2.12.08

Sevmek Zamanı (1965)

"Ah be kahpe dünya, ah be kahpe dünya! ben de bunu senin yanına koyarsam!" diye koşmaya başladı Belgrad ormanında Boyacı Halil'in ustası Mustafa, elindeki gazetedeki haberi görünce... İşte film o zaman gözümde devleşti. Anlamına anlam kattı. Bu filmi daha yeni izliyor oluşumun ezikliği hayranlığa bıraktı diyebilirim. Metin Erksan'ın koyu hayranı olmasam da TV'den izlediğim filmlerinden çok farklı bir filmmiş Sevmek Zamanı.

Bunca yıldır kendisine şans veremiyor oluşumun bir çok nedeni var aslında. Birincisi siyah-beyaz filmlerle aramın çok iyi olmayışı. İkincisi 60-70'lar yeşilçam filmleri beni geriyor. Üçüncüsü zaten acayip diplerde kalmış bir filmmiş bu, DVD'si 2006'da mı ne çıkmış ve TV'lerde gösterilmiyor sanırım pek. Zaten hiç sinemalara gelmemiş. Bi Cannes'a gideceği zaman TV'de birşeyler gördüğümü hatırlıyorum, o kadar.

Halil (yani Müşfik Kenter) çok değişik bir aşk adamı filmde. Bir silüete, tabloya aşık olmuştur ve 1 yıldır her gün onun yanına gelmektedir. Baktığı silüet onu kendi gibi sevmektedir ve hiç de bırakmayacaktır. Ama bir gün tablonun sahibi hatun çıka gelir (Sema Özcan) ve aşkı somutlaşmıştır. İşte filmin, hikayenin farklılığı burada ortaya çıkıyor ve Halil, resmin sahibi hatuna hiç pas vermiyor hatta ona "Senin resmine aşıksam sana ne" bile diyor.

İnsan bir düşe, bir hayale, bir resime aşık olabilir mi, olmalı mı? Bunların cevapları kafanızda sürekli gidip geliyor birbuçuk saat boyunca, karakterle empati kurmaya çalışıyorsunuz ama Halil pek konuşkan ve hareket eden bir karakter olmadığı için, cevapları içinizde arıyorsunuz. Aşkımızı somutlaştırdığımızda oluşacak hayalkırıklıkları eğer içimize korku sarıyorsa neden olmasın ben dedim. Tabii filmde bu aşk epey fantastik anlatılmış, Halil sonsuza kadar bir resime aşık olmakta kararlı gibi gözüküyor ama yine dünyaya geri dönüyor ve o beklendik son yine karşımıza çıkıyor. Bazı şeyler somutlaştığında gerçekten yok oluyor. Hayal kaldıklarında güzel bazı şeyler... Filme dönersek, hikayesinin yanında film, çekimleriyle ve ilginç görselleriyle de dikkatimi çekti. Yağmurlu bir adadan karlı ormana, oradan yine yağmurlu İstanbul sokaklarına ve Belgrad ormanında, gölde, bir sandalda son bulan, yılına göre gayet "etkileyici" sayılacak zeki pırıltıları barındırıyor içinde (ada sahnelerindeki yağmurlar yapay yağmurlarmış, çok gerçekçi buldum ben açıkçası. Ayrıca yalnızlık duygusu "su" ile çok iyi empoze edilmiş izleyiciye). Tabii zeka pırıltıları dediysem film kusursuz değil. Senaryoda bir çok gedikler, hatalar var (en büyüğü de Maslak'taki poligon sahnesindeki dayak atan 3'lü) ama bunlar filmin büyüsünün önüne hiç geçemiyor.
Film aşk hikayesinin yanında alttan alta da sınıflar arası çatışmayı gözler önüne seriyor. Alttan alta çünkü o yıllarda o kadar özgürce eleştiremiyorsunuz bazı şeyleri... Kızın babası ile Halil'in yaptığı konuşmada zaten bunu epey hissedebiliyoruz. Ayrıca kızın bir diğer talibi olan dürbün tüfekli erkek (ben ilk izleyişte filmdeki karakterlerin adlarını pek aklımda tutamam da:))) de ayrı bir sınıf sayılabilir.

Filmi izledikten sonra da araştırdğım kadarıyla öğrendim ki aslında filmin asıl hikaye sahibi Kemal Demirel'miş. Zaten afişte de adı bulunuyor ama jenerikte filmin adı gözükmüyor. Aynı şekilde müziklerin de sahibi (ki çok güzeller) de arada kaynamış. İlginç bir "benimcilik"miş Metin ustanın yaptığı gerçekten :))

Filmi bana veren Nazlı'ya (ki Osman F. Seden'in torunu olur, şişşşşttt eheueuh (vardır ya böyle arkadaşlarının yakın çevresiyle gurur duyan kişiler, çok gülerim ben onlara:)) ) teşekkür ederim. Oh, izledim, bir kült filmi daha geride bıraktım. Sıradakiiiiii










Tepkiler: