• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.10.08

Başa bela asansörler



Asansörlerden bile yakında nefret edeceğim sanırım. Asansörlerin de aslında toplu taşıma araçlarından farkı yok. Tek farkı biraz daha kısa sürmesi yolculuğun. Yine de gıcık olmaya yeterli şeyler çıkıyor.





Bizim şirkette 2 tane 5 kişilik asansör var. Ama özellikle kadınların yarısından çoğu dana gibi. 1.5 porsiyonlar ama onlar baş hesabı yaptığı için sıkış sıkış biniliyor asansöre sabah sabah. Birinin çantası karnınıza değer, diğerinin eli çükünüze ha değdi ha değecek diye geriye gidersiniz, arkanızda biri varsa yanlış anlaşılırsınız ama yapamazsınız, yanlardaki aynalarla ilgileniyormuş gibi yaparsınız ama sanki aynadan yanınızdaki kadının kafam kadar göğüslerini dikizliyor imajı verdiğinizi düşünerek bakmaktan vazgeçersiniz (bu sırada kadın tarafı sizi farkederse "ahh demek ki memelerim o kadar kötüü, aman tanrımmmm" diye bir üstünü toplama çabasına girer. Eğer 4 erkek bi 1 kadın asansöre binmişse kadının puflamalarından kendinizi vapurda hissedebilirsiniz, bi dumanı eksik yani. Ulan sanki tecavüz etcez bu ne paranoyaklık! Hadi desen manken gibisin, mini eteklisin, dekolten var, bi tahrikvari bakıyon, anlarız bi nebze (yine de bişi yapmayız tabi, valla bak!) ama doğurmuş 3 çocuk, olmuşsun 90 kilo, 2 kişilik koltuğa oturacak kadar "büyüksün" bıyıkların var ve aklından geçenlere bak! Nasıl bir "dişiliktir" lan bu :)) sen bayansan o yeni gleen sekreter ne sorarım (tanrıça?)... neyse bas git 3. katta da biz erkek erkeğe kalalım... der demez erkeklerden biri bişiden şikayet eder, istisnasız böyle. Ya dünki maçtan, ya park alanından, ya az önceki kadının parfümünden... Ah be abi antropoza mı girdin dırdırdır... Dur daha bir poğaça yiyelim, afyon patlasın öyle başla. Ama yok.





Bir de bizim asansörün resmen bir programlama hatası var. 6. kattayım, asansör 1'de, çağırıyorum, 5'e geliyor sonra tekrar 1'e iniyor yahu. Senin algoritmanı '^+23412wS27£#½$½FWSE%2 ... Sonra bekliyorsun haliyle. Bu sefer 7'ye çıkıyor, oradan dolu geliyor, yine binemiyorsun. Ya babacım izin ver de evime gidim ama di mi... Ihh. Sinir edecek her gün. Bir kaç hafta dedim yürüyerek ineyim, sonra dedim "olm volky, niye makinelerin seni yenmesine izin veriyon, what is the matrix?" sonra vazcaydım asansörle inmeye karar verdim hep (bahaneye gel, brutal tembellik demiyorum da) ... Hadi diyelim bindik. Asansör her katta durur mu yahu? Zaten göt göte girmişiz, birimiz çıkmadan biri çıkamaz kıvamındayız, ve her katta duruyor. Kapı açılıyo ve bekleyen 2 adım tam atarken binmek için, bakıyo can çekişiyoruz, geri basıyo. Oldu. gel sen de bin, hızlı ineriz! 1. katta bile duruyo be. 15 tane merdiven inmeye tenezzül etmeyen dallama, seni bulurum elbet :P

Bir de bu asansöre üst düzey yöneticiler de bazen teşrif eder, eğer denk gelirseniz oh oh bir kasış bir kasış. Herkes nefesini içeri çeker böyle, nefes alınmaz. Hepimiz bir üçgen vücudlu edasıyla düşünüyor modundayız. Bok. Biri çıt etse adam dönüp bakcak, "ooo alivim velicim naber nasıl gidiyo satışlar, paralar geldi mi, şöyle böyle" olacak, boşa stres... Orada yokuz gibi davranmak en mantıklısı. Yerse...

Çok olmadı ama bir kaç kere osuruk kokusu kapladı asansörü. Anlatmayacağım ama, aklıam geldikçe başım dönüyor. Öykk

Hadi bu plaza asansörü, daha çok katlı, daha çok çalışanlı asansörleri hayal edemiyorum. Ha olur; çok fazla asansör olur, akıllı sensörleri olur, başım üstüne, asansörde yatar kalkarım ama böle fukara asansörler yaşlandırdı lan beni resmen ya. istifa ediyorum ya da asansörde ölmek istiyorum. düşelim en yukarıdan aşağı n'olur!

Site Önerileri


Şöyle bir kaç tane gezmekten hoşlandığım site reklamı daha yapayım...



1- Bobiler.org : Ekşi sözlüğün görüntülüsü de diyebiliriz. Yeni bir site olmamasına karşın son zamanlarda popüler olmaya başladı. Nedeni de bazı gazetelerin bu sitelerden çalıntı yapıp kendileri gibi göstermesi. Ha bi de üye sayısı artınca hoş şeylerin sayısı da arttı haliyle ama son aylarda hep aynı karakterlerin üzerine çalışmaları da görmek baymadı değil. Ana sayfaya düşme sistemi değişti, fitil oldum ben. hıh.

Geziniz, orta halli PS bilginiz varsa kusunuz siz de... Bir olayın ardından tonla iletinin siteye giriş yapması başka bir güzel konu. Yavaş yavaş gençlik tepkisini yazarak, çizerek, yazarak + çizerek göstermeyi öğreniyor demektir bu. Bi de ben adam gibi PS öğrensem, neler neler yapcam da :)

Bu arada üyeyseniz harikuleyt'lerinizi bekliyorum, sokadens veren elinizi kırırım ha!


2- Bunlardanistiyorum.com: İlginç bir alış-veriş sitesi. Merak etmeyin son derece güvenilir ve siparişler çok hızlı olarak geliyor. Fiyatları da gayet normal sayılır. Sitenin ilginç yanı böyle çok acayip ürünlere yer vermesi. Örneğin bizim sürekli yaptığımız "hava davulunun" oyuncağı varmış ya. Hem de bildiğin davul sesi vereni. Havada doğru yöne savur, davul sesi duy, süperto. Alacğaım en kısa zamanda. Siz de bakın şuraya


3- +18 İçeriklidir Uyarmadı demeyin:::: 5posta.com : Yeni bir bilgi kaynağı! Blog mantığıyla hazırlansa da çok bilgilendirici şeyler var içeride öyle böyle değil. Biraz tabusuz, biraz midesiz olmanız gerek tabii, ha bir de iş yerinde girmenizi önermem :) Ama "ciddi" bilgilerin komik bir dille anlatılması çok iyi olmuş. Yaran yorumlar da cabası. Bir de SocialClub eki var, feci muhabbetler dönüyor, görmeniz lazım deyip kesiyorum....


4- Muralmosaic.com : Onlarca hatta yüzlerce ufak karelerin yan yana gelmesiyle, bakış açınızı "genişlettiğinizde" göreceğiniz yeni bir imge eminim ki sizi şaşırtacaktır. Çok ilginç, çok yaratıcı ve çok sevimli şeyler var, utanmadan inceleyiniz. Eserler aslında birer "hayat gibi". Çok fazla bağımsız öğeden oluşuyor ama sadece bir araya geldiklerinde "bir""büyük" anlam kazanıyorlar. Görebilmek için sadece biraz uzaktan bakmanız gerekiyor, o kadar.

Dizi sorunsalı


Dizileri severim, son yıllarda da özellikle yabancı dizileri. Türk dizilerindeyse son zamanlarda iş olduğunu sanmıyorum. Vardır tabii seven Yaprak Dökümü ,1001 gece vs, hitap ediyor olabilir size ama bana etmiyor aaa!


Neyse efendim bu dizi izleme bana yer yer "hastalık" olarak geliyor. Göçüyorum resmen dünyadan. Bir bölüme başlandı mı, çooook zor mola verilir, ççooookkk zor o bölüm bitmeden başından ayrılınır. Sırf bölüm bitsin diye kaç gece geç yattım uykusuz kalktım ya. Sanki dizi kaçıyo! Yarın gel izle, deli misin nesin... İşte bunları bilsem de dizi esnasında siliniyor hepsi flash bellekten! Sanırım yakında tüm arkideşlerimi kaybetcem bu yüzden, daha geçen dizi izliyom diye sevdiğim arkadaşa "dizi izliyom, byeee" çektim euheueh. Yok, yok hakkediyorum valla herşeyi, umarım düzeltebilirim bu sorunu :)


Bir diğer sıkıntım da, ben yabancı dizi izlemeye başladığımdan bu yana Türkiye'de çok sonra ünlü olacak dizilere bulaştırdım, sonra o dizi ünlü olurdu ben de "bak bakkkk ben onu 2 sene önce keşfetmiştimm oğlummm" diye, marifetmiş gibi kasılırdım :P Tabii aralarda fireler verdim: NipTuck, 24 bunlardan... Şimdi bir de Prison Break katıldı o kervana...


Baktım herkes prison break'çi olmuş, "olm izle bak şöyle şeyler var, hapishane var, filan"... Tamam OZ severdim ama lan OZ bu kadar popüler olmamıştı? Sırf 3 sezon kaçırdım diye erteledim erteledim ve dayanamadım, Onur'un da sayesinde başladım geçende ama öyle bi oturuşta 123 bölüm izlemiyorum. 5. bölümdeyim henüz ve gayet tatlı gidiyor dizi. Bir bölüm bittiğinde diğerine geçmek için can attırıyor, başarılı yani (Turn page mi ne deniyodu yönteme?). Adamın önceden planladığı şeylere şaşmakla geçiyor şu aralar bölümler, bakalım ileride neler olacak (kaçacak ulan işte noolcak?)


Ha bir de Gossip Girl çıktı, bir anda patlama yaptı, herkes GG'cü oldu ya. İzlemicem bunu da lan 12. sezona kadar. İçinde "girl" olan bir dizi ne kadar iyi olabilir.hıh. (hatun kişisi pek güzel ama böhü:())
Bu arada Fringe diyorum... Bu da ünlü olacak buralarda, göreceksiniz :P

30.10.08

Flash Oyunlar

Mola vermek güzel şeydir. Molaları da daha keyifli geçirmek daha güzel şeydir. Ben genelde Flash oyunlara göz atarım, bazıları resmen bağımlılık yapmakta ama olsun, maksat eğlenmek... Şöyle bir kaç tane önerdiğim var.Desktop Tower Defence: Kendi içinde feci bir stratejisi var. Altı tane silahınız var kullanabileceğiniz. Her birinin kendine has bir hızı, hasar kat sayısı, yerden veya havadan saldırısı ve bunlara bağlı fiyatı var. Seviyeleri arttıkça da özellikleri artıyor. Böyle ekranın soluna doooru bıcır bıcır düşmanlar geliyor (ki böle bonibon gibi düşmana can kurban:P) onların önüne bu silahlarla set çekip, gidecekleri noktaya varmadan hepsini vurmaya çalışıyorsunuz. Artık kaç seviye dayanırsanız... Ben Hard'ta bitiremiyorum oyunu, deli olacağım.

Oynamak için TIKLA ey ziyaretçiii



Line Rider: Yaratıcı dimağlara bire bir. Siz pisti çiziyorsunuz, kıl adamımız kayıyor. ARtık ne kadar fantastik çizerseniz o kadar fantastik kayıyor. İsterseniz kafasını gözünü de kırdırabilirsiniz. DIKLA GELSİN (silver'lı bişi yüklemek isteyebilir, efet diyin)


Dolphin Olympics 2: Ulan bu da çok keyifli bi oyun. Yunusu böle teee uzaya kadar çıkarıyonuz bişiler oluyo, renkler filan derken puan hırsıyla yanıp tutuşuyorsunuz. OYNAYINNNNN

Şimdilik bu kadar, defam etcem sonra...

Son Dinlediklerim-Beğendiklerim

Son günlerde çok çok olmasa da bu ay epey yeni-eski albüm dinledim.

Bunların içinde beni en çok şaşırtan Sentenced'ı yeniden keşfediyor oluşumdu. The Cold White Light'ın zaten muhteşem bir albüm olduğunu biliyordum; çoğu parçası da zihnimdeydi ama Crimson albümünün bu denli iyi olduğunu bilmiyordum. No, you don't want me to be there ile başlayıp My heart is slowing down cümlesiyle biten tarifsiz bir albüm oldu benim için. Zaten Sentenced'ın stili belli, dinleyici kanser et öldür ama bu albüm bana biraz daha farklı geldi (öldürmüyor süründürüyor?) Özellikleri sözleri... Ville zaten döktürmüş. Hem ses olarak hem tip olarak bu albüm arası feci karizma kendisi. Ahan da bir klip albümden.




Onun haricinde bu ay Amon Amarth'ın son albümü The Twilight of the Thunder God zilyon kez dinledim. Amon Amarth büyümeye devam ediyor. Adamlarda zaten üstün bir "melodi" yeteneği olduğu biliniyordu ama bu son albümlerinde resmen melodi sıçmışlar. İnsanlar bu melodilerle 3 albüm yapacakken bunlar hepsini bir albüme sığdırmışlar ve benim gibi epik, mitolojik ve metal severleri mest edecek bir albüm çıkmış ortaya;4 yıl dinlerim artık... Çok sert, çok keskin; gaza gelmemek imkansız, sülaleniz ölmüş olsa albümü dinlerken unutursunuz o derece ve beni ilk kez bir death metal parçası bu kadar duygulandırabilirdi: The Embrace of the Endless Ocean ... Grup elemanlarının da dediği gibi bu parça şu güne kadar yaptıkları en epik parça. Gerçekten de öyle; bence epiklik kavramı tam da budur, zaten bunu adamlardan daha iyi kimse bilemez, kültürlerinde var bu. Parçanın diğer parçalardan en büyük farkı, hiddet içinde okyanusta savaşan bir savaşçının yavaş yavaş öleceğini anlaması ve özlem duymasını ardında da:


The icy waves embrace my skin
I am going numb
The endless ocean swallows me
This will be my cold wet tomb
Won't feel the breeze of my home shore
nor see the lakes or winter snow
my hopeful dreams lie ripped and torn
father, I die aloneeeee

diye haykırması... 6 Aralık konsere geliyorlar Parkorman'a. Kan çıkacak, kemik kırılacak o gün, o kadar diyorum :)


Bir diğer öküzler gibi dinlediğim albüm de Gojira'nın son albümü. The Way of All Flesh grubun dördüncü albümü ve bence From Mars to Sirius'tan sonraki en iyi ikinci albümleri. Yine inanılmaz riff'ler, melodiler, teknikler... Grup zaten feci derecede humanist ve çevreci bir gruptur, dersiniz ki "jazz mı yapıyor" hayır, allahına kadar death metal yapıyorlar. Bunların bazen Fransız olduklarından şüpheleniyorum :) Bu arada grup inanılmaz metaforlar bulup inanılmaz klipler çekiyorlar. Son klipleri beni çok etkiledi. Kısa film olsa ödül alır o derece güzel bir klip. Göbekten çıkan zincire bağlı bir tabutu sürükleyen kadın figürünü ben ilk kez gördüm, varsa "şu klipten/filmden araktır" beri gelsin. Son klipleri: http://www.youtube.com/watch?v=_Gv7fo6mefo (sözlere dikkat)
Fotoğraf fotoğraf işlenen başka bir süper klipleri: http://www.youtube.com/watch?v=f5By-5mLHk4



En sona da Volbeat'i sakladım... Yeni albümleri o kadar sarmadı ama ben bu grubu yeni dinlemeye başladım. Daha önce başlamıyor oluşumun nedeni de grubun "Elvis metal" olarak lanse edilmesiydi. Sevmiyorum kardeşim Elvis, kral filan tanımam ben. O yüzden dinlemedim etmedim ama dinlediğimde gördüm ki alakası yok lan, benziyor diye yaptıkları şeye bak! Grup Danimarkalı ve yeni şeyler deniyorlar, ülkelerinde de epey ödül filan aldılar, şu anda da dünyaya hızla yayılıyor hayran kitlesi. "Etkilendiğimiz gruplar" dedikleri de : "Elvis Presley, Napalm Death, Johnny Cash, Little Richard, Jerry Lee Lewis, Chuck Berry, Fats Domino, Ramones, Social Distortion, Motörhead, Black Sabbath, Dio, Megadeth, Metallica, Manic Street Preachers, Ministry, Iron Maiden" diyorlar. Gayet de doğru aslında. Hepsinden tatlar var.

Ben en çok Rock The Rebel Metal The Devil albümlerini sevdim. İşin ilginç tarafı bu grup beni mutlu ediyor. Parçaları hiç öyle mutlu olmasa da (mesela şöyle sözleri var The Garden's Tale , Mr. & Mrs. Ness , Danny & Lucy ) bende güzel hisler uyandırıyorlar ilginç bir şekilde. Ters bi insanım, söylememe gerek yok sanırım :) Volbeat'ten de 2 parça koyalım merak edenler için o zaman...


29.10.08

Hangimiz daha mutlu yarışı


Fotoğraftaki "ucubeyi" tanımıyorsanız tanıştıralım; John Merrick. Nam-ı diyar Fil Adam. The Elephant Man'i izlemediyseniz çok şey kaçırdığınızı peşinen söyleyebilirim. Eric bergren'in senaryosuna, Lynch'in de yönetmenliğe parmak soktuğu eşsiz bir filmdir. Filmi şimdi anlatmayacağım ama tanık olduğum bir olay aklıma bu filmi getirdi.
Yenikapı'ya Sena'yı bıraktıktan sonra geri dönerken Taksim'den bir babayla kızı otobüse bindi ama otobüsü kıl payıyla yakaladılar. Camdan izliyorum bunları ama adam, kız sanki kaçacak da adam onu zorla alıkouyormuş gibi gözüktü. daha sonra otobüse bindiklerinde öyle olmadığını anladım.
Adam 50'li yaşlarıda, saçları hafif uzun ve toplu, yarısı beyaz, 1.80 civarında biri. Kızı da uzun siyah saçlı 1.60'larda. Kızın hareketlerinde bi gariplik sezerken yüzünü gördüm ve gözlem mekanizmam açıldı adeta. Kızda spastik bir sorun var, belli. Sürekli sekteli hareket halinde, suratında bir çok deformasyon olmuş, yanılıyor olabilirim ama akraba evliliğinden olmuş olabilir bu kız çocuğu. İşin ilginç tarafıysa kız "gerçekten" yaşlı gibi gözüküyor. 30'larında gibi ama çocuk olduğu belli. Her yanı kırışıklıklarla dolu, dişleri dökülmüş, tek tük kalmış, anlaşılmaz şeyler söylüyor ama bizden kelimeler değil. Fakir bir aile gibi değiller. Babanın da kızın da giyim kuşamı yerinde, marka ayakkabıları var. Kızla otobüsün ortasında en öne oturdular. Baba önce kızı cam tarafa geçirdi ama kızın elleri durmuyor, oraya buraya vurup bağırmalar gibi sesler çıkarıyor. Cama sert vurmaya başlayınca yer değiştiriyorlar... Bu sırada tabii tüm otobüstekilerin dikkati bu çifte çevriliyor. Kalabalık da sayılır otobüs...
Kızdan gözümü çevirim adama bakıyorum. Sıkılıyor ve ama alışmış belli ki. Kızını gezmeye çıkarmış , 29 Ekim şenlikleri için ve evlerine geri dönüyorlar diye bir senaryo yazdım ben. Kız kımıl kımıl ettikçe çevredekiler biraz daha uzaklaşıyor, baba da kızının kafasını dizlerine yatırıp iki eliyle kalkmasın diye üzerine abanıyor! Saçlarını okşuyor sırtını sıvazlıyor bir baba şefkatiyle. Tabii asıl amacı kızının "bize" zarar vermemesi, rahatsızlık uyandırmaması (empati kuruyorum ve ruhum ölüyor gibi oluyor)... Kızın elleri ayakları yine durmuyor. Sonra farkediyorum ki kız gülüyor, bildiğimiz, hepimizin yaptığı gibi bir gülümseme. Hiç bir kusuru yok.
----
Normalde bu tip insanları gördüğümüzde bize öğretilenler "şükür et bak neler var dünyada tüh tüh" idi. Bunun artık zırva olduğuna inanmaya başlıyorum. Hadi akıl hastalarını geçtim, bu tip insanların kendi dünyalarında, kurallarının olmadığı, sadece "yaşadıkları" bir mekan bu dünyada "yaşamak" bile mutlu olmaları için yeterli. Bizim herşeyimiz var, bir kaç tane şeyimiz yok ve bu mutsuz olmamıza yetiyor... Hangimiz acınacak halde? Otobüste "kurallara" uyuyor, bağırmıyor, ellerimizi bir birine vurarak anlamsızca alkış tutumuyoruz diye buraların "ağası" biz miyiz? Ya da elde etmek için bir çaba harcamadığımız düzgün fiziğimiz mi onlara acıma hakkını bize veren? Neden onları bizden daha az mutsuz ve "şükür edebilme" abidesi olarak görüyoruz? Bence çok eğleniyorlar; farkında değiller bindikleri şeyin otobüs, etrafındakilerin de koyun insan olduklarının ve eğleniyorlar resmen. El çırpıyor kız son sürat.
Kız elini otobüs demirini tutan bi kadına vuruyor. Kadın yüzünü buruşturup ona bir bebek muamelesi yapıyor "hıımmmmmm" diye, bir işaret parmağını havaya kaldırmadığı kalıyor, sinirlerim tepeme çıkıyor. Görmüyor musun menapoz teyze kızı? Senden benden bizden biri değil, ona kızma hakkını sana kim veriyor sana dokundu diye? Sen misin onun tarlasına çıkan, o mu? Yargıç olma hakkını sana kim verdi diye düşünüyorken "tabii ki ailen" cevabı geliyor aklıma... Hepimize o "güdüyü" ailemiz veriyor. . . Kızın belki de "bizden" olduğu tek nokta sırtını okşayan insanın "babası", olduğunu bilmesi. Kız "ailesini" biliyor. Huzurlu olduğu her halinde belli, kasları buna izin vermese de...
Derken aklıma Fil Adam filmi geliyor. John kalabalık için farkedilip insanlar tarafından kovalanırken şahlandığı ve film tarihine altın harflerle yazdığı o diyalogu sarfediyor:
I am not an elephant! I am not an animal! I am a human being! I am a man!
... sonra inmem gereken durağa geliyorum ve yanlarından geçiyorum. Babayla saniyelik gözgöze geliyorum. Her şeye rağmen mutlu. Benden 10 kat daha mutlu olduğuna iddiasına girerim. "Şükret abi haline, neler var ah ah" diyesim geliyor, diyemiyor, buraya yazıyorum...

28.10.08

İnternet yasakları ve paranoyaklık


Nasıl bir ülkede yaşıyoruz, yaşatılmaya mecbur bırakılıyoruz bazen anlayamıyorum. Bunun "bazen" oluşuysa tamamen benim hödüklüğümden. Kişisel dertlerimden kafamı biraz dışarı çıkardığımda bunları görebliyorum anca.


Youtube'u, ekşi sözlüğü, videolu porno sitelerini cart curt sitelerini kapattın anladık da en son ki Blogger-blogspot yasağı artık kafamda resmin geri kalanını oluşturdu.


Şikayetçi olan da, şikayeti dinleyen de hükmü veren de internet teknolojilerinden gram anlamıyor. Onlar için muhtemelen internet eşittir mail kontrolü ve MSN messenger.


Ulan TV'de her dakka internet reklamı yaptırmayı biliyorsunuz da internetin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Digitürk sağ olsun bazı blog'ların maçları ücretsiz yayınlandığından şikayetçi olmuş. Sonra da Diyarbakır mahkemesi tarafında da kapatılmış (niye Diyarbakır? ). Kapatılan ne? blogger ve tüm blogspot'lar... Şaka mısınız yaw? İnsanlar yahoo'dan, gmail'den, hotmail'den yasalara aykırı içerik takas etse paylaşsa bunları da mı kapatacaksınız? MSN'den Atatürk'e küfür ediyorlar diye tüm microsoft yazılımlarına set mi çekeceksiniz? Bir de demeçler vereceksiniz "rahatsızlık veren içeriği kaldıracak donanımımız yok" diye... Eeee... Bunu cezasını onbinlerce blog sahibine çektirme hakkını kim verdi size? Ortada milyon dolarların döndüğü bir reklam piyasası varken hele? Kim karşılayacak zararı? Adnan oktar'ın mı, digitürk'ün mü, telekom şirketleri mi... sadece sesli düşünüyorum. "hadi ayaklanalım arkadaşlar yakalım yıkalım" değil olayım. İnternette yasağa karşıyım. Denetimden yoksun basiretsiz sistemin getirdiği yasağa 10 kat karşıyım.


Paranoyaklık konusuna gelinceyse bugün blogger yasağı kalktı ama Google video sayfası açılmadı saatlerce. İnsanlar da haliyle "kesin yasaklandı" teoriler ürettiler ve bunlar internet portallarıyla yayıldı ve yayıldı. Sonra kazın ayağı belli oldu ama kendi içimizde ne kadar acınacak halimize güldüğümüz ortaya çıktı. Alay konusu olan "ıyy oraya da tatile mi gidilirrr " dediğimiz ülkelerin bilişimde bizden 15 kat daha iyi oluşu pek hayraalamet olmasa gerek.

Hız öldürür

Şimdi ben yaklaşık olarak 2.5 senedir işe servisle gidip geliyorum. Bunun 1 senesinde dönüşte metro veya otobüsü de devreye sokuyorum. O yüzden "İstanbul'da trafik" ne nanedir, yeterince iyi bilmekteyim. Bildiğim şey de trafiğe çıkılmamalı lan bu İstanbul'da. Uzak durulmalı resmen. Psikopat kaynıyor.

Bizi anadolu yakasından Avrupa yakasına geçiren servis şeması feci kalabalık. Böyle kaç defa servis şoförü değişti, inanın sayamadım. Ama hepsinin ortak bir yönü vardı: HIZZZZZZZ


Şimdi trafik varsa tabii basamıyorlar ama yol bir boş olmaya görsün. Allah'ım gören de F1 plotu sanacak resmen. Yani öyle böyle değil, köprüden sonra bir basıyo adam oturduğun yere yapışıyon. Bir de kitap okumana filan da engel oluyo bu. Bir rahatsızlık ki tarifi yok. Hadi hız yapıyorsun, trafikte başkalarıyla da yarışıyor adam (şimdiki servis). Eğer onun gibi başka bir psikopat servis şoförüne denk gelirse allah yani, yan yana bi o basıyo bi bu. Kim tırsarsa ilk ya da yolu ilerideki sapakta değişecekse o yenilmiş sayıyo. Ulan böyle dayaklık adam görmedim. Daha mideye susam tanesi girmemiş sen pedala abanıyon. o pedal var ya... Gücüm yetmez işte, o yüzden buradan kendisine saydırmayı uygun buluyorum :)


İnsan korkuyor haliyle hızdan, hız yapandan. Geçerli nedenlerim de var. 1 kere facianın eşiğinden döndük (sonra anlatırım) bir kere de kırmızı ışıkta beklerken, niyazi oluyordum (bunu da sonra). Bunların dışında da irili ufaklı potansiyel kazalar yaşadım o yüzden feci tırsıyorum ve muhtemelen araba filan da alıp trafiğe çıkmam. Olur da yarışmalardan araba filan çıkar (ehuehe hayale bak) satarım hemen, yerim parasını.


Şimdiki servis şoförü artık gözümde harbi F1 pilotu. Ama adamın büyük bir farkı var, feci şekilde trafik zekası gelişmiş. Yani bir otobüsün arkasında 90'la gidebiliyor ve arada 1 metre bile yok. Otobüsün durması gerekse yapışacaz sinek gibi ama hiç böyle birşey olmadı, hissediyor adam resmen. Aynı şekilde 4 şeritli yolda bir sağa bir sola son süratle giderek eğlenebiliyor. Yani içlerindeki bir sürücü çömez olsa, hele bir kadın olsa bittik, yan yana tokuşacağız ama bu da olmadı hiç. Allah mı koruyo anlamadım ama Allah korusa bu adamı başımıza vermezdi her halde :)

Hız yapmayınız, yaptırmayınız, yapandan da uzak durunuz efenim. Gerenk yok böyle ucuz kahramanlıklara, hayat kısa (şiir de yazim ben bi ara en iisi)

Küçük dev robot: Wall-E

Pixar'dan artık korkmaya başladım. Resmen korkuyorum yeni bir filmi çıkmadan önce. Adamlar artık inanılmaz büyüdükleri için korkunç derecede kaliteli animasyon filmleri çıkarabiliyorlar. Yani nasıl bir render teknolojilerine sahiplerse bir onlarda olduğundan eminim (Gerçi Final Fantasy'nin Hyper-real teknolojili filmi kadar olamadı hiç biri ama o da çok duygusuzdu).



Wall-E'yi sinemamıza getirirken de adını değiştirmeyi ihmal etmemişiz: Vol.i olmuş. Lan dana baş çevirmen, filmde W.A.L.L.-E'nin açılımı bir sahnede gözüküyor. Niye anlamını bozuyon? Neyse... Filmin görsel olarak yıkılıyor oluşu değil de son derece duygusal oluşunu beni benden aldı. Yani bir robota insanıvari gözler verecek, tepkiler yükleyecek, sevme sevilme dürtüsünü aşılayacak ve fedakarlığı öğreteceksin ve buna da robot diyeceksin. Hem de tasarım olarak son derece şirin olacak? Öyle robota can kurban yani... Daha önce bu tip filmler oldu ama genelde üstünkörü sci-fic şeklinde oldu ve ya şirin olamadılar ya da duyguları olmadı (BladeRunner'ı saymayalım). Wall-E (ki ben kendime devşirdim VOLY diyorum euheuh) bu yüzden çok farklı ve bu yüzden çok beğenildi.




1 buçuk saat kadar kısa bir süreye o kadar çok şey sığdırmış ki film, izliyorsunuz ve etkisi daha sonra içinizde kendisini göstermeye başlıyor.WinRAR içinizde Extract ediyor sanki filmi, büyüdükçe büyüyor. Humanist yanı harika. Her sahnede size bir gönderme ve bir mesaj bulunuyor. Kesinlikle çocuk çoluk filmi değil. Basit sahneler ama unuttuğumuz hisler. Wall-E'de herkes kendinden birşey bulabilir. Şahsen beni çok etkiledi hatta göz sulandırdı. Eve'sı yani peşinden koştuğu diğer beyaz robotla olan (filmin başında olmayan) ilişkileri şahaser resmen. Pixar'dan başka kimse bu sahnelere imza atamazdı zaten (kafiye de yaparım:P). Monster Inc'ten sonra en iyi Pixar filmi bu (şu anda birinci gözümde ama ani gazdan dolay böyle düşünmek istemiyorum :))

Film hakkında başka ne söylesem spoiler olacağı için kısa kesiyorum. Kafanız sıkıntıda olsun veya olmasın, izleyin lan bu filmi! Zorla!

IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0910970/


Yağdır mevlam su

24 Ekim Cuma'dan itibaren İstanbul'un tavanı delindi resmen. Ebem kadar yağmur yağdı da yağdı. Tabii ki şikayetçi değilim, oh barajlar dolsun, yollar temizlensin, tarlara bereken gelsin (hö?) falan filan ama yuh dedim. Yağmurdan uyuyamadım yani, şakır şakırrrr. Bir de benim odamın baktığı yer bir çok apartmanın kümelendiği bir yer ve ortada kalan dikdörtgenimsi boşluğun üstü PVCmsi bir maddeyle kapalı. Yağmur onun üstüne doğru yağdığından böyle kafamda bir death metal konserinde davulcunun gaza gelip deli sololar atmasına neden oluyor.
Hem yatıyorum gece, kalkıyorum gece, işten eve geliyorum ulan yine gece! Ben ne zaman güneşten faydalanacağım? Bir haftasonu dışarı çıkma korkusuyla evde pineklemekle geçti (gerçi güneşli de olsa bişi farketmeyecekti, yazılar dağ olmuştu da:)). Hah dedim Pazartesi geldi kesin gider yağmur gelir güneş (ne alaka?), heee, al sana, nahh. Saat 17,30 olmadan hava karardı. İnsanın istemden de olsa içi sıkılıyore. Londro'da mıyım neyim anlamadım. Neyse ki Salı günü güneş kendisini gösterdi. O kadar ki işe gelirken durmadan gözlerimi kamaştırdı. Güneş gözlüğüm olsa takardım, o derece.
Her yağmurlu günlerin arkasından güneşin geleceğini bilmek güzel olsa da önümüz kış, sıkılmak için hoş bir neden.

27.10.08

"Kusmaya" geldim...

Madem bu bloga ilk mesajım, neden böyle zaman kaybı bir işe giriştim belirteyim. “Size ne ya” demek yerine, oturdum düşündüm ki, yazmak gibisi yok. Dergiye veya eşe dosta her şeyi yazamıyorum. Kendimce eğleneceğim bir alanım yok. DvK Sinema Blog’una zaten film kritikleri gibi şeyler karalıyorum. Ama ben “kusmak” da istiyorum!

Bu bloga sanırsam aklıma ne geliyorsa yazacağım... Film, müzik, oyunların dışında neler oldu, ne oluyor, nefret ettiklerim, sevdiklerim, anlam veremediklerim, anlam arayışları, dedikodular, haberler, hayatla ilgili önerilerim, ipuçlarım, hiç bir başlık altına giremeyecek belirsiz ıvır zıvırlar ve şu an aklıma gelmeyen şeyler... Burasını depom olarak kullanmayı düşünüyorum. Her ne kadar beni sevmeyenler için güzel bir saldırma alanı açsam da SİL butonu benim elimde arkadaşım, boşuna ter dökmeyin :)

Blogun adı niye EskiyleYeni peki? Çünkü aynı anda ikisi de olabiliyorum şu sıralar. Zaten retro sever bir kişiliğim vardır, eskiden Level'dan Kafa Ayarı, ardından -şimdi de Oyungezer’de Piksel’i takip edenler bilirler. Hala 1970-80’lerden şeyler izler, dinler, oynar durur “Ah ah nerede o güzel günler” diye hayıflanırım. Bence karakterime cuk diye oturan bir ad oldu.

Burayı sanırım dergiden de okuyuclar takip edecektir. “Aha Volkan’ı hiç böyle pis biri bilmezdik” diyeceksiniz, bakın uyarıyorum :) Söylediklerimin, yaptıklarımın hiç bir zümreye ait olmadığını belirtirim bak sayın okuyucu :) (müşteridir, velinimettir ehueh)... Neyse lafı fazla uzatmaya gerek... Yazacak çok şey var gibi...