29.10.08

Hangimiz daha mutlu yarışı


Fotoğraftaki "ucubeyi" tanımıyorsanız tanıştıralım; John Merrick. Nam-ı diyar Fil Adam. The Elephant Man'i izlemediyseniz çok şey kaçırdığınızı peşinen söyleyebilirim. Eric bergren'in senaryosuna, Lynch'in de yönetmenliğe parmak soktuğu eşsiz bir filmdir. Filmi şimdi anlatmayacağım ama tanık olduğum bir olay aklıma bu filmi getirdi.
Yenikapı'ya Sena'yı bıraktıktan sonra geri dönerken Taksim'den bir babayla kızı otobüse bindi ama otobüsü kıl payıyla yakaladılar. Camdan izliyorum bunları ama adam, kız sanki kaçacak da adam onu zorla alıkouyormuş gibi gözüktü. daha sonra otobüse bindiklerinde öyle olmadığını anladım.
Adam 50'li yaşlarıda, saçları hafif uzun ve toplu, yarısı beyaz, 1.80 civarında biri. Kızı da uzun siyah saçlı 1.60'larda. Kızın hareketlerinde bi gariplik sezerken yüzünü gördüm ve gözlem mekanizmam açıldı adeta. Kızda spastik bir sorun var, belli. Sürekli sekteli hareket halinde, suratında bir çok deformasyon olmuş, yanılıyor olabilirim ama akraba evliliğinden olmuş olabilir bu kız çocuğu. İşin ilginç tarafıysa kız "gerçekten" yaşlı gibi gözüküyor. 30'larında gibi ama çocuk olduğu belli. Her yanı kırışıklıklarla dolu, dişleri dökülmüş, tek tük kalmış, anlaşılmaz şeyler söylüyor ama bizden kelimeler değil. Fakir bir aile gibi değiller. Babanın da kızın da giyim kuşamı yerinde, marka ayakkabıları var. Kızla otobüsün ortasında en öne oturdular. Baba önce kızı cam tarafa geçirdi ama kızın elleri durmuyor, oraya buraya vurup bağırmalar gibi sesler çıkarıyor. Cama sert vurmaya başlayınca yer değiştiriyorlar... Bu sırada tabii tüm otobüstekilerin dikkati bu çifte çevriliyor. Kalabalık da sayılır otobüs...
Kızdan gözümü çevirim adama bakıyorum. Sıkılıyor ve ama alışmış belli ki. Kızını gezmeye çıkarmış , 29 Ekim şenlikleri için ve evlerine geri dönüyorlar diye bir senaryo yazdım ben. Kız kımıl kımıl ettikçe çevredekiler biraz daha uzaklaşıyor, baba da kızının kafasını dizlerine yatırıp iki eliyle kalkmasın diye üzerine abanıyor! Saçlarını okşuyor sırtını sıvazlıyor bir baba şefkatiyle. Tabii asıl amacı kızının "bize" zarar vermemesi, rahatsızlık uyandırmaması (empati kuruyorum ve ruhum ölüyor gibi oluyor)... Kızın elleri ayakları yine durmuyor. Sonra farkediyorum ki kız gülüyor, bildiğimiz, hepimizin yaptığı gibi bir gülümseme. Hiç bir kusuru yok.
----
Normalde bu tip insanları gördüğümüzde bize öğretilenler "şükür et bak neler var dünyada tüh tüh" idi. Bunun artık zırva olduğuna inanmaya başlıyorum. Hadi akıl hastalarını geçtim, bu tip insanların kendi dünyalarında, kurallarının olmadığı, sadece "yaşadıkları" bir mekan bu dünyada "yaşamak" bile mutlu olmaları için yeterli. Bizim herşeyimiz var, bir kaç tane şeyimiz yok ve bu mutsuz olmamıza yetiyor... Hangimiz acınacak halde? Otobüste "kurallara" uyuyor, bağırmıyor, ellerimizi bir birine vurarak anlamsızca alkış tutumuyoruz diye buraların "ağası" biz miyiz? Ya da elde etmek için bir çaba harcamadığımız düzgün fiziğimiz mi onlara acıma hakkını bize veren? Neden onları bizden daha az mutsuz ve "şükür edebilme" abidesi olarak görüyoruz? Bence çok eğleniyorlar; farkında değiller bindikleri şeyin otobüs, etrafındakilerin de koyun insan olduklarının ve eğleniyorlar resmen. El çırpıyor kız son sürat.
Kız elini otobüs demirini tutan bi kadına vuruyor. Kadın yüzünü buruşturup ona bir bebek muamelesi yapıyor "hıımmmmmm" diye, bir işaret parmağını havaya kaldırmadığı kalıyor, sinirlerim tepeme çıkıyor. Görmüyor musun menapoz teyze kızı? Senden benden bizden biri değil, ona kızma hakkını sana kim veriyor sana dokundu diye? Sen misin onun tarlasına çıkan, o mu? Yargıç olma hakkını sana kim verdi diye düşünüyorken "tabii ki ailen" cevabı geliyor aklıma... Hepimize o "güdüyü" ailemiz veriyor. . . Kızın belki de "bizden" olduğu tek nokta sırtını okşayan insanın "babası", olduğunu bilmesi. Kız "ailesini" biliyor. Huzurlu olduğu her halinde belli, kasları buna izin vermese de...
Derken aklıma Fil Adam filmi geliyor. John kalabalık için farkedilip insanlar tarafından kovalanırken şahlandığı ve film tarihine altın harflerle yazdığı o diyalogu sarfediyor:
I am not an elephant! I am not an animal! I am a human being! I am a man!
... sonra inmem gereken durağa geliyorum ve yanlarından geçiyorum. Babayla saniyelik gözgöze geliyorum. Her şeye rağmen mutlu. Benden 10 kat daha mutlu olduğuna iddiasına girerim. "Şükret abi haline, neler var ah ah" diyesim geliyor, diyemiyor, buraya yazıyorum...
Tepkiler: