse efem, öğrenci yurdu sakinleri, benim hala çözemediğim hatta balatalarımın yandığı bir olaya imza atmışlar... İzliyovuzzz



School Dorm Snake Game - Watch more Illusion

9.1.09

Dalgınç gibiyim...


Böyle beynimi cımbızla almışlar da yerine en dandik pillerden olan Panasonic'lerden koymuşlar gibi embesilleştim son günlerde resmen. Dalgınım kısacası. Yani diyebilirsiniz ki "salaklık o" hayır efenim değil. Dalıyorsun böyle engin sulara, sonra bi anda kafana dank ediyo, kendine gülüyorsun... Şöyle ki...



Paralı otobüse bindim. Akbil bitmiş, parasını verdim. Cüzdan elde kaldı resmen, elimi dötüme götüremiyorum, o derece kalabalık. Cüzdan sağ elimde duruyo öle işte. Sonra indim durakta (son durağa 1 durak kala) sol elimle sol döt cebime elimi getirdim cüzdana ulaşmak için. ULAN YOK!!! Az para da yok içinde, kimlikler, kartlar, notlar vs, allah dedim sıçtık, koş volkan, otobüsün arkasından tazı gibi koşuyom (hayal edin, böle 70 küsür kiloluk göbekli, hobit bişi gümbüdügüm koşuyo otobüs arkasında) baktım yakalıcam otobüsü, aynadan görsün diye elimi kaldırıyorum (sağ) derken benim gözler elime çarptı. CÜZDANI kedi gibi kavramışım böle, limon gibi sıkıyorum uahuhshaduahs. Baktım sağda bir sokak, hiç çaktırmadan saptım ama böyle bir utanma yaşamadım ben auhauahu, estetik olayım ya, tipim değişsin istedim, tanınmayayım o muhitte bir daha :)))


Benzer bi olayı dergide yaşadım, gözümü ovuşturuyorum gözlüğü masaya koyup eve gitmek için yola çıkıyorum. Arabada böyle buhulu camın arkasından dışarı bakıyorum ya, diyorum allah allah bi gariplik var, göremiyorum... SALAK gözlüğün yok hahaha, buhudan sanıyorum ben, sonra gözlüğümü tutucam bi baktım boşluk, tekrar ofise çık falan...


Sonra arkadaşlar arasında bi toplantı yapıyoruz, belgesel şöyle olsun böle olsun, adamla yüz yüze bakışarak konuşuyoruz, bi süre sonra benim kafa başka bi konuya kayıyo böle, adamı duymuyorum resmen, ama sanki adamın sesi çıkmıyo gibi, dudaklarını okumaya çalışıyorum, utanmasam dicem "hop abi sesli konuş" ausauaduhs... sonra kendime geldiğimde adam dürtüyo beni "abi sen dinliyor musun beni". " aa tabii abi kulağım sen de, ayıpsın" diyorum :)))) Baktım adam başka bişeye geçmiş ama nasıl yani, kaç dakka transa geçmişsem :))


En komiği ve rezili de, sol cep: cep telefonu, sağ cep de: mp3 player'ımın yeridir. Böyle yani, değişmez. Ama işte armutum ya :)) sağ tarafa cep telefonum geçmiş, solda da bişiler var (ağırlık var yani). Yolda diyorum bari müzik açayım, elimi getiriyorum telefona, cart yukarı kaldırıyorum kapağı (ki mp3 player'da böyle bişi yok bile ahhaha) mp3'lerim nerde yaaa diyorum hasudhauhduas... Yetmiyo, "hay mk kulaklığımı evde unutmuşum" diye üzülüyorum yuhausduah... Sonra dank ediyo kafama gıdıklasalar bu kadar gülmem :PPP


allahtan bu yazıyı da blogger yerine patrona maille atmıyom :PP


Daha da var, başka zaman anlatırım :P

7.1.09

Hiçbişiiiii...


Blogger.com'dan login olup Kumanda Paneli'ne her girdiğimde yazacak şeyim kafamda olmuştur. O yüzden girerim zaten. Şu anda da durum farklı değil. Dİ...


Günlerdir curious case of Benjamin Button'a bir kritik yazacağım yazacağımmmmmm diye yiyorum kendimi ama çıkaramıyorum bir şey. Aklıma hiç bir şey gelmediğinden değil tam tersi çoook şey geldiğinden ve sanki günlerce yazacakmışım gibi geliyor. Biraz daha özetçi, biraz da sadece, minimalist olmam gerek diye düşünüyorum ve filmi, kendimi ve beynimdekileri 2 ingilizce kelime(cik)le anlatabileceğimi görüyorum:



"NOTHING LASTS"

6.1.09

Parra da parra paraaaa


Bugün itibariyle tüm yeni Lira'ları görme fırsatım oldu, elledim dokundum (çok zenginim çooook :P) ve kesinlikle başarılı buldum. Biraz böyle İngiliz gibi hissettim kendimi. Ne öyledi çarşaf bi iparalar, cüzdan dışarı sarkardı, kıvrılırdı sonra akbil makinesi deli ederdi beni, almazdı.


Favori banknotum 20 TL. Seviyorum bu yeşil tonu. Kuruşlardan da 50'lik hoş.


Neyse, allah herkese çok çok nasip etsinbunlardan :P
PS: Bu arada ÖRNEKTİR GEÇMEZ NE MK huauauhauh. Print edip çoğaltmayın lan sakın huahusahuduh

5.1.09

Özlem'le 10 saniye


Hayatbenişaşırtmayadevamediyoreysayınyüceblogokuyucuları...


Özlem'i gördüm bugün. Otobüste gidiyordum. Baktım sağ taraftaki yolda gidiyor. Özlem kim?


Benim ortaokul aşkım. Hatta ilk aşık olduğum insan bile diyebilirim. Orta2'nin başından Orta3'ün ortasına kadar sürmüş bir aşktı bu. Benim gibi çalışkan zeki öğrencinin kafasını başka yöne (göğüslerine mesela:)) çekebilecek kadar güzeldi. O zaman Hülya Avşar tabii katran bağlamamıştı, daş hatundu, ona benzetirdi herkes. Bir gözleri vardı, elllahım, ben hala da öyle güzel mavi gözler görmedim. Neyse efenim ben buna bir tutuldum, pir tutuldum. Okula artık onun için gider olmuştum, ne dersi! Hatta okul 7 gün olmalıydı! Kader daha sonra bizi sıra arkadaşı yaptı ve olanlar oldu. Tabii kız salak değil, anlamıştı neler hissettiklerimi ve karşılık vermişti (ama hiç seni seviyorum dememişti).


Kızın ailesi ayrıydı, anneannesiyle yaşıyordu. Yıpranmıştı o yaşta. Hayata benden farklı bakıyordu. Ben o yaşta henüz bir bok bilmiyordum. O yaşta girmediği bar yoktu taksimde her halde. Sınıfın diğer erkekleri bana "olm o kevaşeyle ne işin var, bi senle o yatmadı" diyorlardı ama kimse gözüyle de görmemişti. Benim de zaten hiç umrumda değildi. Onun yanında çok mutluydum ve hep onla olmak istiyordum. Çok mutluydum onunlayken. O bazen nöbetçi olurdu okulda ben çıkıp gider tekrar giyinip gelirdim okula, akşama kadar onla takılırdım. Yonca evcimik'in bir dizisi var Çılgın Bediş, manyağıydı bu dizinin, onu izler gelir bende uygulardı hahaa, ulan çok güzeldi çocukluğu.


Çocukluk aşkları masumdur derler ya, palavra, hiç de masumca değildi. Bir birimizi ellerdik, keşfederdik oramızı buramızı. Ama ötesine hiç geçmedi tabii bu. Derken ben bunun çıktğı diğer erkekLERİ öğrendim. 1 değil 3 tane filandı. Hepsini idare edebiliyordu. Ama benleyken de beni hiç kırmıyordu. bunun farkında olduğumun farkındaydı, sonra bu erkekleri de beni kıskandırmak için çokça kullandı. Delirirdim, çıldırırdım ama çaktırmazdım., Hee iyi ya der geçerdim. Ona o zevki hiç vermedim ama saçlarım beyazlamıştır kıskançlıktan (o tarihten sonra zaten sevdiklerimi hiç çok kıskanamadım). Yetmedi, Volkan diye başka bir piyanist sevgili yaptı. Derste ay volkan böyle ay volkan şöyle diyor ve ben acaba ondan mı benden mi bahsediyor diye geberiyordum meraktan. Hiç de sormazdım ama. Sonra benim aşkım hiç azalmadı ama biraz uzaklaşma kararı aldım kendisinden. Fen Lisesi sınavlarına hazırlanmalıydım ve onunlayken bi bok yapamıyordum. Ağzımdan salya öyle takılıyordum. Sonuçta o okulun en zeki erkeğiyle ben de en güzel kızıyla flörtleşiyordum ama bir yere kadar dedim APTAL gibi...


Ortaokul3'ün 2.dönemi "ders çalışcam sınav var" bahanesiyle bağlarımı tamamiyle koparmıştım. Günyadın bile demiyordum, ayrı sırada oturmaya başlamıştım. Aynı yoldan okuldan eve gidiyorduk eskiden, rotamı bile değiştirmiştim ama aşkım hiç azalmamıştı çok iyi hatırlıyorum. Sadece o yaştaki beynime göre geçerli bir sebepti bu ayrı kalmam için, olacaklardan habersiz...


Özlem bu ayrılık kararından hiç de memnun değildi. Okula giriş sırasında o yıllarda sıraya girerdik bahçede, şimdi hala var mı bilmiyorum, sırada arkama geçerdi, bir ton güzelşeyler söylerdi, alınmam gerekiyordu ve ona pas atmama gerekiyordu. İçim eriyordu açıkçası ama öküzün önde gideni olduğum için, sıfır pasla ortaokul3 bitti, ben sınava girdim, istediğim fen liselerine de giremedim ve evde bir gün komşuyla otururken telefon çaldı. "Alo volkan, ben özlem, okulun oradaki şu kafeye gelsene, görüşelim"... "Selam özlem, kusura bakma, gelmek istediğimden emin değilim" diyip reddettim. Telefonu kapandıktan sonra o gururlu çocuk gitti, yerine "allahım ben ne yaptım yaa" diyen çocuk geldi. Hazırlığa başladığımda, deli gibi özlemiş olduğumu farkettim özlem'i. Ama bütün iletişim yollarını denememe rağmen ulaşamadım.


O da beni ondan sonra hiç aramadı. Evinin önüne kadar giderdim, ama taşınmışlardı sanırım, hiç gözükmezdi. Anlattığım şu olaylar 13-15 yaş arasında oluyor, belirteyim... Onu arıyorum ve tek derdim özür dilemek, anlatmak tüm olayı, salaklıklarımı dile getirmek. Çünkü onla beraberken ona bazı sözler vermiştim ve o da bunları benimsemişti. Beni affet diye yalvaracak kadar pişman ve özlemiştim ama hiç göremedim kendisini. ulaşamamıştım. Sonra zaten lisede Ayşe'ye aşık olmuştum 1 sene. Unutmuştum o yıl arasında ama öncesine kadar hep kafamdaydı. Sonra da zaten uzun sürecek başka bir ilişkim başlamıştı ama artık büyümüş, akıllanmıştık ya, daha fazla arar olmuştum özlemi. Ve bir gün İstiklal caddesinde kız arkadaşım yanımdayken onu gördüm! Bereket döner'in yanındaydı ve büyük bir şaşkınlıkla "Volkaannnn" dedi. O zaman salak olduğumu anladım çünkü yanımda kız arkadaşım var diye, ona sadece göz kırptım ve kimse farketmeden süratla oradan uzaklaştım. Yine aynı duygular enseme binmişti...


Ben periyodik olarak google'da kendisni aratırdım, hiç bişi çıkmaazdı (hala da +facebook'ta da yok) ulaşılabilir tüm liselerin öğrenci listesine baktım, hiç birinde göremedim. Her halde İstanbul'dan gitti diye umutlarımı yitirdim ve artık bir yalana; onun ÖLDÜĞÜ yalanına kendimi inandırdım. Sonra da çevreme... O yoktu artık, ulaşamayacak, söylemek istediklerimi söyleyemeyecektim ama hiç bir ay yoktu ki aklıma en az 1 kez gelmesin, o günleri hatırlamayayım... Hiç unutmadım.


Ve yaş 25, tarih bugün. Kendisini Harbiye'de gördüm. Yanında da 2 BEBE vardı. Biri yanında paytak paytak yürüyordu, diğeri de henüz bebekti, arabasını itiyordu özlem. Otobüs de tam o sırada durdu ve 10 saniye onu izleme şansına eriştim (eğer 3-5 saniye geç gelsek göremeyecektim). Saçlarını sarı yapmıştı. yakışmış. Gözleri yine harika bakıyordu. Alımlı olmuş. Bebekleri de çok güzellerdi. O anda kitlendim, otobüsten inemedim, cama vurup el sallayamadım. Sadece kitlendim ve yıllarca düşündüğüm o konuşma bir anda devasa ağır geldi. Arkasından bakarak uzaklaştı otobüs... 9 senede 2. kez görüşümdü bu onu. Yine harcamıştım. Halbuki bir birimize o kadar çok anlatacak hikayemiz vardı ki. Başka bir sefere demek bile gelmiyor içimden artık, nasıl olsa yine kilitleneceğim, belki de yine ezik gururu yapacağım. Ama bildiğim tek şey var ki o da, onu kırdım ve yıllardır bunun vicdan azabıyla yaşadığım. Onun "öldüğü" yalanından da çıktım. Ne yaparım ne ederim artık bilinmez...


Tabii çocukken bile olsa insan sevdiğini öyle 2 bebekle görünce çok garip oluyor. 1.5 sene haftada 5-6 gün saatlerce yan yana oturduğum bir insandı sonuçta. Hem ilk dansımı onunla yapmıştım. Her saniyesi aklımdadır. Ama mutlu olmasını isterim gerçekten. Çok hakkeden biriydi mutluluğu. Sanırım bulmuş olacak ki, çok az yaş arayla 2 bebek dünyaya getirmiş. Umarım annesinin yaptığı hataları o yapmaz, harika bir anne olur.


Ama olur da bir şekil bu yazıyı bulur, tek söylemek istediğim aslında "hiç bir şeyi unutmadığım" dır...




4.1.09

Farkında olmanın lanethi



dünyaya parmak atma konusunda hevesli olmayan güruhun hep hastası olmuşumdur. Büyük olsun, küçük olsun, yaşıt olsun, hep saygı duymuşumdur. Kolaycı bireyleri de severim elbet ama "değerli insan" modelim bu yöndedir benim. Ben öyleyim veya değilim, diyemem, zaten konu da bu değil...




ama bu bahsi geçilen değerli güruhtan mı etkileniyorum ne "farkında" olduğum şeyler beni üzmeye, sinirlendirmeye, harekete geçirmeye veya tam tersini yaptırabiliyor. Buna ben farkında olmanın kaçınılmaz lanethi adını taktım kendim bizzat ben. Yani nice insanlar gördüm böyle 3. sayfa haberlerine seri sayfalarda iş bakar gibi bakan veya büyük bir trajediyi çekirdek çıtlatarak haberlerde izleyen veya -hadi aksiyona geçmiyorsun- haksız güçlülüğe sinirlenmeyen, rahat uyuyabilen...




Bu tip insanları haşa küçük gördüğüm, hakaret ettiğim filan yok. Bir çok insanın seçim dahilinde olan bir şey bile değil bu sonuçta. Oturduğu semtten, yetiştiği aile ortamına kadar bir çok değişkenin getirdiği veya götürdüğü bir şey bu ama bu tip insanların çok da nasıl bir dünyada yaşadığı hakkında bilgileri olduğunu düşünmedim. Ama bazen de bunun insanın zihni, ruhu ve sinirleri için güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Düşünsenize, 1 milyar insan ölse, açlıktan milyonlar sokağa çıksa benim derdim bardan nasıl kız tavlayabilirm olsa... Süper olurdu.




Ama olmuyor işte. Kızıyorum. Düşünüyorum. "Neden" sorusuna ben cevap arıyorum. Sanki başbakanım. Yetinmiyorum. Gıcık oluyorum. "Benim başıma gelseydi" diyorum. Sanki gelmiş gibi de kaçış planları yapıyorum. Tekrar cebimde kuruş olmadğı günleri hayal edip sivilce çıkarıdğım bile oluyor. Götüm de yemiyor sonrasını hayal etmeye başka oyalanacak bir şey buluyorum kafam dağılsın diye. Sonra o polyana gidiyor, gerçekler tokatlamaya başlıyor tekrar ve tekrar...




...Vakit gazetesine bildiğim tüm küfürleri ediyorum sonra. Evinde esrar bulunan, sevişen ve içen gençliğin doğalgazdan zehirlenip ölmesine "caizdir" gözüyle baktıkları için. Onları kıyısından ve köşesinden bir şekilde destekleyenlere de aynı muameleyi yapıyorum. Başka bir ırk yaratıyorum kafamda onlara, ırkçılık yapıyorum bilerek... Sonra israile, filistine dönüyor radarım istemeden, korkarak. Hamas bahanesiyle yıllarca ambargonun kralıyla yaşayan (aslında survive eden) yetim halka hepimizin gözü önünde yapılanlara film edasıyla bakıyorum. anca filmlerde olur çünkü bu. en azından biz öyle sanırdık. Haklar vardı, imzalar vardı, insanlık da vardı mk. Sonra pazara dönüyorum, yarım kilo kıyma alırken de esnaftan aynı şikayet geliyor, taksiye binerken de şoförden... "Geçim çok zor evlat". "Bilmez miyim amca" diyeceğim ama muhabbetin koyulaşmasını istemiyorum, acelem var. ama biliyorum. Günde 15-20 ytl kazanacağım diye insanlar neler yapar, neler yapabilir, yıllar öncesinden gördüm biliyorum ben ama tabii anlatmıyorum adama yoksa kanka mode on olacak, hiç gerek yok... Oradan diyorum bari bir yalana, yalan dünyası olan "sinemaya" bakayım, belki gülerim. Benjamin Button'ın hayatına konuk oluyorum. Yaşlı doğup bebek ölmek nasıl olurdu diye merak ediyorum hatta "eğlenceli olurdu" diye geçiriyorum içimden. Film bittiğinde kaldırmakta zorlandığım şeyler hissettiğimi farkediyorum. "Her şekilde yaşamak zor. Acısından da kaçamazsın, sadece zamanı gelince, 'gitmesine izin vermelisin'" ifadeleriyle yüzleşiyorum Eli Roth'un... İzin verebilir miyim ki? Nasıl verebilirim? Aradığınız cevaba geçici olarak ulaşılamıyor diyor beynim. Ama bir şey biliyorsam bebek olarak karımın kollarında ölmek kadar güzel çok az şey vardır. Gerçi nerden bileyim, kaç kere bebek öldüm :P... Ardından "ölüm" kelimesi yaklaşıyor kulağıma. Bebek olarak da doğsan, yaşlı olarak da, etrafındakiler yavaşça ölecek ve sen buna alışacaksın" diyor. Sevdiklerimin ölümlerine nasıl alışayım yahu. Ama tabii, ölüm de doğum kadar normaldir, "her canlı ölümü tadacaktır" zırvaları da peşi sıra geliyor. Pas geçiyorum bu sinyalleri şimdilik... Sonra evden hızla çıkıyorum pazar pazar, kursa yetişcem ama ilginç bir istatistikle yüzleşiyorum. Aylardır evime 3 dakika uzaklıktaki otobüs durağındaki otobüsü 3 dakikayla kaçırıp taksiye para bayılmak zorunda kalıyorum. Aylardır. Hadi şanssızlık desek, e Taksim'den geri dönüşte de aynı şeyi yaşıyorum, durağa koşarak gelsem bile 30 saniye önce kalkmış otobüsümü kaçırdığımı görüyorum. Ulan bari görmeyeyim de, kaçırdım diye üzülmeyeyim. Zamanlama konusunda hiç başarılı olamayacağım sanırım. cansakızı'nı bu 100zden kıskanıyordum gerçi. dakikti... Oradan balıklama 'iyi birşey yapmayacaksam hiç yapmayayım' huyuma atlıyorum. Bir çok hevesimden bu yüzden vazgeçmişimdir. Çok pis bir huy. Yaşaması da katlanması da feci. Sanki sadrazamın solundan düştüm, babam david fincher'dı da ben mükemmel olacaktım. Ki değil mükemmel, vasat üstü bile zor olan bir hücre yığını olduğumun en azından 10 senedir farkındayım. Niye bana böyle oluyor bilmiyorum ama bu seferki heveslerimi böyle harcamayacağım, kötü şeyler yapmadan iyi şey yapmak istisna olsa gerek (teselli mode on)




En sonunda da aslında bundan bi 10 kat daha fazla farkında olduğum şeyin olduğu tokatlıyor, acımadan, ıslak ıslak. Adi... "Yazmak iyidir, deşarj eder" altına sığınarak bu kadarını şimdilik uygun görüyorum selametim açısından.


O zaman dinleyelim:






2.1.09

Bir güreşçiye ağlamak


2008'e süper bir filmle veda ettim. Çok mutluyum. The Fountain ile her izlediğimde yüreğimi dağlayan "finish it" i beynime kazıyan eşsiz filmin (önceki yapımlarını burada konuşmaya gerek yok şimcik) yazar-yönetmeni Darren Aronofsky'nin son filmi The Wrestler aynı derece depresyona soktu beni. "O sadece bir film". Belki de. ama bazen ötesi olabiliyor, inanın.


film hakkında ŞURADA - BURADA bişiler karaladım. Okumak isteyenlere.