4.11.08

Yalnız Çiftler


2-3 hafta önce İstiklal'deki Burger önünde beklemece yaparken dallama erdem yine gecikti. Bu sırada insan sıkılıyor ve haliyle çevreye musallat oluyor. 1 metre öteme şöyle 3 bayan geldi. Biri 35'lerinde diğerleri de muhtemelen 30'larında. büyük olan sarışın, kollarda bilezikler, hoş yüzükler, boy 1.60 civarlarında, saçlar sarı, uzuncana, hafif fazla sigara tüketmiş; ses tonu ele veriyor. Diğer iki bayan da bu ablayı dinlemekle mükellef gibi bakıyorlar ağzının içine...

Abla süper bir insan ama, bunu konuşmalarının sonunda anladım hatta büyükçene olmasa direkt evlenme teklifi edecektim :))) Artık çözmüş bazı şeyleri ablamız. Ana okulu öğretmeniymiş. Zaten pek gülümseyen bir tip ama bahsettiklerinin bunlarla ilgisi yoktu. Anadolu'dan gelmiş. Sanırım İStanbul'u (+büyük şehirleri) tanıyacak kadar burada yaşamış ve diğer 2 bayan da onun memleketinden misafir olarak gelmişler, abla da bunlara özetliyor toplumu...

Bakıyorlar İstiklal'e doğru, gözünü kısıyo ve yanındakilere
- Bakma bu kadar kalabalık ve mutlu gözüktüklerine. O kadar yalnızlar ki, oturur ağlarsın hallerine. O kadar yalnızlar ki...

Aklımda bire bir kalan cümleleri bunlar. Geri kalanları özetlicem, çünkü epey konuşkan ve dolu bir bayanmış :) Kendimin, arkadaşlarımın, ailemin, çevremin kısa bir özetini başkasının ağzından dinlemek (kulak misafiri olmak) beni çok şaşırtmıştı.

Günümüz gençliğinden önceki neslin ne kadar yoz yetiştirildiğinden ve onların çocukları, yani bizlerin de ne kadar sorunlu olduğunu anlattı. Kalabalıklar içerisinde yalnızları oynadığımızı söyledi. Ancak "çarparak" durabildiğimizi, kendimizi ifade edebildiğimizi veya yok olabildiğimizi ekledi ardından (bkz. Crash filmi)... Herşeyin çıkarlar üzerine kurulduğunu, yeni neslin bu inançla yetiştirildiğini, öncelikle "kendin" olabilmenin dikte edildi bir sistemin işlediğini anlattı. "Kendi olabilmek güzel de bunu onlara kim öğretecek? "Kendi" olana kadar o kadar çok düşüyorlar ki, pek azı kalkabiliyor" şeklinde bir şey daha söylemişti. Psikolojik yardımlarının son yıllarda ne kadar yükseldiğini hatta tehlikeli noktalara vardığını oranlarıyla söyledi de ben unuttum. İlaç ve doktorlar tarafından artık işin sömürgeye kaçacağından korkutuğunu da söyleyince dedim "işte abla buuu" ...

"Halbuki bizim oralar böyle mi ah" diye samimileştiler sonra üç bayan. Köylerinin ufak, imkansızlıklarla dolu olduğunu ama dayanışmanın ve huzurun hüküm sürdüğünü anlattı. Hiç birşeyleri olmadan birşeyleri başarmanın keyfi gibisi yokmuş ve neslimiz bu keyfi bilmezmiş. Okuldaki çocuklardan da örnekler verdi. Zengin çocuklarının her oyuncağı var, herşeyleri ama. Fakir olanlarının yok ama daha yaratıcılar; ellerindeki kumaşlarla, plasiklerle tahtalarla birşeyler yapmaya çalışıyolar ve yapıyorlar da. Zengin çocuğu da fiyakalı arabasıyla mutlu gözüküyor ama karşı tarafın aldığı keyifin yarısını bile duymuyor. Bu eksikliği de büyüyünce nasıl kapatmaya çalışacaklarını biliyorsunuz diye gülüşüyolar...

Bir ara atlamak geliyor içimden muhabbete, "süper über mega ultra tespitler, hayran kaldım" diyesim geliyor ama tersler filan diye korkuyorum :)) Bu bile aslında gübresi insan olan bu tarlanın bize empoze ettiği bir davran(may)ış şekli... Bir çoğumuz yalnız değil miyiz? Tek iken, çift iken, çoluk çocukla birlikteyken...
Bence öyleyiz, en azından ben öylelerine denk geldim... Durmak için çarpmak zorunda kalanlara, çarpmak zorunda olduklarından yola erken veda edenlere, veda etmek zorunda kalacaklarını bildikleri için yok olmayı tercih edenlere sevgilerimi yolluyorum...



Tepkiler: