4.11.08

Manzara Merakı


Rotten Tomatoes'ta gelmiş geçmiş en iyi 50 animasyon filmi rehberini okurken aklıma geldi (siz de okumak isterseniz adres şudur )... Şöyle ilk 10 sırayı kim paylaşıyor diye baktığım da pek de yanılmadığımı gördüm. İnsanlarda eskinin cazibesi ve değeri hala süre gelen bir alışkanlık. Bende de bu böyle, bir çok insan da da... Sorsanız gelmiş geçmiş en iyi oyunlar neler, listemde bir çok eski oyun olur... Filmlerde de bu böyle, kitaplarda da, müzikte de...



Derken bir sıçrama yaşadım (Battlestar Galactica tabiriyle Jumpppp). Çoğumuzda "manzara" merakı var. Manzarası güzel bir yer bulduk mu piknik yapılır, alkol ve mezeler hazırlanır veya uyunur veya fotoğrafı çekilir veya eşle sevişilir manzaraya doğru... Bende de farklı değildir manzaranın cazibesinin uyandırdıkları ama farkettim ki 2006 hazirandan bu yana çok güzel bir manzara karşısında, haftada 5 gün, günde 8-9 saat çalışıyorum. Kavacık'ın en yüksek noktasından, 4 tarafını da gören bir yer bura. Sırtıma bakan camdan dışarı baktığımda birçok gecekondu evlerinin ardında bir deniz manzarası, ormanlık alan ve ufku gözükmeyen bir ortam var. Yağmur yağdığında ve güneş batarkenki manzara harika. Grup şirketlerinden diğer çalışanlar buraya ziyarete geldiğinde en az 1 saat bu manzara karşısında oturup "olm çok şanslısınız lan sizzz" diyebiliyor.


İlk başlarda bu manzara olayı bize de çok cazip geliyordu. Terasımızda orta halli bir kantin vardı ve çayın + kahvaltın eşliğinde, püfür püfür veya güneşin gözlerinizi henüz yeni kamaştırmaya başladığı bir havada işe başlangıç yapabiliyordunuz. Molalarda yine aynı şekilde temiz havayı içinize çekebiliyorsunuz. En yüksek noktası olduğundan çevredeki insanları pire kadar görüp "len acaba şuradaki naaapıyo öyle" diye gözleri kısıp röntgencilik de yapabiliyorsunuz. Bir de her gün 2 defa köprüden geçiyorum. Sağdaki, soldaki manzarayı bilirsiniz...


İşte bu sevdam ölmüş bulunmakta son 1 yılın özellikle son 6 ayında... Şu anda hiç cazip gelmediği gibi sırtımı dönüp bakmıyorum. Baktığımda da "aman ya yağmur mu yağıyo" diye göz atıyorum. Terasa çıkmıyor, bir zamanların güzel, büyüleyici manzarası karşısında bir şey aramıyorum. İstemiyorum. Denedim, her hangi bir "şey" hissettirmedi. Ha Mecidiyeköy plazaları arasındaki hava, ha burası; fark yok gibi... Yoğun bir iş temposundan kaynaklanıyor da diyemeyiz, yok çünkü. Servisle köprüden geçerken artık köprüden geçtiğimin bile farkında değilim. Olsam da bakmıyorum sağımdaki solumdaki güzelliklere; denizin farklı noktalardaki renklerine veya gemilerin kımıl kımıl gidişlerine... Ama otobüste olursam, insanların kafalarını nasıl da eğip ufka baktıklarını şaşkınlıkla izliyorum. Biraz daha zorlasalar bakabilmek için kavga edecekler.


Bıkkınlık mı bu? yoksa sahip olmanın getirdiği bir rehavet mi, yoksa gerçekten ruhumun yavaş yavaş bu metropol şehirde küflendiği mi, çözemiyorum. Cevabın da içimde olduğunu sanmıyorum, sanmadığımın bile bazen farkında olamıyorum.


İnsanların gözünün önündeki güzelliğin değerini bilip keyfini mi sürmeli, yoksa zaten sürdüğü için artık farklı keyif noktaları mı aramalı, bunu da bilmiyorum, yakında bir iş değişikliğim oldu olacak, o zaman bu havayı, görselliği; yağmur zamanın burasının Orta Dünya'yı andırmasını özler miyim, bilmiyorum. O özlemin acı verip vermeyeceğini hiç tahmin edemiyorum. Öyle bir şey olsa ne yapacağımı da. Arada bir gelip "ya patron ben bi terasa çıkıp çay içim" mi dicem? Kovarlar valla kapıdan... Bu yazı üstüne arkamı dönüp tekrar baktım, belki bir mucize hesabı; hee, nahh, hiç bir şey yok, her şey aynı, his yok.


Benim derdim sanırım manzarayla değil, İstanbul'la... Sevmiyorum sanırım?

Tepkiler: