• Sense8 ile yeni yıl

  • 2016 dizilerinin gizli Hit'i: Quarry

  • John Carpenter geri döndü!

31.12.08

son yazım


son ama 2008'in son yazım bu olsun bakalım...

1 saatten az kala, henüz kafayı bulmamışken birşeyler söylemek diye geçti içimden. kaç kişinin de okduğu pek önemli değil açıkçası. Ben gözlerimi kapayıp hava gitarı yaparken stadyumda konser verdiğini hayal eden bir adamım :))

"2009 size umarım XYZ getirir" tarzında formülize edilen günlerden bi 25 tane geçirdim. Bunların da sanırım bir 12 tanesini hatırlıyorum. Her yılın aynı günü aynı temenniler edilir. Bana biraz da "hemen söyleyeyim de aradan çıksın"cılık gibi gelir.

Zaman insana ne getirir allah aşkına? Zaman insandan götürür eğer onu kontrol edemiyorsak. Sağlığın da, paranın da, mutluluğun da gelmesi elimizde bence. Sadece farkına varamıyoruz yer yer. Eğer bunları "yeni" diye yıla-zamana- bırakıyorsak, ohoooo diyorum.

Tabii şans faktörü ayrı. O çok farklı bir boyut. Belki temennim "şansın yanınızda olduğu yeni bir yıl dilerim" olabilir. Kulağa da hoş geliyor. Özellikle benim bu temenniye ihtiyacım var, sık sık ediniz lütfen :)

2008 aslında en dolu yılım oldu. İlk günü itibariyle en güzel günümle başladı ve çok ayrı bir noktada bitti bitecek. Çıkarılacak derslerle, muhasebe edilesi günlerle geçip gitti mk hemen. Hele şu NTV'deki programla daha da bi geçmek bilmiyo(lan nasıl salak dansçı onlar, epic fail resmen :)). Neyse ki Victoria's Secret'a az kaldı :)

umarım yapmak isteyip de cesaret edemediğiniz her şeyi 2009'da yapacak cesarete ve güce sahip olursunuz (adım Yoda :P). mutlu olursunuz.

Final şarkımız da House of the rising Sun olsun. Sentenced yorumuyla gelsin :)


30.12.08

Farkedilmezlik


1.5 yıl önce yapılan ilginç bir deneyin maili geldi. Hani Forward olarak atılır ya tüm contact listesine, onlardan. Normalde es geçerim ama bu seferki bir hayli güzeldi. Güzellik anlayışımızın mekan ve zaman göre nasıl değiştiğini ve kaçırdıklarımıza dair güzel bir tespit. "Aaa bu eskii haberrr" demeyin, biliyoruz :)) Okumayın, es geçin olsun bitsin.


"Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider. Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider.
Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı... Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgula nmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba? "



Çalışmanın tüm metni şu ADRESTE. İngilizcesi ve zamanı olana kesinlikle öneririm. Videolar da da süslemişler.

29.12.08

Ve Kar yağdı

İstanbul'a yılın ilk ciddi karı yağdı. Yağmaya da devam edecekmiş. Ulan bu sefer sanırım karlı bir yılbaşı geçirebileceğiz. Oley:)
Ayrıca beyaz iyidir. Bu şehrin bayaaaaa ihtiyacı var beyaza. Neyse. Bu kadardı.

Tiyatro özlemi


En son hangi tiyatro oyununu izlediğimi unutacak kadar çok olmuştu. Halbuki çocukken çokça giderdim tiyatroya. Benim pederin arkadaşları vardı, alırdı zart zurt biletler, çocuk oyunlarına giderdim. Özellikle de Dormen tiyatrosuna (Feriköy'deydi). Arada bir de kenter'e gittiğimi hatırlıyorum. Gittiğim oyunlar da öyle ciddi şeyler değildi. Böyle dans eden çocuklar, renk cümbüşleri, bir şenlik havası vardı. Şimdi kaotik gibi geliyor ama o zamanlar eğleniyormuşum demek ki:))


Daha sonra ne olduysa oldu, tiyatro kelimesi sözlüğümden çıktı resmen. Sinemanın büyüsünden midir, üşengeçlik mi bilmiyorum ama tiyatroya gitmemenin de pek ihtiyacını görmedim, hissetmedim. Ama son zamanlarda çok gitmek ister hale gelmiştim. Hem tiyatro oyunlarını da senaryo olarak değerlendirmek istiyordum. 3 haftadır ha gittik ha gideceğiz dedik Ebru'yla, anca cumartesi Bavul Hikayesi'ne bulduk bilet, gittik izledik.


Vicdan'ın yazarı Raşit Çelikezer'in yazdığı bir oyun Bavul Hikayesi. Sadece iki karakter; karı-koca oyunda bulunuyor. 20 yılı aşkın evlilik hayatında çok çatlaklar oluşmuş, ihanetler olmuş, sevgiler, ihtiraslar yaşamış ama artık kopma noktasına gelmiş bir hikayenin sonuna denk geliyoruz ama oyunda bir çok zaman atlaması yapılıyor. Ufak aralarla yeni dekorlar konuyor ve eşlerin geçmişleri bize aktarılıyor. Her ne kadar yer yer güldürse de oyun klasik türk evliliklerin en büyük sorunu olan "monotonluğu" çok iyi anlatmış ve bunun için de her bölümde göze sokulan "bavul" seçilmiş. "Başkalarının hazırladığı bavullarla yaşayıp gidiyoruz" güzel bir tespit oluyor burada... Neyse. Özünde aslında üzücü bir hikaye ama bir gerçeğin de altını çiziyor. Ortada aşk varsa bile boşanmanın her şeyin sonu olmadığını hatta daha iyiye taşıdığını güzelce göstermiş. Tabii bir istisnadan yola çıkarak.


Neyse, gitmeye niyetlenen varsa öneririm. Ben asıl Victoria'ya gitmek istiyorum. 2009'un ilk haftasından sonra gösterilecekmiş sanırım. Hep sinema hep sinema da bir yere kadar :P (satarım böyle hemen de nihahaha)))
Bu arada bir aralar "tiyatroooo ölüyorrr" filan diyorlardı da, ulan bilet bulunmuyor hiç bi yerde. Nasıl ölmek bu. Cevahir'deki oyunlar 10 gün önce bitiyormuş. Röööehhhh yani.
Özlemişim tiyatroyu, kanlı canlı insanları önümde izlemeyi, alkışı, atmosferi... İyi oldu bu.

26.12.08

Youtube'a tam ve kolay erişim

Buradaki videoları ve başka yerdeki embed edilmiş youtube'ları, alternatif tunnel siteleri kullanmadan izlemek istiyorsanız, şu minicik ama işlevsel programı indirip kurun.

YOUTUBE JACKER 2İNDİR

Program son derece zararsızdır hatta CHIP'in de elinden geçmiştir. Bilgi için Tıkla inanmıyosan aaa :)

300.000 mum ve...

Electrabel için yapılan 30 saniyelik reklam biraz ağzımı açık bıraktı.
300.000 mum eşliğinde, stop-motion olarak çekilen reklamın "Nasıl Yapıldı" kısmı da gayet ilginç İzleyin efenim... Gevur yapıyor dedirtiyor.


Rüya ve Beyin(in) Oyunları


Rüyalarına benim kadar düşkün insan az vardır sanırım. İnsanlar "abi sen amma rüya görüyorsun ya, kıskanıyoruz" filan deseler de bunun günhanı pis, çok pis çekiyorum bazen.


Geçen gün hayatta en çok sevdiğim insanı çok kötü bir halde rüyamda gördüm. Tanıklık ettim. Oradaydım diyebilirim. Gerçek gibiydi ve çok, aşırı çok etkilendim. Arama, nasıl olduğu hakkında bilgi alma zorunluluğu hissettim. Endişelendim. Şüphelendim. Çünkü bazen de gördüklerim gerçek olur benim. Bu onlardan biri midir diye tüm gün kendimi yedim, kudurdum, ama bununla başa çıkabilirsin volkan, bişi olsaydı haberin olurdu volkan diye teselli verdim kendime. Diğer yanım da "kim nerden haber versin salak, hem niye versin" diyordu. Savaşı kazandım mı bilmiyorum ama savaştım diyebilirim.


Ondan sonraki günüm allahtan yazılar mazılar iş güç derken hızlı geçti, kafam başka yerdeydi, kendi iç sesimi dinleyecek çok zamanım olmadı ve öyle geçti. Dün de aynı tempoda geçti. Akbank kısa film festivalinin kapanış kokteyline gittim. Bizim hocanın davetlisi olarak. Ödül törenini izledik, birinci filmleri gördük filan. (Sapak gerçekten de güzel bir film olmuş. Eli yüzü düzgün. Kısa zamanda birşeyler anlatan ve Coen Kardeşler tarzıyla da süslenmiş, zengin, neredeyse profesyonel bir film. Fırat'ı kutlarım, kutladık da zaten). Ondan sonra da bi kaç tek ve uyku faslına girdim.


Uyudum. Hem de çok güzelce. Boş bir zihinle ama bilinçaltıma engel olamadım. Merak konusu geri dönmüştü rüyalarımda. Bu sefer rüyamda merakımı gidermek için kişinin okduğu okula gidiyorum. Ama böyle onlarca bina binlerce öğrenci var. Kaos hakim rüyama. Hava sıcak, terliyorum, tanıdık biri arıyor gözlerim ama yok. Ona buna soruyorum "nerede bu bölüm, nerede bu öğrenci" diye. Bilen yok. Çıldırmak üzereyim rüyamda ve ahaa gördüm seni!!!


Derken uyandım... Terlemişim. Su filan içtim. Yine yatım uyudum ve lanethim kendisini gösterdi. Rüyamda kaldığım yerden devam ediyordum. Aynı yerden. Sanki pause basmışım da mola vermişim sonra filme geri dönmüş gibiydim. Ondan sonrasıysa ağzıma edecek kadar güzeldi. "Eee ne var bunda" demeyin. Sabah 7'ye kadar tam 3 kez uyandım. Ve her seferinde uyuduğumda rüyam DEVAM ETTİ kaldığı yerden. Artık gebercem sinirden. Bu işkenceye son istiyorum. diyorum içimden.


Benim bir huyum da o gün 2 rüya görmüşsem son rüyamı hatırlarım. O etkiler en çok. Bu farklıydı işte. İş saatim gelmiş, ama kafam kalkmıyor. Dedim bu gün böyle geçmez. Bir tane adam gibi bir rüya gör, öyle kalk git. Yattım uyudum hemen. Kaldığım yerden yine devam ettim o güzel ama işkence rüyama. Bir daha uyandım, yine uyudum ve yine tekrar... Saat 10.30 gibi uyandığımda tam 5 kez uyanmış ve uyumuş, bir rüyayı hep takip etmiştim kafamda. İşe geç kalmışım, hiç de umrumda değil ama...


Çok da çileci bir insan değilimdir, bu niye böyle oldu bilmiyorum. Ve ilk kez yaşadım. Şimdi geçen günden daha meraklıyım. Savaşmaktan sıkıldım ve yoruldum. Bişilerin kendiliğinden olmasını isterken bunu kasttetmemiştim ben beynime... Binlerce "neden"li cümle ile yine dolu kafam ve aylar sonra ilk kez kafam bu kadar çok ağrıyor. "dinleneyim" dediğim uyku bile bana işkence yapıyorsa bildiğim tüm küfürleri biiipsiz ediyorum.

25.12.08

Korkarca !


Çok korkar oldum ben yaa :)) Bu hem çok kötü hem de çok komik bir olay aslında. O sahne geçince beni bir gülmek alıyo, resmen kendime sırıtıyorum.

Şimdi ev arkadaşımla ben böle sık sık korkuturuz bir birimizi, arkadan sokuluruz böyle bi sallarız bir birimizi, film-dizi izlerken odaya bağıra bağıra gireriz, ben hele böle bommmmm die bi efektle girerim bu tavuk gibi kanatlanır oturduğu yerden uehuehue, ama şimdi farkettim ki en ufak şeyden korkuyorum.


Yatarken böle bi ayağım diğer ayağıma değsin, eğer dalmışsam ayağıma bakıyorum bişi değdi aaaa diye :) hele dün restoranta giriyorum böyle, dışarızı buz kesiyo, içerisi de sıcak, tam ben kapıyı açtım, kafamı soktum içeri, birden gözlüklerim buhu oldu böyle ama hiç bir yeri göremedim bi anda, tam da o sırada içerideki müşterilerden biri, cam masasına bardağını hızlıca vurdu çaaaatttttt diye. Görüntü ve sesi aynı anda duydum ya ben, dedim eşhadüenllleeee, tüp filan patladı sandım aushuaduha. Yani tam ben giriyom tüp patlıyo suratıma haahah, aslında hiç şaşırmam da, bi an öyle yusufçuk oldum, 3.5 attım, bi kaç saniye sonra olayı çözdüm kafamda hiç bozuntuya da vermedim, hazır olda gittim oturdum boş bi yere :))

Dün gece de uyuyorum böyle, bi haşırtı koptu holde. Ev aradaşım da yok evde gece. tekim (hihihih) allah dedim biri var evde. Ulan kapı kilitli, çengeli zinciri zımbırtısı takılı, pencerelerde zaten açık delik yok, sinek giremez eve, bendeki paranoyaklığa bakın "evde biri var" hahahah. Daha önceden de bi sopa yapmıştım kendime, uzun fırçanın yarısı kırık ve o kırık bölgesi sivri. Yani kodummu mızrak görevi yapar direkt :))) (evime girmeye kalkmayın diye söylüyorum eeuhehe)... tırsa tırsa kalktım, kapıyı açtım böyle bakınıyom, e yok bişi, yere bi baktım böle poşetlerin olduğu bi yüklük var onlar devrilmiş. Ellahhhımmm dedim bi güldüm gece gece... Daha neler var da bu kadar kendimi rezil ettim yeter :P Bir korkak olarak yaşantıma devam edeyim ben nihahahohoh

24.12.08

Dumurlardan dumura parande atmak

Guitar Hero'yu severim sayarım. Her ne kadar kime öğrettiysem artık benden iyi oynasalar da GH World Tour'un PS3'te deliler gibi oynama niyetindeyim (böyle grupça) ama yani, yani, bazı insanlar harbi insan doğmuyor yahu. Soğuyorum herşeyden onlar sayesinde :(

Aşağıdaki video 13 yaşındaki bir "androide" ait. Çocuk daha 10 günlük GH oyuncusuymuş ve oyunun belki de en zor parçasını 1 tek yanlış notaya basmadan, %100 ile bitiriyor! 3087 nota hatasız basıyor hayvanoğlu hayvan Expert'te! Ulen öyle çocuğum olsa içine şeytan kaçtı diye yakarım ben :)))
Nasıl kıskanıyorum bi de, anlatamam yani, ben videosunu takip edemiyorken çocuk hatasız çalıyor hatta bazı yerlerde sağ elini de kullanıyor tuşlarda! Havasını yediğiminin! Git lan bu gezegenden! Görmiyim bi dahaaa :)))

22.12.08

Parlak Tırnaklar ve Uçan Gökyüzü

Babamdan bana geçen en büyük kötü alışkanlık tırnak yemedir. Sanırım orta okuldan beri yiyorum. İçimden de bir Tırnak Ağacı çıkmadı henüz. Sonra aklıma geldi ki, ben hiç tırnak yemeyi bırakmayı istememişim. Bu yüzden de hem kendimden iğrenip hem de yemeye devam etmişim. Şu sıralar yemek istemiyorum (tokum:P) böyle eczaneden bişi aldım, oje gibi, cila gibi, sürüyon tırnağına 2 günde bi, ağzına getirdiğinde suratın göt gibi buruşuyo elini çekiyon ağzından. İşe yarıyor mu? Yarıyor valla. O kadar ki uzadı tırnağım euheu. Ama geçen artık film izlerken nasıl dalmışsam girişmişim serçe parmağıma, azğım yavşamış böle ama inat ediyorum "yiycemm ulan seniii" diye. Sonra bi kendime geldim, dedim olm volki salak mısın nesin, çat 2 tokat çaktım kendime, çektim ağzımı elimden. (eet aynen böle). Eczanedeki adama da selamlarımı yolluyorum buradan!!! Dedim "hacı bak parlamaz di mi bu" "Yok yok, bu unisex" "Baaak bana öle sex mex konuşma kodummu..." neyse inandım aldım. PARLIYO bu be! İnsan içine çıkamıyorum, utanıyorum. Nonoş mu derler başka bişi mi derler diye. "Ama abi o ilaç vs" diyene kadar adamı alırlar aşağı walla. O yüzden parmaklarımı kestim dermişim auhsduhasd... Yok yok, öle parlak parlak geziyorum gerçekten. Hele bişi desinler.

Uçan Gökyüzü de nerden aklıma, şuradan, God is an astronaut'un aynı adı taşıyan son albümleri öldürüyor beni, delirtiyor, göçertiyor, çökertiyor, aptallaştırıyor, transa sokuyor ve bi çok şey yapıyor. Çok başarılı hede hödösünü geçtim, yani ben uzun zamandır gözlerim kapalı bişi dinlerken sözsüz bir parçanın beni bu kadar uzaklara, yukarılara götürüp aşağı bırakıp, tam düşecekken tekrar kavrayıp salladağına tanık olmamıştım (Helios da ayrı bi vakadır elbet). Akira abimizin albümleri de böyledir ama onlar genelde daha karanlıktır. Bu tam öyle değil işte. Yani uçuyor hissi veriyor bana özellikle. Sonra da uyutuyor. Serviste uyuyamam normalde, uyuyorum bunla. O kadar ki, işteyken masanın başında omzuma düşüyor kafam sık sık. Uyuşturucu gibi sersem de yapmıyor. Bilmiyorum aslında, ama bişileri özletiyor, şükrettiriyor, ilham veriyor, abi şu kısma şöyle bir film sahnesi çekilirdi dedirtiyor. Bu da bendeki ayrı bi sendromdur. İnsanlar filmlere müzik yaparken ben çoğu zaman müziklere sahne düşünürüm. Düşündüğüm gibi de kalıyo :P

Ama öneririm bu albümü, uzanın yatağa, repeat'e de basın. Tüm gün dinleyebilirsiniz. Kim korkar uçmaktan :P

Bir Dexter sezonu daha geçti...



(Spoiler içermektedir)


1 hafta gecikmeli de olsa, Dexter’ın sezon finalini izleyebildim ve bir finalle daha Dexter’a şapkamı çıkardım. Gerçekten şu anda bence TV’lerden dönen diziler içinde Dexter büyük bir yere sahip. 50 dakikalık bölümleriyle bir diziden ötesi olabilmeyi bildi bence dex.

İlk ilki sezon kitaptan olduğu için izleyiciye pek bir fırsat sunulmuyordu diziden içeri girmesi için. İzliyoruz ve haftayı bekliyorduk ama 3.sezon kitaptan uyarlama olmadığı için bir çok avantajı vardı ve bunları iyi kullandılar. “Sen olsan ne yapardın” sorusunu sık sık biz izleyicilere yönelttiler. İç dünyamızda muhasebe yaşadığımız sahnelere yer verdiler ve dünyanın bazı gerçeklerine de Dex üzerinden ayna tuttular.

Dexter’ın da ilk sezondan bu yana gelişimini hayretlerle izledik. Özellikle bu son sezonda Dex çok daha iyi bir hal aldı. İzlemesi keyifli bir katil oldu ama bunu ilk sezondaki gibi her bölüme bir insan keserek değil de Dex’iç iç halini göstererek yaptılar. Monologların dozajı da az azalıp rahatsız edicilikten çıktı. Sadece Rita ile değil çevresiyle bir çok iletişimde bulundu. Büyüyor gibiydi Dex. Tabii her büyümekte olduğu gibi herşeyin gözüktüğü gibi olmadını da şahit oldu. Babası doğru söylemişti belki de. Gerçekte, hep yalnız olacaktı...

Finale gelirsek, mest olduğum vallahiiii diye bilirim. Dex’in ağlaması, Rita’nın yanında olmak istemesini, oğlunun doğumunu görmesini, korumak istemesini en şiddetlisinden istemesi, görülmeye değerdi gerçekten. Zaten son monolog yıkıp geçti beni. Tabii her soru işaretine de cevap verilmedi. Dördüncü sezona bırakıldı çoğu şey. Özellikle de Dex’in evlilik sonrası, doğum öncesi neye dönüşeceği, Deb’in arşivden gelen dosya sonrası Dex’e ne diyeceği ve Rita’nın sırlarına karşın Dex’in sırları... Yeni bölümleri sığırlar gibi beklemek için güzel bir finaldi gerçekten.
Çok yaşa Amerika'nın en sevilen seri-katili Dexter Morgan :PPP

Ve itiraf etmeliyim ki
bunca olan şeyden sonra...
Hayat güzel.

19.12.08

X-Men Origins: Wolverine

5 gün gecikmeli de olsa paylaşmak lazım bu güzel Trailer'ı. X-Men 1'in öncesine gidiyoruz. Wolverine'i daha yakından tanıyacağız ama daha güzeli GAMBIT VAR ULAN! Ona da özel film isteriz ey Marvel!


İnsanüstü Facebook Kullanıcıları!


Facebook'ta en son moda olan gruplarla anladım ki son derece armut bir internet kullanıcımız var ülkemizde. Gerçi geri kalan her yerde mükemmel de internetteki armutluklar mı batıyo diyeceksiniz, haklısınız ama Facebook'takiler çok daha gözümün önünde oluyor, hem gülüp hem de nasıl ya ciddi misiniz oluyorum :)


"Profiline kimler tıklamış, bilmek ister misin" "Seni kimler silmiş, bilmek ister misin", "kim sana pandik atıp kaçmış bilmek ister misin", "seni şimdi, şu anda kim izliyor, bilmek ister misin?" gibi klon gruplar açılıyor. Açılıyor açılmasına da bunların üye sayıları MİLYON olacak lan! YUH! Bu kadar mı saf olunur? Ondan sonra, insan bu kadar mı meraklı olur? Sanane profiline kim bakmış, kaç kişi bakmış, kim silmiş vs... Eskiden en mantıklı facebook app'i Kimler Online idi, onu da instant message ile çözdüler. Gerisi faso fiso arkadaşlar, gelin böyle şeylere kulak asmayın, reklam kurbanı olmayın. O tip grupları da Spam olarak bildirin. Benden de size bir Tadelle... :P


18.12.08

Book Art

Artık kitapları çöpe atmıyoruzzzzzz... Ne yapıyoruzzz... Book Art hedehödösünde değerlendiriyoruz.... DA ... neşter lazım bea böyle detaylı kesme işlemi için?

Ey samimiyetsiz Türk gençliği!

Geçen, dergi mail grubuna berkant'ın attığı foto galeri mailinden aklıma geldi bazı şeyler.


Yunanistan'daki malum durumunuzdan haberiniz vardır mutlaka. Ülkenin başta anarşistleri olmak üzere çoğu gencin riot'a katılması ve çevre ülkelerden de destek görmesini izliyoruz TV'lerde. Destek veren ülkelerin listesinde Türkiye de var.


Çoğu konuda olduğu gibi bu hareket de bana yalancılığın, "komşuya yaranayım"cılığın daniskası geliyor. Neden? Çünkü bizim ülkemizin halkı (bunu gençliğe kadar indirebiliriz) hakkını savunan, savunsa da bunu en fazla "facebook'ta gruplar açarak, olmadı yol köşelerinde imza toplayarak", 3131'e mesaj yollayarak yaparak yapan bir zihniyet. Biraz korkak, biraz iyimser, biraz da bana dokunmayan yılancıyızdır. Asla bir Fransa olamayız. Akbile %50 zam gelse İstanbul'un öğrenciler tarafından altının üstüne getirileceğini değil düşünmek, hayal edebiliyor musunuz hiç? Hayır tabii ama Avrupa'da bunlar olabiliyor.
Yunanistan'daki olayın daha beterleri Türkiye'de oldu, oluyor da ve bizim "Protest gençlik" o zamanlarda nedense kabuğunda olur. Tabii ki protestliğimiz bile garip. Ya gider konsolosluk basarız ya da Galatasaray Lisesi önünde eylem yaparız. Oralarda ego şişirmesi daha popülerdir çünkü! Çevremizdekilerin başına gelenler karşısında susup yakınımızda dahi olmayanların başına gelenler için "tepki göstermek" her ne kadar doğruysa, o kadar samimiyetsiz geliyor işte bana bu yüzden.


İyi şeyler yapabilmek için bazen kötü şeyler yapmak zorunda olduğumuz bir gerçek artık bu dünyada. Hele ki günümüzde. Ben de kendimi asla bu sınıftan soyutlamıyorum ama en azından sanırım samimiyetsiz olduğumuzu görebiliyorum. Doğalgaza gelen %1 milyarlık zam karşısında kim ne yapmış örneğin en son? Örnekler o kadar çoğaltılabilir ki, hazin bastırılmış gençlik için oturup ağlayabiliriz. "Oğlum/kızım, sen okuluna git, işe gir, güzel para kazan, helal süt emmiş bir eş bul evlen, çoluk çocuğa karış ve sıcak yatağında öl" cülük, evet güzel bir parodi... Lakin birileri oyununuza çomak sokunca da insan Guy Fawkes'çılık oynayabilmeli (tabii bu çomak ille size-bize de değmesi gerekmiyor)... Farklı bir duyarlılık bu...
Özeleştiri: Birileri de işte benim gibi çıkar işte böyle blog köşelerinde bık bık öter.


Aşağıda Yunanistan'dan çekilen hoş fotolar var. Gençler harbi iyi iş çıkarmış :)) (fotoğraf çekmek konusunda da bir hayli iyiymişler)


















FOTO GALERİ İÇİN TIKLA

17.12.08

YOUNG PEOPLE FUCKING (2007)

Sinema blogu olarak gayet şık duran Sineogrenik için birşeyler karalamaya başladım istek doğrultusunda :)

İlk zımbırtım da Young Peple Fucking. Şuradan okuyabilirsiniz.






Öyle bir geçer zaman ki


Siz hiç zaman kavramınızın ayarıyla oynadınız mı?

O ayar daha sonra yalama olup bozuldu mu?

Dakikaların günlere , günlerin dakikalara dönüştüğüne hiç tanık oldunuz mu?

Hem de bu döngünün peşi sıra kafanıza vurduğunu, hiç hissettiniz mi?

Zaman geçmiyor derken bir çırpıda geçen zamandan şikayetçi oldunuz mu?

Aslında bu şikayetlerinizin çok anlamsız olduğuna kanaat getirdiniz mi?

Bazı şeylerin kontrolünüzde olamayacağı gerçeği altında hiç ezildiniz mi?

Senin gibi zamanın taaaa e3w234%^'+3#½$23 diye küfürler savurdunuz mu?


Ben savurdum...


Yakın bir zaman kadar geçmek bilmeyen günler yerini durmadan, büyük bir hızla geçen zamana bıraktı. Hani dersiniz "çok fazla atraksiyona girersen veya mutluysan zaman çabuk geçer", ee onlar da yok. 1 hafta öncesi nasılsa hala aynı sayılır ama ben bayramın başlama gününü DÜN gibi sanıyorum. Yani Pazar gecesi ile Çarşamba öğle saatleri arasında belki 10 saat geçti diyebilirim... WTF!!!

İnsanın neresindedir bu zaman ayarı düğmesi, bilen beri gelsin.

16.12.08

The Chaser -Chugyeogja- (2008)

Baylar ve bayanlarrrrr... Size 2008'in en iyi Kore filmini sunmaktan gururrrr duyarımmmm...
The Chaser (Chugyeogja)



Güney Kore sineması büyüleyicidir, bunu 1 milyon kez söyledim, söylerim de. Çünkü böyle bir sinema yok şu anda dünyada. İsterseniz sadece bir izleyici olun, isterseniz kamera arkasında çalışan biri, eğer fanboy değilseniz Kore sineması karşısında saygıyla eğilmemeniz için hiç bir neden yok. Her ne kadar Japonların "bez bebek"lik cinsliğine fazla da özenseler, hiç dibe sürüklenmeden kendi yağlarında harika işler çıkarmaya devam edip, sürekli yeni yeetenekler kendilerini göstermeyi biliyorlar... Bizim sinemamız gibi birkaç tekele ait değil adamların beyaz perdeleri. Her şeyi de beğenmiyorlar bizim gibi. Hele milyonların gittiği filmlere bakınca taşınasım geliyor yeminle buralardan...



The Chaser'a gelirsek, inanılmaz harika müthiş bir film. Kim tarafından yazıldı ve yönetildi peki? Hong-jin Na adında biri. Tanıdık gelmiyor tabii ki kulağa çünkü bu daha 35 yaşındaki bir adamın ilk filmi. Şaşılacak bir durum açıkçası. Bir insanın ilk filmi bu denli harikaysa gelecek filmlerini iple çekiyorum kendisinin.


Tajja filminin kötü karakterini, filmi izlemişseniz hatırlarsınız. Yun-seok işte burada farklı bir karakterde yer alıyor. Polislikten atılan bir pezevenk kendisi.


İşte bir çok "kızı" var ve bunları pazarlıyor ve kısa zamanda kızlarının "işi bırakma" durumunun farkına varıyor. Kızların emekli olmasına anlam veremeyen pezo da son (sözde) işi bırakan kızın peşine düşüyor ve tesadüf eseri bu kızların hep aynı müşteride buluştuktan sonra ortadan kaybolduğunu görüyor. Film de işte burada kendisini göstermeye başlıyor. Bunun bir Spoiler olduğunu sakın sanmayın. Filmin bir "seri katili yakala" filmi olduğu zaten kapağından bile belli. Karakterimiz polis değil ama polis arkadaşları var departmanda. Her türlü gücü kullanarak kızı bulmak istiyor film boyunca ve 2 saat boyunca karakterin kendi içinde nasıl değiştiğini, aslında nasıl "biz" olduğunu görüyoruz.

Filmin en büyük başarısı hikayedeki minik sırları size bir adım önceden anlatması ve sanki dedektif sizmişsiniz gibi, olayları karşıya aktarmaya çalışmanızı beklemesi. Uzun süredir böyle bir filmle karşılaşmamıştım açıkçası. Memories of a Murder'a bu yönü aslında bir hayli benziyor ama The Chaser'ın çok farklı yönleri var. Harika bir screenplay çalışması söz konusu öncelikle. Film aslında gayet karanlık bir film ama bazı yerler o bilindik Güney Kore mizahıyla doldurulmuş (bilerek). Özellikle karakol planları çok leziz. Hem biraz soluk almanıza, hem yan konuların ilerlemesine yardımcı oluyor hem de "klasik olay örgüsünde ironinin değeri" adlı dersi biz öğrencilere şipşak gösteriyor. Deli gibi kıskanıyorum Asyalı senaristleri ya bu yüzden. Allah nasıl bir yetenek vermişse artık...



Şöyle bir baktığımda nete, seri katil filmin tek zayıf noktası olarak gösterilmiş. Bence bu bilerek yapılmış bir şey. Mr. Brooks gibi bir karakter olsa daha mı iyi olurdu film? Hayır elbette. Katil karda yürüyüp de izini belli eden ama bundan zekasıyla kurtulan bir psikopat. ÖZellikle filmin sonuna denk gelen son kurbanını deştiği sahne inanılmaz. İNANILMAZ yani. 5 defa geri sarıp izledim.

Ayrıca film Gümney Kore'nin güvenlik merkezlerini de bir nebze olsun anlatmaya çalışmış. Böyle bir film Türkiye'de yapılsa "ya kardeşim karakollarda biz adam mı dövüyozz yanii sorgu esnasında, çiçek veriyozzz" derler, o filmi de çıkartmana izin vermezler. Yeni yönetmen resmen açmış ağzını yummuş gözünü. Gerçek hikayelere dayanmadığı için de filmi, çok göze batmamış galiba yoksa cidden filmde büyük insan hakları suçları var.

Öyle efekt kasmadan, onlarca karakter kullanmadan, onlarca mekanı talan etmeden, milyonlarca dolar harcamadan, onlarca kötü film çekmeden de harika filmlerin yapılabildiğini görmek heyecan verici gerçekten. Hollywood'un bu filmin remake'ini çekip sıçmaması için hiç bir neden yok aslında. Her şey olması gerektiği gibi. Yani bir sevişme sahneleri eksik :))) O da filmin kimliğine aykırı zaten.




Film sadece Kore'de 5 milyon bileti geçti. 7.si düzenlenen Kore Film Ödüllerinin de resmen süpürdü. Tam yedi adet ödül almış.




Aralık bitmeden kaç tane 2008 yapımı daha Kore filmi izlerim bilmiyorum ama fikrim değişmeyecektir sanırım. The Chaser 2008'in en iyi kore filmidir gözümde. Şimdi tek istediğim Rough Cut'ı ve The Good, The Bad, The Weird'ı izlemek. Bunlarda da epey potansiyel gördüm bakalım :))) 8.1/10

Best Picture: The Chaser
Best Director: Na Hong-jin (The Chaser)
Best Actor: Kim Yoon-seok (The Chaser)
Best New Director: Na Hong-jin (The Chaser)
Best Screenplay: Na Hong-jin (The Chaser)
Lighting: Lee Chul-ho (The Chaser)
Editing: Kim Sun-min (The Chaser)

15.12.08

Rewind


Bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
bu kadar el değmemiş
sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın
bir şiire nasıl dahil edilir bir yılın son günleri
her sonda her başlangıçta ve her defasında
alır gibi bir başkasını karşımıza
perdeler çekip,ışıklar söndürüp
oturup yatağın içine bir başımıza
sorgulamak kendimizi
öğrenmek ikizin anadilini,ikinci belleğimizi
öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
bu aynaların dehlizlerinde gezinirken görürüz
karanlık günlerimizin kenar süslerini
biterken bir yılın son günleri
biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
gençlik ikindilerini
kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri



Bir yıl daha bitiyor
düşlerim,tasarılarım,yarım kalmış onca şey
her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden
bana mı öyle geliyor
yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
insan yaşlanırken?




Kırdım mı incittim mi birilerin
kimleri kazandım,yitirdiklerim kimler?
kendimi yineledim mi yazdıklarımda?
yeniden düşünmeliyim
dostluklarımı,ilişkilerimi
dağınık yatağım,mutsuz yatağım
çoğalttın mı eksiklerimi
gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
borçlarımı ödedim mi?
doğru seçtim mi soruların fiillerini?
tırnaklarım kesilmiş,dişlerim fırçalanmış,saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü,odam düzenli mi?
ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
geri verdim mi aldıklarımı:
aşkları,dostlukları,sevgileri,güvenleri,bağları
kitaplara,sayfalara,satırlara borcumu ödedim mi?
yokladım mı duygularımı
hala sevebiliyor muyum insanları?
ovmalı gümüşlerimi,bakırlarımı,cila geçmeli ahşaplarıma
ovmalı umutları
saklı tutumalı gelecek inancını,yarınları,eksik etmemeli ağzımızdan
hançer kıvamındaki karamizah tadını
şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a
sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama
yeni bir yıla
ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda
bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta...


... Bi Mungan şiiriyle daha gireyim dedim blogçuğuma... Tabii laf olsun diye koymadım; son günler, saatler hatta dakikalarda bana fazlaca anlamlı gelmekte bu satırlar. "Şiir" diyip de geçmek istemiyorum çünkü öyle bildiğimiz anlamda "şiir" değil bunlar. Ha bana kalsa fıkra da olsa değişen bir şey yok. Anlamlı mı benim için, anlamlı. Seviyorum zaten beni tanımayan birinde bir yansımamı görmeyi. Demiştim ya blog sörfleri yapmay ıadet edindim, nice hikayeciklere denk geliyor, ya ben mi bunları yazdım ettim diye. İlginç, bazen de komik oluyo haliyle.




Bitiyor "nasıl girersem öyle devam etmeyen" bir yılım, yılımız daha. allahın insanlara yolladığı bir laneth bu zaman kavramı zaten. Geçen gün ne yedim hatırlamazken geçen yılbaşımı dün gibi hatırlıyorum. nereye kayboldun aşk çocuuu volki he... hahhahah... bu sene biraz daha farklı geçecek sanırım. 7 kule zindanlarında geci bir metal fest söz konusu büyük ihtimal. Children of bodom, sepultra, exodus'un adı filan geçiyor. Son yılbaşım olabilir yani. Zaten abi 7 kule zindanları'nın kalbimdeki yeri apayrı, hala yaşarım Manowar konserini. Şimşekler, yağmur filan, offf...




onun dışında blogcağızım, sağlıktan daha önemli bişi yok ya bu hayatta. Onu bilesin. bileyim. bil. Ki artiztik yapma kendi beynine. Öle emo gibi, orhan gencebay gibi gezerken bi batar parmak ucuna diken "aaa nerdeymişim yaa ben" olursun...




Geçenlerde ezana yakın bi vakitte uyandım. Böyle Lost'ta karakterler gözünü yerde bi anda açıyor ya, aha aynen öyle açtım. ama çok ilginç. Bom boş zihnim. Format atmışlar resmen. Rüya görmemişim, bişiyim yok, gözlerim pörtledi öylesine. Derken Kurtuluş'a yeni taşındığımız yıllar saniyenin 100'de 1'i kadar bir dilimde aklıma geldi... valla




Çocukkene 1.5 yıl kadar servise binmiştim ben. Kartal böyle. Oluya ya arkasında koca pencereli bagajı olanlardan, hah işte Serdar abi onu öğrenci servisi yapmış. Bir de öküz gibi öten kornalar yeni türemiş, onu taktırmış, sabahın köründe möööö diye ötürürdü, ben de bi acele helelelhohohlo diye çıkardım. Hemen bagaja binmek izerdim. Böyle 3 kişi bagaja sığardı. Biri mutlaka ben olmalıydım çünkü bagajda öle ters ters gitmek harika keyifli gelirdi bana. Otobüslerde de ters istikamete binerdim o zamanlar. Hepsi aklımdan inanılmaz hızlarda geçti...




Sonra noolduysa ters bindiğimde midemde bir bunaltı hisseder oldum, ergenlik dönemlerine denk geliyo bu. Bunun geçtiğini de geçenlerde gördüm. Daha doğrusu farkettim. Metroda terse bindim, otobüste terse bindim, böyle ters şeritlerde yürüdüm... Hoşuma gitti. Sanırım birşeylerin benden uzaklaşması keyfini hala kaybetmemişim. Ya da hala bundan keyif alabiliyorum. Sevindim. Çünkü. İnsan çocukken hissettiği çoğu hisleri büyüdüğünde muhafaza edemiyor. "Büyüüüü" emri insanoğlunun en saf hali olan çocukluktan en büyük dilimi alıyor maalesef. Neyse, 1 dilim kalmış dedim, yetti o gece bana. Uyudum. Sanırım horladım da.

11.12.08

Karakter



Böyle blogger'ın kontrol penceresine bönbön bakarken, onlarca yazılacak şeyden "şunu yazayım" dedim.




KARAKTER... Artık o kadar basite indirgenmiş ki günümüzde, ilk duyduğumuzda aklımıza bir şey getirmeyen, "Eee yani, karakter, noolmuş?" dedirten bir hal almış. Bunu nerden görüyorum, çevremdeki, çevremdeki insanların çevresindeki insanlardan; filmlerden, senaryolardan hatta oyunlardan...





Bence parmak izi kadar karakter de kişiye özeldir. Sanmıyorum ki dünyadaki 2 insanın karakteri aynı olsun. Tabii bu karakteristik özelliklere hangi açıdan baktığımıza göre değişir. Ben, kişinin yemek yiyişinden, konuşmasına, yürüyüş ritmine kadar herşeyi karakterine veririm. Ona özel sayarım. Karakter bana göre sadece iyi-kötü, güzel-çirkin, zengin-fakir değildir. Böyle olunca hal biraz daha karmaşık olur bir insanı tanımak istediğinizde ama daha sağlam olur oluşan fikir. Tanıdığınız insan sayısı artınca, daha sonra tanışacağınız insanın hangi rafta yer aldığını çok daha önceden görebilirsiniz. Bunun psikoloji okumaktan farkı bence budur. Ha, ben böylemiyim, henüz değil. Belki 20 yıl sonra...




Karakter yaratma olayına gelirsek de, özellikle sinema sektöründe (tiyatroyu takip edemiyorum), Türk sineması için konuşurken çok olumsuz düşünmekteydim. Yani senarist boş bir kağıda birşeyler döküyor, heves var, istek var, "olm bu sahne hiç bir filmde yok"çuluk gani. Ama o sahnelerde gözükecek en çok şey olan karakter, aslında karakter değil. Olanı da kendisiyle çelişen, ironik (istem dışı tabii) hatta akılfakiri... Karakter üretme konusunda büyük sıkıntılar yaşıyoruz ve ben bunu da izolasyona bağlıyorum. Tabii başarılı senaryolardan bahsetmiyorum ki bunların sayısı yazılanların içinde %1'den düşüktür. İnsanlar bir birlerine bağlıdır"cılığı çözemeyen bir insanın karakter yaratmada başarılı olabilmesi imkansız bana göre. Gün yüzü görmemiş, insan tanımamış, okumamış, dinlememiş, izlememiş bir insandan, denizi yarmasını beklemek gibi birşey bu. Başka hayatlara dahil olma sürecinde eteğe alınan taşlardır bence konusunda başarıyı getirecek olan. Başa dönersem, Türk sinemasında böyle düşünürken, son yıllarda aslında şöyle bir baktığımızda artan film sayısıyla aslında iyi yapıtlarda da artış yaşanıyor. Şimdi saymaya gerek yok, zaten bu görülen bir şey ve bence sevindirici bir şey. Karakterleri yere basan, ritmi olan, sahnelerde çatışması bol, akıp giden ve seyirciye saygı gösteren yapımlar daha da ileriye getirir beyaz perdeyi.


Çünkü tüm dünya beyaz perdelerinde aynısı olmuştur. Şu anda takip ettiğinizi sanmadığım Bollywood mesela. Belki bir kaç yıl sonra adamların ellerinden neler çıkacak göreceksiniz. Benim delisi olduğum ve muhtemelen yakın gelecekte dünya sinemasında yön verek olan Kore sineması da aynı şekilde. Özellikle 2000'lerden sonra nefis hikayeler yazılıyor abi orada, ağzım açık kalıyor diyebiliyorum. Öyle Oldboy filandan bahsetmiyorum. Dünyaya yaıyalamayan tonla harika film var. Mesela bu yıl çıkan The Chaser. Kore ödüllerinin redeyse hepsini topladı ve harika bir film (bu filmi de bir ara yazayım, evet). Aynı şekilde İspanyol sinemasında da son dakika golleri peşi sıra geliyor, tırnaklarımızı yiyoruz.


Karakterleri iyi analiz edenlerin kitaplarını zaten görüyoruz kaç yüzbin,milyon adet satıyor. Çünkü insan seviyor karakteri olan karakteri. Issız Adam'a bok atanlar oturup karakter analizi yapsın lütfen. Bazı şeyler tesadüfi oluşmuyor.




Oyun dünyasındaysa durum biraz vahim. İnsanların artık daha az zamanları oluyor. Haliyle oyuna daha az zaman ayırabiliyorlar (WoW'cuları filan saymıyorum:)) O yüzden hap şeklinde oyun yapmak ve eğlendirmek daha mantıklı. Tabii aralarda filmden öte oyunlar çıkmıyor değil. Metal Gear Solid 4 mesela. İçerisinde en az 7 film barındıran bir etkileşimli sanat eseridir kendisi. Tapılasıdır. Ama derseniz ki "en son ne çıktı, sıfırdan, insanı dumur eden bir karakter" söyleyemem muhtemelen. Oyun dünyasında bir 15 yılınızı harcamışsanız, son yıllarda yaratılan bir karakter aklınıza gelmesi çok zor. Ama oyun dünyasının dinamikleri ve sanattaki tanımı farklı olduğu için, "karaktersizlik" diğer pazarlarda olduğu kadar zarar verici değil.




Niye böyle şeyler yazıyorum :))) Açıkçası karakter yaratmak hoşuma gidiyor, çoğu zihnimde olsa da, boşluktan iki karakter yaratıp bir fonda hangi hallerde neler yaparlar, bunları düşünmeyi bir oyun haline getirdim kafamda. Bu bazen kendi kendime konuşmama neden olsa da :))) evde tek iken pek zararı olmuyor.


Evet, şimdi herkes kafasında sexy bir karakter yaratsın :PPP

8.12.08

Kurban Bayramı da geldi...


Tüm sevdiklerime, sevmediklerime, beni sevenlere, sevmeyenlere hayırlı bayramlar dilerim.

Bol etli tatiller :)

6.12.08

Tuzağa düşme ey vatandaş


Şimdi şu kriz mriz ayağına onbinlerce mağaza "%50 indirim, 2 alana 1 bedava" tarzında kampanyalara gittiler ya. Aha işte onu yapanların büyük bir çoğunluğu yalan. Yıllardır önünden geçtiğim mağazaların fiyatları artık göz alışkanlığından aklımdadır. Bakıyor %40 indirim diyor tüm ürünlerde, eee aynı fiyat bunlar 1 ay öncesiyle hayvan adam.

Türk insanı da promosyonu sever. Gılırında olmaz kazık mı yiyor, karda mı değil mi... Mağazalar kampanya öncesi %50 bir zam yapıp ertesi gün %50 indirim yapıyor, al sana aynı fiyat. Yalan mı söylüyor yooo, %50 indirim yaptı işte. Yersen. Tabii büyük mağazalar bunu yapamıyor, fiyatlar kontrol altında çünkü ama çıtayı biraz düşürürseniz, alt sokaklara inerseniz, görürsünüz bunu. Dikkat ediniz efem, bakın hayatınızı kurtardım :)


Ayrıca bi bayram daha yağışlı geçecekmiş, bravo ya, süper oldu bu! Neyse ulaşım %50 beleş, öyle avutayım kendimi ühühü :((

5.12.08

The Day The Earth Stood Still (1951)

Hollywood'un remake tarzına gittikçe gıcık olmaya başlıyorum. Hadi hangi filmin remake'ini yaparsan yap, zaten iyi olmuyor ama bari klasik filmlere elini sürme değil mi?



Nasıl bir ara kitap filmlerine, sonra da (hala) oyun filmlerine yöneldiler, moda şimdi de eski filmlerin modern görünümlü hallerini çekmeye geldi sanırım. Konuyu alıyorsun, iki makyaj yapıyorsun, basıyorsun görsel efekti, kadroyu zenginleştir, on milyonlarca dolar harca, iyi reklam bas ve ve ohhh, bir klasiğin içine daha et!




Bundan 57 önce çekilen The Day The Earth Stood Still gerçekten klasik bir film. Böyle Star Trek tarzında bir bilim-kurgu yok ama özü bu. Washington'ın ortasına bir uçan daire iner ve içerisinde biri insan görünümlü Klaatu, diğeri de robot olmak üzere Gort çıkar. Klaatu'nun amacı tüm dünya liderlerini uyarmaktadır çünkü bu tempoyla dünya kendi içine ederse yok edilecektir ama kendisini ciddiye alan olmaz. Klaatu bunu diplomasiyle çözemeyeceğini anlar ve insanoğlunu daha yakından tanımak için halka karışır. Parçalanmış bir aile yanında kimliğini gizleyerek kalır ve son için çalışmalarını hızlandırır ve mesaj dolu bir konuşmayla da film kapanır. Oldukça klişe gibi duran bu konu aslıda o yıllarda hiç de öyle değil...




2. Dünya Savaşı sonrası, insanoğluna bir mesaj göndermek gerekiyordu ve bunun da üstünü biraz örtmek gerekiyordu. İşte bu konuyla metin gizlendi. Sağlam bir kadro, sağlam bir bütçe ve günün teknolojilerine göre sağlam görsel efektlerle film çekildi. Bu filmde sci-fic tarihine geçen bir çok şey var açıkçası. Senaryo bakımında da bir çok temel dersler bulunuyor. Yani filme gösterilmiş özen (57 yıl önce lan) bizim şimdiki çoğu Türk filmine gösterilmiyor. Kadrajlar, çekimler, ışık ve tınılar fevkalade. Filmdeki sahnelerde ne ipe bağlanmış bir uçan daire görüyorsunuz ne de bir yürüşten alınma görüntüler. Dünyanın çeşitli yerlerinden kareler film için çekilmiş. Elektriklerin gittiği sahneler çok iyi düşünülmüş...




Haftaya yani 12 Aralık yenisini izleyeceğiz bakalım. K. Reeves abimizi severiz sayarız elbette ama bence film gerçeğinin yanına yaklaşamayacaktır (aha yazıyorum burayaa:)). Trailer'dan gördüğüm kadarıyla görsel efektlere abanmışlar. Ki filmin sunmak istediği şeyle ilgisi yok aslında. Gort filan da dünyaya saldırmıyor zaten orijinalde ama sanki öyleymiş gibi bir izlenim de edindim. Ucuz numaralar bunlar corç...




4.12.08

Oyungezer Aralık 2008


2008'e süperto vedo


164 Sayfayız


Eşşek yüküyle inceleme- ön inceleme - haber...

2 DEV poster

Broken Sword 2.5

Banka soydum!


Ama rüyamda hahahah... Böyle heyecan, böyle sevinç görmedim ya ben. Meğersem hırsız doğmuşum, haberim yokmuş :))


Şimdi bizim şirketin ön tarafı yani giriş sayılabilecek yerde 2 banka var, 1 değil yani! Bizim şirket de 2.-7.katlarda. Bi tane tanımadığım bi adamla meğersem biz bu iki bankayı çok uzun zamandır soymayı planlıyomuşuz (da haberim yokmuş:))) İşte geliyoruz işe, adam diyo bak bugün büyük gün, dikkat et, şüphe filan çekme. AA lafı mı olur bre, sen beni ne sandın gibi cevaplar veriyorum, ulan sanki 20 yıllık hırsızım euheuheu.


Paydos oluyor çıkıyoruz işte, bir saat dışarıda dolanıyoruz sözde. İçeri gircez binaya, oradan 2. kata çıkcaz ama ön kapıdan giremeyiz, şüphe çekeriz diye kasıyoruz. Garaj kapısından gircez, böyle saklanıyoruz güvenlikten filan görmesin diye. Bi tane araç geliyo işte, güvenlik onla ilgilenirken biz alttan altan sürünerek asansöre gidiyoruz, hooop 2. kata çıkıyoruz. Kimsecikler yok. Bu tanımadığım adam harita gibi şeyler çıkarıyo cebinden, "tamam şuradaki oda. Gidelim" filan diyor asduahusd ... Neyse, odaya giriyoz, masaları boşaltıyoz, halıflexi söküyoruz filan, çantasından böle keski çekiç filan çıkarıyo abi bu, başlıyoruz kırmaya yeri ahaha, ulan o beton kırılır mı onla, ama rüya işte, kırılıyo karton gibi :))) bi bakıyoz aşağıda banka kasasının kapısı, bu işte kafayı sarkıtıyo filan kisme var mı diye, kimse yok, atlıyo aşağı, gelsene lan aşaaa korkak" filan diyo fısır fısır puhahah. İniyorum abi napcam, elime bi PDA filan veriyo hadi şifreyi gir filan diyo, ben de uzmanım ya mk, oraya buraya bi kablolar takıyom, ekranda böle bişiler akıyo filmlerdeki gibi shduahsua, 49?? gibi bişi giriyorum şifreyi, cooorrtt diye açılıyo kapı ama manzara değşet! Bir oda dolusu para ve hepsi 100'lük olm! Yok böyle güzel bir his. Nasıl güvende hissediyorum kendimi hahah sanki benim param :)) Onları omuz çantalarına filan dolduruyoz, ben bu arada çantaya ne kadar para soktum onu hesaplıyom, bi destede kaç 100lük var, bende kaç deste var filan muhasebecilik yapıyorum, deli miyim neyim, al kaç di mi:))) Böyle sırtımda bir yükle geri çıkıyoz açtığımız delikten ama nasıl bi ağırlık nası bi ağırlık :))) Ulan sonra da uyandım iyi mi, o parayı bi yeseydim ne bilim tatile gitseydim bi yatla, 20 tane hatun eşliğinde :)) Olmadı, yapamadım, uyandım :((((


İşin ilginç yanı uyandım, sırtımda hala bi ağırlık :P Sanki harbi taşımışım o yükü, aman allah taşıtsın lütfen, 50 yıl kölesi olurum o çantanın :))))


İşe geldim bugün, bankaları şöle bi süzdüm, artık daha farklı bakıyorum bu 2 bankaya :)))))))

3.12.08

2009'dan filmler

Geliyoooorrr geliyoorrrr. Ice Age 3 geliyoorrrr.
En son çıkan trailer'ı kırdı geçirdi beni. Helecanla bekliyoruz.

Geliyorrr Geliyorrrr... The Wrestler geliyorrrr.

En son trailer'ı hüzünlendirdi beni. Helecanla bekliyoruz.

FOREVER Jason Becker !!!



Jason Becker'ı yeni duyuyorsanız, büyük bir ayıp bu. Gitarın ne olduğunu bilen biri Jason'ı da bilmek zorundadır. Öyle Vai'leri, Malmsteen'leri bilmekle yetinmemek lazım. Jason'ı tabii ki Marty Friedman (s.a.v) ile beraber yürttüğü grup Cacophony'den tanıdık, secde ettik. Henüz bıyıkları bile yokken gitarla testis geçmesi zaten kabiliyetini gözler önüne seriyordu. Tek eliyle gitar çalar, tek eliyle Yoyo oynardı Jason. Sonra kendi solo çalışmalarına yöneldi, ünü daha da arttı, ödüller akmaya başladı ve hayat ona 19 yaşında pandiğini attı. ALS yani amyotrofik lateral skleroz teşhisi konmuştu Jason'a. Jason yavaş yavaş ölüyordu. Hareketleri kısıtlandı ve kısa zamanda da durdu. Gitar çalamaz oldu. Sonra elden ayaktan düştü, zayıfladı. Konuşamadı. El, kol ve parmaklarını kımıldatamaz oldu. Kafasını çevirerek anlaşıyordu ama o yeteneği de zamanla yok oldu. Jason ölüyordu. Tabii doktorlara göre ama Jason bu sefer tek hareket ettirebildiği yer; gözleriyle dünyaya bağlandı. Ailesiyle arasında ortak bir dil kurdu ve böyle yaşama bağlandı. Jason yaşıyordu. Hem de dünyaya karşı gözlerindeki orta parmak ile.





Jason belki gitar çalamıyordu ama müzik yapmak için tellere dokunmaya gerek yoktu artık. Teknolojinin de nimetleriyle Jason, ailesinin desteğiyle yeni albüm için son turları atıyormuş habere göre. JASON BECKER'IN ZİHNİNDEN MÜZİK DİNLEMEK! Sevincimden ağlamışım yeminle. Haberi duyar duymaz anladım, Jason asla ölmez, ölemez yani. Bitmez bu adamın müzik sevgisi burada, bu dünyada ve zihninde, vücudu göçüp gitse de yaşar elbet başka bedende...



ABC7's Dan Ashley: "Do you hear new music in your head still?"
Interpreter: "So much it drives me nuts."

Dan Ashley: "What does it mean to you to still be able to create music?"

Interpreter: "It is huge ... being able to remain creative is part of what keeps me alive."

Haberin kaynağı ve izlenmesi şart olan video için Dıkla bakim



2.12.08

Sevmek Zamanı (1965)

"Ah be kahpe dünya, ah be kahpe dünya! ben de bunu senin yanına koyarsam!" diye koşmaya başladı Belgrad ormanında Boyacı Halil'in ustası Mustafa, elindeki gazetedeki haberi görünce... İşte film o zaman gözümde devleşti. Anlamına anlam kattı. Bu filmi daha yeni izliyor oluşumun ezikliği hayranlığa bıraktı diyebilirim. Metin Erksan'ın koyu hayranı olmasam da TV'den izlediğim filmlerinden çok farklı bir filmmiş Sevmek Zamanı.

Bunca yıldır kendisine şans veremiyor oluşumun bir çok nedeni var aslında. Birincisi siyah-beyaz filmlerle aramın çok iyi olmayışı. İkincisi 60-70'lar yeşilçam filmleri beni geriyor. Üçüncüsü zaten acayip diplerde kalmış bir filmmiş bu, DVD'si 2006'da mı ne çıkmış ve TV'lerde gösterilmiyor sanırım pek. Zaten hiç sinemalara gelmemiş. Bi Cannes'a gideceği zaman TV'de birşeyler gördüğümü hatırlıyorum, o kadar.

Halil (yani Müşfik Kenter) çok değişik bir aşk adamı filmde. Bir silüete, tabloya aşık olmuştur ve 1 yıldır her gün onun yanına gelmektedir. Baktığı silüet onu kendi gibi sevmektedir ve hiç de bırakmayacaktır. Ama bir gün tablonun sahibi hatun çıka gelir (Sema Özcan) ve aşkı somutlaşmıştır. İşte filmin, hikayenin farklılığı burada ortaya çıkıyor ve Halil, resmin sahibi hatuna hiç pas vermiyor hatta ona "Senin resmine aşıksam sana ne" bile diyor.

İnsan bir düşe, bir hayale, bir resime aşık olabilir mi, olmalı mı? Bunların cevapları kafanızda sürekli gidip geliyor birbuçuk saat boyunca, karakterle empati kurmaya çalışıyorsunuz ama Halil pek konuşkan ve hareket eden bir karakter olmadığı için, cevapları içinizde arıyorsunuz. Aşkımızı somutlaştırdığımızda oluşacak hayalkırıklıkları eğer içimize korku sarıyorsa neden olmasın ben dedim. Tabii filmde bu aşk epey fantastik anlatılmış, Halil sonsuza kadar bir resime aşık olmakta kararlı gibi gözüküyor ama yine dünyaya geri dönüyor ve o beklendik son yine karşımıza çıkıyor. Bazı şeyler somutlaştığında gerçekten yok oluyor. Hayal kaldıklarında güzel bazı şeyler... Filme dönersek, hikayesinin yanında film, çekimleriyle ve ilginç görselleriyle de dikkatimi çekti. Yağmurlu bir adadan karlı ormana, oradan yine yağmurlu İstanbul sokaklarına ve Belgrad ormanında, gölde, bir sandalda son bulan, yılına göre gayet "etkileyici" sayılacak zeki pırıltıları barındırıyor içinde (ada sahnelerindeki yağmurlar yapay yağmurlarmış, çok gerçekçi buldum ben açıkçası. Ayrıca yalnızlık duygusu "su" ile çok iyi empoze edilmiş izleyiciye). Tabii zeka pırıltıları dediysem film kusursuz değil. Senaryoda bir çok gedikler, hatalar var (en büyüğü de Maslak'taki poligon sahnesindeki dayak atan 3'lü) ama bunlar filmin büyüsünün önüne hiç geçemiyor.
Film aşk hikayesinin yanında alttan alta da sınıflar arası çatışmayı gözler önüne seriyor. Alttan alta çünkü o yıllarda o kadar özgürce eleştiremiyorsunuz bazı şeyleri... Kızın babası ile Halil'in yaptığı konuşmada zaten bunu epey hissedebiliyoruz. Ayrıca kızın bir diğer talibi olan dürbün tüfekli erkek (ben ilk izleyişte filmdeki karakterlerin adlarını pek aklımda tutamam da:))) de ayrı bir sınıf sayılabilir.

Filmi izledikten sonra da araştırdğım kadarıyla öğrendim ki aslında filmin asıl hikaye sahibi Kemal Demirel'miş. Zaten afişte de adı bulunuyor ama jenerikte filmin adı gözükmüyor. Aynı şekilde müziklerin de sahibi (ki çok güzeller) de arada kaynamış. İlginç bir "benimcilik"miş Metin ustanın yaptığı gerçekten :))

Filmi bana veren Nazlı'ya (ki Osman F. Seden'in torunu olur, şişşşşttt eheueuh (vardır ya böyle arkadaşlarının yakın çevresiyle gurur duyan kişiler, çok gülerim ben onlara:)) ) teşekkür ederim. Oh, izledim, bir kült filmi daha geride bıraktım. Sıradakiiiiii










OHA! Habere bak...

Bazen gerçekten TV izlememeye yemin etmek istiyorum. Zaten arada bi TV'ye bakarım; onda da anca haber bültenleri, hava durumu, komedi dükkanı ve rıdvan'ı izlerim. Dün bir tane haberle tüylerim diken diken oldu. Yok lan böyle bişi. Nasıl bir cesarettir, nasıl bir akıl kırıntısıdır anlayamadım.

Efendim 2 tane mahluk, üstlerine POLİS yeleği filan giyip, elde joplarla restoranta dalıyorlar, oraya buraya saldırıyor, adam jopluyorlar ve içeride 25 yaşındaki bir konsomatrisi saçından tuttukları gibi sürükleyerek arabaya atıyorlar. Sonra da 3 kişi, 6 saat tecavüz ediyorlar ve geri, kapısının önüne bırakıyorlar... !!!!!... ???? "Nasıl yaaaa" oldum bi 5 dakika. Korku filminde miyiz nerdeyiz... Noluyor alo! Hadi böyle psikopat, tohumu bozuklar hep olmuştur, olacaktır da bu olay onlarca kişi içinde oluyor, bir allahın kulu da "hop polis efendi napıyon" demiyor. Yani o kişiler gerçekten polis olsa öyle bir zorbalık yapabilirler mi, kafan basmıyor mu? Polisten bu kadar mı korkar hale getirildik? Ya da polislerin kafamızdaki özgürlük alanı gerçekten bu kadar mı geniş? Güvenlik güçleri güvenliği sağlarken herşeyi yapar ve biz izler miyiz? Crush filmini izleyen? Rahat mı uyursunuz? "Aman hanım, bize dokunmasınlar da, gerisi allah kerim"... Evet, gerisi kerim gerçekten. Kardeşi var onun var bi de. Fenasi Kerim!

Ya insan böyle şeylerle sinirini bozmamalı diyorum ama elimde olmuyor bazen, şaşkınlıkla hayal kırıklığı birleşip kaos oluşturuyor içimde. İdamı filan destekler oluyorum, sonra çorba oluyor beyin. Neyse...

Haberin detayı şurada:

1.12.08

Sendromunu yediğimin Pazartesi'si


Bilirsiniz bu hastalığı; %99 her yetişkinde vardır. Bende de var ama bugün farkkettim ki bazı şeyler birleşinde Pazartesileri bile çok gözel olabiliyor. Yani sıradan bi gün gibi hissedebiliyor insan, aynı şu an hissettiğim gibi.


Bunların birincisi kesinlikle Ayın 1'ne denk gelmesi. Gerçi maaşı 28'inden aldık bu ay ama olsun. Ayın biri, paran var ve Pazartesi. Asla keyfimi bozamazssın ey Pzt (kısaltarak değerini düşültürüm). Ondan sonracığıma multinet'e de para yatıyor. Hiç sevmem öğle yemeeene para vermeyi. Hele ki Kavacık gibi yemek ücretlerinin kol kadar olduğu bir yerde. Gerçi para benim lan, fazla da olsa o para benden çıkıyo ama kartla ödediğimde sanki beleş paraya konmuş da öyle güle güle harcıyorum gibi geliyo. Çok ilginç. Hiç maddiyatçı olmayan bana neler oluyor!!! " Sana XYZ oluyor Volkan" yazıp 3031'e SMSMMS at ey blogçu.


Hafta sonu bilgisayarımın ağzına ettiğim için hem biraz sinirli hem de biraz şanslıydım zira, PC haricinde de yapacak şeyler buldum (PC yapmak, hmm). Kitap okudum, mandaline yedim, PES2009'da adi Onur'a yenildim (ballı ya), Ebru'yla tanıştım, bowling oynadık, baş parmağım yamuldu, içtik, o gece kafam çok ağrıdı ama... Pazar da maşallah tosun gibi uyumuşum. İşte insan uykusunu alınca ve Pazartesine uykulu kalkmayınca Superman gibi oluyo. Onu keşfettim. Uçarak geldim, çatıya kondum.


Açtım Kreator'un Hordes of Chaos'un promo albümünü, ohannezz... Babacım yıl 2008'in sonu, sen nası böyle bir albüm yaparsın? Nası riff'ler, nası gazdır o!!! Allahın yok mu lan! EveryoneAGAINSTeveryoneAGAINSTeveryoneAGAINSTeveryone... dakikalarca söyleyebilirim. Albümün promosuna şu adresten ulaşın ama satın almayı da unutmayın 2009'da!


Derken "Daha haftanın bitmesineee 4 gün var uhuhu" diye üzülürken Bayram tatilini getirdim aklıma. 9 gün. 9 gece. 1907 harikuleyt (pis çaktık bu arada he, ahushduasa)

29.11.08

Kimse


zamanı yıllarla tartanlar
yanılırlar
hiçbir şey tartılmaz başka bir şeyle
hatta çoğu zaman kendiyle bile
yaşanır, içini tohuma bırakır
geçer gider
geçmez sandıkların bile

hiçbir geçen tartılmaz kalanla
neyin kaldığını çoğu kez kendi de bilmezken insan
kimse kimse kimse
sahi kimse
ya da hiç kimse
söylediklerimden çok
sustuklarım
seçtiklerimden çok
reddedilmek için
ne kadar varsam
o kadar kimseyim kendime

güç kötü bir şey
kaderken de
kaldıramazken de
güç kötü bir şey
güçlüyken de
güçsüzken de
kaldığın yerden devam etmenin karanlığı
benzemiyor hiçbir çaresizliğe
kimin kaldığı yer var ki dünyada
kaldım sandığın yer
bizden geçendir çoğunlukla
içimizi parçalaya çoğalta
hâlâ gittiğim sona aceleci adımlarla
bütün iş birinin dediği gibi,
yavaşça acele etmek aslında

ölene kadar yavaşla işte
ölene kadar yavaşla
ne başkalaştırırsan o kadarsın
başkalarının imtihanlarından büyük gelecekler umma

çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez
bize biçilmiş döngüye katlanırız yalnızca
bir bakıma hiçbir yerdeyiz
bir bakıma yalnızca buradayız
var oluşumuzun ağırlığı altında ezilirken yapayalnız
ait olduğunu sandığın bütün grupların içinde yapayalnız
reddin imkânları sayım kayıpları yoklama kaçakları
sanma ki hayat bizi bekler başka kıyılarda
oysa biz buradayız
halsiz, kanıtsız
yılların neyi tarttığını bile bilmeden
kendi gücümüzün altında azala azala

kollarımız kadar kulaç kalplerimiz kadar sahil
hiçbir adanın almadığı yalnızlarız,
tamamlanmamış haritasında
define ve varlık
geleceğin tarihe dağıttığı kayıplar
bir gün birbirini bulmanın umuduyla

gölgemizle barışmanın uzun yolculuğu: büyümek
kendiyle tanışmayı erteler insan çoğu zaman
hayat yanlışlarla kısalır
başka biri olarak girdiğimiz bir kapıdan
bir diğeri olarak çıkarız
gündeliğe katlanmak için başkalarını kandırırken kendimizi yanıltırız
içimizi denerken yüzeriz farklı yüzlerle kendi içimizde bile
bu yüzden aşk yalnızca bir fikirdir
bu sefer gerçekleştirdiğini sandığın bir fikir
hep öyle oldu bende
hep saklı kaldı içimdeki anahtar
ve hep aynı kilitte kırıldı

fikirler de zamanla değişir
kırıldıkları yerde
kırıldıkları yer her şeyi değiştirir

zamanla bir şey söylemez artık kırılmak bile
sonra başka bir başlangıcın kapısında
aynı korkularla kalakalırız
daha önce de söylemiştim:
kimse yoktur kimsenin kimsesizliğine
her şiirin gizi başka bir şiirle
açıklar kendini
demiştim ya, hep öyle oldu bende
böyle katlandım kimsesizliğe
o birini ararken bile biliyordum
hiç kimse hiç kimse hiç kimse




M.Mungan

28.11.08

Teknoloji ve götürdükleri

DOKUNMAM LAZIM!


Teknolojiyi şüphesiz ki severim. Küçükken inanılmaz bir teknokid değildim ama imkanlar ölçüsünde araştırır, sorar, merak eder bişiler yapardım. İçlerinden de en çok Atari2600'ü severdim. Anaokuluna gitmeye başladığımda tanışmıştım kendisiyle. Okuma , yazma bilmiyorum daha! Geldiğim noktaysa Playstation3... Arada ne var ne yok silip süpürdük.




Bilgisayar geçmişim o kadar olmasa da son yıllarda uyuduğum süreden daha fazla ilgileniyorum bu meretle. İş olsun, hobi olsun herşey bilgisayar oldu olacak. Bize öğretilen şey "Olm bilgisayarı öğren, gelecek bilgisayar devri şöyle böyle" idi. Alakası yok yani, eğer yazılımcı, donanımcı veya sistemci değilseniz, bu işten para kazanmıyorsanız bir insanın 24'saatinin büyük dilimini bilgisayara vermesi bence gayet gereksiz.


Oyun oynamaya bayılırım, müzik dinlemeye bayılırım, film-dizi izlemeye bayılırım, bilgi edinmeye, yazı yazmaya bayılırım... Bunların birleştiği yerse belli. Acaba bilgisayarı sevdiğim için mi bunları seviyorum yoksa bunları sevdiğim için mi bilgisayarı seviyorum, bu kadar vakit geçiriyorum başında, o yüzden mi bu kadar bağımlısıyım?


Orta okulda 2 sene teknik çizim dersimiz olmuştu. Sinirden kaç cetvel kırdım bilmiyorum. Pergel filan bana göre değildi, o sivri yerini sıraya veya arkadaşın omzuna batırmak için kullanırdım bi. Resim dersim rezaletti. Resim hocası nefret ederdi benden ama saygı duyardı. "Volkan tamam sınıfın en zekisi sensin ama biraz insan çizmeye gayret etsen, o ne öyle çöp adamlar ya" demişti hiç unutmuyorum. Kalem kalibileyetim yok denecek kadar azdı. Perspektif algım eksilerdeydi. Arka planda kalanlar kocaman, öndekiler ufacık, ufuk çizgisi sayfanın ortasındaydı filan. Bir araba çizerdim yani market arabası bile daha iyi modellenmiştir. Orta 3'ten bu yana sanırım birşey çizmedim.


Bu çizim olayıysa şimdi tekrar karşıma çıktı! Onca yıl sonra. Allah'ım niye kurtulamıyorum bu azaptan ya! Bize verilen mizansenin senaryosunu yazdım oh mis gibi, plan plan çekmeden önce de storyboard'un çizilmesi gerektiği aklıma geldi. Ulan bi çiziyim ya ölecek miyim dedim. Hahahha ölüyodum :))) yok abi, rezalet birşey ortaya çıktı. Selim hoca da destekledi zaten bu konuda beni hahah... Yani 12 Oscar alacak kadar iyi bir senaryo yazsam onun storyboard'unu çizemem, heba olur herşeyim. Çoğu insan da zaten kendi çizmiyormuş, e eee iyi de benim onu çizebilecek yetenekteki arkadaşım da yok. Hem olsa da beynimdekileri tam olarak nasıl onun eline dökebilirim, bilmiyorum. Kendim çizmeliyim diye kastırmaktayım.


İşte bu yazma olayını son zamanlarda da sayfalara dökmeye çalışıyorum. Yer yer dikkatimi çekiyor, unutmuşum yazı yazmayı! Gözümün önüne durmadan klavye geliyor, tuşlara basma refleksi doğuyor içime. Yanlış mı yazdım, Delete veya Backspace tuşu arıyorum sayfada, olmadı, üstünü çiziyorum silgi ile silmektense... Eskiden beri benim yazım da çok çirkindir. Hele çizgisi olmayan boş bir sayfya yazıyorsam böyle fezaya gider yazılarım. Kendimi boşlukta gibi hissederdim, kayardı yazılarım aşağı yukarı hep, o yüzden o sayfanın altında koyu kırmızı ile hatları belirlenmiş bir çizgili kağıt koyar öyle yazardım (öyle bile kaydırırdım ya puhaushda). İşte şimdi hem hızlı yazmak, hem de yazmak zorunda olduğumdan, büyük sıkıntı çekiyorum. Çünkü yıllardır kağıda, kaleme tam anlamıyla yoğunlaşmamışım.




Teknolojinin işte beni daha da körelttiğini düşünüyorum. Örneğin şu an bilgisayarın olmadığı bir devirde yaşasam eminim ki daha güzel yazabiliyor ve çizebiliyor olurdum onca yılın getireceği pratikle ama yok işte. Hem çoğu zaman o kağıdın ve kalemin verdiği ilhamı hissedemiyorum önümde bomboş duran Word dosyasını görünce. Eskiden incelemelerimi ilk önce dosya kağıdına yazar, sonra onu bilgisayara geçirirdim. Hatta maillerimi kontrol ettiğimde, bilgisayarım yokken o dosyaları kız arkadaşıma verdiğimi, onun da evinde o yazıları bilgisayara geçirdiğini hatırladım. Daha güzel, daha heyecanlıydı şüphesiz o günler...



Bu teknolojinin de sadece benden birşeyler götürdüğünü sanmıyorum. Tamam, ortada digitalArt diye birşey var ama tarihe geçecek tablolar, kitaplar ne bilim heykeller eskisi kadar yapılıyor mu? Bundan 5 asır sonra hatırlanır mı? Belki evet ama ben şu an bilmiyor ve sanmıyorum. 80'lerin başlarında doğan nesilin şanslı olduğuna inansam da böyle handikaplarının da olduğunu düşünüyorum (çünkü varım aushdhasd))


Gelecekten tek beklentim, dergileri, kitapları, gazeteleri bari dijital hale çevirmesinler, onlar hep, sonsuza kadar bayiilerde dükkanlarda satılsın. Biz alalım, sayfa sayfa çevirelim. O yeni kağıdın kokusunu alalım, elimize mürekkebi bulaşsın hatta biraz. Çaydanlık altlığı olarak da kullanabilelim. Olmadı camları kurulamak için de onlardan faydalanalım. Rakı alınca, ona saralım, tuvalet kağıdı olmayan bir yerde onları kullanalım, üstünde bulmaca filan çizelim, fotoğraflardaki kadınların dişlerini boyayalım, gözlük çizelim, notlar alalım üzerine, ekmeği saralım, kaldığımız sayfasını kıvıralım ne bilim işte...


Kağıdın ve mürekkebin gücü adına...

27.11.08

Tavanarası


- Peki siz nasıl romanları seversiniz?

- Bilmem, galiba en çok tavanarası gibi olanları...

- Tavanarası mı?
- Evet, darmadağınık. Bir sürü eşya ile dolu, sihirli bir tavanarası gibi, okurken kendinizi orada kaybeder, bütün o eşyanın içinden kendinize göre bir şeyler bulursunuz ama sonunda bütün bu karışıklığın, dağınıklığın aslında bir bütün olduğunu anlarsınız.

26.11.08

Haydin alış-verişe

Biraz reklam saçmalatması yapmak istiyorum...

Çünkü bugün çarşamba. Çarşamba? Evet, Salı ile Perşembe arasındaki gün. Son haftalarda, haftanın en sevdiğim günü çarşamba. akşamları. Görmekten büyük keyif aldığım birini görme fırsatı elde ediyorum çünkü Çarşambaları...
Ve ben mutluyken saçmalarım. Manasızca, anlamsızca, zamansızca...

Aslında az sonraki saçmalamamdan Amerika'daki blog sahipleri çok güzel para kaldırıyorlar. Öyle ki günlük bi 50.000 tekil kullanıcınız varsa ve böyle saçmalıyorsanız, GoogleAd ve özel reklamlar sayesinde yüzbinlerce dolar kazanabiliyorlar (çoğunluğu hatun tabii, araya nasıl seviştim nasıl tavladım nasıl ayrıldım hikayeleri de serpiştirmeleri gerek çünkü :))

Neyse, konuya dönelim. Arkadaşlar son zamanlardaki favori içeceğimi sunmak istiyorum sizlere. Dadadadadaaaaaaaa

ULUDAĞ LİMONATA: Ben ufakkene, babamın çalıştığı yerde böyle ayran, limonata, vişne suyu karıştırıcıları vardı, hala da var sanırım bunlardan büfelerde, 24 saat böle devirdaimle çırpar, soğutur falan filan. Abanırdım limonataya, tam kıvamında olurdu ve şu an yalan gibi gelen şey "Limonata daha çok susatır olmm" şey aslında gerçekti ya, böle çölde gibiyim, ölüyorum, dudaklarım dana götüne benzemiş, bi yamulurdum limonataya, kana kana böyle (tabii çaktırmadan:P)) 2 gün de su içmezdim. Sonra kestim limon+su+şeker olayını.

Ta ki bu yaza kadar. Uludağ'ın zaten eskiden beri limonatası vardı ama nasıl bir revizyona gitmişlerse çok şugar bir içeceğe dönüştürmüşler limonatalarını. O kadar ki şirketin cirosu %50'den fazla filan artmış. Yazın tek tük markette varken şimdi tüm bakallarda bile var ve 1lt'lik şişeleri de çıktı (ev arkadaşım Onur kasa kasa alıyo, düşünün). İçip de "ıyy iiiirenç bu" diyenle tanışmadım. Tek şikayet ettikleri nokta "biraz şekerli gibi" kısmı. Haksız da sayılmazlar çünkü şekerli. Ama benim için sorun değil. Şeker, tuz benim için vazgeçilmezlerden (o yüzden kör olup enine şişiyorum ya yaaa)





SCHWARZKOPF GLISS hede hödö kalkanı: Saçlarımı kestirdikten sonra çok dökülmeye başladı böyle. Ama böyle kemoterapiye giriyom her gün gibi. E saç tam alıştı 6 sene sonra ben bok var gibi kestirince şoka uğradı, intiharı seçti. Kuruyken problem yok ama böle su değsin, banyoda filan nasıl dökülüyor. 2 saat yıkansam vallahi de kabak gibi kalacağım. Merak da ediyorum dibiyle mi dökülüyo yoksa ölesine çıkıyolar mı? Geri uzayacakları mı ama bildiğim şey geleceğin kel adaylarından biriyim. İşte Özge bu ürünü almış falan filan da istemeden de olsa önerdi. Bir aydır filan kullanıyorum. Öncelikle bu ürünün nefis bir kokusu var. Şampuanın kokusunun önüne geçecek kadar hem de ve manav gibisiniz. Nefis kokuyo, hele yıkanıp yattığınızda gece uykunuzda saçlarınızı yiyebilirsiniz. Artık nasıl bir formülü varsa, hem saçları parlatıyo hem de sprey krem gibi şeysizle saçlarınızı güçlendiriyo. İlk etapta pek faydasını göremedim ama yavaş yavaş gösteriyo. Abonesi olurum ben bu ürünü, söyliyim (ama sarısının)


Tek sorun telaffuz edemiyorum ben bu markayı puhausd. Schwarzkopf. şıvarskop mu ne huasuhd:P




MIDPOINT: İstiklel caddesin'de, Gassaray lisesinden sonra, solda göreceğiniz bu mekanı, özellikle tatlı severlere şiddetle öneririm. Şiddetle böyle, kafasına vurarak. İnsanla karşılanıyorsunuz, böyle nezih bir mekana girdiğinizin saniyesinde belli oluyor, iç dizayn ahşap, biraz elit mekanı gibi ama tam değil. LCD'lerle bezenmiş duvarlara hafif batı müziği eşlik ediyor (pauahaha). Fiyatlar kol gibi filan değil. Beyoğlu ve mekana göre gayet uygun. Ayda bir kaç kez gidilecek bir yer için harika. Terası da var boğaz manzaralı ama kışın bi tarafınız donmaması için önermiyorum. Yemekler süslü püslü, şık ve özenli şekilde sunuluyo ama tatlıları DEVASA lan! İlk kez bi tatlımı tam bitiremedim, düşünün :) Garson da zaten "ikinize ortaya 1 tane söyleseydik" keşke dedi haha.



NIVEA FOR MEN: Sayın okuyucu, evet, itiraf ediyorum, kozmetik ürünlerine taktım son aylarda. Yani sadece Amerika'da milyar dolarlara ulaşan kozmetik tüketimi beni de vurdu, cüzdanımı da ama hiç mi hiç pişman değilim. Gelecek kozmetikçilerin elinde lan! Kozmetik dükkanı açacağım haushdahausd...


Şimdi ben sanırım salaktım, aptaldım, biraz yüzüme bakmamışım, hem gerçek anlamında hem de mecazi. Kendime geldiğimde buna bir dur demek gerektiğini düşündüm. Şu sağımda görmekte olduğunuz ürün (asudhau böyle vapurda olurya satıcılar) suratınızı kaymak ötesi yapıyor. Sabun yok içinde ama köpürüyo, anlamadım valla ben bişi. Nefis kokutuyor ve gözenekleriniz eşşeğin, neyse, o kadar açıyo işte, siyah noktaları da kısmen yok ediyor ama destek ünitesi bana şart (Clean & Clear da var puahah:)).



Ürünü sorunsuz ciltler de kullanabilir bence. Gayet yumuşatıyor, güzel kokmasını sağlıyor, davete, sevgiliye veya uyurken kullanabilirsiniz. Ben yutucam içicem o derece sevdim.







JACK DANIEL'S COFFEE:Jack Daniel's sevmeyeni allah çarpar! O kadar söylüyorum. "Ayy yakıyoooo" bahane kabul etmiyoruz. Baktım sarmıyo artık alkolü kahvesini gördük geçen Ayşeyle markette. Ben zaten şu Press zımbırtısından arıyodum, baktım JDC yanında beleşe veriyo hem de ucuz fiyatı, kaptım hemen. Anacım bu kaave soğuk da içiliyomuş, sıcak da, içine viskisinden katılarak da. Ben viskilisini denemedim ama Onur iyi oluyo dedi. Nescafe'den bayanlara öneririm, değişik bir tat lezzet sunmuş amcalar 170gr'da, denemek lazım elbet.




Şimdilik bu kadar...

