• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

29.11.08

Kimse


zamanı yıllarla tartanlar
yanılırlar
hiçbir şey tartılmaz başka bir şeyle
hatta çoğu zaman kendiyle bile
yaşanır, içini tohuma bırakır
geçer gider
geçmez sandıkların bile

hiçbir geçen tartılmaz kalanla
neyin kaldığını çoğu kez kendi de bilmezken insan
kimse kimse kimse
sahi kimse
ya da hiç kimse
söylediklerimden çok
sustuklarım
seçtiklerimden çok
reddedilmek için
ne kadar varsam
o kadar kimseyim kendime

güç kötü bir şey
kaderken de
kaldıramazken de
güç kötü bir şey
güçlüyken de
güçsüzken de
kaldığın yerden devam etmenin karanlığı
benzemiyor hiçbir çaresizliğe
kimin kaldığı yer var ki dünyada
kaldım sandığın yer
bizden geçendir çoğunlukla
içimizi parçalaya çoğalta
hâlâ gittiğim sona aceleci adımlarla
bütün iş birinin dediği gibi,
yavaşça acele etmek aslında

ölene kadar yavaşla işte
ölene kadar yavaşla
ne başkalaştırırsan o kadarsın
başkalarının imtihanlarından büyük gelecekler umma

çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez
bize biçilmiş döngüye katlanırız yalnızca
bir bakıma hiçbir yerdeyiz
bir bakıma yalnızca buradayız
var oluşumuzun ağırlığı altında ezilirken yapayalnız
ait olduğunu sandığın bütün grupların içinde yapayalnız
reddin imkânları sayım kayıpları yoklama kaçakları
sanma ki hayat bizi bekler başka kıyılarda
oysa biz buradayız
halsiz, kanıtsız
yılların neyi tarttığını bile bilmeden
kendi gücümüzün altında azala azala

kollarımız kadar kulaç kalplerimiz kadar sahil
hiçbir adanın almadığı yalnızlarız,
tamamlanmamış haritasında
define ve varlık
geleceğin tarihe dağıttığı kayıplar
bir gün birbirini bulmanın umuduyla

gölgemizle barışmanın uzun yolculuğu: büyümek
kendiyle tanışmayı erteler insan çoğu zaman
hayat yanlışlarla kısalır
başka biri olarak girdiğimiz bir kapıdan
bir diğeri olarak çıkarız
gündeliğe katlanmak için başkalarını kandırırken kendimizi yanıltırız
içimizi denerken yüzeriz farklı yüzlerle kendi içimizde bile
bu yüzden aşk yalnızca bir fikirdir
bu sefer gerçekleştirdiğini sandığın bir fikir
hep öyle oldu bende
hep saklı kaldı içimdeki anahtar
ve hep aynı kilitte kırıldı

fikirler de zamanla değişir
kırıldıkları yerde
kırıldıkları yer her şeyi değiştirir

zamanla bir şey söylemez artık kırılmak bile
sonra başka bir başlangıcın kapısında
aynı korkularla kalakalırız
daha önce de söylemiştim:
kimse yoktur kimsenin kimsesizliğine
her şiirin gizi başka bir şiirle
açıklar kendini
demiştim ya, hep öyle oldu bende
böyle katlandım kimsesizliğe
o birini ararken bile biliyordum
hiç kimse hiç kimse hiç kimse




M.Mungan

28.11.08

Teknoloji ve götürdükleri

DOKUNMAM LAZIM!


Teknolojiyi şüphesiz ki severim. Küçükken inanılmaz bir teknokid değildim ama imkanlar ölçüsünde araştırır, sorar, merak eder bişiler yapardım. İçlerinden de en çok Atari2600'ü severdim. Anaokuluna gitmeye başladığımda tanışmıştım kendisiyle. Okuma , yazma bilmiyorum daha! Geldiğim noktaysa Playstation3... Arada ne var ne yok silip süpürdük.




Bilgisayar geçmişim o kadar olmasa da son yıllarda uyuduğum süreden daha fazla ilgileniyorum bu meretle. İş olsun, hobi olsun herşey bilgisayar oldu olacak. Bize öğretilen şey "Olm bilgisayarı öğren, gelecek bilgisayar devri şöyle böyle" idi. Alakası yok yani, eğer yazılımcı, donanımcı veya sistemci değilseniz, bu işten para kazanmıyorsanız bir insanın 24'saatinin büyük dilimini bilgisayara vermesi bence gayet gereksiz.


Oyun oynamaya bayılırım, müzik dinlemeye bayılırım, film-dizi izlemeye bayılırım, bilgi edinmeye, yazı yazmaya bayılırım... Bunların birleştiği yerse belli. Acaba bilgisayarı sevdiğim için mi bunları seviyorum yoksa bunları sevdiğim için mi bilgisayarı seviyorum, bu kadar vakit geçiriyorum başında, o yüzden mi bu kadar bağımlısıyım?


Orta okulda 2 sene teknik çizim dersimiz olmuştu. Sinirden kaç cetvel kırdım bilmiyorum. Pergel filan bana göre değildi, o sivri yerini sıraya veya arkadaşın omzuna batırmak için kullanırdım bi. Resim dersim rezaletti. Resim hocası nefret ederdi benden ama saygı duyardı. "Volkan tamam sınıfın en zekisi sensin ama biraz insan çizmeye gayret etsen, o ne öyle çöp adamlar ya" demişti hiç unutmuyorum. Kalem kalibileyetim yok denecek kadar azdı. Perspektif algım eksilerdeydi. Arka planda kalanlar kocaman, öndekiler ufacık, ufuk çizgisi sayfanın ortasındaydı filan. Bir araba çizerdim yani market arabası bile daha iyi modellenmiştir. Orta 3'ten bu yana sanırım birşey çizmedim.


Bu çizim olayıysa şimdi tekrar karşıma çıktı! Onca yıl sonra. Allah'ım niye kurtulamıyorum bu azaptan ya! Bize verilen mizansenin senaryosunu yazdım oh mis gibi, plan plan çekmeden önce de storyboard'un çizilmesi gerektiği aklıma geldi. Ulan bi çiziyim ya ölecek miyim dedim. Hahahha ölüyodum :))) yok abi, rezalet birşey ortaya çıktı. Selim hoca da destekledi zaten bu konuda beni hahah... Yani 12 Oscar alacak kadar iyi bir senaryo yazsam onun storyboard'unu çizemem, heba olur herşeyim. Çoğu insan da zaten kendi çizmiyormuş, e eee iyi de benim onu çizebilecek yetenekteki arkadaşım da yok. Hem olsa da beynimdekileri tam olarak nasıl onun eline dökebilirim, bilmiyorum. Kendim çizmeliyim diye kastırmaktayım.


İşte bu yazma olayını son zamanlarda da sayfalara dökmeye çalışıyorum. Yer yer dikkatimi çekiyor, unutmuşum yazı yazmayı! Gözümün önüne durmadan klavye geliyor, tuşlara basma refleksi doğuyor içime. Yanlış mı yazdım, Delete veya Backspace tuşu arıyorum sayfada, olmadı, üstünü çiziyorum silgi ile silmektense... Eskiden beri benim yazım da çok çirkindir. Hele çizgisi olmayan boş bir sayfya yazıyorsam böyle fezaya gider yazılarım. Kendimi boşlukta gibi hissederdim, kayardı yazılarım aşağı yukarı hep, o yüzden o sayfanın altında koyu kırmızı ile hatları belirlenmiş bir çizgili kağıt koyar öyle yazardım (öyle bile kaydırırdım ya puhaushda). İşte şimdi hem hızlı yazmak, hem de yazmak zorunda olduğumdan, büyük sıkıntı çekiyorum. Çünkü yıllardır kağıda, kaleme tam anlamıyla yoğunlaşmamışım.




Teknolojinin işte beni daha da körelttiğini düşünüyorum. Örneğin şu an bilgisayarın olmadığı bir devirde yaşasam eminim ki daha güzel yazabiliyor ve çizebiliyor olurdum onca yılın getireceği pratikle ama yok işte. Hem çoğu zaman o kağıdın ve kalemin verdiği ilhamı hissedemiyorum önümde bomboş duran Word dosyasını görünce. Eskiden incelemelerimi ilk önce dosya kağıdına yazar, sonra onu bilgisayara geçirirdim. Hatta maillerimi kontrol ettiğimde, bilgisayarım yokken o dosyaları kız arkadaşıma verdiğimi, onun da evinde o yazıları bilgisayara geçirdiğini hatırladım. Daha güzel, daha heyecanlıydı şüphesiz o günler...



Bu teknolojinin de sadece benden birşeyler götürdüğünü sanmıyorum. Tamam, ortada digitalArt diye birşey var ama tarihe geçecek tablolar, kitaplar ne bilim heykeller eskisi kadar yapılıyor mu? Bundan 5 asır sonra hatırlanır mı? Belki evet ama ben şu an bilmiyor ve sanmıyorum. 80'lerin başlarında doğan nesilin şanslı olduğuna inansam da böyle handikaplarının da olduğunu düşünüyorum (çünkü varım aushdhasd))


Gelecekten tek beklentim, dergileri, kitapları, gazeteleri bari dijital hale çevirmesinler, onlar hep, sonsuza kadar bayiilerde dükkanlarda satılsın. Biz alalım, sayfa sayfa çevirelim. O yeni kağıdın kokusunu alalım, elimize mürekkebi bulaşsın hatta biraz. Çaydanlık altlığı olarak da kullanabilelim. Olmadı camları kurulamak için de onlardan faydalanalım. Rakı alınca, ona saralım, tuvalet kağıdı olmayan bir yerde onları kullanalım, üstünde bulmaca filan çizelim, fotoğraflardaki kadınların dişlerini boyayalım, gözlük çizelim, notlar alalım üzerine, ekmeği saralım, kaldığımız sayfasını kıvıralım ne bilim işte...


Kağıdın ve mürekkebin gücü adına...

27.11.08

Tavanarası


- Peki siz nasıl romanları seversiniz?

- Bilmem, galiba en çok tavanarası gibi olanları...

- Tavanarası mı?
- Evet, darmadağınık. Bir sürü eşya ile dolu, sihirli bir tavanarası gibi, okurken kendinizi orada kaybeder, bütün o eşyanın içinden kendinize göre bir şeyler bulursunuz ama sonunda bütün bu karışıklığın, dağınıklığın aslında bir bütün olduğunu anlarsınız.

26.11.08

Haydin alış-verişe

Biraz reklam saçmalatması yapmak istiyorum...

Çünkü bugün çarşamba. Çarşamba? Evet, Salı ile Perşembe arasındaki gün. Son haftalarda, haftanın en sevdiğim günü çarşamba. akşamları. Görmekten büyük keyif aldığım birini görme fırsatı elde ediyorum çünkü Çarşambaları...
Ve ben mutluyken saçmalarım. Manasızca, anlamsızca, zamansızca...

Aslında az sonraki saçmalamamdan Amerika'daki blog sahipleri çok güzel para kaldırıyorlar. Öyle ki günlük bi 50.000 tekil kullanıcınız varsa ve böyle saçmalıyorsanız, GoogleAd ve özel reklamlar sayesinde yüzbinlerce dolar kazanabiliyorlar (çoğunluğu hatun tabii, araya nasıl seviştim nasıl tavladım nasıl ayrıldım hikayeleri de serpiştirmeleri gerek çünkü :))

Neyse, konuya dönelim. Arkadaşlar son zamanlardaki favori içeceğimi sunmak istiyorum sizlere. Dadadadadaaaaaaaa

ULUDAĞ LİMONATA: Ben ufakkene, babamın çalıştığı yerde böyle ayran, limonata, vişne suyu karıştırıcıları vardı, hala da var sanırım bunlardan büfelerde, 24 saat böle devirdaimle çırpar, soğutur falan filan. Abanırdım limonataya, tam kıvamında olurdu ve şu an yalan gibi gelen şey "Limonata daha çok susatır olmm" şey aslında gerçekti ya, böle çölde gibiyim, ölüyorum, dudaklarım dana götüne benzemiş, bi yamulurdum limonataya, kana kana böyle (tabii çaktırmadan:P)) 2 gün de su içmezdim. Sonra kestim limon+su+şeker olayını.

Ta ki bu yaza kadar. Uludağ'ın zaten eskiden beri limonatası vardı ama nasıl bir revizyona gitmişlerse çok şugar bir içeceğe dönüştürmüşler limonatalarını. O kadar ki şirketin cirosu %50'den fazla filan artmış. Yazın tek tük markette varken şimdi tüm bakallarda bile var ve 1lt'lik şişeleri de çıktı (ev arkadaşım Onur kasa kasa alıyo, düşünün). İçip de "ıyy iiiirenç bu" diyenle tanışmadım. Tek şikayet ettikleri nokta "biraz şekerli gibi" kısmı. Haksız da sayılmazlar çünkü şekerli. Ama benim için sorun değil. Şeker, tuz benim için vazgeçilmezlerden (o yüzden kör olup enine şişiyorum ya yaaa)





SCHWARZKOPF GLISS hede hödö kalkanı: Saçlarımı kestirdikten sonra çok dökülmeye başladı böyle. Ama böyle kemoterapiye giriyom her gün gibi. E saç tam alıştı 6 sene sonra ben bok var gibi kestirince şoka uğradı, intiharı seçti. Kuruyken problem yok ama böle su değsin, banyoda filan nasıl dökülüyor. 2 saat yıkansam vallahi de kabak gibi kalacağım. Merak da ediyorum dibiyle mi dökülüyo yoksa ölesine çıkıyolar mı? Geri uzayacakları mı ama bildiğim şey geleceğin kel adaylarından biriyim. İşte Özge bu ürünü almış falan filan da istemeden de olsa önerdi. Bir aydır filan kullanıyorum. Öncelikle bu ürünün nefis bir kokusu var. Şampuanın kokusunun önüne geçecek kadar hem de ve manav gibisiniz. Nefis kokuyo, hele yıkanıp yattığınızda gece uykunuzda saçlarınızı yiyebilirsiniz. Artık nasıl bir formülü varsa, hem saçları parlatıyo hem de sprey krem gibi şeysizle saçlarınızı güçlendiriyo. İlk etapta pek faydasını göremedim ama yavaş yavaş gösteriyo. Abonesi olurum ben bu ürünü, söyliyim (ama sarısının)


Tek sorun telaffuz edemiyorum ben bu markayı puhausd. Schwarzkopf. şıvarskop mu ne huasuhd:P




MIDPOINT: İstiklel caddesin'de, Gassaray lisesinden sonra, solda göreceğiniz bu mekanı, özellikle tatlı severlere şiddetle öneririm. Şiddetle böyle, kafasına vurarak. İnsanla karşılanıyorsunuz, böyle nezih bir mekana girdiğinizin saniyesinde belli oluyor, iç dizayn ahşap, biraz elit mekanı gibi ama tam değil. LCD'lerle bezenmiş duvarlara hafif batı müziği eşlik ediyor (pauahaha). Fiyatlar kol gibi filan değil. Beyoğlu ve mekana göre gayet uygun. Ayda bir kaç kez gidilecek bir yer için harika. Terası da var boğaz manzaralı ama kışın bi tarafınız donmaması için önermiyorum. Yemekler süslü püslü, şık ve özenli şekilde sunuluyo ama tatlıları DEVASA lan! İlk kez bi tatlımı tam bitiremedim, düşünün :) Garson da zaten "ikinize ortaya 1 tane söyleseydik" keşke dedi haha.



NIVEA FOR MEN: Sayın okuyucu, evet, itiraf ediyorum, kozmetik ürünlerine taktım son aylarda. Yani sadece Amerika'da milyar dolarlara ulaşan kozmetik tüketimi beni de vurdu, cüzdanımı da ama hiç mi hiç pişman değilim. Gelecek kozmetikçilerin elinde lan! Kozmetik dükkanı açacağım haushdahausd...


Şimdi ben sanırım salaktım, aptaldım, biraz yüzüme bakmamışım, hem gerçek anlamında hem de mecazi. Kendime geldiğimde buna bir dur demek gerektiğini düşündüm. Şu sağımda görmekte olduğunuz ürün (asudhau böyle vapurda olurya satıcılar) suratınızı kaymak ötesi yapıyor. Sabun yok içinde ama köpürüyo, anlamadım valla ben bişi. Nefis kokutuyor ve gözenekleriniz eşşeğin, neyse, o kadar açıyo işte, siyah noktaları da kısmen yok ediyor ama destek ünitesi bana şart (Clean & Clear da var puahah:)).



Ürünü sorunsuz ciltler de kullanabilir bence. Gayet yumuşatıyor, güzel kokmasını sağlıyor, davete, sevgiliye veya uyurken kullanabilirsiniz. Ben yutucam içicem o derece sevdim.







JACK DANIEL'S COFFEE:Jack Daniel's sevmeyeni allah çarpar! O kadar söylüyorum. "Ayy yakıyoooo" bahane kabul etmiyoruz. Baktım sarmıyo artık alkolü kahvesini gördük geçen Ayşeyle markette. Ben zaten şu Press zımbırtısından arıyodum, baktım JDC yanında beleşe veriyo hem de ucuz fiyatı, kaptım hemen. Anacım bu kaave soğuk da içiliyomuş, sıcak da, içine viskisinden katılarak da. Ben viskilisini denemedim ama Onur iyi oluyo dedi. Nescafe'den bayanlara öneririm, değişik bir tat lezzet sunmuş amcalar 170gr'da, denemek lazım elbet.




Şimdilik bu kadar...

25.11.08

Issız Adam

Sana son bir şey söyleyeceğim, sonra da gideceğim...
“Amacı izleyiciyi ağlatmak” olan filmlerden genelde kaçınmışımdır. Çünkü bu tür filmler güldürü gibi değildir. Komedi doğal olmasa da güldürür ve rahatsız etmez, kandırılmış gibi hissetmezsiniz kendizi ama ağlatmak için yapılan filmler öyle değildir, duygularınızla oynanmış gibi hissedersiniz, yani ben öyle hissederim, o yüzden bir kaç Yeşilçam klasiği hariç acıklı Türk filmlerinden hazzetmem. Babam ve Oğlum da bunlardan biridir açıkçası. İzlemedim ve izlemeyi de düşünmüyorum (diyeceksiniz ki nereden biliyorsun izlemeden öyle olduğunu. İzleyenlerin yorumları ve izlenimlerim öyle diyor:)). Issız Adam’ı da açıkçası filmi izlemeden önce bu sınıfa koymak üzereydim ama konusundan sanki öyle olmadığı izlenimi edindim. Çünkü ortada sıradan bir ilişkinin sıradan bir hikayesi vardı ve ne kadar acınası olabilirdi? Karakterler ölebilirdi, ayrılabilirlerdi veya sakat kalabilirlerdi, fakir olabilirlerdi, yanabilirlerdi vs. Bunlar bana acıklı gelmiyordu zaten, o yüzden bu film izlenmeliydi...



İzledim de... Ve evet ağladım. Monolog başlayınca bam telime dokunmayı başardı Çağan. Sürekli beni yakalayacak bir yer aradı diyaloglar ve yakaladı. Sonrası da zaten geçmek bilmeyen bir geceydi...


Filmimiz Beyoğlu’nda geçiyor. Neden Beyoğlu olduğunu filme ısındıktan sonra anlıyorsunuz. Çünkü Beyoğlu artık modernlikle çürümüşlüğün arasında kalan, bohem bir yerdir. Burada hayat bir başkadır. Aşk, sevgiyse çok daha başkadır. El ele aşkları yoktur. İlişkiler maçlara benzetilir, sürekli bir gol atabilme yarışı vardır. 90 dakika bitince de herkes tesislere çekilir. Beyoğlu biraz da küf kokar. Betonermeyle sıvalı tuğla arasında kalmıştır; insanlar ayak uydurmakta zorlanır. O yüzden anneye “Zor be anne, çok zor, çok zor” itirafları gerçektir.

Alper, işinde gayet başarılı, hali vakti yerinde, tip olarak da idare eden bir karakter Issız Adam’da. Tabii işi bitince gerçek hayatta olduğu gibi Alper’in de çok değişik yönlerine tanık oluyoruz. Her gün biriyle beraber olma çabasında, olamadığında da artık kanka olduğu hayat kadınlarıyla beraber olan, kendini olmak zorunda hisseden (çünkü oyunun kuralının bu olduğunu sanan) ve bu özgürlüğe deli gibi alışan, pişman da gözükmeyen, biraz psikopat, biraz ruhu hasta birisidir. Evet, şimdi İstiklal caddesine çıkıp 100 kişiye sorun, 85’i Alper gibi olmak ister, en azından o karakterin özenilebilen bir karakter oldunu bilirler. Çünkü bu “piçlik" marifettir artık bu modern(!) şehirde. Herkes dünyaya 2.kez gelmeyeceğinin(!) farkına varmıştır. Herşey caizdir.


Ada ise, izleyiciye detayları aktarılmasa da aşk dünyasında pek de şansı yaver gitmemiş, sevimli mi sevimli, ama açık sözlü, klişe tespit timinin lideri gibi yürüyebilen, ağzı laf yapabilen ve aynı Alper gibi iç dünyasında fantezilere sahip olan, naif, aşk böcüğü gibi bir karakterdir. Filmin yemidir Ada aslında. Ada da retro takılmayı sever. İnsanların kendisinde “ne olmak istiyorsan şimdi osun” culuk oynamayı ister, zaten o işi de yapmaktadır. Çocuklar kendisine gelip özel günlerinde ne olmak istiyorsa onun kıyafetini diktirmek ister, Ada da diker. Alper’le başlayan ilişkilerinde de aslında olan şey, bundan farklı değildir. Kaybolmuşluk arasında kendi içlerinde bir birlerini ararlar Alper ile Ada.

Çağan’ın çok iyi bir gözlemci olduğunu senaryodan görebiliyoruz. Filmin elementleri tek tek ele alındığında yeni hiç bir şeyin olmadığı belli. Hatta klişelerle dolu. Ve film başarılı!!! Eğer bir senaristseniz ve böyle içli şeyler yazmaksa amacınız, ilk kaçacağınız konu aslında budur. Çünkü ikili ilişkiler üzerinde binlerce yapım vardır, artık her şey kurcalanmıştır ve yeni bir şey söylemek çok zordur. Çağan’ın da kabiliyeti burada ortaya çıkıyor. Yeni bir şey söylemeye gerek yok aslında. Çünkü yeni şeyler yaşamıyoruz. Sadece öyleymiş gibi hissediyoruz, öyleymiş gibi kendimizi kandırıyoruz. Bunu da farketmek için bir aynaya ihtiyacımız var ve Çağan da bu aynayı bize tutmayı akıl etmiş. O yüzden film AROG’a kadar büyük bir gişe yapacak. Bu tesadüfi bir olay değil, direkt düşünülmüş, detaylandırılmış bir şey. 70 milyonun da bu filmden kendi hayatında yaşadığı bir şeyler bulması kaçınılmaz. Çünkü herşeyden biraz serptirilmiş. İsterseniz marjinalin allahı olun, isterseniz bir köyde çoban, “aha ben bunu biliyomm” dememeniz çok zor. Tabii ne kadar çok empati yapabiliyorsanız, ne kadar çok kendinizden kare görebiliyorsanız filmde, Issız Adam sizi o kaçınılmaz sona daha etkili taşıyor.



Filmin sizi sona taşımaktaki en büyük yardımcısı da 70-80’ler Türk pop müziği diyebiliriz. Neden o dönem derseniz de o dönemin aşkları büyüktür çünkü. Doğaldır, saftır, isimler ağaca kazınır. İlişkilerin düşmanı yoktur, tek düşman kendileridir. Mutlu olabilmek daha kolaydır ama aynı şekilde ayrılıklar da çok şiddetlidir çünkü ortada VAROLAN bir şey vardır. O yüzden o dönemin parçaları klasiktir. Film aslında en başından beri bu müziklerle tiyo vermektedir size. Alper'in Ada ile evde ilk yemek yediklerinde kendisinden geçip müziğe kendisini bırakmasının nedeni her şeyin bu kadar berrak olmasıdır, doğal olmasıdır, sıkıştırılmış olmamasıdır. Hayran olduğu bir şeydir bu Alper’in.



Bunları sakın harika şeylermiş gibi algılamayın. Büyük bir senarist için bu tip şeyler basit şeylerdir. Issız Adam Türk filmlerine nazaran gayet kaliteli yazılmış ama tür olarak yarıştıklarıyla arasındaki mesafe, dağlar kadardır. Dünya sinemasında çok fazla çok daha iyisi vardır... Her ne kadar içimizdeki GERÇEK anlatılsa da çoğu diyalog, çoğu olay biraz kantinkuntin kalıyor filmde. Yani “o öyle olmaz yaaa” diyebileceğimiz sahneler var. Örneğin Alper’in Ada’yı tavlama şekli. Beyoğlu'nda bile, en karaktersiz bayan bu kadar ucuz değildir, hele ki yıldırım aşkı yoksa. Ada’nın da yansıtılan karakterinin güçlü olduğunu farzedersek, bu kısmın fantezi olduğunu sayabiliriz. Ada'nın normal şartlarda Alper'in kafasını kırıp polis çağırması gerekirdi:))


SPOILER VAAAĞĞ:
Zaten Alper’in yaptıkları da biraz anormal. Özgürlüğüne düşkün, o kızla bu kızla gönül eğlendirmeyi seven, Ada’ya da GERÇEKTEN aşık olmadığını düşünürsek, birinin ayrılık sonrası bombok olması pek olası değil. “Ya halbuki ben gerçekten aşıktım” da diyemiyor Alper. Sadece onunla çok mutlu olabileceğine inanıyor kuru kuruya ve pişmanlık duyuyor. Tek toka bile içinin ölmesine yetiyor. Her suratta onu görebiliyor, anılarının geçtiği yerlerde anı tazelemeyi seviyor. Sondaki monolog işte çok ustaca hazırlanmış. Monologla film bitirmek gerçekten deli işi, ama Çağan alnının akıyla çıkabilmiş bu işten. Kutlamak gerek. Zaten o sarılma olayı da kopuş anı. Yüz yüze söylenen yalanların ardından gerçek bir duygu boşalması ve ardında kalan iki sulu bakış herşeyi özetliyor. Sevgi kolay kazanılmıyor ama kolay kaybediliyor. Acısı da pişmanlığı da derin oluyor ve bazılarınınki, ne olursa olsun, ne kadar zaman geçerse geçsin, geçmiyor. O kabuk ara ara kan vermeye devam ediyor ve karakterler ıssızlığına gömülüp tesislerine geri dönüyorlar. Belki de asla gerçekleşmeyecek, kendi kafalarında ikinci bir sonu, mutlu sonu yazmak için...


Filmin beni etkileyen tarafı bu yönüydü açıkçası. Flashback şeklinde gösterilen, iç ses şeklinde de açıklanan sahneler çok doğal, çok "ben" ve çok gerçek. Ada'nın Alper'in yastığını koklaması, fotoğrafına dokunması filan katlanılması zor sahneler. Oyunculuk zaten tavan yapmış bu sahnelerde. Ha bir de filmin sonu Atlas pasajında geçiyor. Ben de orada izledim. İlginç oldu aklıma gelince :)

___

Dikkatimi çeken bir diğer şey de bu filme büyük bir genç izleyicinin talep göstermesi ve "ayyy geberdim ağlamaktan gııııı" diye de yorumlarda bulunması. Çok samimi gelmiyor bana bunlar çünkü herkes biliyor yeni neslin ne kadar sığ düşündüğünü, yeni moda ilişkilerinin ne olduğunu. "Ya ben öyle değilim" demeyin, çoğunluktan bahsediyorum. Yani erkekler artık "GOL" peşinde, kızlar da kısa süreli eğlence... Zaten ortada hormonlardan başka birşey yokken, bu filme niye ağlarsınız ki? Anca Alper'in yaptığı öküzlüğü yapmışsınızdır ve başınıza geleceklerin, kafanıza bazı şeylerin dank ettiğinde çok geç olduğunu düşünür, daha oracıkta içiniz yanar ve ağlarsınız veya Ada gibi severken anlamsızca terkedilmişsinizdir ve mutluluğu ait olmadığınız kucaklarda, penislerde ararsınız ve o yarımlıkla, çaresizce elinizdekilerle yetinmeyi bilirsiniz, bilmişsinizdir ve ağlarsınız... Belki de gerçekleşmeyecek mutlu sonunuz aklınıza gelir, anca öyle, ama asla ortadaki hikayeye balıklama ağlayamazsınız. Yanındaki sevgilisine daha sıkı sarılanlar filan oldu ya, anlamamış adam filmi n'apsın!
Filmin artıları & eksileri
+ MSN, Facebook iletilerini süsleyecek cümlelere yer vermesi. "Sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün" gibi. Gerçekten birini "büyütmüşseniz" etkilenmemeniz mümkün değil.
+Dekorlar çok başarılı. Aslında dekor değilmiş gibi dursa da, çoğu mekan dekor.
+Figüranların sayısı çok fazla ve buna rağmen doğallık yitirilmemiş
-Bazı yapmacık diyaloglar ve sahneler
-Abartı sahneler (Alper'in Ada'nın üstüne ilk çıkışı ve sonraki yatak sahnesi, adam öldü sandık!)
-Filmde ilerleyen zamanın izleyiciye yansıtılmaması.
-"Kalabalık içindeki yalnızlığı" sadece bir sahnede genel planda sunması. Daha fazla manzara daha etkili olabilirdi.
-Filmin adında kelime oyunu olması. Çok gereksiz.

...Karın üzerinde donuyorsun, uyku tatlı geliyor ama farkında değilsin, ölüyorsun!


Filmin müzikleri harika demiştik. Örnek verelim. Ayla Dikmen'den "Anlamazdın"


Bir diğer iç yamultan parça da Nil Burak - "Yalnızım Ben"



24.11.08

The Fall (2006)


A Little Blessing In Disguise.



Bazı filmler vardır “Evet abi film bu, iyi, çok iyi” dersiniz koltuğunuzdan kalkarken. Bazı filmler de vardır ki, onları izledikten sonra kolay kolay kalkamazsınız o koltuktan “Şimdi bu film miydi? Bu filmse önceki izlediklerim ne peki? Bu olsa olsa sanattır ya, şahaserdir, sanat eseridir, bravo ulan, alkışşşş” diye film kendisini beyninizde yaşatır, planlar, sahneler tekrardan makaradan döner gibi beyninizde dönmeye devam eder, anlam arayışları uykusuz bir geceye bırakır.

The Fall tam da böyle bir film işte. Sinemanın tanımını kafanızda tekrar yazmanıza neden olacak kadar çarpıcı, büyüleyici. Yani “Sinema budur, film böyle yapılır”ın belgeseli de diyebiliriz The Fall için.

Film çok ünlü, hatta ünlü bile değil. Arkadaştan arkadaşa, kulaktan kulağa yayıldığı kadar insanlar bu filmi biliyor. Ben de bir sene önce download etmiştim ama geçen Kaan hatırlattı da izlemek aklıma geldi. Hay kafama edeyim dedim, onca ay niye izlememişim diye.

Tarsem Singh filmin altına imzasını atan kişi. Kendisini daha önce The Cell’de de çarpıcı sahnelerle tanımıştıştık. Başarılı bir filmdi, karanlıktı da ama The Fall The Cell’den bir gömlek daha üstün ve derdi çok başka. Alexandria (Catinca Untaru) ve Roy (Lee Pace) aynı hastaneyi paylaşan iki hastadır. Alexandria daha ufacık bir Romanyalı çiftçi kızıdır, kolu kırılmıştır, Roy ise dublördür ve şanssız bir kaza atlatmıştır ama onun da daha sonradan öğreneceğimiz ruhsal sorunları vardır. Bu iki karakteri birleştiren öğeyse Roy’un Alexandria’ya anlattığı, yataküstü hikayedir. Bizler bu hikayenin görselleşmiş halini izleriz filmin çoğunda ve filmi şahlandıran da bu hikayedir zaten. Bu hikaye çok alakasız başlayıp içinde bulundukları durumla bir yerde parallel kazanacak ve biz izleyicileri hüüüp diye içine çekecektir.


Hikayede altı tane fantastik hakramana yer verilir. Her birinin doğduğu topraklar, kabiliyetleri farklıdır. Tek ortak öğeleri vali Odius’tan intikamlarını almaktdır. Her bir karaktere valinin bir kötülüğü bulunmuştur çünkü. İçlerinden şüphesiz ki en ilginç olanı Charles Darwin’dir (maymunu Wallace da yer almaktadır ve birkaç tane çok komik sahneye imza atmaktalar.

“Böyle film görmediniz” savımı ortaya atmamamdaki en büyük neden filmin görsel bir şölene sahip olması. Bunun da en büyük nedeni filmin birçok ülkede ve kıtada geçmesi. Tam 16 ülkede filmin çekimleri tamamlanmış. Bunlar arasında Türkiye’de var. Hindistan, Güney Afrika, İngiltere, Bali, İspanya, Fiji, Prag, İtalya, Romanya, Arjantin, Şile, Brazilya, Çin, Mısır ve Kamboçya. Diyeceksiniz ki film o kadar uzun mu. Hayır, değil. Bu kadar ülke gezilmiş ama “Lan madem geldik koca ülkeye şöyle 5’er 10’ar dakika görüntü sunalım” fikri tamamen yok bu filmde. Sinema aşkıyla çekilmiş bir film bu, bunu unutmayın öncelikle. Yani saydığım ülkelerden 10’ar saniyelik görüntü olanlar da var. Bir ülkeye, bir kıtaya 10 saniyelik bir görüntü çekmek için gidilir mi? Eğer böyle bir film ortaya çıkacaksa kesinlikle gidilir hatta gidilmeli.

Hikaye kısmında göreceğiniz her bir sahne birer tablo gibi ele alınmış. Çoğu panaromik açıyla başlayıp detaylara yöneliyor ve bunlar bizim insanımızın alıştığı gibi “Tepe başındaki ağaç” “başak taneleri” “sephia tonunda sazlıklar” “dibi gözüken berrak dere” gibi değil. Zaten bırakın da olmasın allah aşkına. Modern sinema bunlar değil. Ne olduğunu zaten göreceksiniz daha filmin ilk sahnesinden. Sudan çıkarılmaya çalışılan bir atın sahnesi bu kadar kastırılabilir, bu kadar mükemmelleştirilebilinirdi. Hele bir Americana Exotica kelebeğinin bir adaya dönüşü var ki, yahu babacım nasıl bir kafayla o aklına geldi? Ne içtin yani?

Oyunculuk da yardırıyor yer yer. Filmin en ünlü yüzü zaten Lee Pace, onu geçtim benim adını ilk kez duyduğum Catinca adlı ufaklık filme harika bir derinlik kazandırmış. Filmin sonlarına doğru zaten onla ağlamaya başlıyorsunuz. Şivesini yediğimin şeyi kutsal bir varlık resmen. Kanadı yok bi’. Tarsem zaten “izlediğinizden daha karanlık bir film yapmak istemiştim ama Catinca bunun önüne geçti” demiş.

Ayrıca evet, film karanlık bir film aslında. Türkiye’de vizyona girse çocuk filmi diye lanse ederlerdir ama asla değil. Pan’ın Labirenti neyse o bile diyebiliriz. İçinizdeki çocuğu birazcık da öldürmemişseniz zaten bu film favorileriniz arasında yerini hemen alacaktır.

Es geçilmemesi gereken bir film The Fall. 2006’da çok fazla festival gezmedi. Çok fazla da gişe yapamadı haliyle. Amerika’da vizyona girmedi gibi bişey hatta. Buraları geçiyorum yani. 2008’de ise David Fincher olaya destek oldu. BluRay’i de çıktı filmin. Şu anda 3 milyon doları geçmiş gişesi. Bu tip bir film için çoook az diyebilirim ama iyi ki de çok büyük gişelere oynamadı yoksa Tarsem’in bir sonraki filminin sihirinin bu parayla bozulacağını düşünüyorum. Bu adam bırakın 3-5 yılda bir film yapsın ama böyle film yapsın.

Filmin üzerine bu kadar konuşmak yeter (aslında her bir kareye bile bu kadar konuşulabilir), gerisi size kalmış. Bulun izleyin, yapışın o koltuğa!


Trafiğe Çıkmama Nedenleri


Hız Öldürür başlığı altına gelebilecek bir video olmasına karşın, bence başlı başına bir konuyu hakkediyor aşağıdaki video.

Hem de sadece hızın öldürmediğini göstererek. Dikkatsizlik, emniyet kemeri takmamak vb...

Video çok etkileyici, hatta göz yaşartıcı. Aşırılıktan ziyade gerçek bir olay mahalinden alınan görüntülermiş gibi göze yansıyor.

Beni en çok ilk olay etkiledi. Çok gerçekçi efektler kullanarak oluşturulmuş. Erkeğin kızın ayaklarının dibinde öyle can vermesi, kızın sakat kalması gibi sahneler, Pazartesi sabahına valla süper geldi :)))






Bu video da az biraz daha hızın bir cana nasıl kıyabileceğini göstermiş. İnanılmaz.




Bol ödüllü başka bir Emniyet Kemeri videosu. Kansız, şiddetsiz, anlatmak isteidiğini kısa anlatan, müziğiyle de beyne kazınan, son derece başarılı.


22.11.08

Günün Blogu: DvK sinema


Hauauahu, puahuauhauh, buna çok güldüm :))


lan herhalde blogunu güncellemeyeni seçiyolar :))


Adi DvK'lı sinefiller!!! O kadar destek olun diyorum size, tınlamıyonuz, elin bilmem ne sitesi günün blogu" seçiyo... hahahah... Destekleyin bizi... hahaha...

21.11.08

Paranoyak Kızlar


%100'ü olmasa da çoğu bayan vatandaşımız maalesef böyle. Bunu neye dayanarak söylüyorum; yıllarca gözlemlediğim bir şeye göre.


Bir bayanın arkasından, hangi yolda olursa olsun farketmez, bir süre mesafenizi koruyarak gidin. Artık içine mi doğuyor ne, kadın sizi farkediyor, şöyle sol tarafından göz ucuyla yokluyor sizi. Bir dakika sonra hala orada yürüyorsanız kıllanmaya başlıyor. Çantasını sizden uzak koluna getiriyor. Hala devam ediyorsanız yola, arabaya bakma bahanesiyle gözlerinize bakıyorlar. Ha beğenmedi mi tipinizi, sıçtınız. Bu sefer illaki, muhakkak, %1 milyar sağ tarafındaki dükkanların camlarından sizi dikizliyor. Bunu yaparken de size idiot muamelesi yapmakta. Sanki dükkanlarda görmüş olduğu şeyler ilgisini çekiyor gibi davranıyor " Aaa yatak örtüsü, aaa mobilyacı, aaa elbiseler, aaa turizm acentası, aaa internet kafe, aaa kuru kahveci, aaa boş sokak, çok ilginç" şeklinde ilerler, arada saçını filan düzeltir. Eğer bu mallığa daha fazla dayanabilmişseniz, kadın tarafı pes eder. Ya caddenin karşısına geçer, ya bir dükkana girer, ya da telefonunu çıkarıp biriyle konuşuyormuş gibi yapar, hızını düşürür.



Yani bu paranoyaklık niye ablacım? Herkesi sana niye tecavüz edecek gibi düşünürsün? O bıyıklarınla mı? Niye herkes sana göre hırsızdır, kap kaççıdır? Halbuki çoğu erkek senin farkında bile değil. 15 kilo götünle kim naapsın seni? Hani askeriyede yürüsen anlarız, deriz 1000 erkek içindesin de caddedeki en kokoş sensin, en paranoyak da sensin...


Bana inanmıyorsanız, valla deneyin kendiniz görün. Özellikle vitrin camlarından sizleri dikizlemeleri çok komik oluyor. O baktı mı, siz de hemen bakın o vitrine. Nasıl çıldırıyorlar anlatamam.


Tabii bayanların da suçu yok. Bu ülkede kadınlara yapılanlar ortada iken. Ama bunları bilip tedbirli olmakla herkese aynı muameleyi yapmak ayrı şeyler. Sarımsak her yemeğin içine atılabilir ama her yemeğe atılmaz sonuçta. Bilirsin varyasyonlarını, ona göre kurcalarsın çatalınla yemeği... Ha bir de bu tip şeyler gece olsa eyvallah. Öğlen vakti yani :)


Bu sınıfa girmeyen bayanlar da var elbet. İlk sınıf henüz 20 yaş dolaylarında gezenler. Nerede yaşadıklarını bilmediklerinden korku yoktur :), diğer sınıf da 30 dolaylarında, uzun bacaklarıyla, Türk erkeğine biraz yukarıdan bakan, muhtemelen de cüzdanı şişkin iş kadınları. "Ey yavrum öyleleriyle beraber oldum ki, sen baksan ne olur, bak da sevaba gir" gibilerinden saçlarını bir de sizler için geriye savururlar. E haklılardır da...


llorando


Rebekah Del Rio'yu ben de çoğunluk gibi David Lynch sayesinde tanıdım. angelo badalamenti gibi. Ama rebekah ayrıdır kalbimde. Harika bir sesi olmasının yanında şarkıyı söylerken "yaşatır". Donar kalırınız. Keyifli parçalar da söyler gülersiniz. Bir veda, bir ağıt şarkısı söyler 1 hafta kendinize gelemezsiniz. Lastfm'e baktım da en çok dinlediğim parçada 2.sırada imiş Crying parçası.


Mulholland Dr.'ın şu en etkileyici sahnesindeki parçadır kendisi. Betty ile Rita hani oyuna gider, não há banda... não há orquestra... silêncio... ile tıransa geçtiğimiz sahne. O işte. Rebekah ablamız sahneye çok fakir bir makyajla çıkar. Sahne arkasında bir şişe devirmiş bir bakışla başlar. Belki de bir gün önce ayrılmıştır aşkında; çok içli söyler. Yaşar. Ama asla ağlamaz (zaten bir göz yaşı vardır duran). Rita ile Betty'yi dehşetler içinde ağlatır ve bu bir teyp kaydıdır şeklinde yere yığılır, parçamız devam eder. Dinleyici olmaktan çıkmışızdır.


Aslına 100 kereden bi 5 kat daha fazla dinlemişimdir bu parçayı ama lastfm de bi sorun var her zaman her şeyi görmeyebiliyo. sala şey.


Şimdi diyeceksiniz nereden çıktı bu volky bu saate, yatsana... anlatim, laneth olası Prison Break'in 3.sezon finalinde bu parçayı kullanmışlar. Allahsızlar kitapsızlar. Nadasa bırakmıştım bu parçayı, gebertiyor çünkü bu parça beni, "aman dikkat" klasörlerim arasında durur kendisi ama böylece aklıma geldi. Yine sıyırdım kafayı, acıdı bi yerlerim, anılar, anılar... Çoğunlukla, hissedememek bir lanet olsa da bazen de bulunmaz bir lütuf sanırım. 1 porsiyon istiyorum lütfen... acil.





19.11.08

Yavaş Çek Beni


"Benim aklıma gelmiştiiii" dediğim anlardan birine şahit oldum dün TV başında. Discovery'de Time Warp adında bir program başlayacakmış (Çarşamba). Programın içeriği tamamen "yavaş çekim" üzerine kurulu.

Hani internette içi su dolu balonu patlatırlar sonra onu ultra slo-mo'da gösterirler biz de şaşar kalırız ya, aynı mantık bu programda da var ama yelpazesi çok daha geniş. Ben de sırf çeşitli aksiyonların yavaş çekimlerini gösterdiği bir programın tutabileceğini düşünmüştüm ama Time Warp bunu çok daha kaliteli yerine getiriyor. Dakikada 20bin kare yakalayan kamera kullanıyorlarmış. Hem de göstermekle yetinmiyorlar sanırım, bilimsel şeyleri de anlatıyormuş program. 30 dakika nasıl dolsun yoksa.


Sitelerinde bir kaç örnek de var. İzlenmeliler arasına koyun.


Gerçekten de aslında bi bok görmediğimizi farkettim. İşin eğlenceli kısmını görmüyor, sonuç kısmını görüp onla tatmin oluyoruz. Aslında tüm duyularımız için aynı şey söz konusu. Çok kısıtlıyız."Ulan süper bir canlıyım, herşeyim mükemmel, hebele hübele" diye gezinirken böyle ufak detayları farketmek çok ilginç geliyor bana. Tabii bu kadar detay görebilmeyi istemezdim, insan delirir yani :) demek istediğim aslında pek aciz yaratıklarızdır, gözle göremediğimiz şeylere yeniliriz, sadece arada bi bunu unuturuz.



Bu hafta dikkat çeken 2 diğer şey de DesignCinema08'in oluşu ve az aşağıda Zeitgeist'te bahsettiğim Jacque Fresco'nun Fütüristler Zirvesi kapsamında Lütfi Kırdar'a geliyor oluşu. Farklı bakabilenlere önerilir.

Eyes Are At The Billions



İşinizi gücünüz 3 dakika 36 saniye kadar bırakın. Varsa kulaklığınızı takın. Sesi son dereceye getirin. Kapatın gözlerinizi. "Evet ya bu şarkıyı bir yerden hatırlıyorum" demeye kalmadan, uçuşa geçmek üzeresiniz, often wonder, but don't know what i do dan sonra... geriye 1 dakika 40 saniye kaybolma hakkınız var. Kaç farkı mekandan, kaç farklı anıdan, kaç farklı yüzden geçtiniz? Sayamadım ben...

18.11.08

Lovers

Madem İstanbul'a ebem kadar yağmur yağıyor, güneş hücresine kaçmış, yapcak da bişi yok, o zaman kanser olalım...




your voice still echoes in my heart

Lost'u özlemek

Farkettim ki Lost'u dehşet özlemişim. Kaç ay oldu ya, böle ara mı olur kardeşim? 2 yıldır izlemiyo gibiyim, hatta detayları unuttum gibi geliyor.

Desmond-penny aşkını, sawyer'ın piçliğini, jack'in embesilliğini, kate'in çillerini, Ben'in zekasını, Sun'ın güzelliğini, Jin'in sevgisi uğruna gözünü kör edebilmesini, black smoke'u filan, her şeyi özledim. Oturup kare kare diziyi analiz etmeyi özledim. Geri plandaki detayları görmeyi özledim. İmgelerin anlamlarını araştırmayı özledim. Önceki bölümlerle bağ kurmayı özledim. Tartışmaları, lost muhabbetlerini özledim. Lost'u pembe dizi gibi izleyenlere laf sokmayı özledim.


Allahsız kitapsız JJ, bir daha bu kadar ara verirsen iki elim yakandadır!


Promo'dan da anlaşıldığı gibi, kurtulanlarımız bu sefer de adayı bulmak için uğraşacak. Locke'ın bahsettiği felaketi keşfedeceklerdir ve muhtemelen de dizi son sezona geçer. Sanırım ondan sonra da dizi gerçek zamanlı işler ve biter. Belki bir de film çakarlar, asıl son için. Biz de bu illetten kurtuluruz ama kimse inkar edemez ki Lost her şekilde, son 10 yılda sinema-tv'nin başına gelen, Matrix'ten sonraki, en iyi şey...



Zeitgeist


Ütopik düşünce pek tarzım değildir ama bazen de uykum yokken kafamda dolaşır dururlar. Bunların da en güzeli şüphesiz "paranın olmadığı" bir dünyadır. Gel gelelim yetersiz bilgi bu hayali hep yarıda keser çünkü hayal bir yerde tıkanır, yaşam ilerlemiyordur, ihtiyaçlar birikiyordur ve "verecek" birşeylerin olma zorunluluğu hissediliyordur.

Ama doğduğumuzdan bu yana, özenle bize sunulan katmanlar, duvarlar, perdeler bunun aslında bir ütopya olmasını sağlıyor gibi geliyor bana. Neden öyle geldiğini anlatamayacağım, onun yerine izlemenizi önereceğim :)))

Konuyu Zeitgeist'e bağlamak gerekirse, kendisi bağımsız bir belgesel. İlki geçen sene, ikincisi de geçen aylarda çıktı. Filmi internetten bedava da izleyebiliyorsunuz ve Türkçe alt yazısı gömülmüş olarak da bulabilirsiniz. Kafası sadece futbola veya magazine çalışmayan her bireyin en az 1 kere izlemesi gerek bu yapımı.

%100 doğru bir belgesel mi, hayır değil, taraflı olduğu yerler ve ağır bir empoze söz konusu ama bilinçli tüketiciler 5 doğru içindeki 1 yanlışı da ayırt edip, görmek istedikleri şeyi bu yapımda bulacaktır. Dinlerin devlet-hükümet üzerindeki oyunları, başta hristiyanlığın hangi mitolojilerden beslendiğini, Dünya Bankasının kökleri, neye hizmet ettiği, 9/11'in perde arkası, ABD hükümetinin halkı için "izleme" politikası ilk filmin başlıca konularından. Çoğu bölümü dumurlar içerisinde izleyeceksiniz.

İkincisiniyse yeni izledim. İlki kadar sarsıcı olmasa da olayın özüne inilmiş= PARA. Doğumumuzdan bu yana bize öğretilen maskelerin arkasında aslında neler olduğuna dikkat çekmiş belgesel. Para rezervlerinin işleyiş tarzını, ekonominin neye hizmet ettiğini basit yollarla idiota anlatır gibi anlatmış ve çok başarılı olmuş. Kredilerin sistemin şah damarı olduğunu görmek, içimi bir kez daha rahatlattı. Ne olursa olsun kredi yemeye meyilli biri değilim, olmam da umarım. Yapım, konuyu paradan da The Venus Project'e taşımış. Bu hayalini kurduğum dünyanın bir prototipi diyebiliriz. Paraya endeksli bir ekonomi yerine kaynağa endeksli bir ekonomi ve kimsenin para kazanmak için çalışmasına, ona göre okumasına gerek olmayan bir dünya. "E peki o zaman her şeyimiz olacak ve ne amacımız kalacak ki" sorusuna da çok iyi cevaplar veriyor. Güdülerimiz değişecek, bu kadar basit aslında. Belgeselde de örneği verildiği gibi insan yaptığı bir tabloyu ihityacı için satmak yerine, onu paylaşmak istediği için insanlara sunacak. "Hepimiz bir birimize bağlıyız" mantığının bir sonucu olan The Venus Project hakkında
Jacque Fresco inanılmaz güzel kelamlarda bulunuyor. Politikacıların çözüm üretemeyen asalaklar olduğunu vurguladığı konuşmaları mutlaka dinlenmeli (bu amca 90 yaşını geçmiş olmasına rağmen hala inanılmaz tasarımlara imza atabiliyor ve konuşmasında tek sekte yok!)

İkinci filmin en çok sevdiğim, biraz da konuyu özetliyen, cümlesi ise Johann Wolfgang von Goethe'ye ait olanı: None are more hopelessly enslaved than those who falsely believe they are free.



Birinci ve İkinci filmlerin Türkçe alt yazılı linklerinin ilk partı şöyle, gerisini sayfa içinden görebilirsiniz.






:Addendum


17.11.08

The prettiest thing



The prettiest thing
I ever did see
Was dusty as the handle on the door
Rusty as a nail stuck in the old pine floor
Looks like home to me

İyi ki...


Özel günleri pek sevmiyor ve sallamıyor gibiyim. Tam olarak nedenini bilmiyorum ama bir insanın 30 yaşında bile hala doğum gününü "yılın olayı" şeklinde kutlamasına anlam veremiyorum. Hani matematiksel olarak o gün doğmuş olsa, eyvallaha ama o da değil. İnsanın kendisini sevmesinden mi, hayata bakışından mı yoksa sevdikleriyle 1 gün de olsa bir araya gelme isteğinden mi kaynaklanır, sanırım hiç öğrenemeyeceğim.


17 yaşından sonra doğum günü kutlamayı bıraktım. Aslında istem dışı bir bırakmaydı bu ama doğrusu böyleydi diye düşünüyorum, çünkü doğum gününün amacı bence biraz da ailenin çocuğuna verdiği değerin minik bir göstergesi, tabii kaz ve ayağı öyle olmayınca, gerisine de gerek kalmadı.


Son yıllarda kutlamadan çok, sevdiğim- sevdiklerimle beraber olsam kafi gelirdi, son zamanlardaysa bu istek de geçti, sıradan bir günden farkı yok 17 Kasımların benim için, ekstra bir ruh haline bürünmüyorum. Çok mutlu olamıyorum, hatta "bir şey hissetmem lazım sanki?" diye kastırıp daha da down olabilmekteyim... biraz daha yaşlandım yahu, neyine sevinim...


Tabii hatırlanmak, kutlanmak çok güzel şeyler. herkeşe mucjjkk mucjkkk öpücükler. Ama fazlasını beklemeyin... Belki seneye...

15.11.08

Bu bir rüyaydı farzet


Rüya görmeyi severim. Özellikle de böyle kaçtığım, kovalandığım, aksiyonu bol, tehlikeli rüyaları. Severim çünkü bu heyecanı gerçek hayatta göremem, görsem de muhtemelen nalları dikerim :) O yüzden herkesin gördüğünde ağladığı şeyleri ben görmeyi tercih ediyorum.


Gel gelelim bu kabus denilen şeyler ne zaman biraz sıradanlaşıp psikolojik oluyo, o zaman uyandığımda çuvaldaki bok gibi hissediyorum kendimi, suyumu bırakıyorum aşağı resmen! Son aylarda hiç kabus görmüyorum, tam tersi psikolojik gerilim türüne girecek şeyler görüp kafayı yiyiyorum resmen :)) Etkileniyorum. Örneğin geçenlerde böyle lahımla mahsenimsi bir yerde yürüyorum, dizlere kadar siyah su, ayaklarım çıplak ve birşeylere değiyorlar; kaygan ve keskin. Sonra üstüme tonla fare saldırıyor, ama kolum kadar hepsi. Normalde fareden korkmam, insandan kaçarlar ne kadar da aç olsalar, rüyamda da korkmuyorum çünkü kafadamda hep "olm bu bi rüya, keyfini çıkar" diyorum. sanki bir oyun simülasyonu içerisine beni aktarmışlar, o güvenceyle farelere karşı yürüyorum. Ulan içlerinden biri kafama bi atlıyo, ben çaaat suya. Kulaklarıma su kaçıyo -ki panik yapmamın ilk nedeni budur- sonra fare manyağı ağzımdan içeri girmeye çalışıyo. Tutamıyom kafasını sokuyo ve yarısına kadar yuttuğumda boğularak uyanıyorum :)) Battaniyenin ucu ağzıma girmiş de :))) Ama sonra beni görseniz, oda sanki farelerle dolmuş gibi tedirginim. Şu sıralar fare görmesem iyi.


Dün gece de karıncalar gördüm. Şaka amaçlı çöl karıncası satıyolarmış. Böyle bir kart var ve kart büküldüğünde bunlar dışarı çıkıyor. ama karıncalar normal karıncanın bi 5 katı. Isırdıklarında can yakan tiplerden. Arkadaşlara o kartlardan veriyor, onlar da cebine koyuyo, biraz yürüyünce başlıyorlar debelenmeye ben de rüyamda ölüyom gülmekten. Sonra bir deste daha kart alıyorum, derken yere düşüyorum, kartlar da altımda kalmış. Böyle bir koloni resmen kemiriyodu beni :)) Nasıl bir acı, allahım anlatamam. Mummy filminde hani her şeyi yiyen akrepler mi ne vardı ya, onların karınca hali. Burnumdan, kulaklarımdan, ağzımdan çıktıklarını hissettiğim anda uyandım, ağzımı tutuyorum :))) Sonra baktım Rüya Tabirlerine, bi de ne yazsın "Karıncaları işte böyle böyle görmek, öleceğinize delalettir"... haydaaaa. İnanmıyorum rüya tabirlerine, inanmak istemiyorum :)))


Bir süre normal rüya görsem fena olmaz hani... Aksiyonlu, kabuslu, böyle Silent hill vari şeyler görmek sanırım beyinde kısa devreye neden oluyo :))
Açılış sayfam gibi rüyalarımı da bir süre BOŞ görmek istiyorum, naapsam acep?




14.11.08

Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.

Bir Murathan Mungan klasiği... Bir rehber, bir yakarış, bir ağıt, bir sessizlik, bir ders, bir hayat... Bunların hiç biri değil yazıya buraya koyuşumun amacı... Şimdilik tek amacı nazarlık olarak bu blogta durması... Herkes en az 1 kere bu yazıyı okumalı diye düşünmekteyim (ulan sanki ulusa sesleniyom :)))



ve bitti...

sonra yalnız bir opera başladı

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.
ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
biraz daha fazla sevdiğim,
biraz daha önem verdiğim.

başlangıçta dogruydu belki.
sıradan bir serüven,
rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
gün günden hayatıma yayılan,
varlığımı ele geçiren,
büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin

yaz başıydı gittiğinde,
ardından,
senin için üç lirik parça yazmaya karar vermistim.
kimsesiz bir yazdı.
yoktun.
kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında
bir mevsim
bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki küskün kedere,
gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sozcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yaz başıydı gittiğinde.
sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs.
seni bir şiire düşündükçe
kanat gibi, tüy gibi,
dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

yaz başıydı gittiğinde.
bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi?
bunu o günler kim bilebilirdi?
"eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen"
notunu buldum kapımda.
altına saat:16.00 diye yazmıştın,
ve 16.04'tü onu bulduğumda.

daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zaman'ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını

gittin.
koca bir yaz girdi aramıza.
yaz ve getirdikleri.
döndüğünde eksik,
noksan bir şeyler başlamıştı.
sanki yaz, birbirimizi
görmediğimiz o üç ay,
alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan,
olmamıştı, eksik kalmıştı.

kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
adımlarımız tutuk,
yüreğimiz çekingen,
körler gibi tutunuyor,
dilsizler gibi bakışıyorduk.
sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.

fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. zamanla
gözlerimiz açıldı,
dilimiz çözüldü
güvenle ilerledik birbirimize.
gittin.
şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
biliyorum
ne sen dönebilirsin artık,
ne de ben kapıyı açabilirim sana.

şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra
batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?

şimdi biz neyiz biliyor musun?
yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. umut
ve korkunun
hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını
bilmeyen
çocuklar gibi
ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
yazıya oturup
sonu gelmeyen cümleler kurmak,
camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...
böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar,
eşyalar gözünüzün önünde durur
birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
cağrışımlarla ödeşemezsiniz

dışarda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
bir ayrılığın ilk günleridir daha
her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta

gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saat tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara

boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak,
eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasinda
kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden
yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente,
bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye,
ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi

yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir an'ın, yalnızca bir an'ın bütün bir hayatı kapladıgı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdir intihara bu kadar

bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından,
ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
zamanla ilgili
bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
hepsini bilirsiniz zaten,
bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
dahası onalar da bilirler.
ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandirmak,
ayrılığın gerçeğine katlanmak,
sırtınızdaki hançeri çıkartmak,
yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
kolay değildir
bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
zaman alır.
zaman,
alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet,
yaralar kabuk bağlar,
sızılar diner, acılar dibe çöker.
hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
dilerim geri teper.
yoksa gerçekten
bitmişsinizdir.

zamanla yerleşir yaşadıkların,
yeniden konumlanır, çoğalır anlamları,
önemi kavranır.
bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey,
çok sonra değerini kazanır.
yokluğu derin
ve sürekli bir sızı halini alır.
oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır

ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir işe yaramadıysa
demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim.
bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları,
sarhoşların ve sucluların unuttuklarını hatırlamaktan
uzun uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
duyarlığın gece mekteplerinden geldim
bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
ilerledikçe...kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden.
karardı dizeler.
ask...bitti. soldu siir.
büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği tarapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani coğalarak
tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. terli ve kirliydim.
sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri...panayır yerleri...
ölü kelebekler...ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz gecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren









Forever Young







May your song always be sung

İstanbul'da kış


"... çok güzel hala, İstanbul'da sonbahaaaar" yerini yavaş yavaş, aslında gayet hızlıca, kışa bırakıyor. Bugün donarak uyandığımı donarak giyindiğimi, donarak dışarı çıktığımı ve henüz yeni yeni ısındığımı farkettim.


Kışları sanırım sevmiyorum. Oldukça dertli bir mevsim. Yağmuru, karı, çamuru bir yana sadece soğuk olayı başlı başına yetiyor bana. Şimdi yazlıklar kaldırılır, kışlıklar yerlerine koyulur. Ben kazaktan aslında nefret ederim. Ama böyle kalınca, yünlü olanlarından. O yünlerin tenime değmesi kadar beni rahatsız eden bir şey yok sanırım. Son çaremdir kazak giymek. Anca -adı nedir bilmiyorum- yünü dışarı çıkmamış, teni dağlamayan kalın kazaklar giyerim.


Bugün de neredeyse kazak havası var İstanbul'da. Lahana gibi sarılasım geldi birşeylere. Köprüye geldiğimizdeyse şaştım resmen. Ben böyle bir sis görmedim boğazda. Köprü boyunca hiç bir şey gözükmüyor. Hatta köprü asma demirleri bile gözükmüyor. Beyaz duvarlarla çevrili bir tünelde gidiyor izlenimi vardı. Biraz parlaklık olsa fayans izlenimi verecekti. Bağırsam eko olur gibi...


Az aşağıda size Kavacık semalarından 2 kare sunmuştum ya, şu anda oradaki evlerin, dağların, denizin hiç biri gözükmemekte. Foto makinem yanımda olsa keşke. Ortam Mordor'dan çıktı Silent Hill oldu resmen. Gökten bir kül yağmıyor!


İnsanın da soğukta hiç bir şey yapası gelmiyor ya. Mayışık mayışık oturasım var. Uykuuuuu... Aklıma geliyor, 15 sene önceki evimizde kömür sobasının arkasına geçer uyurdum. O bacanın sobayla birleştiği yerdeki dirsek, diğer taraflar kadar sıcak olmazdı, dokunabilirdim. Elimi oraya değdirir kedi gibi, garfield edasıyla mayışırdım. ah ulen be. bi kestane eksik! Kahrolsun doğalgaz, kahrolsun kombilerrrr :P
NOT: Bu yazıldıktan 4-5 saat sonra, dışarıya çıktığımda 5 dakika sonra üstümdekilerle "terlediğimi" farkettim!!! Evet, hava ısınmıştı! En sonunda kızlarla İstanbul havası arasında da bir benzerlik yakaladım; anında değişebiliyorlar ve çok güvenilir değiller.

13.11.08

Uzatmaları Oynamak


Her sabah olduğu gibi, yurtta ve dünyada neler oluyor diye haber portallarını geziyorum, bakıyorum, ah evet hoş mankenler, güzel sütyenler, frikik verenler, laf sokan politikacılar vs. vs... Derken gözüm şuradaki habere takılıyor.


Bir trafik kazası haberi ve videosu var. Yan yana giderken çarpışan oto diğer şerite fırlayıp otobüsün altına giriyor ve içerisindekiler hastaneye giderken ölüyor. Her şey o kadar çabuk oluyor ve o kadar çabuk yok oluyor ki, şaşılacak bir sahne... Daha önce ŞURADA yazdığım konu aklıma geliyor. Yazarım demişim, yazayım bari...


Hani genelde filmlerde denk geliriz ya "Hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti" klişesine, hah, işte o aslında pek doğru bir klişeymiş ve bence klişe kelimesi doğru kelime değil. Geçen ay o anı yaşadım. Elmadağ'da gecenin bir yarısı kırmızı ışıkta, karşıdaki taksiye binmek amaçlı beklerken, Beşiktaş yolundan yaklaşık 100km/h hızla gelen bir araba gördüm. Adam bastıkça basıyor ama belli ki önümdeki yoldan geçecek, içimden de "vay adi nasıl da abanıyo" filan diyorum. Farları henüz gözümü kamaştırmıyor, yakında sayılmaz ama bir gariplik olduğunu hissediyorum. Birden istikametini yoldan çıkarıp kaldırıma, bana doğru çeviriyor. Sizi ortalamış, tam üstünüze gelen 100 km/h hız yapan bir araba hayal edin, öylece bakıyorsunuz. Naparsınız? Kaçarsınız? Ben de "Kaçarım ya sanırım" diyebilirdim ama tek kılınız bile kımıldayamıyor o anda, çünkü beklenmedik bir olay oluyor ve sonuçlanmasına bir kaç saniye var. Kilitleniyorsunuz. O sırada hayatım geçti resmen gözümün önünden, beyin öleceğini sandığı anda sanırım bir madde salgılıyor ve mutlu ölmeniz gerektiğini savunuyor; en güzel günlerimden anılar görüyorum peşi sıra, çocukluktan, okul yıllarımdan, yetişkinliğimden sahneler görüyorum bulanık şekilde ve saçlarım havalanıyor... Kulaklarımda bir uğultu, bir çağırış, bir kaos... Araç yaklaşık 30 cm arkadamdaki kocaman direğe vurmuş, akordiyon olmuş şekilde duman veriyordu o şerit sonrasında kendime geldiğimde. Direksiyondaki minik bir sola kıvrılma hareketi sayesinde beni ıska geçmişti araç. İçerisinde 3 kişi vardı, üçü de haşat olmuş gibiydi, en son taksiye almışlardı adamları, doğruca hastaneye. Araba da benzin sızdırıyordu, taksiciler filan arabanın başında donmuş olan beni tutup kenara çektiler, "çok şanslı adammışsın sen ya abi" filan diyorlar ama ben başka bir alemden dinliyorum onları. O dakkaya kadar dünyanın en şanssız adamı olarak ilan ettiğim kendimi, ondan sonra en şanslılardan biri olarak görüyordum. Sahip olduğum en büyük şey, yaşam, bir kaç dakika önce bitiyordu ama bitmedi. Bu kadar ucuzdu hayatım, kırmızı ışıkta bekliyorum bir de. Onca didiniş, çaba, eğitim, gelişim, sevgi; herşey işte oradaki bir kaç santime, el hareketine bağlıydı...


Bu aslında ikinci vakam, sanırım üçüncüsünü buraya yazacak fırsatım olmayacak ama sanırım gerçekten uzatmaları oynuyorum :)) O yüzden yapmak isteyip de yapamadıklarımı, ertelediklerimi öne alıyor, öndekileri biraz geri çekiyorum. Kontrol delisi olmaktansa biraz akışında olanları uzaktan izlemek istiyorum, elimde popcorn. İstediklerimin bazılarını da uygulamaya koyuyorum. "Kaybedecek birşeyim var"ı hatırlıyorum. Kaybetmeden değerini bilmek istiyorum. Kaybedince üzüleceğim şeyler edinmek istiyorum; kaybetmemek için çaba göstermek istiyorum. Maçın 90 dakika + uzatmalar olduğunu hatırlıyor, keyfime bakmak istiyorum. Bakmak isteyenlerin yanında olmak istiyorum. İsteyebilenleri seviyor, istiyorum...

12.11.08

'Facebook'a Radar Koyulsun' diyenlerrr


Facebook bazen çileden çıkarıyor beni ya. Ha zorla mı baktırıyorlar, hayır ama baktığım zamanda da "Çete savaşları" davetiyeleriyle de karşılanmak istemiyorum :)) İstiyorum ki gül döksünler yollarıma :P


Ne çeteymiş arkadaşım bu, yok biri zincir alır, biri bar, biri başka bişi, oyunu görmedim bile ama davetlerden çözdüm yani oyunda ne var ne yok. Aynı şekilde Pokerciler çıldırtıyor. Bilmiyorum arkideşim poker oynamayı ben, anca pişti, Pis 7'li... Bilsem valla oynıcam, hepinizi de yenerim ama öğrenecek zamanım yok gibi, eh biraz da sabrım...


Son modaysa "Mustafa filmi gişede recep ivediği geçmeliiii" tarzında gelen grup davetleri. "Tüm Türkler burayaaa" "Bayrağımızın altında toplaşıyoruzzzz" Vatan toprağı bölünmesinnnn diyenlerrrr" "Burnunda kılı olanlarrrrr" "Annem bana hamileyken ilaç kullandı, o yüzden böyleyim diyenlerrrr"...


Ya Türk insanı olarak bazen utancımdan mağmaya filan kaçacağım. Ya hadi o grupları açanlar çakal da onlara üye olanlar nedir öyle ya. Bir tane arkadaşım üye olsun, arkadaşlığı keserim o derece "süzme" işi geliyor bana :)) Facebook'ta Atatürkçü olanlar, resimlerde milliyetçi takılanlar, klavye şövalyeleri... bkz. İnternet'in Türklere yan etkileri resmen... Lan gidin porno sitelerinde gezin, daha işe yarar o zaman valla. Eğitici, öğretici, ufkunuzu açar :))


Bir de oto boka Event açan bir güruh var. "Osman arkadaşımızın doğumgününe gelmeyen topturrr" event'i... Ah be abi naptın sen? Zaten 10 tane arkadaşın var, atsana SMS Turkcell'den, bedava, nedir bu yani :))) Yakında insanlar "Yemeğe gidim mi" "Duş alayım mı" Event'leri açacak. Yaa, git, git bence de bi yıkan...