25.11.08

Issız Adam

Sana son bir şey söyleyeceğim, sonra da gideceğim...
“Amacı izleyiciyi ağlatmak” olan filmlerden genelde kaçınmışımdır. Çünkü bu tür filmler güldürü gibi değildir. Komedi doğal olmasa da güldürür ve rahatsız etmez, kandırılmış gibi hissetmezsiniz kendizi ama ağlatmak için yapılan filmler öyle değildir, duygularınızla oynanmış gibi hissedersiniz, yani ben öyle hissederim, o yüzden bir kaç Yeşilçam klasiği hariç acıklı Türk filmlerinden hazzetmem. Babam ve Oğlum da bunlardan biridir açıkçası. İzlemedim ve izlemeyi de düşünmüyorum (diyeceksiniz ki nereden biliyorsun izlemeden öyle olduğunu. İzleyenlerin yorumları ve izlenimlerim öyle diyor:)). Issız Adam’ı da açıkçası filmi izlemeden önce bu sınıfa koymak üzereydim ama konusundan sanki öyle olmadığı izlenimi edindim. Çünkü ortada sıradan bir ilişkinin sıradan bir hikayesi vardı ve ne kadar acınası olabilirdi? Karakterler ölebilirdi, ayrılabilirlerdi veya sakat kalabilirlerdi, fakir olabilirlerdi, yanabilirlerdi vs. Bunlar bana acıklı gelmiyordu zaten, o yüzden bu film izlenmeliydi...



İzledim de... Ve evet ağladım. Monolog başlayınca bam telime dokunmayı başardı Çağan. Sürekli beni yakalayacak bir yer aradı diyaloglar ve yakaladı. Sonrası da zaten geçmek bilmeyen bir geceydi...


Filmimiz Beyoğlu’nda geçiyor. Neden Beyoğlu olduğunu filme ısındıktan sonra anlıyorsunuz. Çünkü Beyoğlu artık modernlikle çürümüşlüğün arasında kalan, bohem bir yerdir. Burada hayat bir başkadır. Aşk, sevgiyse çok daha başkadır. El ele aşkları yoktur. İlişkiler maçlara benzetilir, sürekli bir gol atabilme yarışı vardır. 90 dakika bitince de herkes tesislere çekilir. Beyoğlu biraz da küf kokar. Betonermeyle sıvalı tuğla arasında kalmıştır; insanlar ayak uydurmakta zorlanır. O yüzden anneye “Zor be anne, çok zor, çok zor” itirafları gerçektir.

Alper, işinde gayet başarılı, hali vakti yerinde, tip olarak da idare eden bir karakter Issız Adam’da. Tabii işi bitince gerçek hayatta olduğu gibi Alper’in de çok değişik yönlerine tanık oluyoruz. Her gün biriyle beraber olma çabasında, olamadığında da artık kanka olduğu hayat kadınlarıyla beraber olan, kendini olmak zorunda hisseden (çünkü oyunun kuralının bu olduğunu sanan) ve bu özgürlüğe deli gibi alışan, pişman da gözükmeyen, biraz psikopat, biraz ruhu hasta birisidir. Evet, şimdi İstiklal caddesine çıkıp 100 kişiye sorun, 85’i Alper gibi olmak ister, en azından o karakterin özenilebilen bir karakter oldunu bilirler. Çünkü bu “piçlik" marifettir artık bu modern(!) şehirde. Herkes dünyaya 2.kez gelmeyeceğinin(!) farkına varmıştır. Herşey caizdir.


Ada ise, izleyiciye detayları aktarılmasa da aşk dünyasında pek de şansı yaver gitmemiş, sevimli mi sevimli, ama açık sözlü, klişe tespit timinin lideri gibi yürüyebilen, ağzı laf yapabilen ve aynı Alper gibi iç dünyasında fantezilere sahip olan, naif, aşk böcüğü gibi bir karakterdir. Filmin yemidir Ada aslında. Ada da retro takılmayı sever. İnsanların kendisinde “ne olmak istiyorsan şimdi osun” culuk oynamayı ister, zaten o işi de yapmaktadır. Çocuklar kendisine gelip özel günlerinde ne olmak istiyorsa onun kıyafetini diktirmek ister, Ada da diker. Alper’le başlayan ilişkilerinde de aslında olan şey, bundan farklı değildir. Kaybolmuşluk arasında kendi içlerinde bir birlerini ararlar Alper ile Ada.

Çağan’ın çok iyi bir gözlemci olduğunu senaryodan görebiliyoruz. Filmin elementleri tek tek ele alındığında yeni hiç bir şeyin olmadığı belli. Hatta klişelerle dolu. Ve film başarılı!!! Eğer bir senaristseniz ve böyle içli şeyler yazmaksa amacınız, ilk kaçacağınız konu aslında budur. Çünkü ikili ilişkiler üzerinde binlerce yapım vardır, artık her şey kurcalanmıştır ve yeni bir şey söylemek çok zordur. Çağan’ın da kabiliyeti burada ortaya çıkıyor. Yeni bir şey söylemeye gerek yok aslında. Çünkü yeni şeyler yaşamıyoruz. Sadece öyleymiş gibi hissediyoruz, öyleymiş gibi kendimizi kandırıyoruz. Bunu da farketmek için bir aynaya ihtiyacımız var ve Çağan da bu aynayı bize tutmayı akıl etmiş. O yüzden film AROG’a kadar büyük bir gişe yapacak. Bu tesadüfi bir olay değil, direkt düşünülmüş, detaylandırılmış bir şey. 70 milyonun da bu filmden kendi hayatında yaşadığı bir şeyler bulması kaçınılmaz. Çünkü herşeyden biraz serptirilmiş. İsterseniz marjinalin allahı olun, isterseniz bir köyde çoban, “aha ben bunu biliyomm” dememeniz çok zor. Tabii ne kadar çok empati yapabiliyorsanız, ne kadar çok kendinizden kare görebiliyorsanız filmde, Issız Adam sizi o kaçınılmaz sona daha etkili taşıyor.



Filmin sizi sona taşımaktaki en büyük yardımcısı da 70-80’ler Türk pop müziği diyebiliriz. Neden o dönem derseniz de o dönemin aşkları büyüktür çünkü. Doğaldır, saftır, isimler ağaca kazınır. İlişkilerin düşmanı yoktur, tek düşman kendileridir. Mutlu olabilmek daha kolaydır ama aynı şekilde ayrılıklar da çok şiddetlidir çünkü ortada VAROLAN bir şey vardır. O yüzden o dönemin parçaları klasiktir. Film aslında en başından beri bu müziklerle tiyo vermektedir size. Alper'in Ada ile evde ilk yemek yediklerinde kendisinden geçip müziğe kendisini bırakmasının nedeni her şeyin bu kadar berrak olmasıdır, doğal olmasıdır, sıkıştırılmış olmamasıdır. Hayran olduğu bir şeydir bu Alper’in.



Bunları sakın harika şeylermiş gibi algılamayın. Büyük bir senarist için bu tip şeyler basit şeylerdir. Issız Adam Türk filmlerine nazaran gayet kaliteli yazılmış ama tür olarak yarıştıklarıyla arasındaki mesafe, dağlar kadardır. Dünya sinemasında çok fazla çok daha iyisi vardır... Her ne kadar içimizdeki GERÇEK anlatılsa da çoğu diyalog, çoğu olay biraz kantinkuntin kalıyor filmde. Yani “o öyle olmaz yaaa” diyebileceğimiz sahneler var. Örneğin Alper’in Ada’yı tavlama şekli. Beyoğlu'nda bile, en karaktersiz bayan bu kadar ucuz değildir, hele ki yıldırım aşkı yoksa. Ada’nın da yansıtılan karakterinin güçlü olduğunu farzedersek, bu kısmın fantezi olduğunu sayabiliriz. Ada'nın normal şartlarda Alper'in kafasını kırıp polis çağırması gerekirdi:))


SPOILER VAAAĞĞ:
Zaten Alper’in yaptıkları da biraz anormal. Özgürlüğüne düşkün, o kızla bu kızla gönül eğlendirmeyi seven, Ada’ya da GERÇEKTEN aşık olmadığını düşünürsek, birinin ayrılık sonrası bombok olması pek olası değil. “Ya halbuki ben gerçekten aşıktım” da diyemiyor Alper. Sadece onunla çok mutlu olabileceğine inanıyor kuru kuruya ve pişmanlık duyuyor. Tek toka bile içinin ölmesine yetiyor. Her suratta onu görebiliyor, anılarının geçtiği yerlerde anı tazelemeyi seviyor. Sondaki monolog işte çok ustaca hazırlanmış. Monologla film bitirmek gerçekten deli işi, ama Çağan alnının akıyla çıkabilmiş bu işten. Kutlamak gerek. Zaten o sarılma olayı da kopuş anı. Yüz yüze söylenen yalanların ardından gerçek bir duygu boşalması ve ardında kalan iki sulu bakış herşeyi özetliyor. Sevgi kolay kazanılmıyor ama kolay kaybediliyor. Acısı da pişmanlığı da derin oluyor ve bazılarınınki, ne olursa olsun, ne kadar zaman geçerse geçsin, geçmiyor. O kabuk ara ara kan vermeye devam ediyor ve karakterler ıssızlığına gömülüp tesislerine geri dönüyorlar. Belki de asla gerçekleşmeyecek, kendi kafalarında ikinci bir sonu, mutlu sonu yazmak için...


Filmin beni etkileyen tarafı bu yönüydü açıkçası. Flashback şeklinde gösterilen, iç ses şeklinde de açıklanan sahneler çok doğal, çok "ben" ve çok gerçek. Ada'nın Alper'in yastığını koklaması, fotoğrafına dokunması filan katlanılması zor sahneler. Oyunculuk zaten tavan yapmış bu sahnelerde. Ha bir de filmin sonu Atlas pasajında geçiyor. Ben de orada izledim. İlginç oldu aklıma gelince :)

___

Dikkatimi çeken bir diğer şey de bu filme büyük bir genç izleyicinin talep göstermesi ve "ayyy geberdim ağlamaktan gııııı" diye de yorumlarda bulunması. Çok samimi gelmiyor bana bunlar çünkü herkes biliyor yeni neslin ne kadar sığ düşündüğünü, yeni moda ilişkilerinin ne olduğunu. "Ya ben öyle değilim" demeyin, çoğunluktan bahsediyorum. Yani erkekler artık "GOL" peşinde, kızlar da kısa süreli eğlence... Zaten ortada hormonlardan başka birşey yokken, bu filme niye ağlarsınız ki? Anca Alper'in yaptığı öküzlüğü yapmışsınızdır ve başınıza geleceklerin, kafanıza bazı şeylerin dank ettiğinde çok geç olduğunu düşünür, daha oracıkta içiniz yanar ve ağlarsınız veya Ada gibi severken anlamsızca terkedilmişsinizdir ve mutluluğu ait olmadığınız kucaklarda, penislerde ararsınız ve o yarımlıkla, çaresizce elinizdekilerle yetinmeyi bilirsiniz, bilmişsinizdir ve ağlarsınız... Belki de gerçekleşmeyecek mutlu sonunuz aklınıza gelir, anca öyle, ama asla ortadaki hikayeye balıklama ağlayamazsınız. Yanındaki sevgilisine daha sıkı sarılanlar filan oldu ya, anlamamış adam filmi n'apsın!
Filmin artıları & eksileri
+ MSN, Facebook iletilerini süsleyecek cümlelere yer vermesi. "Sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün" gibi. Gerçekten birini "büyütmüşseniz" etkilenmemeniz mümkün değil.
+Dekorlar çok başarılı. Aslında dekor değilmiş gibi dursa da, çoğu mekan dekor.
+Figüranların sayısı çok fazla ve buna rağmen doğallık yitirilmemiş
-Bazı yapmacık diyaloglar ve sahneler
-Abartı sahneler (Alper'in Ada'nın üstüne ilk çıkışı ve sonraki yatak sahnesi, adam öldü sandık!)
-Filmde ilerleyen zamanın izleyiciye yansıtılmaması.
-"Kalabalık içindeki yalnızlığı" sadece bir sahnede genel planda sunması. Daha fazla manzara daha etkili olabilirdi.
-Filmin adında kelime oyunu olması. Çok gereksiz.

...Karın üzerinde donuyorsun, uyku tatlı geliyor ama farkında değilsin, ölüyorsun!


Filmin müzikleri harika demiştik. Örnek verelim. Ayla Dikmen'den "Anlamazdın"


Bir diğer iç yamultan parça da Nil Burak - "Yalnızım Ben"