Bir diğer güldüğüm şey de, şimdi böyle geziyorum canım sıkılınca uzaktan tanıdığım insanların profillerini, arkadaşımın arkadaşları gibi uzak, böyle 20 ytl'ye metelik atanların fan oldukları, takip ettikleri grupları görünce kramp giriyor mideme. Lan belki 2 yılda 2 kez gidebildiğin mekan, ona da arkadaşların anca ısmarlamışsa, nasıl fanısın :)) Ben de Disneyland'in fanı olacağım, hiç çıkmıyorum da oradan, hatta bu satırları oradan yazıyorum :) Duffy'nin de selamı var hahahah


11.11.08

Melissa Williamson- I want Love

Silent Hill de onun soundtrack'leri de kutsaldır. Akira Yamaoka için zaten yoruma gerek yok. Neyse ben susuyorum, o tok sesiyle Melissa ablamız konuşuyor.




Sözleri

Küçük kulak


Şimdi şikayet edeceğim şey o kadar saçma ki, her şeyin farkındayım, yumurtaları fırlatmadan önce bununa belirtmek istedim, ama n'apayım! Canımı sıkıyor, "Niye böyle yaa?" diyorum kendime...


Derdim kulaklarımın biraz küçük olması!!! Şok oldunuz mu? olmadınız mı? Olsun... Çoğu kişi kepçe olmaktan dert yanar ben de biraz ufak olmasından. Çok iyi bir şey değil bu, bunu bilin. Mesela taa kaç yıl önce hatırlamıyom ama berbere giderken, berber kulağımın arkasını almakta zorlanırdı. Böyle tarağıyla kulak arkasını açmaya çalışır, kulağım fırtt diye oracıktan kurtulurdu. Bu böyle 4-5 defa da olunca nasıl kudururdu, anlatamam. Bir an kulağımı kesecek filan diye de korktuğum olmuştur :)


Yeni bir örnek; geçenler Sony kulaklık aldım mp3 player'a, böle pahalı bişi hauaha (görmemişin kulaklığı olmuş işte:))), kulağın içine kadar giren cinsten işte böyle. Kulağıma sokuyorum kalın geliyor resmen, giriyor ama içeride böyle bir boğukluk hissi veriyor. Su geçirmezmiş bi de, kulağıma takıyorum, kulağıma da muhtemelen geçirmiyor su! O derece... Her kullanıp çıkardığımda da kaşıntı yapıyor. Bunun bir de kulak arkası kopçası var, düşmesin diye, he o standart gelen kopça kulağıma büyük geliyor. Ölecem kahrımdan ya. Bizlere göre niye ürün yapmazsınız lan! Pantolon alırız "Onun o boyda olanı yok ama kısalttırırız", hadii yaaa, bneim aklıma gelmemişti kestirmek paçalardan!!! Gören de Türk insanı uzun sanar, hobitiz hepimiz resmen.hıh.


Kulak, çekerek büyür mü acaba ya...

10.11.08

My Dice

Biz büyüdük ve kirlendi dünya



Öfke, nefret... Ne kadar yakınlar ve uzaklar... Genelde ailelerin çocuklarına "aman aman sakın öfkeleyenmesin, nefret duymayasın hiç bişeyden" diye öğüt verdiği "şeyler"...

Hatırladığım ilk öfkem ortaokulun ilk yıllarına denk geliyor. Harbiye'de okuyorum o zaman, arka sokaklarda da böyle serseriler vardı, parlak gördüler herhalde beni, beslenmemi, biraz paramı almışlar bi de tokat çakmışlardı. Ben de ampülüm ya, ağlayarak arkadaşlarımın arasında koşarak eve gitmiştim... Çok ama çok öfkelenmiştim, öfkemle bile öldürebilirdim o çocuğu :)) Sonra o an gelen öfkem geçer sanmıştım ama geçmemişti, günlere devretti, nefrete dönüştü, o piçten nefret ediyordum artık ama o sokaktan geçemiyordum. Gece yatmadan kafasını kırdığımı filan hayal ediyordum, Bruce Lee filmlerindeki gibi. "Bu da geçer" diye düşünürken, bunun gelecek haftalarda kine dönüştüğüne şahit oldum. Kindarım. Ölesiye olmasa da. O çocuktan duyduğum kini unutamam hala. Çok pis bir his ama. O kadar ki o sokaktan artık her gün geçmeye başladım. Denk gelip çantamı kafasına vurucam, sonra burnunu ısırıcam, sonra daşaklarına tekme atıcam gibi kombolar hayal ediyorum bacak kadar boyumla. O çocuğu ben bir daha hiç görmedim. O sokaktan bir kaç kişiye de sonra sordum, "yok tanımıyoruz" dediler. Ya o sokaktan 1 kere geçen biri bana denk gelmişti ve aylarca boşu boşuna, bir hayalete sinir olmuştum. Daha sonra kendimden utandım resmen. Ondan sonra öfke > nefret > kin üçlüsünün etkisine kolay kolay girmedim, kapılmadım. Kin kısmına gelmeden kesip atmayı öğrendim. Çünkü hiç bir bok için sinirli uyumaya değmiyor bu hayat, bana babam biraz da bunu öğretti istemeden.

Ailelerin yaptığı -belki de istemeden yaptıkları- en büyük hatalardan biri de bu: Onların "sevmediklerini, öfkelerini, nefret ve kinlerini", şeylerinden çıkardıkları canlılara empoze etmek gibi bir kötü alışkanlık içine giriyorlar. "Aileler herşeyin en doğrusunu çocukları için isterler"... İstisnalar kaideyi bozmaz ama ben çok gördüm o doğrunun aslında doğru olmadığını. TV'lere bakanlarınız varsa elbet görmüştür, ellerinde taşlarla sopalarla savaşa gider gibi giden bacak kadar çocuklar... Ailelerinin sevmediği şeyler için, savundukları şeyler için öne sürülen çocuklar. Sanki hiç büyümeyecekmiş gibi düşünülen bu çocuklar kirletiliyor ne yazık ki. Ve bizimle birlikte belki çocuklarımızla beraber yaşayacaklar bu öfke-nefret hatta kin sahibi bireyler. Gidecek bir yerleri yok çünkü. Onlara öğrettikleri gibi yaşayacaklar. "Doğru yolda yapılan, atılan her adım caizdir"i savunacaklar ve onların doğrusu maalesef bizim doğrumuz olmayacak. Böyle bir ortamda değil yaşamayı, üremeyi bir birey nasıl düşünebilir... Herkesin benim gibi üçlünün "Kin" kısmına gelmeden söneceğini sanmıyorum... Türk milletinin bir "boşalması" gerekiyor. Genelde bunlar son yıllarda depremlerle bastırılsa da, bazı şeylerin geldiğini görmemek için kör olmak gerekiyor.

Tabii ki konu sadece "eline taş al oğlum, at" diyen aileler değil. Bunların çok modern olanları da var. Zengin olan, yönetici olan hatta bürokrat olanı da var. Çocukları üzerinde deneyler yapmaya, projelerini onların üzerinde denemeye bayılırlar. "Biz yapamadık, deneyemedik sen dene bari ah oğlum, kızım" da en güzel laflarıdır. Kara tahta gibi çizik içinde, toz içinde kaldığı zaman da çocuk "ya bizim çocuğa noluyo böyle, ergenliğe girdi galiba" derler. Ben her iki uçurum üstündeki aile arasında çooook fark göremiyorum açıkçası.

Umutsuzluk diz boyu bu sıralar bende anlayacağınız...

Murathan Mungan ne güzel demiş:


Sakın çıkma patika yollara,
o dağlara, kırlara, o karlı ovaya
yenik düşüyor herşey zamana
biz büyüdük ve kirlendi dünya...

Not a care if I never wake


...A state of mind...
Our emotional state of choice is Enlightment. Our nourishment of choice is Love. Our addiction of choice is technology. Our religion of choice is music. Our currency of choice is knowledge. Our politics of choice is none. Our society of choice is utopian though we know it will never be.
You may hate us.
You may dismiss us.
You may misunderstand us.
You may be unaware of our existence.
We can only hope you do not care to judge us, because we would never judge you. We are not criminals. We are not disillusioned. We are not drug addicts. We are not naive children. We are one massive, global, tribal village that transcends man-made law, physical geography, and time itself.We were first drawn by the sound. From far away, the hunderous, muffled, echoing beat was comparable to a mother's heart soothing a child in her womb of concrete, steel, and electrical wiring. We were drawn back into this womb, and there, in the heat, dampness, and darkness of it, we came to accept that we are all equal. Not only to the darkness, and to ourselves, but to the very music slamming into us and passing through our souls: we are all equal. And somewhere around 35Hz we could feel the hand of God at our backs, pushing us forward, pushing us to push ourselves to strengthen our minds, our bodies, and our spirits. Pushing us to turn to the person beside us to join hands and uplift them by sharing the uncontrollable joy we felt from creating this magical bubble that can, for one evening, protect us from the horrors, atrocities, and pollution of the outside world. It is in that very instant, with these initial realizations that each of us was truly born. We continue to pack our bodies into clubs, or warehouses, or buildings you've abandoned and left for naught, and we bring life to them for one night. Strong, throbbing, vibrant life in it's purest, most intense, most hedonistic form. In these makeshift spaces, we seek to shed ourselves of the burden of uncertainty for a future you have been unable to stabilize and secure for us. We seek to relinquish our inhibitions, and free ourselves from the shackles and restraints you've put on us for your own peace of mind.
We seek to re-write the programming that you have tried to indoctrinate us with since the moment we were born.
Programming that tells us to hate,
that tells us to judge,
that tells us to stuff ourselves into the nearest and most convenient pigeon hole possible.
Programming that even tells us to climb ladders for you,
jump through hoops,
and run through mazes and on hamster wheels.
Programming that tells us to eat from the shiny silver spoon you are trying to feed us with, instead of nourish ourselves with our own capable hands.
Programming that tells us to close our minds, instead of open them.Until the sun rises to burn our eyes by revealing the distopian reality of a world you've created for us, we dance fiercely with our brothers and sisters in celebration of our life, of our culture, and of the values we believe in: Peace, Love, Freedom, Tolerance, Unity, Harmony, Expression, Responsibility and Respect.Know that while you may shut down any given party,
on any given night,
in any given city,
in any given country
or continent on this beautiful planet, you can never shut down the entire party. You don't have access to that switch, no matter what you may think. The music will never stop. The heartbeat will never fade. The party will never end...